|
Şimdi Sen Söyle Bana Nere
Gideyim? Erganili kutlu şaire… Alâattin Karaca |
|||
|
Ey kutlu
şair!... Beni ecdadımla, beni toprağımla, beni tarihimle, beni evimle
tanıştıran… Kuruyan köklerimi sulayan, boşluktaki gövdemi köke bağlayan. Ben ki
yıkımların farkında değildim, neyi yitirdiğimi bilmezdim, neyi bıraktığımı,
neyi terk ettiğimi… Toprağı kazdın ve sanki uykuya yatmış ashab-ı kehfi, yedi
uyuyanımı uyandırdın, yıkım öykümü anlatarak sarstın beni. Sarsıldım,
titredim, hüzün yağmurlarıyla yıkandım… Bilincim uyandı, gönlüm bileylendi,
arındım, umutlandım. Ama esrar savuruyor bu değişim rüzgârları, başım
dumanlanıyor, pembe rüyalarındayım çağdaş dünyanın, kesik danslarla kendimden
geçtim. Senin de dediğin üzre; ben İbrahim’in çağında yaşamıyorum. İbrahim,
putları devirecek azme, bilince ve güce sahipti. Ama ben, bırak putları
devirmeyi, neyin put olduğunun bile farkında değilim, putlar içre, putlarla
yaşıyorum, üstelik putlarla yaşadığımı bilmeden… Gözlerimin önünden sanal
dünyalar akıyor sürekli. Televizyonlardan, bilgisayar ekranlarından akan
görüntüler, renkli… Sonra bir müzik, metalik tuş sesleri, kulaklarımda
çınlıyor, zıplıyor durmadan… Akıyor, akıyor, hep akıyor… Ben de akıyorum
onlarla beraber. Renkli sahneler, renkli kâğıtlar, metalik tuşlar, düğmeler,
sesler, biteviye… Cep telefonları, soğuk sesler, buyurgan, donuk, boğuk,
ruhsuz… Karınca sürüsü gibi harfler, sanal harfler, karınca sürüsü gibi kara,
eciş bücüş, koşarak giden, şuursuzca akan karıncalar gibi gözlerimin önünde…
Işıklı görüntüler, karınca sürüleri gibi harfler, metalik sesler arasında
belleğim yüzüyor, başıboş. Anımsamıyorum, anımsayamıyorum bu hızla uçan
görüntü ve sesler ortasında hiçbir şeyi. Çocukluğumda yaşadığım köyler
geliyor gözümün önüne ya, sonra uçup gidiyor, kayboluyor aniden yine.
Toparlayamıyorum, düzene sokamıyorum görüntüleri; dedemi, babamı, bahçeli bir
köy evini, altında oturup, çocuk radyosu programını dinlediğim dut ağacını…
Cuma günleri sabah radyoda dinlediğimiz halk hikâyeleri yer etmiş nedense
biraz belleğimde… Hani o, kavalıyla, tuz yalamış koyunları dereden su
içirmeden geçirmeye çalışan, geçirirse sevdiğine kavuşacak olan çobanın aşk
öyküsü var ya onu. Çoban tam dereden geçirirken koyunları, kaval, inlemesiyle
yüreğimi delerdi sanki, kara koyunun suya hamlesiyle âdeta ölümün sınırlarına
gelirdim… Yüreğim duracak gibi olurdu. Bağırmak, bağırmak isterdim. Ey kara
koyun sakın içme suyu diye… Ellerime, ellerimin hareketine engel olamazdım.
Sanki kara koyun önümde de onu uzaklaştırmaya çalışıyorum dereden. İşte o
kadar. Evet, sonra kararıyor perde. Kayboluyor yine görüntüler, sesler
kesiliyor. Belleğim bulanıyor… Ey kutlu şair, böyle bir dünyadayız işte biz:
Işıltılı ama karanlık, renkli ama donuk… Sonra bir uyurgezer gibiyiz,
yaşamıyor gibi yaşıyoruz… Öylesine hızla akıyor ki her şey… Başımız dönüyor
sürekli… Hani sen bir şiirinde; |
Ey yeşil sarıklı hocalar bunu bana öğretmediniz Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz Kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı Günlere geldim bunu bana öğretmediniz Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim Bunu bana söylemediniz İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler Bunu bana öğretmediniz Kardeşim İbrahim bana mermer putları Nasıl devireceğimi öğretmişti Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım Ama siz kâğıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini nasıl sileceğimi öğretmediniz diyordun ya. Sen İbrahim’in kardeşin olduğunu
biliyorsun hiç olmazsa. Ben, İbrahim’in kardeşim olduğunu dahi anımsamıyorum.
İbrahim’in kim olduğu hakkında bir fikrim yok. Sonra sen mermer putlardan
bahsediyorsun. Ben bilmiyorum mermer putları bile. Sonra kâğıt nedir?... Ben
kâğıt tanımıyorum, bir beyaz ekran gördüğüm ve ekranda akıp giden harfler…
Dedim ya, beyaz ışıklı bir ekranda harfler, görüntüler akıp duruyor gözümün
önünde sürekli… Başım dönüyor, ışıklı bir rüyada gibiyim… Şimdi bana söyle ey
kutlu şair, ben ekrandakileri nasıl sileceğim? Delete tuşuna basıyorum…
Siliniyor, ama yine çıkıyor, yüzlerce, binlerce, yeniden, sıralanıyorlar kara
karıncalar gibi, beynime üşüşüyorlar… Ben siliyorum onlar çıkıyor, siliyorum,
çıkıyorlar… Söyle, nasıl sileceğim onları?... Hani bir şiirinde “Geçti mi ki
yeşilin sonsuzluk yüklü çağı” diyordun ya… Benim gözlerimin önünden yalnızca
ışık parıltıları geçiyor.. Yeşil ne ey şair, bunu ben bilmiyorum, tanımıyorum
o rengi… Gökte gördüğüm gri dumanlar, yerde sarı, kirli, çorak toprak… Toprak
da değil bu; zift, toprağa bulanmış katran!.. Gerçekten yeşil nasıl bir
renk?… Çocukluğumdaki dut ağacını anımsıyorum hayal meyal… Gözlerimi
dinlendiren, serin yaprak rengi… Yeşil o olmalı… Kan çanağına dönmüş
gözlerime değsin isterdim şimdi serinliği o rengin. Beynimin dumanlarını
dağıtmalı, çatlamış dudaklarıma değmeli gölgesi… Yeşilin çağı? Ne zamandı?
Nasıldı? Bana anımsat, anımsat yeşili, toprağın gerçek rengini, gökyüzünün
maviliğini bana anımsat ey şair!... Anılarında memleketini anlattın bana,
şiirlerinde, öykülerinde… Dicle’yi, Fırat’ı, Diyarbakır’ı, Piran’ı, doğduğun Ergani’yi… Hani şu
yıkılan, terk edilen eski Ergani’yi, dağın doruğundaki kenti… Pazarlarında gül alınıp gül satılan, sarı
gül, kırmızı gül bahçeleriyle çevrili Ergani’yi, sonra üzüm bağlarını… Zülküfül
Makamını, dağ başındaki o haşmetli mekânı… Sarnıcın serinliğini, sularının
Kabe’ye akışını… Anlattıklarını aklımda tutarak, görmek umuduyla gittim
doğduğun kasabaya, Ergani’ye, bir gül mevsiminde, sizin ‘gülan’ dediğiniz
ayda… Hani bir şiirinde “Çocukluğun güllerin kasabasıydı sanki/Baharda anne
ve gül çifte aynaydı sana” diyordun ya… |
Ben de o dizelerde tasvir ettiğin çocukluğunun
kasabasını bulmak umuduyla düştüm yola. Ey kutlu şair, gözlerime inen
perdeden mi nedir, gri gök ve kirli toprak renginden başka bir şey göremedim
yine, göremedim doğduğun kentte, anlattıklarını… Gül bahçelerinin yerinde
kirli, sarı renkli beton evler yükselmiş, eğri büğrü… Ben, senin anlattığın
gibi, kahvelerinde “Gül suyu damıtılmış çay içen insanlar” bulmayı umuyordum.
Çünkü sen; “Gül dağıtır/Gül satarlar/(…) Her evin penceresinde dizili gül
şişeleri” demiştin, her baharda birbirinizi güllerle döğdüğünüzü, taş yerine
birbirinize gül fırlattığınızı, saçlarınızı gül suyuyla yıkadığınızı,
kitaplarınızın arasında okullara gül taşıdığınızı söylemiştin, bir gül diyarıydı
tasvir ettiğin… Onları aradım Ergani sokaklarında, anlattığın gül diyarını.
Asmaları aradım geçtiğim yollarda; bağları, bağbozumu günlerini… Yeşil asma
yaprakları değer diye umut etmiştim gözlerime… Değer de yorgun gözlerime can
gelir, kalbim arınır, ruhum yeşille yıkanır sanmıştım… Ama, tozlu yollar, gri
gök, beton duvarlar buldum ve yorgun insanlar, donuk yüzler, sokak
kenarlarında kümelenmiş yılgın ve umarsız adamlar, anlamsız ve boş gözlerle
yere bakıyorlardı. Tasvir ettiğin mermer putlar bunlar olmalı, ne yana dönsem
Ergani’de yolumun üzerine hep onlar çıktı; o beton evler, o gri gök, o kirli,
zifte bulanmış toprak… Bunaldım, bunaldım, nefesim daraldı ey şair. Oysa ben,
kirlenen kalbimin arınacağını, yüreğimin temiz dağ havasıyla dolacağını
ummuştum… Gözlerim karardı, umudum tükendi, kanatlarım kırıldı… Sonra belki
aradığımı Zülküfül Dağı’nda bulurum diye, oraya yöneldim. Umutla tırmandım
Zülküfül Dağı’na bir ikindi serinliğinde… Harabe hâlinde de olsa, evleri,
yıkılmış camiyi, eski Ergani’yi orada bulmak umuduyla, yüreğim pır pır ederek
dağa çıktım, huzura vardım… Gördüğüm kuru, çorak boş bir arazi… Betonla
örülmüş Zülküfül Makamı… Oysa aradığım bir mağaraydı, ışıktan kamaşmış
gözlerimi orada dinlendirecek, yanan kalbimi söndürecek, şu esrar savuran rüzgârlardan
kaçıp oraya sığınacaktım. Bir ev izi aradım sonra, o evler arasında yatay bir
hiyeroglif gibi yere uzanmış yıkılmış bir ev ve bu evin ortasında göğe doğru
uzanmış bir çift el… Hani “İz” adlı öykünde anlattığın ev var ya, evinin
yıkılmasını engellemeye çalışan, kasabayı sonuna değin terk etmeyen, direnen
yalnız adam var ya, onu işte… Bir iz,
bir işaret, bir anıt aradı, bir umut, geleceğe dair bir umut aradı gözlerim…
Bulamadım, bulamadım ve karanlığıma gömüldüm yeniden… Başımın üstünde gri
gök, ayağımın altında kirli toprak... Dönüyorum, başım eğik, kanadı kırık bir
kuş gibi!... Bir de duydum ki, evinizin önündeki dut ağacını da
kesmişler ey kutlu şair. Şimdi sen söyle: Biz nere gidelim? Dut ağaçlarının kesilmediği bir ülke var mı? Sonra senin kesilmiş olsa da bir dut ağacın var!... |
Belleğinde bir dut ağacı gölgesinin serinliği var… Kulaklarında yapraklarının uğultusu… Benim dut ağacım da yoktu… Belleğim gölgesiz… Kulaklarımda yeşil yaprak uğultusu yok. Aradığımı doğduğun kasabada bulurum sanmıştım… Gül bahçelerini, yeşili, üzüm bağlarını, evinizin
önündeki dut ağacını… Bulamadım!.. Şimdi sen söyle
bana, nere gideyim?... |