|
AŞKIN
İSTERİK ÇIĞLIKLARI |
Nedense kanıt (belge) olarak bize kalmış
aşk ve sevgi üzerine yazıtın “bir erkek ve genç kız” arasındaki aşkı betimleyen
dizeler olmadığıdır. Bu Sümer tableti (şiir gelin tarafından söylenmiştir) bir
kralla ona layık seçilmiş gelinini betimler: “Güvey, canımın içi,/ Gönül açar
güzelliğin, bal gibi tatlı,/ Aslan, canımın içi,/ hoştur güzelliğin, bal gibi
tatlı.// Beni esir ettin, titreyerek önünde durayım,/ Güvey, yatak odasına
götür beni,/ Beni esir ettin, titreyerek önünde durayım,/ Aslan, yatak odasına
götür beni.// Güvey, seni okşayayım,/ sevdalı okşayışlarım baldan daha
tatlıdır,(…)Güvey, şafağa değin uyu evimizde,/ Yüreğin, bilirim yüreğinin
nerede sevindiğini,/ Aslan, şafağa değin uyu evimizde.(…)” Bu şarkının Sümer
inancına göre “kutsal evlilik” ayini denen ve her yılın ilk gününde yapılan şarkılı,
müzikli, danslı şölende(bu şarkının söz ettiği kral Şu-Sin’dir) kralın bereket
oluşsun diye aşk ve doğurganlık tanrıçası İnanna’nın rahibelerinden birisiyle
evlenmesi sırasında seçilmiş gelin tarafından söylendiği tahmin edilir.
Yine bir başka
tablette,-kendini kral Şu Sin’e adamış kadının-Şu-Sin’e yazdığı aşk şarkısı
Kutsal Kitap’taki (Kitabı Mukaddes)“Neşideler Neşidesi”ni çağrıştırır: “Saf
olanı doğurdu o, saf olanı doğurdu o,/ Saf olanı doğurdu kraliçe[kral Şu-Sin’in
annesi], saf olanı doğurdu Abisimti[kral Şu-Sin’in annesi]/ Saf olanı doğurdu
kraliçe.(…)Ey güzel uzuvlarla süslü (kraliçem)/ Ey..başlı (kraliçem), kraliçem
Kubatum[kral Şu-Sin’in eşi]/ Ey..saçlı (efendim), efendim Şu-Sin,(…)Allari [bir
aşk şarkısı]-söylediğim için, efendi bana armağan verdi,/ Altından bir kolye,
lapis taşından mühür, efendi bana armağan etti,(…)Tanrım, şarap dolduran genç
kızın tatlıdır içkisi,/ İçkisi gibi tatlıdır dölyatağı da, tatlıdır içkisi,(…)”
Her ne hikmetse ilk
aşk ve ilk sevgili sıradan insanları değil de, seçilmişleri kapsıyor. Ve ne
tuhaftır ki-tıpkı bugün gibi-erkek (kral) kadına (sevdiğine) pahalı armağanlar
veriyor. O ilk aşklar bile mutlaka bir yerinden çıkara bağlanıyor. Bu düğüm
şimdilerde değil, o ilk insandan, binlerce yıl öncesinden atıldı. Kadını, aşkı,
sevgiyi bize öğreten-ancak onu tapınağa da hapseden-tanrıça İnanna oldu.
Ve işe çamurdan,
balçıktan başlarsak kutsal kitaplarda Âdem ve Havva’dan söz etmek gerekecek: “(…)Rab
Tanrı Âdem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğu üfledi. Böylece Âdem
yaşayan varlık oldu. Rab Tanrı doğuda, Aden’de bir bahçe dikti. Yarattığı
Âdem’i oraya koydu.(…)Ona, ‘Bahçede istediğin ağacı yiyebilirsin’ diye buyurdu.
‘Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme(...)’(…)Rab Tanrı Âdem’e derin bir uyku
verdi. Âdem uyurken, Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini
etle kapladı. Âdem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem’e
getirdi.(…)Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak
için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o
da yedi.(…)Rab Tanrı kadına, ‘Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim’ dedi.
Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın. Seni o yönetecek.’(…)Böylece
Rab Tanrı,(…)Âdem’i Aden bahçesinden çıkardı. Onu kovdu.(…)”(Kutsal Kitap,
Yaratılış,2-3)
Kur’an’ın A’raf süresinde de cennetten
çıkarılma anlatılır. “(…)‘Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın. Dilediğiniz
yerden yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.’(…)Derken
şeytan,(…)onları kandırarak yasağa sürükledi.(…)Allah dedi ki: ‘Birbirinizin
düşmanı olarak inin (oradan). Size yeryüzünde bir zamana kadar yerleşme ve
yararlanma vardır.’ Allah dedi ki: ‘Orada yaşayacaksınız, sonra da öleceksiniz
ve oradan (mahşere) çıkarılacaksınız.’(…)”
Böylece kutsal
kitapların anlatımıyla da, kadının (sevgilinin) erkekten daha alt pozisyonda ve
bağımlılığında olduğu deklere edildi. Yasak meyveyi yiyen (yediren) kadın acı içinde
çocuk doğuracaktı.
Denir ki 14 Şubat
öyküsü 3.yüzyılda-barbar zihniyetli-Roma
İmparatoru II.Claudius’un (Marcus Aurelius Claudius Augustus Gothicus) asker
gereksinimi için evlenmeyi yasaklamasıyla başlar. Sevgililer şaşkın ve acı
içindedirler. Birbirlerinden uzakta, ümitsiz bekleyişlerle, artık acı içinde
ölmektedirler. Bu yasaya uymayan-daha sonra Aziz ilan edilecek-papaz Valentine
yine kendisi gibi düşünen (Aziz) Marius’la birlikte gençleri gizlice
evlendirir. İmparatorun haksız olduğunu anlatır. Tutuklanır Valentine.
Hapishanede onu bir gardiyan kızkardeşi kör Julia sık sık ziyaret eder. Amacı
gözlerinin açılmasıdır. Valentinus ona doğayı, bilimi, aritmetiği ve Tanrı’yı
anlatır. Kadını yaşamaya yönlendirir böylece. Kadın görmek için dua eder.
Valentinus, “Tanrı bizim için en iyi olanı yapar, yeter ki buna inanalım.” der.
Ve bir sabah gözlerinde aydınlık belirtileri olur Julia’nın. Haykırır :
“Valentinus görüyorum, görüyorum!” Valentius ona dualarına devam etmesini
telkin eder. Ancak ertesi gün (14 Şubat 270) Valentinus’un ölüm emri gelir. Ve
o gün, yaptıklarından(!) dolayı sopayla dövülerek öldürülür(kafasının kesildiği
şeklinde iddialar da var). Valentinus, Julia’ya öğüt dolu bir not bırakır:
Tanrı’ya yakın olmasını öğütlemiştir. Ve notun altını da “Senin
Valentine’ından” diye imzalamıştır. İşte bu not bugün Sevgililer Günü olarak
kabul edilen 14 Şubat’ta yollanan milyonlarca (tebrik) kartın nedenidir.
Memê Alan ve onun
adaptasyonu Mem û Zin öyküleri de sevgi, doğruluk, temiz ilişkiler, fedakârlık
ve direniş ruhlarını içerir. Bunlar da birer Kürt aşk ve sevgi destanlarıdır.
Ehmedê Xanî’nin 1686’da-Cizre’ye gelerek-Mem û Zin’i 1695 yılına kadar yazdığı
söylenir. Ehmedê Xanî Mem û Zin’i yazarken olayların örgüsünde hemen hemen Memê
Alan’dan esinlenerek aynı argümanları kullanmıştır. Aşk, sevda zordur, çetindir,
direnilmelidir; kavuşmak belki de ölüm sonrasına kalır…
Kadın-erkek
eşitsizliği yazının bulunması sonrasında, kutsal kitaplarla başlamıştır. Bugün
açlık, yoksulluk, savaş, işsizlik, borçlanma gibi nedenlerle milyonlarca kadın
fuhuşa zorlanıyor. Sosyalist sistem çöküp mafya bozuntularının eline geçerken
geriye Nataşa bırakmıştır. Tek kutuplu dünya ve burjuva kapitalist düzeni fuhuşu,
eşitsizliği ve sömürüyü yaratan tek nedendir. (Almanya’da “fuhuş” yasalarla
serbest bırakılmıştır. Suç değildir.) Ülkemizde de Sevgililer Günü’nün-ki
parası olanlar kutluyor-kutlansa bile sevgi amaçlı olması olanaksızdır. Bu
kutlama, töre cinayetleri, namus anlayışı(!), açlık, kimsesizlik, fuhuş ve kadının
ikinci sınıf insan sayılmasını temizleyemez. 14 Şubat’lar salt komprador
burjuvazinin ürettiği malları saymaya yarıyor. Yani aşk diyorsan, burjuva aşkı;
gerisi yok. Trilyonlarca alışveriş böylesi yoksul ülkenin/ülkelerin gerçek
resmi değildir. Kredi kartları, bonus kartlar, çek, hisse senedi, altın,
kapitalizmin ve emperyalizmin keskin kılıçlarından başka bir şey değildir.
Sevgililer Günü bir hediye alma yarışı olarak tanımlanabilir. Medyanın reklâm
olarak ticaret burjuvazisinin emrinde olduğu bu günlerde aslında kutlan(ıl)an
temiz sevgi (aşk) değil, kompradorların satılan metalarıdır. Memuru, işçisi
açlık ve yoksulluk sınırı içinde olan bir ülkede bu israfın sevgiyle bir
ilintisi olamaz. Olsa olsa kocaman bir ayıp olur! Uluslar arası Af Örgütü-ben
her ne kadar bu tip örgütleri samimi bulmasam da-burjuva sevgililerin birbirine
hediye ettiği elmas takılar için Sevgililer Günü’nü bir denetim günü olarak
kabul ediyor. (Kapitalist ve emperyalist ülkelerde satılan takıların, “Angola,
Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Liberya ve Sierra Leone gibi ülkelerdeki kanlı
elmas ticaretinden elde edildiğinden kaygılıdır.)
Aşk, sevgi, sevgili,
hayat gibi tutkuları bize hatırlatan Sevgililer Günü gibi furyalar (aslında Anneler
Günü, Babalar Günü de bu işin dışında tutmakla ayıp ediyorum ya!), büyük bir
telaş içinde geçen günlerimizde bedenlerimizden zırıldayan duygu (vicdan) seslerini
bizlere duyumsatmazken; çek, senet, kredi kartı, bono, borsa, altın düzenini
yaşatanların bizler(in) olduğunu emperyalizm gördükçe cezbeye giriyor. Çünkü
biz ona ömür boyu böbürleneceği tapınaklar inşa ediyoruz.
Bu nasıl bir gündür
ki, hâlâ ülkemizde-kolaylıkla-bir Alevi bir Sünni’yle, Bir Müslüman bir
Hıristiyan’la veya bir Yezit kızı bir Müslüman gençle evlenebiliyor mu?
Evleneceklerin aydın olması yetmiyor, toplumun kabullenmesi ağır basıyor bu
konuda.
Cumartesi Anneleri’nin, Kürt annelerinin, Türk annelerinin ağladığı bir
yaşamda kadının isterik çığlıklarını biz hâlâ elmasta, altında, süs eşyasında
buluyoruz. Bu ayıp hepimize yeter!
Ah, ah! Bizim bir
“ana”ya ihtiyacımız var. Bu işleri bir vuruşta yerle bir edecek bir anaya… Bir
kadın bu olmalı. Ana olan bir kadın… Ancak bir kadın önleyebilir erkeklerin,
kadınların böylesi bir hazzını. Çocuk doğuran bir kadın ancak anlar ölümü,
öldürmeyi, baskıyı, eşitsizliği, onursuzluğu… Ancak bir kadın söndürebilir bu
kadar yalanı dolanı, erdemsizliği, paranın kirli alevini!
|
BÜLENT
TEKİN // >>>>Diğer Yazıları |