YAŞAMA BAK(IŞIM)

 

            Bir yerlerde okumuştum. Baba ve oğul yemyeşil cennet gibi dağlık bir yerde yürürken ufaklığın ayağı incindi. Çocuk acı içerisinde bağırdı: “Aaahhh!” Ses ta karşı dağlara gitti ve döndü: “Aaahhh!” İlk kez böyle bir şeyle karşılaşan çocuk merakla bağırdı: “Kimsiiin seenn?” Yankı yanıt verdi: “Kimsiiin seenn?” Çocuk zaten acı çekiyordu, sinirlendi ve yeniden bağırdı: “Sen bir korkaksın!” Yanıt gecikmedi: “Sen bir korkaksın!” Çocuk olanlara bir anlam veremiyordu, şaşkınlıkla babasına baktı; baba kıs kıs gülüyordu. “Ne oluyor baba?” dedi çocuk. “Şimdi dikkatle bana bak!” dedi baba ve olanca gücüyle bağırdı: “Sen bir harikasın!” Yanıt: “Sen bir harikasın!” Baba: “Sana hayranım!” Yanıt: “Sana hayranım!” Baba: “Seni seviyorum!” Yanıt: “Seni seviyorum!” Çocuk şaşırmıştı ama babanın buna yanıtı gecikmedi: “Buna yankı denir! Tabiatın bir yanıtıdır. Ama önce sen söyleyeceksin. Yani yaşamdan nasıl bir yanıt istiyorsan yaşama onu önce sen vereceksin. Yaşamdan iyi şeyler bekliyorsan iyi şeyler vermelisin. Yani sevilmek istiyorsan, önce sen sevmelisin; saygı görmek istiyorsan, önce sen saygı göstermelisin. Yaşamdan neyi istiyorsan, önce yaşama onu sen vermelisin!”

            İşte bu anlamlı öykünün esasında-bana göre-salt istemek olmaz. Bilgi donanımlı, bilinç dolu bir insan olmak gerekir. Yaşamdan, insandan, toplumdan, devletten neler isteyeceğimizi bilmeliyiz. Bir insana layık olan nelerdir? Onu yücelten, insan yapan nitelikler nedir? Neleri istemeliyiz? Neleri istemek insan ve toplum açısından yararlıdır ve doğrudur? Daha bu soruları çoğaltabiliriz.

            Eğer biz insan olmak istiyorsak haykırışımız ve yanıtı şöyle olmalıdır: “İnsanız!” İstediğimiz, “Namuslu bir yaşam istiyorum!” olursa yanıt ta böyle olur. Haykırışımız, “Ezen ve ezilenlerin olmadığı bir ülke istiyorum!” olursa, yanıt aynı olur. “İnsanca yaşamak istiyorum!” diye haykırırsak yanıt ta aynı olur. “Demokratik, lâik, sosyal, hukuk devleti istiyorum!” dersek eğer, yanıt ta aynı olur.

            İnsanlar layık oldukları rejimlerle yönetilirler gerçeği bir isteğe bağlı olmaması gereken bir olgu olmalı(ydı) ama işin içine insan faktörü girince öyle oluyor. İnsan hak ve özgürlüklerine saygılı; eşitliğin, kardeşliğin, özgürlüğün, adaletin, hukukun hüküm sürdüğü bir yaşamı talep etmek alınacak yanıt açısından insana en yakışan olanıdır! O halde hissettiklerimiz, düşündüklerimiz öncelikle insana yakışmalı ki benliğimizle bütünleşsin. Taleplerimiz işte o zaman insanca ve bize yakışan olur. İnsanın düşüncelerini birtakım faşist odakların emrine vererek militanlaşması kendine insanca yaşamı yakıştırmamaktır. Taleplerimiz yüreğimizin sesi olmalıdır: O sesler dünyanın en güzel ırmaklarının çağıltısını, en cangıl ormanların serinliğini, masmavi okyanusların ak köpüklerini çağırır. O taleplerde masmavi göğün sonsuz ve görkemli duruşunun ululuğu vardır. Ve o taleplerde vicdanların o hiç yalan söylemeyen yankısı yükselir.

 

 

YÜZÜMÜZ GÜLEÇTİR BİZİM!

           

      Lübnanlı büyük filozof Halil Cibran’ın (1883-1931) anlattığı bir öykü oldukça anlamlıdır: “Suların yükseldiği sırada Nil kıyısında bir sırtlan ile bir timsah karşılaştılar; durup selamladılar birbirlerini. Sırtlan konuştu ve dedi: ‘Günleriniz nasıl geçiyor efendim?’ Timsah cevap verdi: ‘Kötü geçiyor. Gün oluyor acılarım ve hüznüm içinde ağlıyorum ve yaratıklar diyorlar ki: Bunlar yalnızca timsah gözyaşları. Bu beni her sözün ötesinde yaralıyor.’ Sırtlan dedi ki: ‘Acınız ve hüznünüzden söz ediyorsunuz; ama bir an için beni düşünün. Dünyanın güzelliğine, harikalarına, mucizelerine bakıyorum ve salt bir sevinçle, günün güldüğü gibi gülüyorum günün. Ormanın insanları diyorlar ki: Bu yalnızca bir sırtlan gülüşü.’ ”

            Gülüşlerimiz ya da gözyaşlarımız çoğu zaman inandırıcı olmuyor. Ya da kimse hislerimizden tam emin değil! Gün oluyor bir yurttaş olarak ülkemize vergi, emek, çaba, sevgi versek de ağrılarımızı kimse duyumsamıyor. Ne kadar acı çeksek ve kaldıramayacağımız yükün altında inlesek de bizi anlayan olmuyor!

            Bizde bir sorun var: Acılarımızı ve sevinçlerimizi ifade edemiyoruz. Bir kez geldiğimiz dünyada bir insan yaşantısıyla yaşamak için çektiğimiz çabayı çoğu kez başaramayız. Eğitimimiz ya da hayallerimiz tamamlanmaz! Kendi ülkemizde bir haymatlos gibi dolup dolaşırız. Hep gözetleniriz ve en küçük eylemimiz suç olur! At arabacılığı yaparız, modası geçmiştir. Plâkamız yoktur, trafiği aksatırız, kaçak çalışırız belki. Yapamayız!

            Gün olur seyyar satıcı oluruz; vergisiz, ruhsatsız kazanç peşindedir denir, kovalanırız. Zabıtalar korktuğumuz hayaletlerdir. Çocuklarımız da yoksul olur. Onlara vereceğimiz tek miras yoksulluk olur. Kimsesizlik te onların ruhsatı olur. Ağlarız, ter dökeriz, kimse tınlamaz! Çünkü herkesin bir sorunu var(dır). Gözyaşlarımızı asıl görmesi gerekenler-yönetenler-bizler için kıllarını kıpırdatmaz. Oysa onlar ne çok timsah gözyaşları dökmüşlerdi bizim gerçek gözyaşlarımız yerine!

            Ailemizi, çocuklarımızı, ülkemizi sevmek için yüzümüz güleçtir bizim. Oğlumuz liseyi bitirdiğinde sevinçten kahkahaları patlatırız. Ama yoksul olduğumuzdan kahkahalarımızda gizem ararlar. Kahkahalarımız tehlikelidir, yüzümüz soğuk gelir onlara. Yüzümüz sansardır bizim, gülüşümüzü de sansar gülüşü sanırlar. Oysa ekâbirler ne çok gülmüşlerdir bize. Oralar yükselmek için ne çok sansar yüzlerini gizlemişlerdir. Ve küçük krallıklarında (büyük mal varlıklarında) ne çok gülmüşlerdir aç sefil halimize, ne çok patlatmışlardır sansar kahkahalarını!

            Halil Cibran ne güzel söylemiş, ne güzel yazmış. Dertlerimizi ve sevinçlerimizi görmüyorlar, anlamıyorlar. Ve en çok biz anlatamıyoruz. Ağladığımız yerde güldüğümüzü sanıyorlar, güldüğümüz yerde de ağladığımızı… Hak ve özgürlüklerimizi, yaşama hakkımızı, sevgimizi, sevdamızı öğretmeliyiz onlara. Nelere ağlayıp, nelere güldüğümüzü de… Ve en çok beynimizi yıkayan o insanlara karşı yerimizi belirlemeliyiz!

 

Bülent TEKİN


Yazarın Şiirlerine Dön || Ana Sayfa || Düşünce Yazıları