DÜŞMEMEK İSTİYORUM
Bu yürek diyorum, bu yürek...Sanki yabancı bir sinede atıyor.Erguvani bir sisin ardında arkeolojik bir anlamdan öteye gitmiyor eşya.Uzattıkça geçmişe, kısalıyor adeta kollarım.Buğulu gözlerimde biriken damla damla yaş , hazin bir yalnızlığın acı biberi gibi.Bu nasıl bir vehim?Bedenimden sükun eden bir fırtına sanki.Hasret duygusu, gurbet acısı gibi bir şey mi desem.Anlayamıyorum.Anlatamıyorum.
Derken birden bire Esra bir çiçek gibi beliriyor gözlerimin önünde.Beklediğim bu mu ?Diyorum.Kayboluyor hayali aniden.Bir defacık göz kırpan yıldız böceği misali yok oluyor.İlkbaharda ilk görülen kelebek heyecanı gibi, ama kısa, çok kısa sürüyor.Duyguların, heyecanların/korku ve vehimlerin, çoğaltabildiğince duyumların tesirli gizi bir yüce yaratıcının varlığının küçük bir delili olsa gerek, düşüncesi egemen oluyor bende bu sefer.
Yemeğin tadı yok.İçimi ayrı bir suyun.Kitapları karıştırıyorum.Sayfalar arasında eksik bir şeyler var gibi geliyor bana.Oturma odasına geçiyorum.Ailem televizyon seyrediyor.Divana kuruluyorum.Haberlerden sonra televizyonda bir film başlıyor.Çok yavan, yapmacık, tutarsız, seviyesiz geliyor bana.Tatmin etmiyor beni.:
“-Baba müsaade ederseniz kapatayım. Bıktım artık bu filmlerden.Bize ait insanımıza ait hiçbir şey bulamıyorum ben.Kapatalım bu gece sen bize Anadolu’daki kasabamızda de-demlerle yaşadığın o eski günlerini anlat bize.Çok gezdin,çok gün gördün bir şeyler de bize” diyorum.Az önceki durgunluğu,televizyona dikilen anlamsız bakışları şekil değiştirdi birden.
Manası çok zor çözülür bir hal aldı.Hafif bir tebessüm belirdi yüzlerinde.Bir aşağı bir yukarı kayan gözleri geçmiş ve gelecek zamanları dikizler gibiydi.Derin bir soluk alır gibi oldu..
“-Peki kapatın televizyonu”dedi.Sustu bir müddet.Bu suskunluk bitmeyecekmişçe-sine sabırsızlanıyordum.Yanaştım dizleri dibine.
“-Ne anlatayım yavrum,bilemiyorum ki...”dedi.
“-Ne anlatırsan anlat.Çocukluğunu anlat,o zamanki evimizi anlat.O insanlar ne yapardı,nasıl yaşardı?Nasıl eğlenirlerdi ne olursun anlat babacığım.”
“-Bir büyük dağın sırtlarından vadiye doğru yayılan şirin mi şirin bir kasabamız vardı.”Kız kardeşim hemen babamın dizleri dibine yanaşmaya başladı.Bakışlarını televizyonun kararan ekranına dikerek devam etti babam:
“-Yirmi sene evvel sen kucakta bebekken annenle oraya gitmiştik.Geniş bahçeli bir evimiz vardı.Orta yerine sebze dikerdik bahçenin .Bahçenin dışında,evimizin karşısında yine bize ait kocaman bir dut ağacı.Yazın sefası mahallelilerle ağaçlarımızın altında sürülürdü.Kı-
şın cefası ocak başı gece sohbetlerinde erir giderdi.Güvecimizde bir lezzet,tenceremizde bir sır,kaşığımızda adeta bir güç vardı.Parlayan ocağın alevlerinin duvarlarda çizdiği kompozisyon belki de hafızamda en ince ayrıntısına kadar duran tek şeydir.
Her gece komşular oturmaya gelirdi.Bazen de biz giderdik.Çay ve kahve ender rastlanan bir şeydi.Genellikle mısır patlatılır ,tahine pekmez karıştırılır,sohbet bununla tatlandırılırdı.Kara pekmez karıştırmak da ayrı bir zevkti.Biri peygamber menkıbeleri anlatır,öteki masal anlatır,arada da bağ mamulleri,siz bilemezsiniz:Pestil,kesme ve sucuk cevizle yenirdi.
“-Pestil,kesme ne babacığım?”diye Füsun söze karıştı.
“-Anlatacağım kızım.Bunlar üzüm suyundan yapılırdı.Pestil,üzüm suyundan yapılmış bir bulamaç kenarı dikilmiş hasse bezlere tahta malalarla sürülür,o bezlerle bağda serilir kurutmaya bırakılırdı.Kuruduktan sonra,o bezlerin arkasına ıslak tülbent sürülür yumuşaması sağlanırdı.Sonra o kuruyan bulamaç bezden,tabaka halinde gazete kağıdı şeklinde koparılır,güzelce katlanır kışa saklanır tatlı olarak yenirdi.Kesme dediğim yine bir bağ mamulü.Yani bir çeşit lokum.Sucuk şöyle olurdu:Ceviz içi,badem içi,ya da kayısı çekirdeği ipe dizilir,o ip üzüm suyundan kaynatılan,içine birazda un katılan bulamaca batırılır,çıkarılır ve bağın içindeki bir incir veya badem ağacına asılır kurutmaya bırakılırdı.Çok ama çok lezzetlidir.”
“-Aman bey eskiden de çok zorluklar vardı,hastalıklarda vardı.Bugün ne geniş imkanlar,bin bir türlü yiyecekler imal ediliyor”diye annem söze karıştı.
“-Söylediğin doğru hanım.Ama eskiden biri hastalandı mı bütün mahalle toplanırdı.Yardımlaşma,ödünç verme,keder dağıtma diye bir şey vardı.Yemeğin kokusunda komşunun hakkı vardı ve hakkı verilirdi.Fakirlik hastalık vardı fakat mutlu insanlar çoktu.Hekim en ücra köylere kadar hayvan sırtında veya yayan yürür giderdi.Öğretmen muallimdi,yani alimdi.Okullarda tam mektepti.
Anlatılanların efsanevi havası içerisinde yatağıma gittim.Bir türlü uyuyamıyorum.Ü-
üniversiteyi düşünüyorum.Esra’yı düşünüyorum.Esra ile ileride kuracağım yuvanın nasıl bir yuva olacağı endişesine kapılıyorum.”Kadın evinin sultanıdır”diyorum.Uzun cilalı tırnaklarıyla Esra yeniden beliriyor hayalimde.Aile mefhumu etrafında düşüncelerimi gezdiriyorum.Bir boşluğa düşer gibi oluyorum.Oysa ki ben düşünmek istiyorum.