30 yıl kültür, sanat ve edebiyat dünyasına
pozitif katkı sağlama amacıyla yazılar yazdım. Bunun önemini, gereğini de sık
sık açıkladım ve çok faydalı sonuçlar da alındı. Bazı dostlarım ve
okuyucularım “-Neden eğitim üzerine yazılar yazmıyorsun?” diyorlar. Evet, 33
yıllık eğitimciyim.Yarım asra yakın bir tecrübe. Yurdun değişik bölgelerinde
22 yıldan fazla öğretmenlik, 10 yıl okul müdürlükleri görevi ve MLO deneyimi.
Böyle bir tecrübeyi paylaşmak, gençlerin enerjisiyle birleştirerek
stratejiler oluşturmak şüphesiz doğru olandır, faydalı olandır. Fakat “Türkiye
Gerçeği” diye çok şey ifade eden, genelde de negatif çağrışımlar uyandıran bir kavram bütün
zihinlerde iyice yerleşmiştir. Yani
değişmezi değiştiremeyiz psikolojisine yenik düşmüşüzdür. Pes etmemişiz,
ümitsiz değiliz. Sabır ve zamanın çok iyi bir ilâç olduğunun bilincinde olsak ta 32 yıl önce konuşulan konuların
hala konuşuluyor olması garip ve tuhaf değil mi? Eğitim üzerine makalelerim,
inceleme –Araştırmalarım olmadı değil. 1 Ekim-2 Ekim 1996 tarihlerinde Zaman
Gazetesinde iki gün devam eden tam boy sayfa “İlköğretimde Kalite ve
Verimlilik” konulu yazım, yerel
gazetelerde ; “ Öğretmenlik Mesleği ve Meseleleri” konulu makalelerim
yayınlandı.Göktürkler, Uygurlar, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi
“Eğitim Tarihi” mizi irdeleyen bir müsvedde çalışmam da vardır. O esere devam
etme niyetinde değilim. Millî Eğitimin “Yazar Öğretmenler” kitap dizisi
vardı. Orada yayınlatabilir miyiz,
gibi bir düşünce ile aylar önce yayımlar dairesi ve diğer birimlere
gönderdiğim, nazik ifadelerle bilgi
istirham ettiğim hiçbir e-mailime cevap gelmedi. Öte taraftan sayın Millî
Eğitim Bakanımız öğretmenlerin bilgisayar bilmediğinden şikayetçi.
Bilemiyorum nasıl yorumlarsanız yorumlayın. Bir de geçen zaman gösterdi ki,
Millî Eğitimde bizim gibi yüksek hassasiyetleri olanlar hep devre dışı
bırakılmış, mesleklerini-sanatlarını gönül rahatlığıyla icra edebilmelerine
fırsat verilmemiştir. Onlarca yıldır Eğitim yöneticiliğine yapılan atamalara
dikkat edilirse, profiller çıkarılırsa resim iyi görülür. Kritersizliğin
kriter, ilkenin ilkesizlik olduğu dönemler bile yaşandı. İstisnalar kaideyi
bozmaz’ı burda da da hesaba katmıyor değiliz. “Erdemli toplum, İdeal İnsan”
örgüsü etrafında “İyilikte Yarışma, Sevgiyi Çoğaltma, Bilgiyi Paylaşma”
düşüncesiyle, “huzurlu, mutlu birey ve toplum” gerebilme sancısıyla kıvrım
kıvrım kıvranan yarım asır ömrümün eğitim hayatına ne kazandırdığının
sağlıklı bir muhasebesini yapamıyorum. Devletin, milletin bir çöpünü bir
kâğıdını, bir zarfını canımızdan kıymetli bildik ama hep hamasi nutuklarla kandırıldık, sosyal adalet
teraneleriyle avutulduk. Özlük haklarımızla ilgili masum taleplerimize ceza ile cevaplar verildi. Öğretmenler
bölündürüldü. Pazarcılığa, seyyar satıcılığa sürüklendi. En ağır şartlara
rağmen direniş gösteren, öğretmenliğin, eğitimcinin onurunu korumaya çalışan,
devlet memuru imajının zedelenmemesine itina gösterenlerden oldum. Pişman
değilim. Onur duyuyorum.Fakat hevesi kırılanlar adına burukluğumu, kırgınlığımı da saklamıyorum. Tartışmasız bizim de dünyanın
da ana meselesi eğitimdir. Bir ülkenin maddi ve mânevi kalkınması eğitime
endekslidir. Bilginin günlük değiştiği bir süreçte “Yerimizde sayabilmek için
bile koşmak zorunda olduğumuz “ gerçeğini görmek; ciddi, samimi, ilmi ve
gayret ve çabaları çoğaltmak, yapılması gerekeni yapmak zorundayız. Bunu
hatırlamak, hatırlatmak, söylemek, yazmak nasıl bir fayda sağlar bilemiyorum
ama manen sorumlu olduğumuzu da biliyorum. Görev konusunda da vicdanım rahat,
gönlüm rahatsız.Dünyanın en zengin
eğitim tecrübesine sahip bir millet olmamıza rağmen, bütün millî
tecrübelere kapıları kapatan zihniyetin bize kapı kapatması çok mu? Arkeologu,
ziraat mühendisi, kimya mühendisi ve jeologu sınıf öğretmeni yapan anlayıştan
ne bekleyecektik ki? Fakat duyarsız tepkisiz
kalmanın da vebal olduğunu düşünüyorum. Soylu
bir direniş, asil bir mücadele vermek gerekir. Resmi Kurum ve Kuruluşlar hiç
kimsenin tekelinde değil. Şahıslar fani,
devlet: “Devlet-i ebed müddet”
tir. Milletsiz devlet, devletsiz millet olamayacağının bilincinde olan da
biziz. Eğer konuşmaya, yazmaya başlarsak hak kimindir cümle aleme ayan olur.
Fakat devlet umuru görmüş biri(leri) olarak edep dairesinde kalmayı, nezaketi
elden bırakmamayı yeğleriz. (5 Mart 2004) |