|
|
Faruk
KURTBAŞ Araştırmacı, Sosyal Bilimci |
|
BİZ ELİ ARMUT TOPLAYAN TÜRKLER[1]
Giriş yerine “geyik muhabbetinden
alıntılar...”
“Bu
memleket bizim değil abi, oynatıyor bizi kuklacılar.
Elimizden ne gelir abi, adamlar her köşe başını tutmuşlar.
Zamanında abi zamanında, her işi zamanında yapmış bu münafıklar.
Her yere sinsice yerleşmişler baba, var mı böyle bişey,
görülmüş mü aga? Elimizi nereye atsak karşımızda bunlar,
her taşın altından bu Yahudiler çıkıyor mirim her yerde varlar, her yerde!
Adamlar nasıl yapmışlar birader, nasıl kurmuşlar düzeneği? Ya
bize ne demeli? Yan gelip yatmışız asırlar boyu. Dünyayı yöneten imparatorluklar
kurduk diye öğünürken bir de bakıyorsun ki bizi de devleti de bu efendiler
çekip çevirmişler. Ah biraderim sorma gitsin bu memleket ne zaman bizim olacak
yahu?”
“Sabatayistler
kültürümüzün incelenmeyi hak eden saklı kalmış boyutudur”, lafıyla başlayan
tartışmaların vardığı sonuçlar başlangıçta “aa!”
dedirtir gibi olsa da kısa süre içerisinde “ayıp oluyor” dönemecini geçerek “komedi meydanına” ulaştı. Sevmediğiniz, gıcık
kaptığınız birileri varsa ve de hayatta sizden daha yüksek bir statüye
ulaşmışlarsa mutlaka sabatayisttir. Tipini
beğenmediğiniz kişiden, fikrini zikrini beğenmediğiniz âdemoğluna kadar herkes,
hayattaki sosyal rekabette sizi zorlayan herkes sabatayisttir.
Siyasi mücadele meydanında sizi mağlup eden hangi akımsa o akımın kurucuları,
fikir babaları ve eylemcilerinin tümü hiç şüphesiz sabatayisttir.
Dini inançlara düşmanlık besleyenler, komünist ideolojinin karşıtları ve
elbette masonlar bunların hepsi sabatayisttir.
Türkiye eliti ve enteljansiyası
şeksiz şüphesiz ve dahi külliyen sabatayisttir. Her
ne kadar bunlar arasında toplumun gözleri önünde sert tartışmalar ve siyasi
–fikri kavgalar olsa da bunların tümü ya danışıklı
dövüş ya da cemaat içi sürtüşmelerdir:
“Bunlar var ya
kardeşim bunlar öyle bir gruptur ki bunları toplumun bünyesinden kesip atmak
mümkün değildir, temizlik imkânsızdır. Bunları temizlemeye kalksan dünyayı
başımıza yıkarlar memleket de güme gider hocam. Her taşın altında olsalar iyi bütün
taşlar adamların elinde hangisini uygun bulurlarsa tepemize onu fırlatıyorlar.
Yok canım işi bitmiş memleketin, bizim çabamız boşuna vallahi billahi... Elin
oğlu örmüş ağını. Bizimkisi laf mirim laf!”
Bir toplumun ve bir grup kimliğinin dört yüz yıl yeraltında var
olabileceğine, insanların rol yaparak çifte kimlikle yaşayabileceklerine ve
üstelik korkudan kendi kimliğini muhafaza için yeraltına inen bu grubun kurduğu
komplolarla “memleketin bütün kalelerini fethedebileceğine” inanmak başlı
başına bir mantık mucizesi(!) değilse nedir?
Mamafih benim gibi bazı “aklı
ermezler”(!) bu söylemi hâkim milleti aşağılamak olarak kabul etse de, belli ki
-Soner Yalçın ve Yalçın Küçük radarlarına takılsalar bile-akıl ötesi ve uzaylı
kabilinden görünmez bir grubun kuşatması altında yaşamaktayız(!)
“Abi adam koca
profesör yahu... Her halde bir bildiği vardır. O kadar laf boş mu yani baba?
Hem bak yığınla kitap yazmış abi. Bu kadar lafın
hepsi hayali şeylerle savaşmak için olabilir mi? Adam organizasyonu deşifre
ediyor baba! Bunlar baba adamlar yahu, vardır bir bildikleri.”
Nedir Bu Gürültünün Sebebi?
Padişahın huzurunda dinini
değiştirip Müslüman olduğunu ilan eden Yahudi Mesih Sabatay
Sevi’nin peşinden sayıca oldukça sınırlı bir grubun aynı yolu tercih ettiği bilinmektedir.
Bu insanlar bu dört yüz yıllık süreç içerisinde siyasal baskılar ve sistemin
kuşkularına rağmen kimliklerini korudularsa yani Müslüman görünüp Yahudi
kalmayı başardılarsa doğrusu takdir etmek gerekir. Bu bir sosyal mucizedir; bir
toplumun sosyolojinin, biyolojinin, tarihin kısaca hayatın yasalarına karşı
kazandığı büyük bir zaferdir. Üstelik bu birkaç yüz aile bu dört asırda sadece
kendi gizli dinlerini muhafaza etmekle kalmayıp dünün imparatorluk Türkiyesine ve bugünün cumhuriyet Türkiyesine
“el koyabilmeyi” başaracak bir siyasal ahtapot haline gelebildilerse insanın
içinden “helal olsun kardeşim” demekten başka bir duygu geçmiyor
doğrusu. Durumun gerçekten böyle olup olmadığını nasıl tespit edebiliriz; yani
memleketimiz gizli din sahibi komplocu bir grubun kontrolü altında mıdır,
gerçekten kaderimizin ipleri insani var oluşun bütün kural ve kaidelerine karşı
direnmeyi başarabilmiş, gizemli ve ketum bir örgüt-toplumun ellerinde midir?
İplerimiz yeraltına inmiş, Tanrının
hayata ilişkin vazettiği tüm yasalara direnebilmiş etno-mafyöz bir iradenin elinde midir? Eğer öyleyse ve eğer bize ait olduğunu zannettiğimiz bütün
değerler aslında kaderimize hükmeden bu işgalci topluluğun ürünüyse,
cumhuriyeti bile “milli varlığımıza karşı kötü niyetler besleyen bu komplocu
grup” kurduysa o zaman Türkler olarak geleceğe güvenle bakmamızın haklı bir
sebebi olabilir mi? Kaderimiz yüzlerce yıldır bir gizli Yahudi grup
tarafından denetlendi ve bizler bunun farkına varamadıysak, sözümona
“uyanış” adına ulaştığımız şimdiki algılamamızın sahihliğinin ve söz konusu
komployu bozabileceğimizin kanıtı nedir? Her şeye kadir bu gizli komplocu
grubun mezkûr komployu teşhir eden bu zevatı kullanmadığının garantisi var mı?
“Sabatayist”lere
atfedilen “kaderimizi çizen Yahudi” imajının;
“Sion Dağında Tanrı Yehova
ile güreşip Yehovayı yenen Davut” inancı ile bu kadar
örtüşmesi bir tesadüf müdür? Yahudi’nin
kendisini algılama ve anlamlandırmasıyla “Sabatayist/Yahudi”
avcılarının karşı tasavvurlarındaki örtüşme “İsrailiyat”ın
derin etkisinin mi yoksa “İsrail’in” psikolojik savaş aygıtlarının mı ürünüdür?
Beyana
itibar bizim toplum olarak en önemli milli değerimizdir. Atalarımız asırlar boyunca söze
değer verdiler ve dürüstlüğü vurgulamak için “söz ağızdan çıkar” dediler. “Müslümanım” diyen herkesi Müslüman olarak kabul ettiler
çünkü niyetleri ancak Allah bilirdi ve niyet muhakemesi yapma gücüne sahip olan
da yaratıcı idi.Atalarımız insanın yaptığına bakarak ne olduğuna, kim olduğuna
karar verirlerdi, ayinesi işti kişinin. Biz ise artık
insanların kökenine bakarak kim olduklarına karar vermeye çalışıyoruz.Oysa önemli
olan hangi kökenden geldiği değil ne yaptığıdır, hayatının pratiğidir. Kişinin kimliğini
de belirleyen esas unsur geldiği kökenden çok yaptığı iştir. İnsanların kimlik
tanımlarını bir değil birden çok öğe oluşturur yani kendimize yönelik
algılamamızın kaynakları çoğuldur. İnsanlar elbette ki bir ırk kökeninden
gelirler ve köklerine değişik derecelerde de olsa aidiyet hissederler. Fakat
insanı hayvandan ayıran temel özellik genetiğinin
dışına çıkabilme özelliği değil midir? İnsan hayvanlardan farklı olarak
biyolojik kanunlara bağımlı olmayan, içgüdüyle değil akıl yetisi ile evreni ve
kendisini kurgulayabilen bir varlık olduğu içindir ki aidiyet hissi tek
kaynaklı değildir. İnsan genetiğinin esiri olmayan tek varlıktır. Türk
toplumbilimcisi ve ideolog Ziya Gökalp’ın dediği gibi
“ırk atta aranır”.
“Sabatayist” sıfatını yapıştırmak
suretiyle bir takım insanları kamuoyu önünde “gizli işler çeviren komplocular”
olarak şaibeli duruma düşürmeye çalışmak hem insan olmanın anlamına hem Türk ve
Müslüman olmanın ifade ettiği ahlaki değerlere aykırı olduğu gibi; toplumun
korkularının büyütülmesi ve milli özgüvenin zayıflatılmasına hizmet eden yıkıcı
bir faaliyettir. Bize ait olan bütün değerlere bir çırpıda “yabancı” damgasının
vurulmasını kabul etmenin diğer anlamı; “Türklerin insanlık ailesi içerisinde
kimliksiz ve yaşadığı coğrafyaya kendisinden hiçbir şey katmamış barbar bir
güruh olduğunu” söyleyen batılı sömürgeci propagandayı kabullenmektir.
Bu çalışmaları yapan insanların
düşünsel serüvenlerine baktığımızda normal bir fikri değişimin aksine;
ideolojik tükeniş duygusundan kaynaklanan zihni savruluşların gizemci bir bakış
açısı, dedikoducu bir üslup ve iktidar tutkusuyla bütünleşerek gündemde
kalma/gündem yaratma çabalarına dönüştüğü şizofrenik
bir süreci yaşadıklarını söyleyebiliriz. Kendilerini zaman zaman “tabu yıkıcı”, “put
kırıcı” gibi küresel güçlerin de çok hoşlandıkları sıfatlarla tanımlayan bu
kişiler; doğruları bütünüyle yıkılmış, milli ve toplumsal özgüveni çökertilmiş
bir halkın eleştirdikleri emperyalist projelere karşı hangi psikolojik ve zihni
altyapıyla direneceği hususunda maalesef susmaktadırlar. Bir değeri “put”
olarak tanımlayıp yıkabilirsiniz lakin onu ikame edebilecek yeni bir değer
sunmak şartıyla. Yeni bir değer sunmuyorsanız size “hakikat arayıcısı” değil
“psikolojik harp uzmanı” denilir ki “Elinizdeki çekicin sahibi kim?”sorusuyla
karşılaşmanız kaçınılmaz olur.
Türk toplumu tarihin makas değiştirdiği
bu süreçte büyük baskılar, tehditler ve dönüşümleri büyük korkular eşliğinde yaşamaktadır.
İdeolojik savaşı kaybettiklerini düşünen birkaç kişi de yeni girdikleri tekel
yayıncılığı dünyasının imkânlarını kullanarak bu korkuları paraya tahvil etmektedirler.
Korkudan para kazanma çabaları bir
paranoya endüstrisi yaratmış olup kerameti kendinden menkul tezlerle nefret
toplumu oluşturmaya hizmet etmekten başka bir pratiğe de yol açmamaktadır.
Son söz yerine bütün benliğimle meydan
okumak istiyorum: Ey “bilimsel teori” kılıklı yılgınlık mikropları üreten Göbels müsveddeleri! Bizim (yani “şu kara bıyıklı
Türklerin”) ellerimizin armut topladığını varsayarak bol keseden kölelik
teorileri üretebilirsiniz. Yüreklerimizde korku dağları yaratmaya çalışabilir,
kaderimiz üzerine içeride ya da dışarıda haritalar
çizip senaryolar yazabilirsiniz. Biliniz ki biz buradayız ve teşriflerinizi
bekliyoruz! Geçmişte buradaydık ve gelecekte de burada olmaya devam edeceğiz.
Unutmayınız ki Türk milleti Çek ordusu değildir, nasıl bir birikimin varisi
olduğunun bilincindedir ve ucuz tehditlere papuç
bırakmayacak, teslim olmayacaktır!
SİYASET BÜROKRASİ VE PATRONAJ ÜZERİNE DEĞİNİLER
İnsanlar yeryüzünde meşru öldürme hakkını devlete tanımışlardır; “Allahın verdiği canı Allah alır” inancı bireysel şiddeti yasaklamaya yöneliktir. Düzeni korumak ve hayatın devamlılığını sağlamakla sınırlı şiddet kullanımı, adına devlet dediğimiz en yetkin teşkilata tanınmıştır. Siyaset biliminin genel geçer tanımıyla; “ Devlet meşru şiddet tekeline sahip tek örgüttür”. Devlet çevreyle ilişkilerini hukuk aracılığı ile düzenler. Devlet hukukla mukayyettir yani bağlıdır ve bu bağ, devleti insanın yarattığı bütün örgütlenmelerden ayıran yegâne niteliğidir. Otoriter, totaliter ya da demokratik rejimlerden hangisine sahip olursa olsun her devletin -çevresiyle ilişkilerini düzenleyen, “hak ve ödevlerini” belirleyen kurallar bütünü anlamında- bir hukuk düzeni vardır. Devlet mukayyet olduğu kurallara uydukça devlet olma vasfını kazanır ve geliştirir.
Bürokrasi, devletin halkla –eskilerin deyimiyle-müşerref olan yüzüdür. İdare aygıtı olan bürokrasi günlük hayatın hukuk kurallarına uygun yürütülmesini sağlamakla yükümlüdür. Hukuku uygulayan bürokrasi devletin günlük hayata yansıyan fotoğrafı, hayatın her saniyesini kaydeden hafızası ve insan insan ilişkilerini adil bir zeminde yeniden üreten düzenleyici elidir. Bürokrasi veya eskilerin deyimiyle kalem efendileri ya da yaygın isimlendirmeyle memurlar; toplumsal ve siyasi meşruiyetin üretiminden birinci derecede sorumludurlar. Devletin toplumla yaptığı sözleşmeye(anayasaya) bağlı, tüm sorunları kanun ve hukuk prizmasından geçirerek değerlendiren bir bürokrasi ile hukuk kurallarına inancını yitirmiş, idare-i maslahatçılığı yönetim ilkesi haline getirmiş bir yönetim aygıtı arasındaki fark; demokratik toplumla, kendini yönetecek despot arama durumuna sürüklenmiş bunalım toplumu arasındaki farka tekabül eder. Bunalım toplumlarında “norm ne derse desin reel bildiğini okur” anlayışı, siyasi sisteme ilişkin olarak insanların zihnine yerleşmiş temel bakış açısıdır. Adına kanun denilen hukuk diye göklere çıkarılan birtakım kurallar vardır lakin bütün bunlar sadece kuraldır, hayatın işleyişi ve kanunları farklıdır. Normatif alanla gerçeklik arasında her siyasal düzende belirli bir açının bulunması doğal olmakla birlikte, bunalım toplumları bu açının düzene inancı ortadan kaldırabilecek boyutlara ulaşabildiği toplumlardır.
Hukuka inançsızlık şiddetin hukukunu yaratır çünkü insanlar kendi iradeleriyle adaleti yerleştirme eğilimine girerler. Hukukun üstünlüğüne inancın tesisinde hukukun nasıl uygulandığı,”kanunların ruhuna” uygun olarak uygulanıp uygulanmadığı birincil değerde bir meseledir. Bu noktada hukukun uygulayıcısı, kanunları hayata geçiren idare aygıtının tutumu toplumla sistem arasında “uyum” ya da “çatışma”ya neden olur ki çatışmanın derinleşmesi “kriz”e yol açar. Bürokrasi devletin somutlaşması, ete kemiğe bürünmesidir. Halkın devlete ilişkin kanaatlerinin yani meşruiyet algılamasının mahiyetini idare aygıtının eylem ve işlemleri belirler. Toplum hukuksuzluk karşısında en azından şaşkınlığa düşmüyorsa ve fiili durumu “burası Türkiye olur böyle vakalar” yaklaşımıyla benimseme yoluna gidiyorsa devletin halka yansıyan yüzünde ağır problemler oluşmuş demektir. Memur sınıfının, bürokratların yönetsel eylem ve işlemlerinde hukuku ıskalamaları vatandaşın hukuksuzluğa yönelmesine davetiye çıkarır. Hukukun üstünlüğü ilkesinin değeri burada bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Kendisinin uymakta gönülsüz davrandığı hukuk düzenine halkın uymasını beklemek resmi bir talep olsa da insanların vicdanını fethedecek aşkın bir ilke olamaz. İnsanların vicdanı, -başta uygulayıcılar olmak üzere-herkesin “hukukun üstünlüğü”nü iki kelime olmaktan çıkaracak bir içselleştirme yoluyla adaleti aldığımız nefes kadar doğallaştırmakla fethedilebilir..
Bürokrasi Aygıtı Nasıl
İşler?
Bunalım toplumları bütün
kurumlarıyla krize girmiş adeta yönetilebilirlik yeteneğini yitirmiş
toplumlardır. İnsanlar en basit, sıradan işlerini bile aracı kullanma
yöntemiyle halletme yoluna başvurmaktadırlar. Nüfuz ve himaye ilişkileri idare
aygıtı ve sosyal hayatın her alanında içselleştirilmiş bir hukuk
kuralıymışçasına hükmünü yürütmektedir. Etkin bir yönetimin temel ilkesi olan
ehliyet ve liyakat anlamsız, içi boş sözcükler haline gelmiştir.
Fiiliyatta ikili bir hukuk sistemi
vardır; cari hukuk ve hukuk düzeninden umudunu kesmiş toplumun yarattığı
patronaj hukuku.
Türkiye yönetim krizinin en yoğun yaşandığı bunalım toplumlarından birisidir. Yönetsel kirlilik; rutin işler için bile aracı kullanma yoluna yaygın olarak başvurulması ve kamu da bir işe yerleşmek için patronaj ilişkilerinin geçerli yöntem olması kısaca hukuku uygulayacak olanların hukuk dışı/hukuka uydurma yoluyla işe alınmaları, hukukun üstünlüğüne inancın daha başlangıç noktasında zedelenmesine yol açmaktadır.
Yurttaş olmak sadece isim ve sıfat değiştirmekle değil demokratik değerlerin içselleştirilmesiyle gerçekleşen bir süreçtir. Tebaadan vatandaşa geçiş süreci aynı zamanda vazife yükümlülüğünden hak bilincine geçişi ifade eder. Hak kullanma ehliyetine sahip toplumlar “özgür toplumlardır”, çünkü hakları tanımlayan hukuk düzenini işletmeyi başarmışlardır.
Siyasal Kültür ve Katılım
Siyaset en genel tanımıyla, “toplumdaki değer ve nimetlerin otoriteye dayalı dağıtımı sürecidir.”Dünyanın hiçbir siyasal rejimi, sistemi ve düzeni yoktur ki siyasi sürecin işleyişi yalnızca ahlaki değerlere dayanıyor olsun. Ahlaki değerlere dayalı siyaset idealist bir özlem olarak saygı duyulacak temiz bir idealdir lakin bu siyasal çatışmanın tabiatında var olan nimetlerin paylaşımı için mücadele gerçeğini ortadan kaldırmaz. Söylemler ve siyasi eylem programları aynı zamanda nimetlerin paylaşım ve dağıtım modelini değiştirmenin entelektüel manifestolarıdır. İnsan var oldukça çatışma ve çıkar mücadelesi var olacaktır. Demokrasi toplumdaki değer ve nimetlerin dağıtımına yönelik bu mücadelenin barışçıl ve her grup için önceden belirlenip ilan edilmiş kurallar çerçevesinde cereyan etmesini sağlar. Değişik çıkarlar değişik örgütlenmeleri yaratır ve bu örgütler(partiler, baskı grupları, vs...) temsil ettikleri toplum kesimlerinin çıkarlarını sisteme aktarırlar. Sistem de bu taleplere karşı cevaplar üreterek varlığını sürdürür.
Türkiye’de siyasal kültürün patronaj/himaye ilişkilerini içermesi tevarüs edilen tarihsel miras kadar toplumsal yapıyla da doğrudan bağlantılıdır. Kırsal kültürden kentsel kültüre geçiş – ki sanayileşme düzeyi ile ilgilidir- yoğunlaştıkça, hayatın bütün alanlarında himaye ilişkileri yerini rasyonel ve adil seçme süreçlerine bırakacaktır. Memur alımının ÖSYM tarafından Genel Sınav yoluyla yapılması mecburiyetinin 57.Hükümet(DSP-MHP-ANAP) tarafından getirilmesi rasyonelleşmeye önemli bir örnektir. Toplum tarafından öylesine benimsenmiştir ki 58.ve 59.(AK-PARTİ) hükümetlerce de uygulanmaya aynen devam edilmiştir.
Toplumsal yapı değiştikçe yeni grupların ortaya çıkması engellenemez. Her grup kendi çıkarlarının mücadelesini vereceğinden, bu çıkarların barışçıl yönetimi ve uyumlulaştırılması mecburiyeti sistemi rasyonelleşmeye zorlayan temel etmendir. Sistem rasyonelleşmeye direnirse uzun süre meşruiyetini ve varlığını devam ettiremez. Çoğullaşma rasyonaliteyi ve insanlığın gölgesine sığınacağı adalet şemsiyesini varlığı gereği dayatır.
Sonuç Yerine...
Başta patronaj olmak üzere yakındığımız bütün adaletsizliklerin çözüm yolu siyaset kapısından adım atmaktan yani toplum olarak, bireyler olarak siyasallaşmaktan geçmektedir. Siyaseti aşağılamak, küçümsemek kişinin kendini aşağılamasından, mazoşistleşmesinden başka bir anlam taşımaz. Siyasal katılım sadece parti siyaseti yapmak anlamına gelmez. Siyasal meseleleri tartışmak, düşünmek ve mutlaka oy kullanmak, yerel ya da ulusal sorunların çözümüne katkı sağlamak için dernekleşmek ya da -genel anlamıyla- örgütlenmek başlıkları da siyasallaşma kavramının muhteviyatındandır. Bundan dolayıdır ki hiç yüksünmeden, “yine mi vatanı kurtarıyorsunuz?” türünden alaylara gülüp geçerek çayımızı kahvemizi yudumlarken “vatanı kurtarmaya” devam edelim. Ve şöyle cevaplayalım bu rehavi suali:“Vatanı tabiî ki biz kurtaracağız birader;otlar, atlar ve eşekler kurtaracak değil ya!”
Unutmayalım ki siyaset insanın kutsal boyutudur çünkü insan siyaset aracılığı ile “ben de varım!” diye haykırmaktadır.
Bu yazının amacı “Üstün ve yenilmez/dünyayı parmağında oynatan Yahudiler” söylemini İsrail’in son tedhiş ve terör eylemlerinin ışığında tartışmaktır. “Deden dört yüzyıl önce yahudiydi sen de öylesin, çünkü Yahudiler asla asimile olmazlar” anlamına gelen Sabatayizm tartışmalarının salgın halini aldığı bugünlerde bu tartışma özellikle yapılmalıdır; eğer dünyanın ipleri bir avuç yahudinin elindeyse hiçbir şey için mücadele etmenin her hangi bir anlamı olamaz. Kadere boyun eğip beklemek ve başımıza geleceklere razı olmak gerekir. Böyle bir şey yoksa-ki bana göre yoktur- gelecekten ümitvar olmalı ve milletimizin güzel günlerini görmek için mücadeleye devam etmeliyiz.
“Üstün
insan Yahudi” :Avrupa’nın nefret aracından Arapların afyonuna bir efsanenin serencamı
Yahudiler Filistin’den Roma
İmparatorluğu tarafından sürüldükten sonra yaşadıkları ülkelerde tam bir
cehennem hayatı yaşadılar. Bu ülkelerin büyük çoğunluğu Hıristiyan ülkelerdi.
Yahudiler; Hıristiyan Avrupa için dini ve ırksal tatmin uğruna sürekli
aşağılanan “öteki”ydiler. Her zaman toplumsal egonun güçlendirilmesi için kullanılan sosyal bir kum
torbası olarak kullanıldılar. Ortaçağın değerler dünyası içerisinde aşağı
görülen bütün işler –başta ticaret- Yahudi’ye yüklenmiş; din değiştirme yolu
tıkanarak bütünleşme ve asimilasyon süreci engellenmiş ve “asil Avrupalının
kanının kirlenmesi” önlenmişti. Doğu toplumlarında ise her zaman geniş bir
hürriyet ve güvenlik içerisinde dini ve milli kimliklerinin gereklerini yerine
getirerek yaşadılar. Hiç bir zaman Batı dünyasındaki gibi antisemitik
bir tutumla karşı karşıya kalmadılar. İstedikleri zaman dinlerini değiştirdiler
ve istedikleri kimliği rahatça seçebildiler. Antisemitizm
her zaman batılı bir tavır ve düşünce olmuştur.
Batı; ırk fikrinin sosyal hayata damgasını vurduğu, siyasal kültür ve davranışları şekillendirdiği bir coğrafyadır. Immanuel Walernstein; Hitlerin “nihai çözüm” yoluyla Avrupa’nın asırlardır yaşadığı ırk sorununu çözmeye karar vermesine kadar Avrupa’da herkesin ırkçı olduğunu söylemektedir[2]. Kapitalist sistemi “ekonomik olarak sömürülecek ve siyasi günah keçileri olarak kullanılabilecek aşağı insanlardan” mahrum etmenin günahı, elbette ki normal savaş suçlarının çok ötesinde bir cezayı gerektirecekti. Hitler “nihai çözüm” diyerek bütün Avrupa’nın asırlarca “mutlu ve neşeli” bir şekilde yaşadığı/yaşattığı ırkçı hayat biçiminin maskesinin düşmesine neden olmuştu.”Soykırım”ın insanlığın vicdan ve idrakine sergilediği tablonun korkunçluğu tarihsel-toplumsal ırkçı kültürel mirası/siyasal tutumu açık yüreklilikle savunmayı zorlaştırmıştı. Savaşın galipleri kendi ırkçılıklarını maskeleme ve kendi tarihlerindeki ırkçılığa ilişkin bütün günahları mağlup Almanya’ya yükleme yolunu seçtiler. “Soykırım” kavramı ve “insan hakları” söylemi; insanlığın tarihinde yaşanmış büyük acıları bir daha yaşamamak gibi asil amaçlardan çok Müttefiklerin kendi pisliklerini örtmeye yönelik pratik bir buluş olarak “uluslar arası hukuka” dâhil edilmiştir. “Soykırımcı” hükmü Almanya’nın boynuna asılarak, bütün Avrupa’nın Yahudilere yaptığı zulmün üzerine Nrunberg şalı örtülmüştür. Nazi dehşetinin ortaya çıkardığı “Hristiyanca suçluluk duygusunu” da Almanlar çekmeye mahkûm edilmiş ve galipler “günah çıkarma” ameliyesinden bile -amiyane deyimle- yırtmışlardır. Özetle; bütün Batının günahını çıkarmak ve ırkçılığın ceremesini çekmek Almanya’ya düşmüştür.
Irkçı ve antisemitik
geçmişlerinin bütün suçunu bir savaş tazminatı yüklemenin rahatlığı ile
Almanya’ya yükleyen –çünkü mahkûm edilen bir rejim değil aslında bir
millettir-İkinci Dünya Savaşının galipleri; İsrail’i kurarak Yahudiliğin
koruyucuları kisvesine bürünebilmişlerdir. Kurdun kuzulaşması süreci de yine
başka bir halkın üzerinden yapılan toprak fedakârlığı ile işletilmiş;
Osmanlının tarihi Filistin eyaleti parçalanarak Ortadoğu’ya W.Churchill’in
deyimiyle; “Batının çıkarlarını savunacak bir devlet...” – İsrail- monte
edilmiştir. ABD, İngiltere, Fransa ve SSCB’nin ortak iradeleri ile kurulan
İsrail Ortadoğu’da yaşanan bütün sorunların kaynağı ve tetikleyicisi olmuştur.
Özellikle 1967 Savaşından sonra dünya Yahudiliğinin tam desteğini ve ABD’den
sınırsız siyasi-diplomatik destek yanında olağanüstü askeri yardım alan İsrail
Arap dünyasıyla bütün barış ihtimallerini elinin tersiyle itmiş ve adil bir
barıştan çok kendi dayattığı şartların itirazsız kabul edilmesini istediğini
ortaya koymuştur. Kurulduğu günden beri İsrail’i yöneten Siyonizm- ki Birleşmiş
Milletler kararıyla ırkçı olduğu ilan edilmiş tek milliyetçiliktir- sürekli
olarak coğrafi genişleme peşinde koşmuş ve nemalandığı
soykırım sektör rantına istinaden kendi yarattığı teröre karşı yükselen
sesleri “antisemitik” suçlamasıyla mahkûm etmeye
çalışmıştır. Bugün başta Fransa olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde İsrail’i
eleştirmek cesaret konusudur. Antisemitik suçlaması
alnınıza yapıştırılmak üzere kanun metinlerinde sizleri beklemektedir. Düşünce özgürlüğünün anavatanı olmakla
övünen Avrupa; Siyonizmi eleştiren her kaleme kelepçe
gösterilen post modern sansür rejimlerinin egemen olduğu bir tutsak vicdanlar
diyarıdır.
Batı toplumlarının Yahudilerle ilişkileri ve bu ilişkilerin sosyal hayatı şekillendiren ırkçılık açısından ifade ettiği anlamı kısaca özetledikten sonra “üstün Yahudi” mitinin Arap ve Müslüman dünyada oynadığı rolü irdeleyebiliriz: Bu satırların yazıldığı sırada İsrail Kana Katliamını gerçekleştirerek kana susamışlığını bir kez daha ortaya koymuştur. Birleşmiş Milletler bu yeni katliamı da kınayamamış ve bu katliamla BM’nin “adı var kendi yok/hayalet” bir kuruluş olduğu gerçeği yinelenmiştir. BM Türkçenin o güzelim tanımıyla; “canlı cenaze”den başka bir şey değildir. Golyat’a karşı sapanla dövüşen Hz. Davut(a.s.) misali vatanlarını ve onurlarını savunan Hizbullah mücahitleri İsrail ordusunu karada durdurmayı başarmış ve Lübnan Halkının kolay lokma olmayacağını ispatlamışlardır. Mısır; Suudi Arabistan ve Ürdün İsrail’in ağzını kullanarak gerçek yüzlerini -artık utanıyormuş gibi yapmaya bile gerek duymadan- sergilemişlerdir.
Arap rejimlerinin tutumu “üstün Yahudi” mitinin kaynağı ve daha çok kimlerin işine yaradığını yeterince ispatlamıyor mu? Yüzyılın başında çöken Türk imparatorluğunun Hakanı II. Abdülhamit ve O’nu tahtından indiren İttihat Terakki yönetimi devletin bütün güçsüzlüğüne rağmen Filistin’e Yahudi göçünü engellemeye çalışmışlardır. Siyonist akım gerek Abdülhamit ve gerekse İttihat Terakki’den umduğunu bulamayınca I.Dünya Savaşında İngiliz Kuvvetleri içerisinde Sion Alayı ile Çanakkale’de Osmanlı kuvvetlerine karşı savaşmıştır. İttihat Terakki’yi “dinsizlikle” suçlayan Arap eşrafın Siyonistlere harıl harıl toprak sattığı yıllarda, Filistin’de toprak satmanın Osmanlı Hazinesini rahatlatmayacağını hangi iktisat aklı inkâr edebilir? Filistin’in Türk İmparatorluğu tarafından satılmamasının bir tek nedeni vardı; “vatan mukaddes”ti ve “ancak nasıl alınmışsa öyle verilirdi”.Nitekim İmparatorluk teslim olup zilletle yaşamaktansa savaşarak onuruyla son nefesini verecekti. Osmanlı İmparatorluğunun yerine ikame edilen statükonun barış ve huzura ne kadar hizmet ettiği bütün çıplaklığı ile gözlerimizin önündedir. Osmanlıyı parçalayan Batı emperyalizminin Ortadoğu’daki bütün politikaları iflas etmiştir. Payandası oldukları işbirlikçi antidemokratik Arap rejimleri her gün ölüm korkusuyla yaşayan insanlara benzemektedirler. Ne kadar baskı yapsalar da kendi halklarının teslim bayrağını çekmesini bir türlü sağlayamamaktadırlar. Öyle ki zaman zaman bu gardiyanların baş koruyucusu ABD ve diğer Batılı güçler bile rahatsız olabilmektedirler.
Arap rejimleri petrolden elde ettikleri gelirleri, halkı baskı altında tutmak ve kendilerini ayakta tutan ABD’nin silah sanayini ihya etmek amacıyla astronomik boyutlarda silahlanmaya para ayırmaktan başka ne yaparlar? Petrodolarları ABD ve diğer Batı ülkelerinin büyük bankalarında tutarlar, o bankalar da bu paralarla dünya sionizmini ucuz yoldan finanse ederler. Finans kapitalin dünyada geleneksel olarak etno-dini kimliği yahudidir. Aslında İsrail’in finansmanında Arap petrodolarlarının önemli bir yer tuttuğunu söylemek aşrı bir iddia sayılmaz. Kısaca Filistinliye ve bugün Lübnanlıya atılan her İsrail bombasında otokratik Arap rejimlerinin ekonomik katkısı ve zımni onayı vardır. Arap egemenleri bu işbirlikçi tutumlarını meşru göstermek ve maskelemek için; “Yahudilerin ABD ve dünyaya egemen olduklarına, dünyayı siyonizmin yönettiğine” ilişkin efsaneleri yaymaktadırlar. Kendi halklarının özgürlük ve demokrasi taleplerini bastırmak için Filistin’in yaraları daha uzunca bir süre kanamalıdır, Lübnan’da Hizbullah başarısızlığa uğramalı ve ezilmelidir. Yıllarca haklı davası için bütün varlığı ile direnen Filistin; başarıya ulaşır ve de devletini kurarsa bu devletin demokratik bir rejime sahip olacağını görmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Demokratik bir Filistin ise “kötü örnektir.” İç kamuoyunun dikkatlerini dışarıya yöneltme anlamında manüpülatif işlevleri de olan bu yara kanamaya devam etmelidir.
Arap rejimleri ve Ortadoğu’ya demokrasiyi lüks olarak gören “çağdaş batı demokrasileri” aslında Filistin başta olmak üzere bölgedeki bütün sorunların devam etmesi konusunda mutabakat içerisindedirler. Bölgenin gerçekten barışa ulaşmasını isteyen tek bölgesel güç Türkiye’dir. Türkiye’nin yönetim modelinin, sisteminin değeri bölge halkları tarafında her geçen gün daha fazla idrak edilmektedir. Bölgede barışı kurma potansiyeline sahip tek ülke Türkiye’dir. Bu potansiyelin farkında olan batı emperyalizmi ya da “müttefiklerimiz”bir türlü zincirleyemedikleri Türkiye’yi zincirleme operasyonlarına hız vermişlerdir. “Sion Dağı” Kürtleriyle yürüttükleri Kürtçü fesat hareketinin amacı budur. Bu hareket başarıya ulaşırsa aynen İsrail gibi bölgenin tüm devletleriyle düşman ve kendi iradelerine bütünüyle ram olmuş yeni bir tetikçi kazanacaklardır; başarısızlığa uğradığında ise sadece “üzüntülerini bildireceklerdir”.Sonuçta akan kan kendilerine ait değildir.
Sonuç Yerine...
Dünyayı Yahudilerin yönettiğine
ilişkin bütün söylemleri hurafe dağları olarak tanımlamak gerçeğin en açık
ifadesi olur..Yahudilerin, tarihsel serüvenlerinin tabii sonucu olarak dünyada
önemli bir güç odağı oldukları doğrudur.Önemli bir güç olmak dünyayı parmağında
oynatmak anlamına gelmez.Yahudiyi Tanrının
sıfatlarını yükleyerek anlatan bu söylemler,insanlığın böyle bir algıya sahip
olmasında güvenlik yararları gören Siyonistler kadar;Ortadoğu’nun kanayan
yaralarını sarmak için hiçbir şey yapmayan Arap otokrasileri tarafından kendi
halklarını uyuşturmak için kullanılmaktadır.
Yalın bir akıl yürütmeyle meseleye yaklaşmak olayların aslında çok da karmaşık olmadığını, karışıklığın akıl yürütme biçimlerimizden kaynakladığını açıkça gösterecektir: Soru bir: Yahudi ve Siyonist kimdir? Elcevap: Bizler gibi Allahın yarattığı bir insan... Öyleyse insan insanla şartlar ne olursa olsun mücadele edebilir. Kafamıza sokulan abartılı Yahudi/Siyonist imajını yıkmadan milli ba’s -ü ba’d-el-mevt mümkün değildir. İsrail ve onu kullanan “çağdaş batı demokrasileri” katil maden petrol tükeninceye kadar bu coğrafyanın insanlarını değişik bahaneler üreterek öldürmeye devam edeceklerdir. Siyonizmi yenmenin yolu beyinlerimize zerk edilen “Tanrı Yahudi” imajını yenmekten geçmektedir. Soru iki: Her taşın altında Yahudi’nin olduğunu ve dünyayı siyonizmin yönettiğini söyleyenler kimlerdir? Elcevap: Düşmanlarımız ve korkaklarımız.
Küreselleşme Sovyetler Birliğinin çöküşünü takip eden zaman dilimini kapsayan bir tanımlama olarak ortaya çıktı. Önce ABD Başkanlarından I.Bush tarafından “yeni dünya düzeni”olarak tanımlandı. “Yeni dünya düzeni” kavramıyla aslında ilan edilen, ABD’nin Sovyet sonrası dönemin tek hegemon gücü olduğu düşüncesiydi. Soğuk savaş döneminin güç dengesine dayalı uluslar arası sisteminin çöküşü ile ortaya çıkan boşluğun doldurulması ve tek hegemon güç olarak kalan Amerikan gücünün dengelenmesi ihtiyacı ciddi bir sorun olarak bugün de varlığını sürdürmektedir.
Almanya’nın birleşmesi ve AB’nin genişleme sürecini hızlandırmasıyla birlikte –Doğu Avrupa ülkelerinin birliğe katılımıyla başlayan süreçte-“küreselleşme” kavramı yoğun olarak kullanılmaya başlandı. Küreselleşme sermaye, emek ve bilgi akışkanlığının ulusal engellerden arındırılması ve dünya ölçeğinde liberal ekonominin ilkelerinin egemen kılınmasıyla tam rekabetin sağlanmasını ifade etmektedir. Küreselleşme farklı bir biçimde “Batı’nın altyapısıyla(kapitalizm) ve üst yapısıyla tüm dünyaya yayılması” olarak da tanımlanabilir.[3]Küreselleşme tartışmalarına baktığımızda, kavramın vurgulanma sıklığı ile adeta yeni bir inanç alanını ve ideolojiyi ifade ettiğini söylemek fazla bir abartı sayılmamalıdır. Günümüzde temel siyasal ayrışma çizgisinin de küreselleşme karşısında takınılan tutumla bağlantılı olduğu da somut bir gerçektir. Siyasi yelpazenin sağ, sol ya da dinsel, etnik boyutlarını yatay olarak kesen bir kutuplaşma ekseni işlevini de görmektedir “küreselleşme” kavramı: Küreselleşme karşıtı sol ya da sağ gruplar, küreselleşme yanlısı sol ya da sağ gruplar gibi...
KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE ULUS DEVLET ve SERMAYE İLİŞKİSİ
Küreselleşme savunucuları ulus devleti küreselleşmenin önündeki en güçlü engel olarak görmektedirler. Bu yaklaşıma göre, sermayenin küreselleşmesi ya da küresel sermayenin yeryüzünde yaygınlaşmasının önündeki en önemli engel ulus devletin egemenlik ısrarı dahası bizzat varlığıdır : “Küreselleşme süreci zor da olsa ulus devlet engelini aşacaktır çünkü bu süreç doğal ve kaçınılamazdır. Küresel sermaye hareketlerine direnmek ve engeller çıkarmaktansa, toplumların yararına olan devletin sermaye hareketleri ve yatırımları teşvik edecek hukuksal altyapıyı hazırlaması ve engelleri temizlemesidir. Küresel sermayenin yeryüzünde serbestçe dolaşması toplumların refah düzeylerini artıracak ve demokrasinin, özgürlüklerin gelişmesine hizmet edecektir.”
Küreselleşme her ne kadar sermaye, emek ve bilginin uluslar arası akışkanlığının serbestçe gerçekleştirilmesi olarak tanımlansa da temelde küreselleşen üretim faktörü sermayedir. Gelişmiş ülkelerde birikmiş finans kaynaklarına yeni yatırım alanları açılmaktadır. Küreselleşme süreci dünyayı neredeyse bir tek finans piyasasına dönüştürmüş ve sonuçta ülkelerin finans piyasaları birbirlerinden en küçük bir harekette etkilenir olmuşlardır. Ekonomilerin “kırılganlığı” artmış, spekülatif amaçlı sermaye hareketleri sermayeyi çeken ülkenin iktidarlarına karşı kullanılabilen politik baskı araçlarına dönüştürülmüştür.ABD’li spekülatör Soros’un dünyanın değişik ülkelerinde yürüttüğü,iktidarları değiştirmeye kadar uzanan politik faaliyetler(Gürcistan,Kırgızistan,Ukrayna ....) küresel sermayenin politik baskı aracı olarak kullanılmasının örnekleri olarak anılabilirler...Küresel sermaye girmek istediği ülkelerde kendisine direnen yapıları tasfiye etmeye çalışmakta ya da kendi kurallarına uymaya zorlamaktadır.Ulus devletle ilişkisi ise karmaşık ve sorunludur:Küreselleşme yanlısı söylemlerin boy hedefi ve neredeyse tüm politik kötülüklerin kaynağı olarak gördükleri ulus devletin,uluslararası sistemin ikamesi kısa vadede olanaksız temel aktörü olduğu görülmüştür.Ulus devlet en kötümser yorumla -küreselleşme yanlıları için- varlığına katlanılması zorunlu bir kötüdür.Öyleyse bu kötünün kötülüğünü sınırlandıracak politikaları oluşturmak ve uygulamak gerekmektedir.
Ulus devleti kısa vadede ikame edecek bir tasfiye formülü üretemeyen küresel sermaye çareyi ulus devletin ve ulus toplumun geleneksel düşmanlarıyla ittifak yapmakta bulmuştur. Ulus devlet ülke/vatan olarak tanımladığı coğrafya üzerinde çoğunluğu oluşturan halkın kültürel kimliğini esas alan ve tüm insanları bu kimliğin içerisinde hukuksal eşitlik ilkesine dayalı olarak örgütleyen siyasal örgütlenme biçimidir. Türkiye Cumhuriyeti anayasalarının ifade şekliyle; “ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür”.Ulus devlet batı toplumlarının tarihinde feodal ve dinsel güçlerle çatışan merkeziyetçi krallıkların ortaya çıkışıyla doğdu (ilk örnek Fransa). Bu mücadelede Vatikan Kilisesinin din üzerinde kurduğu tekele karşı çıkan Martin Luther gibi yeni dinsel doktrinleri savunusunu yapan din adamlarıyla; feodliteyi ortadan kaldırmak ve Vatikan’ın siyasal baskısından kurtularak hükmettikleri coğrafyada tam anlamıyla egemen güç olmak isteyen krallar ittifak yapmışlardır. Feodalitenin tasfiyesi en fazla ticaretle uğraşan kesimlerin/ticaret burjuvazisinin işine yaramıştır. Burjuvazi bu mücadelede merkeziyetçi yönetim isteyen tarafta yer almış ve halk tabakasından sayılan bir sınıf olarak pazarı iç gümrük engellerinden arındıracak olan yeni devlet yapılanmasını desteklemiştir. Kısaca ortaçağ Avrupasının geleneksel siyasi ve dini kurumlarına karşı(feodalite ve kiliseye) yeni sınıflar ve toplumsal güçlerin zaferi ulus devleti yaratmıştır.[4]
Günümüzde ise
burjuvazi uluslar arası bir kimlik taşımaktadır. Şair Tevfik
Fikret’in yirminci yüzyılın başındaki ifadesiyle; günümüz burjuvazisinin
“vatanı ru-yı zemin milleti
nev-i beşerdir”.Karların artışı ve yüksek teknolojilerin
gelişimi yeni yatırım alanlarını aramaya zorlamakta ve uluslar arası ekonomik
sistemin yaşaması için gereken üretim tüketim döngüsünün devam ettirme zorunluluğu
küresel ölçekte rekabeti yoğunlaştırmaktadır. Devletlerin- özellikle Sovyet
sonrası dönemde eski Doğu Bloğu ve Sovyet Cumhuriyetlerinin- küresel sermayeyi
çekmek için yarışmaları, küresel finans kapitalin hareket yeteneğini artırmış
ve istediği zaman daha avantajlı bir ülkeyi tercih etmesini kolaylaştırmıştır.
Devletlerin sermaye ve yeni yatırımlara duydukları acil ihtiyaç yatırım yapacak
küresel sermaye gruplarının yeni hukuksal taleplerini getirmiştir. Ulus
devletten iç hukukta istenilen değişikliklerin yanında uluslar -arası sistemin
güçlü bir aktörü olma yolunda önemli kazanımlar elde etmişlerdir. Bugün
Birleşmiş Milletlerde 27 uluslararası tröstün temsilcileri bulunmaktadır.
Şimdilik oy hakları yoktur fakat geleceğin dünyasında bunun olmayacağının
garantisi de yoktur.
Dünün dünyasında ulus devletin oluşumunda aktif rol üstlenen burjuvazi bugün ulus devleti aşmanın yollarını aramaktadır. Küresel sermayenin ulus devlete ilişkin tasavvurları temelde negatif olmakla birlikte kısa vadede ikamesi mümkün olmadığından, ulus devlete hem yeni misyon yüklenmekte hem de ulus niteliğini zayıflatacak siyasi ve kültürel oluşumlar beslenmektedir. Küresel sermaye açısından devlet birlikte yaşamaya mecbur olunan, uluslararası sistemin temel öznesidir. Devletten beklenen yeni rol, küresel sermayenin hareket özgürlüğünü sınırlayan engelleri kaldırması ve toplumsal siyasal sistemi sermayenin istekleri doğrultusunda düzenlemesidir. Bu noktada ulus devletin geleneksel düşmanları olan feodalite ve dinci-mezhepçi siyasi güçlerin küreselleşme sürecinin aktörleriyle geliştirdikleri ilişkiler devreye girmektedir: Ulus devlet ülkede/vatanda yaşayan insanların bireyler olarak eşitliklerini varsayar ve bu eşitliği ulusal kimlikle ifade der. Ulusal kimlik o ülkede yaşayan tüm insanların bireyler olarak hukuksal eşitliğini ifade eden herkesi içinde barındıran siyasi bir formüldür. Yurttaşların fiilen yaşadıkları yerel, dilsel, dinsel ve mezhepsel aidiyetlerin kimlik olarak tanımlanması bu eşitliği tehdit edeceği için kabul edilemez. Ulus devlet ulusal ülkede(vatanda) ulusal kimlik dışında siyasal ve hukuksal bir kimlik tanımaz. Küreselleşme sürecinin aktörleri ve savunucuları ise ulusal kimliğin farklı kültürel kümelere (etnik, dinsel, mezhepsel...) baskı anlamına geldiğini ve kültürel çoğulculuğun esas alınması gerektiğini savunmaktadırlar. Bu baskının ortadan kaldırılmasının yolu toplumsal aidiyetleri hukuksal kimlikler olarak tanımaktan geçer. Küreselleşme süreci, toplumsal düzenin temeli olarak kolektif hakların tanınmasını istemekte ve bu yeni kollektiviteler(etnik, dinsel, mezhepsel...) üzerinden bölgeselleşme/özerklik ve federalizmin yaygınlaşmasını teşvik etmektedir. Sonuçta bölgeselleşmeden federalizme uzanan süreç ulus devletin etkinliğini zayıflatacağı için küresel sermayeyi güçlendirecektir. Küreselleşmenin siyasal boyutunun bölgeselleşme ve federalizm olduğunu öne sürmek abartı sayılmamalıdır.[5] Gelinen noktada ulus devletin ulusallık niteliği küreselleşme sürecinden güç alan yerelleşme yanlısı güçler tarafından sorgulanmakta ve yıpratılmaktadır. Üzerinde durulmayan felsefi sorunlardan birisi ise “eşit birey/özgür yurttaş”ın bu yeni toplumsal siyasal düzen içerisindeki yerinin ne olacağı hususudur? Ulus devlet insanın birey olarak eşitlik ve özgürlüğü temeli üzerinde yükselmişti; oysa küreselleşmenin getirdiği düzen kolektif kimliklere dayalı bir toplumsal düzendir. İnsan bireysel bir varlık olarak değil bir etnik, dinsel ya da mezhepsel grubun parçası olarak tanımlanmaktadır.[6] Gruplara tanınan haklar kadar haklara sahiptirler ve dolayısıyla eşit değildirler. İnsan, doğuştan gelen ırksal, dilsel, dinsel aidiyet kümelerine bağlı olarak tanımlanmakta dolayısıyla bireyselleşme hakkı kısıtlanmaktadır.[7] Bireyin özgürlüğünün, yapıştırıldığı kimliğin tahakkümüne karşı nasıl korunacağı ve diğer kimliklere sahip insanlarla eşitlik sorununun hangi otorite tarafından nasıl sağlanacağı problemlidir. Ulusal kimliğin yıpratılması ve ortadan kaldırılmasının dünyayı yeni bir ortaçağa sürüklediğine dair görüşler düşünülmeyi hak etmektedir. İnsanlığın geliştirdiği eşitlik ve özgürlük ilkelerine dayalı bir toplumsal siyasal yapının kurulması küresel sermayenin isteklerinin gerçekleştirilmesi yoluyla sağlanamaz. Küresel sermaye bireyin değil kolektif kimliklerin eşitlik ve özgürlüğünden bahsetmekte ve ulus devletin ulusallığından arınarak kendi işgüderliğini yapmasını istemektedir. Ülkemizde de sıkça tartışılan “anayasanın etnik ifadelerden arındırılması”, “teknik devlet” talepleri de aslında bu zeminden kaynaklanmaktadır. Değişik kökenlerden gelen insanların eşit yurttaşlık bağı olan Türk kimliği “etnik ifadeler” olarak tanımlanmakta ve siyasal tutkal olma özelliği göz ardı edilmektedir. Etnikleşme insanı doğuştan gelen özelliklerine indirgeyen, gelişimini engelleyici, sınırlayıcı bir süreçtir oysa uluslaşma insanı bireysel varlığıyla tanıyan, ırsi özelliklerinin üzerine çıkaran geliştirici bir süreçtir. Ulusal toplumda hiçbir birey ruhunda bir gettoyu taşımaz, insanlar siyasal egemenliğin kaynağı olarak eşittirler. Siyasal otoriteye ve birbirlerine karşı eşittirler ve hiçbir toplumsal kümenin pozitif ayrımcılık temelinde tanımlanmış imtiyazları, ayrıcalıkları yoktur. Küreselleşme süreci ise ayrıcalıklı topluluklara dayalı ve bireyin yok oluşuna neden olacak bir hukuki eşitsizlikler düzeni öngörmektedir. Küreselleşen dünyada topluluklar ve doğal olarak sermaye birey karşısında ayrıcalıklı ve güçlüdür.
Küresel sermaye ulus devletten ulusal ekonomiden çekilmesini yalnızca düzenleyici olarak ekonomide yer almasını istemektedir. Kamu sermayesiyle yaratılmış ekonomik kuruluşlar özelleştirilmeli ve devlet işletmecilikten tümüyle vazgeçmelidir. Devlet sosyal devlet olma özelliğinden de mümkün olduğunca uzaklaşmalı ve emeğin maliyetleri aşağıya çekilmelidir. Sovyet sonrası dönemde kitleleri seferber edecek komünist ideoloji tehdit olma özelliğini yitirdiği için işçi sınıfı ve geniş halk kitlelerine verilen hakların(sosyal güvenlik v.s...) “ekonomik rasyonaliteye uygun olup olmadığı” tartışmaya açılmış ve gelinen noktada sosyal güvenlik alanından devletin çekilmesi ve özel emeklilik kuruluşlarının teşvik edilmesi genel geçer “doğru”ya dönüşmüştür. Günümüzde küresel bütünleşmenin en iyi örneği olarak gösterilen Avrupa Birliğinde bile birçok firma işçi çıkarma yoluna gitmekte ve sosyal Avrupa mı yoksa sermaye Avrupası mı tartışmaları yapılmaktadır. Şurası bir gerçektir ki artık yirminci yüzyıldan kalan sosyal devletin varlığı güvencede değildir. Sermayenin talep ettiği “teknik devlet”,işlevleri güvenlik ve adaletle sınırlı olup insanın toplumsal ihtiyaçlarının karşılanmasını bütünüyle özel sektöre bırakmış bir tür şirket bürokrasisidir. Gelişmekte olan ve sermayeye ihtiyaç duyan ülkelerde yaşanan yolsuzluk skandalları, adam kayırmacılık ve rüşvetin gündelik hayatın doğal bir parçası haline gelmiş olması küreselleşmeci söylemlerin geniş kitleler nezdinde tartışılmadan kabullenilen kurtuluş reçeteleri olarak algılanmasına neden olmaktadır. Basını takip ettiğimizde küreselleşmeci söylemlerin artık bilimsel ölçütlerle tartışılmaktan çok egemen dogmalar olarak vazedildiğini görmekteyiz.
Küreselleşme sürecinin teknolojinin gelişiminden kaynaklanan doğal bir süreç mi olduğu yoksa 18.ve19 yüzyıla damgasını vuran emperyalizmin yeni bir biçimi mi olduğu tartışılmaktadır. ABD’nin Irak’a saldırmak için öne sürdüğü gerekçeler ve “demokrasi getirmek için güç kullanmayı meşru bir hak” gören hukuk tanımaz yaklaşımı emperyalizm tanımlamasını doğrulayan somut örneklerdir. Küreselleşme ve Yeni Dünya düzeni tartışmalarında Batıyı yönlendiren görüşü ABD’li muhalif düşünür Noam Chomsky Winston Churchill’in anılarından yaptığı şu alıntıyla örnekliyor:
“Dünyanın yönetilmesi, sahip oldukları dışında kendileri için bir şey beklemeyen tok uluslara bırakılmalı. Dünyanın yönetimi aç ulusların eline geçerse, tehlike her zaman kapımızda olur. Oysa hiçbirimizin daha fazlasının peşinde koşmak için nedeni yok. Barış kendi halinde yaşayan ve hırslı olmayan uluslar tarafından korunabilir. Gücümüz bizi ötekilerin üstüne yerleştirdi. Kendi malikanesinde huzur içinde yaşayan zengine benziyoruz.”[8]
1-Küreselleşme Batı kapitalizminin üst yapı değerleriyle birlikte dünyaya yayılması/yaygınlaştırılmasıdır.
2-Bu yaygınlaşma süreci özellikle gelişmiş ülkelerde birikmiş sermayeye yeni yatırım alanları açmak ve bu yatırımların geri dönüşünü güvence altına almayı kapsamaktadır.
3-Ulus devleti kısa vadede ikame edemeyen küresel sermaye ulus devlete yeni işlevler yüklemektedir. Ulusal ve sosyal niteliklerinden sıyrılıp toplumsal-siyasal yapıyı sermayenin beklentilerine uygun olarak düzenlemek gibi...
4-Küreselleşme süreci ile devletlere bölgeselleşme baskıları birbirini besleyen akımlardır.
5-Küreselleşmeci
söylem, gelişmekte olan ekonomilerin yolsuzluk dinamiklerinden de beslenerek
adeta tartışılmaz, doğruluğu kendinden kaynaklanan dinsel dogma kimliğine
bürünmüştür.
6-Küreselleşme
süreci devletlere insanın doğuştan gelen özelliklerini (ırk,dil,din,mezhep..)
kolektif hukuksal kimlikler olarak tanımayı dayatmaktadır.Küreselleşmiş bir dünyada insan yapıştırıldığı yeni kalıtsal
kimliği ile tanımlanacaktır.
[1] Bu yazı SAĞLIK-DER BÜLTENİ’nin AĞUSTOS-2007 sayısında yayımlanmıştır.
[2] Immanuel Wallerstein, Amerikan Gücünün Gerileyişi, Metis Yayınları, çev: Tuncay Birkan,1.Baskı, sayfa:74
[3] Baskın Oran,Türk Dış Politikası Cilt:1 Sayfa:41
[4] Atilla Nalbant,Üniter Devlet Bölgeselleşmeden Küreselleşmeye,sayfa:18
[5] Atilla Nalbant,a.g.e.sayfa:16
[6] Kadir Cangızbay,Komprador Rejimin Anatomisi,sayfa:86
[7] Kadir Cangızbay,a.g.e.sayfa 95