İDİALİZM VE MOTİVASYON
Ahmet Süreyya DURNA
Şiarımız doğruluktur, dürüstlüktür a dostum! Sağlamlıkta, esneklikte, aktivitede bir çelik yay gibi olmalıyız da; sürüngen yılanlar gibi kıvrım kıvrım olmamalıyız. Asla yalpalamadan ve asla kıvırmadan -kurşun paralelliğinde- hedefe varmalıyız.
Sert ve haşin mizaçlılık yerine, yumuşak başlı ve yumuşak huylu, lâkin vakarlı velâkin kararlı... Sünepe ve mıymıntı takılmadan, ‘dik başlı’lık yapmadan alnı açık, başı dik olmalıyız dostum!
***
Şöyle kirden ve pasaktan uzakta... Çetrefilli işlerin ırağında... Yakın mesâfeden bakıldığında, ortak bir ifadeyle herkesin; “Ha işte, aradığım adam buymuş!” diyebildiği ve güven beslediği ve de bütün referansların ‘ok işareti’yle gösterdiği berrak bir kişilikte... Ticarette, siyasette, sanatta ve bilumum sosyal münasebette; bir kar beyazlığı kadar sâde, bir süt köpüğü kadar ak olmalıyız dostum!
***
Bir doktor neşteri gibi keskin ve bir sargı bezi gibi hijyenik... Ama müşfik, ama merhametli konumda... Kalbinde kibrin barınmadığı alçak gönüllülükte ve gönül zenginliği içerisinde; gönül pınarlarından gönül tasıyla, gönül sultanlarına gönüllü su taşıyacak düzeyde... Ve yine kalbinde; kin ve adâvetin eğlenmediği bir platformda, mütekâmil mânâda ‘ego’sundan sıyrılmış ve ‘hümanist’ düşünceyle muhkem mahiyette, münevverlikte; azmanlaşmış nefsimizin zıddına, yok olmalıyız dostum!
***
Ham çökelek ikram edildiğinde ‘tok’luk numarasına yatıp; kaymak ikram edildiğinde aç sırtlanlar gibi atılmamalıyız. Câmii kapısında, asansörde, toplantılarda ve topluca görüş serdederken; yanımızdakini göstererek, “Buyurun sağdan başlayalım” nezâketinde bulunuruz ve bu hâlin ‘sünnet’ olduğunu söyleriz. Fakat ufukta ‘ballı lokma’ göründüğünde hiç de sağa sola bakmadan, sünnet farz gözetmeden ‘cumburlop’ balıklama dalarız. Yalan mı?!. “Vazife istenmez, verilir” deriz de, verilmeyen vazifeyi almak için, îcat koymayıp çıkarırız; dalga, dümen, dolap, fırıldak, entrika çirkinliğinde ne varsa çeviririz. Yanlış mı?!.
“Hayır!. Ne yalandır ne de yanlış. Gerçeğin bizzat kendisidir”diyor iseniz; bin kere âferinler, tebrikler! O halde tenezzül niye? Gasp niye? Mutlak, gözü gönlü tok olmalıyız dostum!
***
Büyüktür; mesûliyetimiz, mükellefiyetimiz. Omuzladığımız yük büyüktür. Küçük işler, küçük düşünenlerindir. Aşkımız, aksiyonumuz büyüktür. Ufkumuz, sıfıra müncer değil ki?!. Nazargâhımız büyüktür.
Vatan, yalnız Memed’in anası olamaz. ‘Vatan’ hepimizin anasıdır, yavuklusudur. Vatan, Anadolu’dur. Sakarya, Çanakkale/Gelibolu’dur vatan. Hasılı bu vatanda sen, ben, o, öteki yok. Hepimiz bir ‘ulu çınar’ gibiyiz. Söz vaktinde açılmışken mâdem; bu çınarın yaprağına zarar vermeden, yekpâre yapımızla; yaprakları kucaklayan dal, dalları kucaklayan beden, bedeni kucaklayan kök olmalıyız dostum!
***
Sağır ruhlu, vurdum duymaz her kim ki; uyuşukluk illetine ‘dûçar’dır. Onun yardımcısı ‘hak’ ola gayrı. Üzerine ölü toprağı serpilenlerden, hayır beklenmez. O, artık yaşayan bir ölüdür. Bağırsan da duymaz ve çağırsan da. Boş ver öylesilleri!.. Bizler, en iyisi mi, kulağının üstüne yatan ve uyuyan değil; sak olmalıyız dostum!
***
Göcekleşsin yurdumuz. Gül bitsin, sümbül bitsin. Konmasın bülbüller zakkum ağacına. Dudaklar susuzluktan kurak düşmesin. Çöle dönüşmesin topraklarımız. Cas cavlak bir dünyada yaşamaktansa; gür ve yeşil ormanlar misâli ve de tarak dişleri gibi sık olmalıyız dostum!
Unutma ki doğruluktan dirlik, dirlikten birlik, birlikten kuvvet doğar.
Sakın unutma!
Ahmet Süreyya DURNA
25 yıldan beri içerisinde
bulunmama rağmen, oldum olası sevmem şu ‘basın görevlisi’ ifadesini.
Bu ifade bende; sürekli eli silahlı ve
gözünü kan bürümüş, baskıncı terör örgütünü çağrıştırır. Hani o perde
gerisi güçlerin organize ederek, -bilhassa- savunmasız halklara karşı; korku ve
yıldırma amaçlı, âni baskınlar
düzenlettirdikleri, tedhişçi örgütler var ya?!. Ha işte, onlar gelir
aklıma! Dolayısıyla ben bir gazeteciyim. Gazeteci kimliğim ile de, onur
duymaktayım. Asla ‘basın görevlisi’ olmak ve böyle anılmak istemiyorum.
Çünkü
gerçek mânâda ‘gazeteci’ demek; gelişen olayların seyrini, dürüst ve ‘ilkeli’
bir şekilde halka aktaran, aynı zamanda halkı aydınlatan, kişi demektir. Diğer
bir yönüyle, sessiz çoğunluğun sesini ‘kamuoyu’na, ayniyle duyuran ‘iletişim
uzmanı’ demektir. Bunu yaparken de; gerek ahlâkî (etik) açıdan, gerek
kanunî ve örfî açıdan, ‘kutsal’ bilinen dokulara zarar/ziyan vermeden, mesleğini
icra etmesi gerekir. Objektif ama;
gayr-ı materyaller kullanmadan, temel esasları ‘dejenerasyon’a
uğratmadan ve de ‘sübjektif’ kanaat belirtmeden, olaylara yaklaşması
gerekir.
Yoksa; şantajla, asparagasla, sansasyonla
ve ”teşhirci” likle gündem oluşturmak veya kamuoyunu yanıltmak, bir
gazetecinin taşıyacağı vasıflar değildir katiyen. Fakat maalesef -istisnalar
hariç- günümüzde gazetecilik adına; enva-ı türlü ‘müptezellik’sergileniyor
ve bu akım, pis bir yapılanmaya doğru
hızla gidiyor. Deminden beri tasvire çalıştığım müptezellikler; ‘basın görevlisi’ nin şahsında belirginlik
kazanıyor handiyse. Herkesin duyduğu kaygı ve ‘antipati’; onların
nezdinde övünç kaynağı sayılan, ‘sempatik’ bir yaklaşım, çağcıl bir
hareket ve de neması bol bir zıkkımlık
teknesi...
Bizim gibi, gazetecilik kurallarına sadık
kalarak kılı kırka bölenler de; bir hırka ve bir asaya tâlim ediyor. Kuralların
dışına çıkmak da ne?! Tövbe estağfirullah!. Vatan, Millet, Sakarya neremize
yetmiyor ki!..
Görüyoruz genellikle. Eline kamera
tutuşturulan zıpır genç; ‘basın görevlisi’ lâyüs’elliği ile âdetâ baskın
düzenler mâhiyette, kişileri ya da kuruluşları önce suçluluk psikozuna
yönlendiriyor, sonra da şantaja başvurarak , ‘rant’devşiriyor. Reklam ve
ilan koparamadıkları kuruluşun vay hâline! Profilden birkaç flaş patlatmak
yeterlidir. Bu bir fırınsa, ekmeğinden mutlaka hamamböceği çıkartırlar.
Lokantaysa, çorbasına sinek düşürürler. Sıhhî bir imalathaneyse, tavanını
örümcek yuvasına çevirirler.
Seçimlerde bile, paçavra türü
gazetelerine boy boy ilan veren adayları en iyi ve şanslı aday, ilan
vermeyenleri ise; tecrübesiz, çevresiz, uyumsuz, bilinmeyen bir kişi olarak
lanse ederler. Örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür.
Sıraladığım olumsuzluklar, mübâlağa olarak
algılansa da, durum aynen böyledir. Gerçi ‘basın sektörü’ nü bilenler
bilir. Bilmeyenler ise, bir dal mercimek sanır, heyhat!
-Niye keçisi çalınan Bahçe Müftüsüne ‘müftü
keçi çaldı!’ diyen güruh, bunlar değil mi?
-Minarenin şerefesine içki şişeleri
yerleştirip de, ‘sarhoş hoca zil/zurna ezan okuyor!’ iftirasını atan
bunlar değil mi?
-Nicelerini, bir cep
harçlığına sütre gerisinde ayartıp, sırf asparagas haber temini için; boğaz
köprüsünden atlatmaya teşvik uygulayan bunlar değil mi?
Bunlar var ya bunlar!. Haber
çıkaramadıkları an, sancısı tutmuş sırtlanlar misâli, kıvranıp dururlar. Çünkü
işin ucunda patrondan zılgıt yeme var.
Geçenlerde, önceki adresimde ulusal basından tanıdığım, eski kulağı kesiklerden birinin tâkibine geçtim: Pazardan bir şeyler alıyordu. Her tezgâhın başında hemen tanıtım kartını göstererek, “Sakın çürüğünü koyma! Bak ben, basıncıyım ha!” ihtarında bulunuyordu. Üzümcüye aynı, erikçiye aynı derken; sıra domatesçiye geldi. Ona da kart gösterip, ”Sakın çürüğünü doldurma!” der/demez, tezgâhtaki asabî görünümlü adam; ”Ulan it soylu, gene mi sen! Senin kartına da, sana da!..” diyerek, domates poşetini kafasına boşalttı. İyi de etti. Bravo!
“Köpeksiz köyde değneksiz gezme” ye alışmışlar
ya bir kere; hep böyle gidecek sanıyorlar. Arlanmaz, silik şahsiyetler...
Demem o ki, fikir ve düşünce bazında, yaklaşık 100 yıllık bir resmi sulta hüküm sürmektedir.
Lâkin ne kadar müstehcenlik, ne kadar cins-i sapıklık, ne kadar iğrençlik varsa; ivme kazanarak önü açılmıştır. Hem sistemin müsamahasından, hem de mevcut medya tarafından.
Çok az yayın organı, elan bundan müstesna bir çizgidedir.
e-mail :a.sureyyadurnavakit@mynet.com
Yazarın diğer yazıları || Şiirleri
|| Ana sayfa ||