Gılgamış’tan Kant’a
Ölümsüzlük Arayışı Bağlamında Kutsalın Devinimi
Güngör
Kızılbağ
Uruk’un yaramaz, delidolu, dost canlısı, maceracı yiğidi Gılgamış; yakın dostu, yoldaşı Enkidu’nun cenaze törenini düzenledikten sonra,(1) aşırı bir üzüntüye boğulur ve surlarla çevrili, su kanallarıyla bezenmiş, ağıllı Uruk’tan ölümsüzlüğü bulmak amacıyla yola çıkar. Umutsuzluğa kapılmıştır, yaşama sevincini kaybetmiştir, ölümden kaçar ve kendini çöle atar. İçini kemiren kaygıyı, kendisini bozkırda koşturan ölüm korkusunu yenmek için, ölümsüzlüğe kavuşturulmuş tufan kahramanı Utanapişti (zi.u- saudra; sonsuz hayatı bulan anlamında) yi bulmaya karar verir.(2)
İkiz dağları aşar, korkunç insan
akreplerin nöbet tuttuğu kapıdan geçer, onların nasihatlerini dinler. 120
kilometrelik en ufak bir ışık olmayan zifiri karanlık geçidi aşar.(3) İlerler zifiri karanlıkta, 80. kilometrede
korkunç bir çığlık atar. Dondurucu soğuk, kızgın sıcağa rağmen 90. kilometrede
serin bir rüzgar,
Nihayet Utanapişti’yle karşılaşır. Perişan bir haldedir; yanakları çekilmiş, yüzü süzgün, avurtları çökmüş, kaygılı ve hava şartlarından dolayı yüzü kavrulmuştur… Ve Utanapişti ilk olarak O’na bu halini sorar. Anlatır Gılgamış tüm hikayesini; dostu Enkidu’yla dağları nasıl aştığını, sedir ormanında yaşayan Huwava’yı (Humbaba) nasıl bertaraf ettiklerini, en kaliteli ve en büyük sedir ağacını Fırat nehri üzerinden kayıkla Uruk’a getirdiklerini ve o ağaçtan kentin en alımlı kapısının yapıldığını… kendisiyle birlikte bunca tehlikeye göğüs germiş olan dostu Enkidu’yu ölümün nasıl yere çaldığını, altı gün yedi gece gözyaşı döktüğünü, nasıl nasıl olurdu bu? Ve kendisinin de kara toprağa kavuşacağını düşünmenin yarattığı endişe ve kaygıyı…(7)
Utanapişti, önce sabırlı olmasını, mutsuzluğunu abartmamasını söyler ve tanrıların verdiği nimetleri hatırlatır: “ Ey Gılgamış! Niçin abartıyorsun mutsuzluğunu, seni tanrılar tanrı-insan cevherinden yarattılar, sana babanmış, ananmış gibi davrandılar. Ey Gılgamış! Delirdin mi sen, tanrılar kendi kurullarında bir taht bağışladılar sana. Çökeleği kaymak, yongaları yiyecek sanabilir bir deli… ve boyun atkısı sanabilir yuları, bilmez ayırt etmesini iyiyi kötüden, yoksundur sağdyudan…(8) Sonra ölümle ilgili hikmetli sözler söyler ve bu kadere razı olunması gerektiğini, ne zaman öleceğimizi bilemeyeceğimizi vurgular.(9)
Utanapişti, Gılgamış’ın sorusu üzerine anlatır tufanın öyküsünü; tufandan tanrı Enki’nin bilgi sızdırması sonucu nasıl kurtulduğunu, zift ve katranla 3600 metrekarelik gemiyi nasıl kalafatladığını, gemiyi denize indirişini, gemiye altın, gümüş, evcil hayvanlarını, ailesini, ev halkını, vahşi hayvanları ve teknisyenleri bindirdiğini anlatır. Seher vakti gerçekleşen tufanın korkunç sahnelerini de anlatır; ülkenin paramparça oluşunu, kudurmuş fırtınaları, kara bulutu, oluk oluk akan sularda kalabalıkların görülmez oluşunu, tanrıların bile kaçıp göğün en tepesine sığındıklarını ve orada köpekler gibi tortop olup yere çömeldiklerini…(10)
Tufanın sonunda, tanrıların düzenlediği şölende, bu kadar çok yıkıma sebebiyet verdikleri için birbirlerini suçladıklarını ve nihayet tanrı Enlil’in geldiği ve kendisini kutsadığı anı şöyle anlatır: “ Gemiye çıktı, elimden tutarak beni de gemiye çıkardı; karımı da çıkartarak yanımda diz çöktürdü. İkimizin arasında durarak, elini alnımıza değdirdi ve şu sözlerle kutsadı bizi:‘Utanapişti, şimdiye kadar ölümlü bir yaratıktı sadece, bundan böyle, O ve karısı biz tanrılar gibi ölümsüz olacaktır, ama uzakta ırmakların ağzında yaşayacaklardır’ şeklinde kendisine ölümsüzlük bahşetmesini anlatır.(11)
Tanrıların yeniden toplanmasının imkansız olduğundan bahsederek, ölümsüzlüğe kavuşmasının imkansızlığını vurgular. Hatta Gılgamış’ı bir denemeye tabi tutar; altı gün yedi gece gözünü kırpmadan uyumamayı dene der sadece. Ancak Gılgamış çömelir çömelmez uykuya dalar. Utanapişti, karısına her gün ekmek yaptırıp Gılgamış’ın başının ucuna koydurur ve bir de duvara çentik attırır. Gılgamış’ın kaç gün uyuduğunu ispatlamak için. Gılgamış kısa bir süre uyuduğunu sanırken, Utanapişti O’na yedi gün uyuduğunu ispatlar.(12)
Gılgamış ölümlülüğe adandığını görür, ölümsüzlük kendisi için imkansızdır. Utanapişti, kayıkçı Urşanabi’ye ülkesine dönerken Gılgamış’a eşlik etmesini, kendisinin de artık bu bölgeden uzaklaşması gerektiğini söyler.(13) Utanapişti, Gılgamış’a ülkesine dönmeden önce kendisine çeki düzen vermesini söyler. Kayıkçıya O’nu yıkamaya götürmesini emreder, sırtındaki kirli postu denize atmasını, alnına yeni bir saç bağı dolamasını ve kendisine yaraşır bir giysiye bürünmesini söyler.(14)
Utanapişti’nin karısının, Gılgamışı eli boş göndermemesi için uyarması üzerine,
Utanapişti ölümsüzlük yerine dikenli gençlik bitkisini, ayaklarına taş bağlayarak denizin dibinden çıkarmasını söyler. Ancak çıkardığı gençlik bitkisini Uruk’ta deneme hayalleri kurarken, hiç olmazsa ülkesine elinde gösterebileceği somut bir başarıyla dönmeyi, yaşlıları gençleştirmeyi düşünürken, dönüş yolunda serin bir gölete yüzmek için girince, bir yılan bitkiyi kapar ve deri değiştirir. Bunun üzerine kahraman Gılgamış oturup gözyaşlarını akıtarak ağlar. Artık tamamen umutsuzdur. Bitkiyi bulmak mümkün değildir, çünkü deniz yükselmiş, çukuru kazarken çıkarttığı taşları akıntı götürmüş, tekneyi kıyıda çok uzakta bırakmıştır.(15)
Nihayet kayıkçı Urşanabi’yle Ağıllı
Uruk’a varırlar ve Gılgamış kayıkçı Urşanabi’ye şöyle der: “Çık Uruk’un
sırtlarına da, bir dolaş bakalım. Gözden geçir temellerini! Bütün bunlar pişmiş
tuğladan yapılmamış mı? Ve yedi bilgenin yedisi birden atmamış mıydı
temellerini? Kentin genişliği
Ölümsüzlüğü hatta gençlik bitkisini bile elde demeyen Gılgamış, şehrinin surları, genişliği ve sürekliliği ile avunmak zorunda kalacaktır.(17) Bir sürü maceraya katlanarak sonsuz hayatı aradıktan sonra, tüm umutlarını yitirip süklüm püklüm ülkesine dönen ve bir tür coşkuyla ölümcül kaderinin peşinden gitmeyi kabullenen Gılgamış’ın, döneminin tanrıları hakkında sonunda ne düşündüğünü tam olarak bilemiyoruz, ancak tanrılar karşısında gösterdiği bu insani, doğal çabası ve samimiyeti destanın anlamını, tüm inandırıcı gücünü, öğreticiliğini ve örnek niteliğini (18) yitirmeden günümüze ulaştırdı.
Gılgamış’ın dünyasındaki en yüce kutsallara baktığımızda, ilahi güçler aslında tabiat güçleridir. Her bir Sümer tanrısının, uluhiyetinden ayrılmaz olan kendi ülkeleri/bölgeleri vardır. Eski tapınakların esas mülkiyeti tanrının elindedir, halk onun kölesi, din adamları ise kahyaları ve hizmetçileridir.(19) Bu dönemin tanrılarının özü, doğal olaylara bağlıydı. Doğanın dinamik güçleri hem kışkırtılmış ve hem de yıldırım içinde bulunan İshkur/Adad gibi tanrılar tarafından ortaya çıkarılmış sayılıyordu. Amaushumgalna, hurma ağaçlarını tomurcuklandırıyor, ambarlar tanrıçası İnanna, meyveleri ambara dolduruyordu.(20)
Panteonun başında ismi aynı zamanda göğün ve kutsalın sembolü olan, tanrıların babası ve gök manasına gelen An vardı. Sümer’de MÖ. 3500’e doğru yazılı tarih başladığı zaman An henüz deus otiosus idi. Tanrı meclisinin başkanı Enlil’den daha aktif olan Anu’nun en büyük tapınağı, Nippur’un dini merkezinde bulunmaktaydı. Hemen hemen bütün tanrıların sonunda bir eşi olacaktı. Mezopotamyalı büyük tanrıça İnanna’yı Akadlılar, İshtar ile bir tutuyorlardı. Bir çok mit içinde en önemlisi Venüs gezegeni idi. Onun faaliyet alanları verimlilik, aşk ve savaştı. Babası ay tanrısı Nanna (Sin) ve kardeşi güneş tanrısı Utu (Shamash)* (Shamash; Arapça da Şems – güneş olarak devam etmektedir) idi. Sulama suyunun kurnaz, zeki tanrısı Enki (Ea), teknikleri geliştirme ve onları ayıklamak için gönderilen büyük tufandan sonra sağ kalmaları noktasında insanlara yardım etmişti.
Farklı mitler içinde bazı hayvanların ve bazı bitkilerin artmasını sağlayan verimlilik tanrısı Dumuzi (Tammuz), genç yaşta ölen şahsın trajik görevini üstlenmişti, Nergal ise ittifakla cehennemi dünyanın tanrısı olmuştu.(21)
Sümer tanrıların tüm hiyerofanileriyle ( kutsal tanrısal tecellileriyle), Babil’e, Asur’a, (22) Hitit’e, Mısır ve Yunan’a transfer edildiği bilinen bir gerçekliktir. Tanrılar; isim değiştirdiler, yeni fonksiyonlar eklendi ya da bazı fonksiyonları iptal edildi. Gök; güneş, ay, zaman, su, kutsal taşlar, toprak ana; kadın, doğurganlık, bitkiler, tarım ve bereket, kutsal mekanlar; tapınak, saray, merkez, kutsal zaman ve ebedi yenilenme ve simgeler (23) hiyerofanileri Sümer’in mitolojileri paralelinde komşu kültürlere aktarılarak, bir sosyal akışkanlık içinde varlığını günümüze dek sürdürdü.
Tapınak merkezli kentler, kalelerin/surların dışına açıldıkça, tarım ve hayvancılığa dayalı yaşamdan, ticaret yaşamına, uzun yolculuklara girişildikçe, daha federal ve konfederal yapılar oluştukça, kral tanrılar, tanrı krallar ve onların yardımcıları, ikincil tanrılar, mabetler, kahinler, hatipler, güçlü kahramanlar, ana tanrıdan ya da yardımcı tanrılardan birinden yardım gördüğünü ya da ona çok yakın olduğunu iddia ederek büyüyen kahramanlarla dolu bir dünya görürüz. Sümer tanrılarının adeta tek yumurta ikizi olan tanrıları Hitit, Mısır ve Yunan’da arzı endam ederken görürüz. Örneğin, Sümer tanrılarının tufan konusundaki tartışmalarının benzeri ve hemen hemen benzer özellikleri taşıyan Yunan tanrılarının, Akhalarla Troyalıların savaşı esnasındaki tartışmaları, birbirlerini karşılıklı suçlamaları(24) sanki aynı destanın birer parçalarıdır.
Mitolojiyi bilenler kutsallar arası hiyerofanilerin kaynakları ve geçişliliklerini bilirler.
Tanrılar, bazen sayısal olarak artmış, aynı kültürde bile bazı tanrılar pasif bırakılmıştır. Mesela, Sümer tanrısı Anu gibi. Sümer kökenli bir tanrı olan Anu, en büyük Babil tanrısı olmuştur; ama öteki gök tanrıları gibi zamanla geri plana itilmeye başlamıştır, tapımı yaygın değildir, Marduk gibi yaratıcı bir tanrı sayılmaz ve heykelleri yoktur.(25) Anu’nun sözcük anlamı “gök” tür. O’nun Uruk’taki tapınağı E-an-na “gök evi” olarak adlandırılır. Gökte bir tahtta oturur, hükümranlığın tüm nitelikleriyle donanmıştır: Krallık asası, hükümdarlık tacı, başlık, baston…Kral, gücünü simgesel olarak Anu’dan alır. O’nun adını yalnızca hükümdarlar anabilir, sıradan insanlar O’nun adını anamazlar. “ O tanrıların babasıdır” (Abu İlani) ve “tanrıların kralıdır”. Sonra Hammurabi kanunlarında adı geçer; gök tanrı, gök baba, gök kral şeklinde. Sonra bazı özellikleri Marduk’a verilir, daha sonra Enlil-Bel, Babil’in en büyük tanrısı olur. (26) Anu bir kenar/ikincil tanrı konumuna düşer. Burada en ilginç nokta; tanrıların isimleri değişse de anlamları aynıdır/yakındır. Hepsinin anlamı; gök, parlaklık, ışık saçan, yükseklik anlamlarını içerir. Mesela, Moğolların yüce tanrısının adı “Tengri”dir ve “gök” anlamına gelir. Yine Çin tanrısı T’ien “gök”, Sümer dilinde dingir “parlak, ışık saçan”, Akad dilinde Ellu “parlak ışık saçan”, yine Anu belirttiğimiz gibi “gök”,Hintlilerin Dyaus’u “ışık, gök ve parlamak”, Yunanistan’da Uranos “gökyüzü”, Zeus “parlaklık, gün”, İtalya’da Jupiter “göğe yakın, yüksekte olan” anlamlarına gelir.(27) Mesela, Hint tanrılarla doludur. Her görünümde/tecellide bir tanrı; sayısız görünümde sayısız tanrılar bulunabilir. Ama asırlar boyunca gelişmenin etkisiyle sayıları azalmış, dört beş bine inmiştir! (28)
Mitolojinin, tarihin derinliklerindeki haritasını açıklamak elbette ki ayrı bir iştir. Mitolojinin çok sayıda ve masraflı tanrılarının, insan zihni üzerinde yaptığı etkilerin günümüz dünyasında ki izdüşümlerine göz atmak yararlı olacaktır. İnsan zihni o korkunç, ihtiraslı, yıldırımlar saçan, pervasızca ve kozmik düzene aykırı davranışlar içinde de bulunabilen, insan karşısında hep güçlüden ve diğer tanrılardan yana olan tanrıların
esaretinden ve onların yeryüzü üzerinde yaşayan zavallı insanlara yaptıkları zulümlerden –ki bu durum genellikle tanrılardan değil, aslında insanın kutsala ya da tanrılara yüklediği
niteliklerin bir bumerang gibi insana dönmesinden kaynaklanıyordu- arındırılması çetin mücadelelerin verilmesine neden oldu. Mitolojinin insan ruhunu anarşize eden kaotik yansımaları, gerçeği soğukkanlılıkla algılamaya engel olan rolünün kırılması, uzun süreçleri kapsar.
İnsanın belki acizliği, belki de korkularının ortaya çıkardığı bazı sorunlar bir şekilde her zaman ifade edilmeye çalışıldı. Ancak parçaların bir araya toplanması, metodoloji ve kodifikasyonun şekillenmesi günümüze dek süren hengame içinde oluştu. Mesela, kendi ifadesiyle; doğanın kendisine yaşama gücünden küçük bir pay verdiğini söyleyen, hastalıklı bir bedenle yaşayan 19.yüzyılın en büyük filozofu Kant (1724-1804) sanki Sümer’in çılgın çocuğu Gılgamış’ın sorularının cevabını arar.
O, akademik hayatında uğraşmadığı bilim dalı kalmayan, çok zor soruların cevabını arayan bir Gılgamış’tır. Zamanındaki felsefenin gelenekle gelen metafiziğinden kuşkuya düştü. Bu metafiziğin süregelen tarzı ve temellendirmeleri ona kuşkulu görünüyor; Tanrı, evren ve insan hakkında matematiğe benzer teoremler ve kanıtların bir sistem halinde, kesin
savlar ileri sürmesi onu düşündürüyordu…
Zamanla Kant, etik, estetik, insanın varlık-yapısı ve amacı, düşünme gücü hakkındaki problemlere yöneldi.(29) Yıllarca Kant’la mektuplaşan Mendelssohn onun için “her şeyi kırıp döken Kant” ifadesini kullanır. Kant doğal olarak yaklaşık 5000 yıl önce Gılgamış’ın arayıp bulamadığı sorunun cevabı üzerinde de düşündü. Döneminde en ileri analitikler geliştirdi. İlk felsefi yazısı “Metafizik Bilginin İlk İlkelerinin Yeni Anlamı” idi. İkinci yazı “Doğa, Tarih ve Gökyüzünün Genel Teorisi” oldu. Önceleri mantık, matematik, ve metafizik dersleri veriyordu; sonradan mekanik, teorik fizik, fiziksel coğrafya; daha sonraları da etik, hukuk felsefesi, antropoloji ve felsefi din teorisi dersleri verir.(30) Salt aklın, yargıgücünün, dinin ve tarih felsefesinin kritiğini yaptı. “Salt Aklın Sınırları İçinde Din” adlı kitabını ölümünden yaklaşık on yıl önce yayımladı.
Kant’ın zihninin imbiğinden süzerek vardığı sonuçlar o kadar çoktur ki, konumuzun sınırlarını aşar. Ancak biz onun Gılgamış’ın cevabını aradığı ölümsüzlükle ilgili görüşlerine uzanarak sonuca ulaşmaya çalışalım. Kant bu konuya Salt Aklın Kritiği’nde, pratik aklın üçüncü postulatı olarak “ruh” idesini ele alırken girer. O’na göre: Ruhun ölmezliği teorik olarak kanıtlanamaz; ölmezlik, güvenli bir bilginin konusu olamaz: ama salt aklın bir postulatıdır. Burada da bu postulat, insan kalbinin bir özlemi, biyolojik canlı bir varlık olarak doğanın ona çizer göründüğü sınırları aşmayı umduran, onun çok gereksindiği bir tasavvur değildir.(31) Belki bedensel olarak ve de bu dünyada süre gidecek olan bir ölümsüzlük peşinde olan Gılgamış, Utanapişti’yle karşılaştıktan sonra acaba soyut ve olgusal olarak “ruh” idesiyle ilgili olarak ne düşündü, neler hissetti. O anda ve sonrasında tanrılarla ilgili ve özellikle onlardaki ölümsüzlüğü, kendisinden esirgemeleri onu nasıl etkiledi, net olarak bir şey diyemiyoruz. Ancak şundan eminiz ki Gılgamış, destanın sonunda kendisinin ve kendi türünün yaptıklarıyla övünürken, insan egosunu çok güzel bir şekilde ortaya koyar. İşte Kant’ta, ruh hakkındaki postulat da, kaynağını diğerleri gibi aklın, ahlak bakımından olan umut ve beklentilerinde bulur. Bu postulatta da, -tanrı postulatında, evrenin yöneticisi ve yargılayıcısı olarak tanrının varlığının gerekliliğine inandığımız gibi- ahlakın taşıyıcısı olan kişinin, ahlaklı hareket eden ve buna çabalayan kişinin, ölümü aşarak, içimizdeki ahlak yasasının bizi bağladığını duyduğumuz gerçekten sonsuz olan bir dünyaya ulaşacağına inanırız. Böylece, pratik aklın bu inancında, teorik aklın ruh idesi, objektif bir gerçeklik kazanır.(32)
Kant; “En yüksek iyinin bizden her şeyden önce beklediği şey; bütün niyetlerimizde ahlak yasasına tam olarak uymak. Fakat sınırlı ve sonlu bir hayat içinde bunu tam anlamıyla gerçekleştirmeye olanak yoktur. Bizim yapımızdaki insandan bu beklenemez...” der. O’na göre; bütün eylemleri ve niyetlerinde ahlak yasasını gerçekleştirmeyi, ancak kutsal bir varlık
başarabilir. İnsanın bütünüyle kutsal bir varlık olması, kutsal bir istemeye ulaşması, bizim hayat deneyimlerimize göre, olanak dışıdır. Bu, ancak ulaşmaya çaba gösterilmesi gereken bir son amaç ve en yüksek mutluluktur, bir ödevdir. İnsanın hayatında gerçekleştiremediği ama kendisinden istenen tümlüğün ( iyi niyet bakımından tümlük) aslında olanağı olmalıdır; çünkü yapılması gerekenin olanağının da olması gerekir. Fakat duyular dünyasında yaşayan akıl sahibi varlıklardan hiçbirisi, “varlığının dünyadaki süresi boyunca” buna erişemez: “Böyle bir şeyin pratik bakımdan -ahlak bakımından- beklenmesi gerektiğinden; tam bir başarıya, ancak sonsuza dek uzayan bir oluş içinde varılabileceğinden, salt pratik aklın bir ilkesi olarak, pratik bakımdan bir aşmayı –bu dünyayı aşmayı (ölümsüzlüğü)- istememizin gerçek bir objesi olarak kabul etmemiz gerekir.”
O, bu analiziyle bütün teorik metafizik kanıtlamalardan ayrılır. Hayatın sona ermemesi, ölümsüzlük, Kant için, düşüncenin özü bakımından teorik bir varsayım değil: ahlaklı istemenin, aklın vardığı bir sonuç olarak, insanın en yüksek niyetleri ve çabalarının bir beklentisi, bir inancıdır. Kendisini özyasalı bir kişi olarak bilen insanın, ahlaka uygun niyetlerinde, çabalarında, kendisine gerekli olarak gösterilen amaç ve hiçbir koşula bağlı olmayan ahlaklı bir varlık olma ödevi bakımından, “varlığın sonsuza kadar süreceğini” postulat olarak kabul etmesi gerekir. Bu ölümsüz varlık, sadece akıl varlığı değil, kişiler, onun taşıyıcısı olan tek tek insanlardır.(33)
Ölümsüzlük, genç Kant için, bilgimizin en uzak dünyalara kadar uzanıp genişlemesi umuduna dayanır. Kant’ın felsefesinin son evresinde ise, ölümsüzlük, kutsal bir varlık olmaya çalışan insanın, ahlak alanında olgunluğa ermesi umuduna bağlanmıştır. Fakat bu –sonsuza kadar sürüp gitme- nasıl olup bitecektir? Kant bu noktayı açık bırakmıştır.
İnsan bilgisi duyular dünyasının bilgisidir; intellegibel dünyayı insan bilemez; ancak onun kavranılmazlığını bilebilir. Fakat biz insanlar, içimizdeki ahlak yasası ile intellegibel dünyaya bağlıyız; kendimizi bu “amaçlar ülkesi”nin bir üyesi olarak görürüz.(34)
Kant ölümsüzlük postulatı ile “ne umabiliriz?” sorusuna, oradan da insan nedir? sorusuna geçer. O’nun antropolojisi, en derin köklerini, onun özgürlük ilkesi ile insanın özyasallığı hakkındaki düşüncelerinde bulur. İnsan, “iki dünyanın yurttaşıdır.” O, bir kez, kendisindeki intellegibel nitelikle, insana “gerçek bir sonsuzluğu açıyor görünen” “amaçlar ülkesi”ne bağlıdır; aynı zamanda da doğaya, duyular dünyasına; yasalarını araştırarak, sonsuza giden bir bilgi elde etme olanağına sahip olduğu deneyim dünyasına, pratik aklın eylemlerinin içinde geçtiği görünüş dünyasına bağlıdır. Doğa ve özgürlük, insan varlığının iki kutbudur. Doğa ve özgürlük dünyası, insan varlığında birleşen iki ayrı dünyadır. Bu iki dünyanın birbiriyle bağları, Salt Aklın Kritiği’nde, tanrı, özgürlük ve ölümsüzlük sorunlarında aydınlatıcı bir görüşe ulaştıktan sonra yargıgücünün kritiğinde tekrar ele alınır.(35)
Sonuç olarak; tanrı, yaşam, ölüm
çevresinde dönen insanın sorunları, muhteşem ürünler çıkardı. Bizzat nesnelerin
kendileriyle ilgili soru sordurma nitelikleri, nesnelerin çekiciliği Adem’le
başlayan modern insanın üretim alanını oluşturdu. İnsana özgü düşünsel ve
nesnel üretim Tevrat ve Kur’an’da belirtildiği gibi Adem’le başladı. Ancak
bu insan, zaman içerisinde gerçeğin tanımında, nesnel dünyanın işaret ettiği
amaçlılıkta, düşünsel zaafiyetler ve diğer nedenlerle açmazlara girdi ve
nesneler arası ilişkileri bütünden koparma kolaylığına düştü. Zamanla
entelektüel seviyesi yükseldi ancak tümelleme özelliği o oranda yıprandı ve
kozmosu daha alt tanımlamalarla ifade etmeye başladı. Doğru soyutlama yapmanın
gerektirdiği zihinsel performansı ortaya koyamadı. Tanrıyla ilgili yapılan
soyutlama hataları daha alt katmanlarda tevhidi dinlerin ifadesiyle şirke yol
açtı. Şirk, aslında gerçeği tanımlama bulanıklığı ya da kirliliğidir.
Örneğin, Wittenberg Üniversitesi Teoloji Profesörü Martin Luther’i, (1483-1546) doksan beş maddelik tezini, Wittenberg Katedrali’nin kapısına astıran cesaret bu açmazlara bir tepki değil miydi? Ancak Kitab-ı mukaddes ve Kur’an’da pek çok yerde geçtiği üzere özellikle klasik mitolojik tanrıları ilk önce olumsuzlayarak, gerçeğin önüne çekilmiş
perdeleri aralayanlar; Nuh ve İbrahim peygamberlerdir. Tarihte, filozoflardan önce peygamberler ve onların getirdiği akla hitap eden kitaplar tanrı, alem ve insanın konumuna dair düşünsel açıklamalar getirmişlerdir. Ancak tarihin bir cilvesi olarak onlarda zaman içerisinde akıl ve mantığın ötesine atılıp, bizzat müntesipleri tarafından donuklaştırılarak kutsallaştırıldılar. Son peygamber Muhammed’in, putlarla/mitolojik anlamlandırmalarla yaptığı akıl ve sağduyu temelli mücadeleye rağmen Muhammed’in kendisi de, getirdiği kitap ta geleneksel mitolojik söylem ve algılamaların bir parçası olmaktan kurtulamadı. Martin Luther de başarılı sayılamadı. Ancak, tevhidi din tebliğcilerinin ortaya koyduğu tümel açıklamalar, insanlık düşüncesinin seviyesini yükseltmede, felsefe ve hukukun vücut bulmasında, metodolojinin temellendirilmesinde en büyük katkıyı sağladı. Sokrates’in çırpınışlarını belki de kendinden yaklaşık 350-400 yıl sonra İsa tamamlamıştır. Mısır’ın pahalı ve maliyetli mitolojik tanrılarını Musa, Yunan ve Roma putlarını İsa yerle bir etmiş, Muhammed de şirke ait savrulmuş parçaları temizlemiştir. Ancak, temelsiz kutsallaştırma daha doğrusu kutsama hastalığı devam etmektedir.
Belki de nicelik ve nitelik olarak modern zamanların –özellikle sanayi devrimiyle başlaya gelen dünya- mitolojisi daha derin ve tanrıları daha çoktur. Kiliseyi, biraz da hakkını yiyerek -kilise en azından insanların karnını doyuruyordu-her türlü saçmanın ve
kötülüğün kaynağı sayarak, kenara itekleyenlerin kurduğu dünyanın ürünleri 1. ve 2. dünya
savaşlarını saymasak bile ortadadır. Peki ne adına? Özgürlük, gelişme, ilerleme, kalkınma… İnsanoğlu bu kavramları kutsallaştırmadan önce de zaten gelişme ve kalkınma yolunda ilerliyordu. Bu olgular ve bunların gerektirdiği yan olgular kutsallaştırıldıktan sonra, modern insan anafor içerisine sürükleniverdi. Sanki dünya hayatı yeni başlamıştı ve insanın geçmişi hiç olmamıştı. Her şey yeniden yaratılıyordu. Modern/çağcıl insan, birey olarak Gılgamış’ın gerisine düşmüştür. Birey olarak kendine ait değer üretemeyen, metodolojiden yoksun, daha çok biyolojik bir canlı olarak vardır. Dünya kalkınmış ama insan gerilemiştir, insanın kalkındırdığı dünya onu yutmuştur, şehirler dolmuş ama insan boşaltılmıştır.
Modern mitolojinin, tüm sanal kutsallarıyla çöküşü heyecan verici yeni bir dönemin başlangıcı olacaktır. Tüm geçmiş mitolojilerin yaşadığı yok olma kaderini modern mitoloji de elbette yaşamak durumundadır ki gelecek insan nesilleri köleleşmesin. Çünkü, bugünün cevapları yarının soruları bile değildir. Özellikle modernite, hayati soruların cevabını ya vermemiştir ya konuyu değiştirmiştir ya hafife almıştır ya da önemsiz bir şeyler söylemiştir. Ama gerçeği arayışın önündeki sanal görüngüler her zaman kaybolup gitmiştir…
Kaynaklar:
1.
Bottéro, Jean;
Gılgamış Destanı –Ölmek İstemeyen Büyük Adam- Çev: Orhan Suda, Yapı Kredi
Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, Ocak 2006, s. 159-160, 8. tablet
2.
Bottéro, s. 161,
9. tablet
3.
Bottéro, s.
162-163
4.
Bottéro, s.
167-168
5. Bottéro, s. 170-174, 10. tablet
6. Bottéro, s, 174-180
7. Bottéro, s. 181-184
8. Bottéro, s. 184-185
9. Bottéro, s. 186-187
10. Bottéro, s. 188-202, 11. tablet
11. Bottéro, s. 199-202
12. Bottéro, s. 203-204
13. Bottéro, s. 204-205
14. Bottéro, s. 205
15. Bottéro, s. 208-209
16. Bottéro, s. 209-210
17. Mircea Eliade - Ioan P. Couliano, Dinler Tarihi Sözlüğü, Çev: Ali Erbaş, İnsan Yayınları, İstanbul, 1997, s. 219
18. Bottéro, s. 297-298
19. Mircea Eliade - Ioan P. Couliano, s. 215-216
20. Mircea Eliade - Ioan P. Couliano, s. 216
21. Mircea Eliade - Ioan P. Couliano, s. 216
22. Mircea Eliade - Ioan P. Couliano, s. 217
23. Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş, Çev: Lale Arslan, Kabalcı Yayınları, İstanbul, Ocak 2003, Bkz. s. 61, 140, 167, 196, 222, 243, 287, 324, 355, 373
24.
Robert Krugmann,
İlyada – Mitolojinin Romanı – Çev: Atilla Dirim, Yurt Kitap Yayın, s. 326-335
25.
Mircea Eliade, s.
84
26.
Mircea Eliade, s.
85
27.
Mircea Eliade, s.
80, 84, 85, 93, 95, 97
28.
Ali Şeraiti,
Dinler Tarihi, Çev: Erdoğan Vatansever, Seçkin Kitaplar Yayıncılık, İstanbul,
Tarihsiz, s. 338
29.
Heinz Heimsoeth,
Kant’ın Felsefesi, Çev: Takiyettin Mengüşoğlu, Doğu Batı Yayınları, Ankara,
2007, s. 17
30.
Heinz Heimsoeth,
s. 16
31.
Heinz Heimsoeth,
s. 144
32.
Heinz Heimsoeth,
s. 145
33.
Heinz Heimsoeth,
s. 146
34.
Heinz Heimsoeth,
s. 146
35.
Heinz Heimsoeth,
s. 147
KADİR GECESİ
ve ÂYET
Güngör KIZILBAĞ
Araştırmacı
“Biz,Kuran’ı
Kadir gecesinde indirdik.Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin!Kadir
gecesi bin
aydan
hayırlıdır.O gece melekler ve Ruh(Cebrail) Rablerinin izniyle her bir iş için
iner dururlar.O gece,
tan yeri
ağarıncaya kadar bir esenliktir.”(97 Kadir,1-5)
“Ha,mim.Bu apaçık Kitab’a ant olsun.Biz onu,mübarek bir gecede
indirmeye başladık.Kuşkusuz Biz
uyarıcıyız.O gecede bütün hikmetli işler ayrılır.Tarafımızdan
bir buyruk olarak.Kuşkusuz Biz elçiler
göndeririz.”(44 Duhan,1-5)
Bir gecenin bu kadar
anlamlı ve önemli olduğunu şahsen geçen yıllarda tam kavrayamadığımı,
Müslümanlar
olarak ta esas anlamından
uzak anlamlar yüklendiğini söyleyebilirim.Kuran’ın o gecede inmesi, bir geceyi
bu ka-
dar anlamlı kılmışsa ve bu
olay da Allah tarafından ‘bin geceden hayırlıdır’ şeklinde ifade edilmişse, o
zaman biz
bu konuyu irdelemek ve
anlamaya çalışmak zorundayız.
Bu geceye bu anlamı veren
olay Kuran’ın bu gecede indirilmesi olduğuna göre,şöyle sorular sormak man-
tıklıdır: Kuran ne için
indirilmiştir ki, onun indirilişi Allah tarafından böyle bir sure ile
anlatılmış ve başka sure-
lerde de değinilmiştir?Bu
ne kadar önemli bir olaydır ki?Bir kitabın indirilmeye başlanması niçin bu
kadar
önemli olsun ki? Dünyada
veya evrende ne kadar enteresan olaylar olurken onların yanında bir kitabın
indirilişi
nedir ki? Ne olmuş bu
gecede?İnsanı etkileyen boyutları nedir?....
Kısaca anlatması zor bir
konudur bu, ancak kavradığım bazı hususları özetleyerek belirtmeye çalışayım:
Öncelikle aydınlık Kuran güneşi, bu gecede ilk ışıltılarını
karanlık dünyalara yansıtmaya başlamıştır. İnsan
oğlunun üzerini örten kabus dolu karanlıklar bu gecede yok
olmaya başlamıştır. Çünkü
son rehber,son kılavuz,
son pusula gönderiliyordu.
İnsana en önemli soruların ve sorunların çözüm yolları açıklanmaya başlıyordu.
Yaratılış: Gökler,yeryüzü,insan… Bunların anlamı nedir?Niçin
var bunlar? Ne olacak bunlar? Bu hayati
sorulara en doğru cevaplar
gelmeye başlıyordu. İnsan sınırsız evrende üstün bir varlık,her şeyden
yararlanıyor
ancak ölüm onu alıp
götürüyor.Dünya evrende minicik bir gezegen, göklerde Allah’ın arşının yanında
küçücük!
Tüm evren yaratılmış yani
mahlukat…
Bilgi: İnsan akıllı dolayısıyla bilen bir varlık.Peki nasıl
biliyor,akıl nedir, gözle görülmeyen bu akıl nasıl bir
şeydir,nerede,nasıl
çalışır,niçin sadece insanda bu kadar yoğun?... İnsanı akıllı ve üstün bir
varlık olarak
yaratan Allah’tır.Görsel
ayetleri olan evrendeki varlıkları ve yazılı (sözlü) ayetleri olan Kuran’ı
okuyup yarar-
lansın diye yaratmış
aklı.Aklı kullanarak doğruya ulaşma yollarından birisi de vahiydir.Vahiyden
yararlanma-
dan doğru kordinatlara
ulaşılamıyor…
Gerçeklik:İnsan gerçeği,Allah gerçeği,dünya gerçeği,hayat gerçeği,ölüm
gerçeği,ahiret gerçeği nedir?
Allah tek ve eşsiz
yaratıcı,madde ve alem hayal değil,kopya değil gerçek ancak sonsuz da değil. Ve
hayat
verilmiş olan insan
gerçekten bu dünyada yaşıyor ve gerçekten öbür dünyada da yaşayacak. Evren ve
hayat
bir bütünlük halinde,
anlamlıdır. Anlamsızlık kişinin düşünsel yetersizliği ya da gerçeği
görememesinden
kaynaklanır.
İnanç:İnsanın zaman içerisinde bozarak kirlettiği inanç alanı bu
gece yeniden tarama sürecine alını-
yordu:Allah ile insan
arasına girmiş olan aracılar kaldırılıyordu;artık ruhbanlara,din adamlarına,putlara,
şamanlara,hahamlara,papaya,patriğe,türbelere,yatırlara,medyumlara,falcılara,büyücülere,cincilere,kahinlere,
Allah adını kullanarak
insanları sömüren sinsi şeytanlara ve onların karanlık dönemlerine son
veriliyordu.
atalardan gelen şirk kültürü
altında ezilen insanlar artık özgürlüğe ve onurlu bir yaşama adım atıyorlardı.
Şirke,hurafeye,batıl
inançlara veda devri başlıyordu.Artık Allah ya da yüce
değerler adına insan köleleş-
tirme dönemi sona erdi...
Din:Allah
Adem’e,Nuh’a,İbrahim’e,Yakub’a,Musa’ya,Davud’a,Süleyman’a,İsa’ya ve Muhammed’e
(Allah’ın selamı
üzerlerine olsun) hep aynı temel ilke ile aynı dini göndermişti.Allah
birdir,tektir,eşi ve
benzeri yoktur.Aracısız ve
eşsiz tek Allah inancı olmadan insan eylemleri meşru sayılmaz.Eylemin yani
amelin arka planında
sağlıklı bir inanç bulunmalıdır.Yahudilik,Hrıstiyanlık Musa ve İsa’nın
getirdiği İslam’
ın çıkar grupları
tarafından değiştirilmiş şekilleridir.Musa Yahudi,İsa da Hrıstiyan değildi ve
her ikisi de
Allah’ın çok değerli
Müslüman elçileri idiler…
İbadet:İbadet adı altında insanları insanlara kulluk ettiren
sistemler sorgulanmaya,oyunlar bozul-
ya başlıyordu bu
gecede.Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.Artık ibadet;sadece
ritüellerden ibaret
değildi ve bazı kişilerin
hegemonyasında ,bazı mekanlara hapsedilmiş basit senaryolar olamazdı.İbadet
yani
Kainatın Tek Yaratıcısına
kulluk etmek O’nun dediği şekilde yapılacaktı.İnsan hangi sınıf yada zümreden,
hangi ırktan olursa
olsun,günlük yaşamının tüm alanlarındaki siyasi,ekonomik,sosyal,kültürel…faaliyetleri
ibadet sayılıyordu.Allah’a
doğru inanmak ve gayri meşru olmamak şartıyla her eylem ibadetti artık.İnsanın
davranış ve eylem alanı
dar ve saçma kalıplardan kurtarılmaya başlanıyordu bu gece.Ders çalışmak,evine
ekmek götürmek,çöpü yoldan
kaldırıp çöp kutusuna atmak,kötülük ve haksızlığa karşı çıkmak,güler yüzlü
olmak,ağaç dikmek...İbadet
yeryüzünde temiz olan her yerde,her zaman,tek yada topluca yapılabilirdi.
İbadet baronlarına yada
şekilci okuyuculara artık gerek yoktu.Namaz,oruç,hac ve zekat ise formal
ibadet-
ler olarak farzdır ve
Allah’a ibadetin en güzel örnekleridirler.Bu ibadetler içi bilinçle
doldurularak yapıla-
caktır,yoksa sadece şeklen
yapılan bu ibadetler insana bir şey
kazandırmaz(Bkz.Maun Suresi,Münafikun
Suresi).Artık
şirk,ikiyüzlülük ve bilinçsizlik içeren ibadetler hiçbir anlam ifade etmiyordu.
Toplumsal Yaşam,Hukuk,Tarih:İnsan niçin sosyal bir varlıktır,niçin bir
arada yaşıyoruz,toplum
olmanın anlamı ne,ümmeti
vasat-örnek toplum-olmak nedir,niçin gereklidir,toplumsal kurallar niçin
var,gerekli mi,bu
kuralların kaynağı ne olmalı,bizden öncekiler nerede şimdi,niye gelip ,niye
gittiler…? İşte
Kadir gecesi hayatın
kaynağı ve anlamının,toplumun, bireyin,hukukun,tarihin ve geleceğin
izdüşümünün,
inancın ve eylemlerin
ölçütlerinin bildirilmeye başlandığı bir gecedir.Akla,bilime,tarihi ibretlere
ve Kuran
ayetlerinin çizdiği
çerçeveye aykırı her tür yaşam ve kuralın insana asla mutluluk getirmeyeceği
gerçeği ve
binlerce gerçeklik… Artık Kuran
inmeye başlıyordu,artık sabahlar güneşin aydınlığına rağmen karanlıklarda
yaşanmayacaktı….
Haydi artık bu gecede ve
bundan sonraki günlerde,bu geceyi anlamlandıran, şereflendiren şanlı
Kuran’ı okumaya
koşalım;arınmak, temizlenmek,aydınlanmak,gerçeğe erişmek ve mutlu olmak için.
Bırakın
mezarı,türbeyi,falı,büyüyü,papayı,hahamı,hocayı,şeyhi,medyumu…
Hurafeye sırt çevirelim haydi.
Haydi kendimizi
kurtaralım;akılla,bilimle,Kuran’la…Tıpkı o ilk nesil gibi!
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!İnsanı aşılanmış bir yumurtadan
yarattı.Oku ki Rabbin sayısız ikram
edendir.İnsana kalem ile yazmayı öğretti.İnsana bilmediklerini
öğretti.”(İkra 1-5)
Yeni İsrail Ya da
Beni İsrail’i Kurtarmak
Güngör KIZILBAĞ
Araştırmacı
İsrail, ortadoğu ya da Yahudilerle ilgili sağ, sol, muhafazakar,
neo-conservatif yazıları yıllardır okurum ve hepsini saçma bulurum. İsrail’in
Lübnan’da yürüttüğü son operasyon sonrası yazılanlar ve söylenenler hiçbir şey
ifade etmiyor, çünkü pek çoğunda doğru bir analiz ya da hiçbirinde bir çözüm
ışığı bulamazsınız.
Temcit pilavı gibi aynı şeyler ısıtılır ısıtılır yememiz için buyur
edilir. Manipülatif, saçma bir düşüncesizlik
anaforunda uzayıp gider bu konu.
Amerikalı Muhafazakar Protestan (evanjelik) grupların Cumhuriyetçiler
üzerinden yürüttüğü
Mesih, armagedon , yitik cennet… benzeri hurafeler yığınının faturası
yahudilere ve Araplara çıkarılıyor.
Koskoca Amerika,Yeni Dünya ortaçağ hurafelerinin ardına takılmış. Bu
örümcek kafayla hangi büyük proje
başarılabilir ki? Amerikan aklını, teknolojisini, rüyasını evanjelik
hurafenin emrine veren kişilerin Amerika
lılara yaptığı ihaneti Amerikalılar görür herhalde. 11 Eylülü
yaptıranlar, terörü üretip Müslümanlara yamayanlar, terör üzerinden insanlığı
sıkıştırarak dünya yönetimini üç beş tane istihbarat kuruluşuna,
Yahudi, hrıstiyan ve Yahudi düşmanına emanet etmek hangi sorunları
çözer ki?
Hurafeye hizmet eden en güçlü silahların ve orduların hiçbir gücü
olamayacağını Musa ile Firavun’un
macerasından ;Tora’nın Çıkış bölümünden ve Kuran’dan okuyun tekrar.
Şimdi Hrıstiyan dünyasının yüzyıllardır ürettiği masalları herhalde
kimse yemiyor artık.Çünkü ben
Hrıstiyan olmayan bir insan olarak soruyorum: Hrıstiyanlığın devlette
en üst düzeyde etkin ve belirleyici olduğu bir dönemde Yahudileri niçin
İspanya’dan katlederek kovdunuz? Sizin sürdüğünüz Yahudileri
Osmanlı alıp ta Kudüs’e, Fas’a, Tunus’a, Bursa’ya, Tuna boylarına,
İstanbul’a iskan etmedi mi? En son 50 yıl önce Yahudileri aranızdan söküp
atarak Filistin’e sürmediniz mi? Yakub’u, Yusuf’u, Davud’u, Süleyman’ı,
Musa’yı, Harun’u değerli Allah elçileri olarak gören, onlara inanan ve
onlarla insanlığa, hukuka ve uygarlığa yaptıkları katkılardan dolayı gurur
duyan bir Müslüman olarak İsrail oğulları Türkün olduğu her yerde özgür
ce yaşadılar. Yahudilerin Türklerle diyalogları genellikle mizahidir
Türk kültüründe. Yahudi; pazarı, parayı, sevimli kurnazlığı çağrıştırır. Mişon
ve Salamon tipleriyle yaratıcı, akılcı, mizahi bir tiptir. Hele bir de Musa
hikayeleri vardır ki Türkler belki de Yahudilerden daha çok heyecan ve huşu
duyarak anlatırlar o hikayeleri.
Yahudilere karşı en kritik dönemlerde bile bir hoşgörü ve tolerans
atmosferi olagelmiştir.Türk edebiyatında Yahudi olumlu bir ritüeldir ya da asla
düşman değildir. Türk edebiyatında Yahudi, toplumun doğal bir üyesi olarak
sempatik bir figürdür.
Anayurtları Ortadoğu olan İsrailoğulları en korkunç zulümleri batıdan
gelen toplumlardan görmüşlerdir. Romalılar, Haçlılar, İspanyollar, Almanlar
hemen akla gelenler.
Aslında paracı, açgözlü ve bencil batı insanı , zengin, mutlu ve
akıllı bir Yahudi insan tipini asla kabul edememiştir. Onu Hrıstiyan
bağnazlığının ve hurafelerinin de dürtüsüyle hep aşağılamış, İsa’nın çarmıha
gerilmesi efsanesinin vebalini Yahudilerin boynuna takmış ve en küçük krizlerde
de hemen Yahudilerin boynuna binmiştir.
Batı Hrıstiyan dünyasının Yahudilerle arasındaki kin, aşağılama ve kan kokan
tarihini hiç kimse inkar edemez.
Ladinolar, seferadlar, ortak şarkılar ve duygular…Ben Yahudilerle,
aptal ve ruhsuz kapitalist
leri, insanlığa ve kiliseye kazık atan, herkesi aptal yerine koyan
burjuvayı birbirinden ayırıyorum. Çünkü burjuva paganist ve totemist bir dinsel
duruşun çevresinde dönüp durmuştur.
Dinamik ve mobilize, dünyanın her yerinde yaşama yeteneğine sahip
tüccar bir toplumu getirip Kudüs ve çevresine sıkıştırmak ne derece akıllıca
bir yoldu? Acaba Yahudilere başka bir iyilik mi yapılmıştı? Ya da 3000 yıldır
öyle ya da böyle Kudüs ve çevresinde yaşayan Beni İsrail’in batının estirdiği
ulus devlet kurma furyasından yararlanarak bir ulus devlet kurmalarında ne
anormallik var ki? Eğer Filistinlilerin bir ulus devletleri olacaksa bu
Yahudilere niçin çok görülsün ki?
Yahudiler değilse de Siyonistler evanjelik işbirliği ile şu günlerde
belki de Süleyman’dan sonraki en
büyük para ve silah gücüne sahipler. Belki yeniden Davut krallığı! Ama nasıl olacak bu, herkes
karşı buna. Ben adaletli bir Davut krallığında yaşamak isterim ama
Siyonist-evanjelik güce kimse boyun eğmek istemiyor. Çünkü Davut krallığı
adalete, sağlam bir inanca dayanıyordu ya da Esseniler ve Ferisilerin doğmaları
ile hayalperest , tabirimi hoş görün
allahına kadar hurafeci, lümpen, İsa bilmez evanjelik masallarına dayanmıyordu.
Armageddon, Mesihin dönüşü, yitik cennet…. falan filan yalanın daniskası. Halen
Yahudilerin
güya dönecek Mesihe iman ettikten sonra kurtulacağına inanan kocaman
bir balon. Reel politikle, aklıyla,
diğer uluslarla kurduğu dürüst ilişkilerle, müşterilerine asla kazık
atmayan özelliklerine rağmen günümüze
pek çok dramla ulaşan Yahudiler fanatik, fantastik, mistik,anarşist
tiplerin ve de birkaç silahşörün kendisine
çizdiği vizyonla nereye kadar gidebilir? Güçlü ordular, silahlar, para
ve despotlukla Firavun neyi başardı?
Mülk satışında İspanyol modelinin yazılıp çizildiği şu günlerde yeni
bir Ortadoğu değil yeni bir dünya modeli öneriyorum:
Türkiye de mülk edinen İsrailli
sayısı 106, edindikleri mülk sayısı 142 parça.Kapladığı alan
1. İsteyen İsrailliler ve Filistinliler Türkiye’ye gelip
yerleşsin.İsteyen istediği şehre ya da yeni inşa edilecek
yerleşim birimlerine yerleştirilsinler.Almanın, İngilizin, Yunanın,
Suriyelinin (2485 Suriyeli arsa-arazi almış ve toplam 149 milyon 131 bin
metrekare ile en çok mülk Suriyelilere ait) mülk edindiği ülkeden İsrail ve
Filistinlilere de herhalde yer vardır.
2. İsrail’in ve Filistin’in yönetimi Türkiye ye bağlansın.Türk
güvenlik komutanı ve valisi Kudüs’te konuşlansın.
İsteyen Yahudiler Yine İsrail’de yaşayacakları için bölge
çatışmalardan arındırılmış olacak. Dünyanın diğer yerlerinde yaşayan Yahudiler
7x24x365 gün vizesiz olarak Kudüs’e ve istedikleri yerlere girip çıkma hakkına
sahip olsunlar. Filistinliler ve Yahudiler Türkiye’ye güvenlik ve barışı
sağladığı için belli oranda ücret/vergi
ödesinler.
3. Bölge de silahlı ordu bulundurma yetkisi sadece Türkler de olsun.
Bölgede Filistinli ve Yahudiler
dışında kimseye mülk edinme hakkı verilmesin. Türkiye önderliğinde
kurulacak yeni yönetim BM nezaretinde adaletli bir toprak reformu yapsın ve
referandumla orada yaşayan Filistinlilere ve Yahudilere
yeni mülkler verilsin.
4. Kudüs ve çevresi dünya kültür mirası kapsamına alınsın ve o bölgede
insan öldürmek BM kararıyla yasaklansın.
5. Türkiye’ye ayrıca Lübnan, hatta Suriye ve Ürdün yönetimleri de
ilhak edilsin.Türkiye bu ülkelere
nezaret eden bir statüye sahip kılınsın. Türkiye nin bu ülkelerde ordu
veya yönetici bulundurmasına gerek kalmadan sözleşmelerle bu ülkeler hem birer devlet hem de birer eyalet statüsünde
örgütlendirilsin.Tankla tüfekle değil ikna ile anlatarak, izah edilerek,diplomasiyle Suriyeliler ve diğer ülkeler kazanılabilir.
6. Türkiye’nin önderliğinde çıkarılacak ve BM tarafından ilan edilecek
özel yasalarla Yahudiler ve Filistinliler Orta doğunun her ülkesinde serbest
ticaret yapma imtiyazına sahip kılınsınlar.
7. Dünyanın her yerinde her halükarda yaşama ve varolma tecrübesine
sahip olan Yahudi toplumu
yeniden dünyanın her yerinde özgürce ve rahatça yaşama dönmüş olarak Kudüs
kendilerine her zaman yakın bir halde duracaktır. Hurafeye, yoksulluğa,
hukuksuzluğa, ırkçılığa, teröre karşı insanlığa Davut gibi hizmet etmiş
olacaktır. Unutmayın ki mal, servet, askeri güç …mazlum ve mağdurlara hizmet
içindir, adalet içindir.
Yahudi gücü Firavun gibi mağdurlar yaratmamalı; sonradan görme
vahşi batı kapitalizminden,paganist
Firavuni bir görüntü sergilemekten uzak durmalıdır.Bununla ilgili Tora ve Kuran
uyarılarını dikkate almalıdır.
8. Nil’den Fırat’a kadar Türk egemenliği en çok Yahudilere yarar. Türk
olmadan Nil’den Fırat’ı bırak Kudüs’ten Beyrut’a gidemezsin.Siyonist bakış
yanılsama içerisindedir ama Yahudi bakışı olgundur ve gerçekçidir, felaket
dellalı değildir.
9. Türk ordusu Lübnan’a sadece barış gücü olarak değil yeni Orta
doğuyu kurmak yetkileriyle donatılarak gitmelidir. Yıllardır kan gölüne
çevrilmiş, İnsan yutan bataklığı kurutup yeniden imar etmek, bir
nizam kurmak için.
10. Yahudiler evanjelik hurafecilerle, matrix tipli Siyonist
silahşörlerden ayrılarak doğru safta olduklarını deklare etmelidirler. Bu kadar
tecrübeyi bir hayal uğruna silahlara ve paraya güvenerek heba
etmemelidirler.Neo-conlar dünyayı barış ve adaletle yönetecek tecrübe ve
mentaliteye sahip değillerdir.
11. Ya da evet ya da sığınacak bir tek limanınız kalmaz.Gettolar
arkasından dünyaya bakmak düşer
kaderinize.
12. Silaha harcadığınız paralarla Nil’den Fırat’a kadar1000 tane alan
insanlık için imar edilebilirdi.Ne yaptınız?Elde var sıfır.
13. Ben bu yazıyı bir Müslüman Türk
olarak genlerimden gelen özellikten dolayı samimi bir sorumluluk
duygusuyla yazdım. Yoksa bana ne Yahudiden diyebilirim ama demiyorum.Dediğimiz
anda
yok olmuşuz demektir. Dünyayı yönetmeğe, küllerimizden yeniden var
olmağa, hurafecilerin kirlettiği, mahvettiği dünyayı temizlemeğe,
düşmanlarımıza bile merhamet nazarıyla bakmağa,onlar için bile gözyaşı dökecek
bir yüreğe sahip olmaya, üç beş tane Firavunun manipülasyonuna alet olmamaya,
Yahudileri hatta
papayı bile icabında kurtarmağa devam edeceğiz.
14. Peki siz ne dersiniz ey İsrail oğulları? Senin çocuklarını savaşa sürüklerken, birileri sırça köşklerinde silah ve petrol
karlarını hesap ediyorlar!
“Ne mutludur o adam ki, kötülerin öğüdü ile yürümez ve günahkarların
yolunda durmaz ve müstehzilerin (Tepeden bakan alaycıların)derneğinde
oturmaz.Ancak zevki Rabbin şeriatindedir.Ve gece gündüz onun şeriatini derin
düşünür.”(Kitabı Mukaddes,Mezmurlar,Mezmur1/1,1/2)