YUSUF’TAN
İLHAMLAR
Harun ÖZDEMİR
“Yusuf’un Kıssası” olarak bilinen anlatı, oldukça geniş
bir etkiye sahiptir. Çünkü kıssa, çok yönlü olaylara değinir. Okuyucu da merakına
ve ilgisine göre bu kıssadan dersler çıkarır.
Yusuf(AS) her
üç din tarafından Resul olarak kıssa edilmiştir. Bunda ihtilaf yoktur. Fakat
Kur’an’ın anlattığı Yusuf ile Tevrat’ın anlattığı arasında bazı farklar vardır.
Bu detaylar da ayrı bir araştırma konusudur.
Biz bu
yazımızda Yusuf(AS)un yaşamının kısa bir bölümünü Tevrat’tan aktararak Yahudi,
Hıristiyan ve Müslümanların bu kıssanın genelinden hangi dersleri
çıkardıklarına bakalım ve sonuçlarının neler olduğuna birlikte karar verelim.
İşte Tevrat’ta
geçen kıssadan kısa bir bölüm:
“Kıtlık Şiddetleniyor.
Kıtlık öyle şiddetlendi ki, hiçbir ülkede yiyecek bulunmaz oldu. Mısır
ve Kenan ülkeleri kıtlıktan kırılıyordu. Yusuf sattığı buğdaya karşılık Mısır
ve Kenan'daki bütün paraları toplayıp Firavunun sarayına götürdü.
Mısır ve Kenan'da para tükenince Mısırlılar Yusuf'a giderek, "Bize
yiyecek ver" dediler, "Gözünün önünde ölelim mi? Paramız bitti."
Yusuf, "Paranız bittiyse, davarlarınızı getirin" dedi,
"Onlara karşılık size yiyecek vereyim." Böylece davarlarını Yusuf'a
getirdiler.
Yusuf atlara, davar ve sığır sürülerine, eşeklere karşılık onlara
yiyecek verdi. Bir yıl boyunca hayvanlarına karşılık onlara yiyecek sağladı.
O yıl geçince, ikinci yıl yine geldiler. Yusuf'a;
"Efendim, gerçeği senden saklayacak değiliz" dediler,
"Paramız tükendi, davarlarımızı da
Böylece Yusuf Mısır'daki bütün toprakları Firavun için satın aldı.
Mısırlılar'ın hepsi tarlalarını sattılar, çünkü kıtlık onları buna zorluyordu.
Toprakların tümü Firavunun oldu. Yusuf Mısır'ın bir ucundan öbür ucuna kadar
bütün halkı köleleştirdi.
Yalnız kâhinlerin toprağını satın almadı. Çünkü onlar Firavundan aylık alıyor,
Firavunun bağladığı aylıkla geçiniyorlardı. Bu yüzden topraklarını satmadılar.
Yusuf halka, "Sizi de, toprağınızı da Firavun için satın
aldım" dedi, "İşte size tohum, toprağı ekin. Ürün devşirdiğinizde,
beşte birini Firavuna vereceksiniz. Beşte dördünü ise tohumluk olarak
kullanacak ve ailelerinizle, çocuklarınızla yiyeceksiniz."
"Canımızı kurtardın" diye karşılık verdiler, "Efendimizin
gözünde lütuf bulalım. Firavunun kölesi oluruz."
Yusuf ürünün beşte birinin firavuna verilmesini Mısır'da toprak yasası
yaptı. Bu yasa bugün de yürürlüktedir. Yalnız kâhinlerin toprağı Firavuna
verilmedi.”
Bu kıssadan
birçok bölüm aktarılabilir. Şu an için gerek yok. Bu bölüm yeterli. Biz Müslümanların
zihninde çoğunlukla masum bir aşk hikayesi olarak yer eden kıssa, nasıl olur da
bir başka dindar üzerinde “tekel ekonominin modeli” olabilir? Nasıl olur da bu
kıssadan yola çıkan bir Müslüman, insanî aşktan ilahi aşka giderken, bir Yahudi
tekel ekonomisi zengini olur? Bu mümkün müdür?
Daha henüz çobanlık ve hayvancılıkla
geçinen, tarımda etkisiz, ticarete ise henüz başlamamış bir soyun biricik
temsilcisi, tarım ve hayvancılık ekonomisinin egemen olduğu Mısır’da, tarihin
en büyük tekel ekonomisini hangi bilgi ile kurabilir?
AŞK BUNUN NERESİNDE?
İsmail ve İshak
baba bir iki kardeştir. İsmail, annesi ile Arapyarımadası’na yerleşirler. Bu
soy hızla gelişip tarım, hayvancılık ve ticaretle yani daha gelişmiş bir
ekonomiyle iştigal ederken, İsrailoğulları Kenan’da henüz geniş aile
büyüklüğündeydiler. Ailenin yetişkinler çobandı ve tarımda birşeyler de
başarmış değillerdi. Ticaretten ise hiç anlamıyorlardı. Dolayısıyla daha dar
bir dünya görüşüne ve tecrübesine sahiptiler.
Oysa
İsmaililer, Arap Yarımadası ile Eski Mısır arasında ticaret yapabilecek düzeye
gelmişlerdir. Arap şeyhleri Mısır’ın tarım sezonlarında götürdükleri işçi
grupları ile ekim ve biçime katılıyorlardı. Ayrıca bazı göçebe çoban Arap
aşiretleri, zaman zaman Ortadoğuda belli güzergahları izleyerek sürülerini
Suriye’ye kadar otlatıp geri dönüyorlardı ki, bu da farklı coğrafyaları
yakından izleme olanağı sağlıyordu. Bu açıdan da dünyadaki gelişmelere daha
açıktırlar.
Yusuf, henüz
oluşmakta olan İsrailoğullarının çocukluktan kurtulmuş genç bir üyesidir. Aile
içi çekememezlik sonucu köle durumuna düşer. Gelişmeler birbirini izler,
sonunda Yusuf, Mısır’a ticaret yapmaya giden İsmaili bir ticaret kervanına köle
olarak alınır. Onlar da Yusuf’u Mısır’da iyi bir pahaya satarlar.
Yusuf,
İsmaililerin eline geçtiğinde yaklaşık 17 yaşlarındadır ve çoban abilerinden
çobanlığı, babası Yakup’tan da dini bilgiler öğrenmiştir. Töre terbiye görmüş
ahlaklı bir gençtir. Tarımdan ve ticaretten ise anlamamaktadır.
Yusuf kısa
sürede Firavun’un sarayına, bir süre sonra da Firavun’a özel hizmetçi olur.
Sadece hizmet etmekle kalmaz, aynı zamanda bilgisini ve görgüsünü de
geliştirir. Ahlaklı olduğunda kuşku yoktur. O nedenle Firavunun güvenini
kazanmakta da haklıdır.
Mısır’da
İbraniler olarak bilinen Kenanlılara pek iyi gözle bakılmaz; fakat Yusuf farklı
biridir. Çünkü dürüst, ahlaklı ve çalışkandır, kadınlarca da yakışıklı..
Çocukluğundan
beri ilginç rüyalar görür, bir de Allah’tan olduğunu söylemek zorunda olduğumuz
rüya yorumlama yeteneğine sahiptir. Rüya yorumlarken, bu ilmi Allah’ın insanlara
öğrettiğini söylemekten de geri durmaz.
Kayıtlarda
Allah’ın Yusuf(AS)’a yardım ettiği konusunda yeterli bilgi mevcuttur ama
Melekle görüşüp ondan bilgiler aldığı ise açık değildir.
O zaman
Yusuf, hayatının hiçbir döneminde tecrübe etmediği iktisat bilgisini nerede
öğrenmiştir?
O dönemde Mısır, medeniyet
kuran ve onu geliştiren dünyanın en gelişmiş devletidir. Böyle bir devlete uzun
bir hapislikten sonra başarılı bir başbakanlık yapmak, hangi bilgilerle mümkün
olabilmiştir?
Tevrat’tan
alıntı yapmaya devam edelim: Firavun iki kez gördüğü rüyanın etkisinde
kalmıştır ve yorumlanmasını ister. Çok geçmez Yusuf keşfedilir. Bu gelişme,
Yusuf için sıkıntılı geçen hapis hayatının bitimi olduğu gibi İsrailoğullarının
ve Mısır tarihinin kaderinin değişmesi demektir:
“Mısır'da yedi yıl bolluk olacak. Sonra yedi yıl öyle bir
kıtlık olacak ki, bolluk yılları hiç anımsanmayacak. Çünkü kıtlık ülkeyi kasıp
kavuracak. Ardından gelen kıtlık, bolluğu unutturacak, çünkü çok şiddetli
olacak.
Bu konuda iki kez düş görmenin anlamı, Allah’ın kesin
kararını verdiğini ve en kısa zamanda uygulayacağını gösteriyor. Şimdi
Firavunun akıllı, bilgili bir adam bulup onu Mısır'ın başına getirmesi gerekir.
Ülke çapında adamlar görevlendirmeli, bunlar yedi bolluk yılı boyunca ürünlerin
beşte birini toplamalı. Gelecek verimli yılların bütün yiyeceğini toplasınlar,
Firavunun yönetimi altında kentlerde depolayıp korusunlar. Bu yiyecek, gelecek
yedi kıtlık yılı boyunca Mısır'da ihtiyat olarak kullanılacak, ülke kıtlıktan
kırılmayacak."
Bu öneri Firavunla görevlilerine iyi göründü. Firavun
görevlilerine;
"Bu adam gibi Tanrı Ruhu'na sahip birini bulabilir
miyiz?" diye sordu. Sonra Yusuf'a,
"Madem Tanrı bütün bunları sana açıkladı, senden
daha akıllısı, bilgilisi yoktur" dedi, "Sarayımın yönetimini sana
vereceğim. Bütün halkım buyruklarına uyacak. Tahttan başka senden üstünlüğüm
olmayacak. Seni bütün Mısır'a yönetici atıyorum."
ZÜLEYHA’NIN AŞKI KİMİN UMURUNDA
Firavun bir rüya görmüş
olabilir, hatta bu rüyadan etkilenmiş de olabilir.. Firavunun rüyasını bu denli
ciddiye alması son derece ilginç. Çünkü Mısır halkı ve devleti alışılmadık yeni
bir durumla karşı karşıyadır. Hem İbrani hem de köle olan bir kişi, Firavundan
sonra en yetkili kişi olmaktadır. Bu kişi ki efendisinin mahremine
yaptıklarından dolayı zindanda uzun sure hapis yatmış.. Mısır’da olup
bitenlerden habersiz, yönetim bilmez, töre terbiye dışı bir adam.. Çekilir ve
tahammül edilir gibi değil.
Mısır’da
ilginçlik bir tane değildir; birçok tane. Yusuf’un tarım politikası ile
başlayan yeni ekonomik ve sosyal projesi, mülkiyet ve haklar temelli tüm
alanlarda temelden bir değişimi hedeflemektedir.
Firavunun
düzenini haklar ve özgürlükler, adalet ve paylaşım, daha çok merkezi ve daha az
yerinden yönetim… karakterini temelden değiştirecek yeni proje, “kriz” öncesi
önlemler ve kriz sonrası hamlelerle değişecektir. Planlama bu yöndedir,
yetkiler Yusuf’tadır, Firavun ise
izlemekte.
Muhtemel
proje bir projeksiyondur: Veriler Firavun’un rüyasıdır. Yorum ise Yusuf’un:
Kıtlık olacaktır, dolayısıyla
bir önlem alınmalıdır. Firavun önlem olarak, olabilecekleri öngören Yusuf’a
kendisi dışında herşeye hükmedecek kadar geniş bir yetki vermiştir. Projenin
ayrıntıları muhtemelen konuşulmamıştır. En azından Tevrat’ın açıklamaları bu
yöndedir.
Yusuf
planını yapmıştır: Nil çevresinin verimli toprakları, küçük ve orta büyüklükte
çok sayıdaki mülk sahibi tarafından işlenecek ve elde edilen gelirin 1/5’i
devlete vergi olarak verilecektir. Yusuf’un hedeflediği yeni ekonomik
politika, refah yıllarında bol miktarda
ürün stoklamak, kuraklık ve kriz yıllarında ise ihtikâr - kriz fırsatçılığı -
benzeri bir politika izleyerek özel mülkleri kamu mülkiyetine dönüştürmektir.
Tevrat’ın Yusuf’u bunu hedeflemektedir…
Kuraklık başladığında tahılın
fiyatı yükselecektir. Tasarlanan budur. Fiyatı yükselen tahılı pahalı satıp,
önce halkın elindeki paralara sahip olunacak ve sermaye tekeli sağlanacak.
Kıtlık gittikçe derinleşecek, bu kez ikinci adım atılacak, tahıl karşılığında
halkın elindeki hayvanlara el konulacak. Kıtlık çekilemez hale gelince de son
aşamada tahıl karşılığında halkın sahip oldukları topraklara el konulacaktır.
Kıtlık koşullarında
nakitlerini, hayvanlarını ve topraklarını kaybeden Mısır’ın özgür insanları,
köleler gibi yaşadıkları kentlerden alınıp, başka kentlere taşınacaklardır.
Öyle de yapılır, Mısır’da herkes yaşadığı kentlerden çıkarılır, başka yerlere
yerleştirilir; rahipler hariç.
Böylece kriz varsayımına dayanan süreç, krizle devam eder, çok geçmez Mısır’ın
ekonomik, sosyal ve siyasal yapısı temelden değişir ve sosyalizm kurulur.
Yeni düzen çok nettir: Devlet
halka tohum kredisi verecek, devlete ait arazilerde ekim yapılacak, elde edilen
ürünün 4/5’i tohum, işçilik ve refah için halka; 1/5 de devlete verilecektir.
Her şey dikkatli bir şekilde düşünülmüş ve kriz koşullarında ise fazla bir
direnişle karşılaşılmadan yaşama geçirilmiş ve “yeni düzen” kurulmuştur.
Firavunun düzeninde vergi
payı, kıtlık öncesinde de 1/5’di. Ama nakdin, davarların ve toprakların sahibi
olan halkın ödediği 1/5’dir. Oysa yeni durum çok farklıdır. Artık nakit de,
hayvanlar da, topraklar da devletindir, halkın ise emeğinden başka bir şeyi
kalmamıştır. Yeni düzende -buna rahatlıkla sosyalizm de diyebiliriz- devlet
bütçesinden tohum alamayanın ve çalışmayanın yaşama şansı ise hemen hemen
kalmamıştır.
Düzen bu sınırlar içerisinde
de kalmaz, %20 olan devletin vergi payı, Yusuf’tan sonra ihtiyaçlar arttıkça
%25, 30, 40… olmaya başlar ki, yaşam çekilmez olur. Yusuf’un kurduğu düzen,
sonraki dönemlerde önü alınamaz köle isyanlarına dönüşür.
Mısırlılar ister köleleştirilsin isterse yaşadıkları
kentlerden alınıp yabancısı oldukları kentlere taşınsınlar. Bu göç mecburi
iskan ve çalışma yükümlülüğü getirmektedir. Sonuç, koşulları iyileştirilmiş
köleliktir. Artık Mısırlılar, zamanla kazançlarını biriktirerek sattıkları
toprakları geri alma haklarına sahip değillerdir.
Mısır’ın henüz monopolleşmediği, küçük ve orta büyüklükte
toprak sahiplerinin çok olduğu, devletin de kendi topraklarını bir işletme gibi
yönettiği ekonomik ve sosyal düzeni, Yusuf’un olağanüstü koşullarda uyguladığı
politikalar ile temelden değişmiştir. Halkına yardım etmekle yükümlü Firavun,
Yusuf’un öğütleri doğrultusunda sosyal politikaları terk etmiştir. Bunun yerine
ihtikarlık yapılmıştır. Buna kriz fırsatçılığı da denebilir. Çünkü stoklardaki
tahıllar fahiş fiyatlarla satılmış, önce tüm paraya, bir yıl sonra halkın sahip
olduğu tüm hayvanlara, sonunda da tüm topraklara sahip olunmuştur.
Kısaca anlatmaya çalıştığımız Mısır’da kölelik düzeni bu
şekilde kurulmuştur.
İşte Tevrat’ın anlattığı Yusuf
budur. Müslümanların Yusuf(AS)’u ise aşkın, adaletin ve siyasetin
peygamberidir.
Oysa Tevrat’ın Yusuf’u,
görüldüğü gibi tekel ekonomilerinin ve katı merkezi siyasetlerin sembolü ve
öncüsüdür. Daha açıkçası Eski Mısır, Yunan, Roma ve Batı Uygarlığının temel
kurumları olan “özel sektör kapitalizmi” ile “devlet kapitalizmi” yani
sosyalizmin tasarımcısı ve uygulayıcısıdır.
Züleyha kimdir, neyi temsil
etmektedir?
AŞKIN ONTOLOJİSİ
Tevrat Yahudilere ve
Hıristiyanlara, Kur’an da Müminlere mesaj veren kitaplardır. İyi bir okuyucu,
her kitaptan mesaj alır. Ama şu da bir gerçek ki, insanlar kutsal gördükleri
kitaplara daha fazla önem ve öncelik verirler. Bunu da normal karşılamak
gerekir.
Daha
önceki yazılarımızda gündeme getirdiğimiz Tevrat konulu Yusuf(AS), bir Müminin
anlamakta ve kabüllenmekte zorlanacağı bir kişidir. Bu yazımızda Yahudiler mi
haklıdır, yoksa Müminler mi, tartışmasına girmeyeceğiz. Biz daha çok, hangi
Yusuf’un nasıl bir örnek karakter yaratabileceğine dikkat çekmek istiyoruz.
Kur’an’ın
anlattığı Yusuf kıssasından sınırsız anlamlar çıkarılabilir. Bunda sorun yok.
Ama tarih boyunca Müminlerin Yusuf Suresi’nden anladıkları o denli çok
değildir. Tefsir ve beyan ilmi devam ettiğine göre bunu da normal karşılamak
gerek.
İster
Tevrat, ister Kur’an açısından bakalım, Yusuf Suresi bir aşk hikayesi değildir.
Konuları arasında bir aşk söz konusu olsa bile, aşık olan Yusuf değildir.
Hizmet ettiği efendisinin eşi, Yusuf’u tensel bir aşkla sevmiş, Yusuf uzun süre
ilgisiz kalsa da, bir süre sonra açık davetlerin etkisinde kalarak günahtan
ancak Allah’ın koruması ile kurtulabilmiştir. Buna rağmen Yusuf’tan yana bir
aşk yaşandığına Tevrat’ın da, Kur’an’ın da tanıklığı yoktur.
Her iki Kitapta yakışıklılığı
dillere destan bir Yusuf’a değinilir ama
hayatının herhangi bir döneminde hasretini çektiği, Züleyha gibi yanıp
kavrulduğu bir aşk yaşadığına ilişkin bilgi yoktur. Aksine İbranî ve
İsrailoğullarından olmasına rağmen başrahibin kızı Asena ile aşksız
evlendirilmesine de boyun eğmiştir.
Dedikodusu bugünlere gelen
“aşk” ise büyük ölçüde mecrasından çıkarılarak aktarılmaktadır:
Firavuna hizmet ettiği
yıllarda… Firavunun karısının hizmetçisine aşık olduğu dedikoduları, Mısır
sosyetesinde çalkantılara neden olur. İsmi Züleyha olduğu rivayet edilen
Fravunun karısı, dedikodulardan rahatsız olur, soruna çözüm arar ve kendince
bir yol bulur. Amacı hizmetçisine aşık olmakla ne kadar haklı olduğunu
kanıtlamaktır. Çünkü sevgisinde haklı olduğunu düşünmektedir, görenler de
anlayacaklardır ki, bu gence dayanılır gibi değildir. Yaşamakta olduğu sorunu,
bir kareden, dedikodusunu yapan sosyeteye göstermek ister.
Mısır’ın ileri gelenlerinin
eşlerini saraya davet eder. Yemekler yenir, içkiler içilir, sıra meyve
servisine gelir. Önce bıçaklar dağıtılır sonra da meyveler. Tam bu sırada,
kadın konukların bıçakla meyvelerini soymakta oldukları sırada, tam da bu
sırada, Yusuf misafirlerin huzununa çıkarılır. Kadınlar elleri bıçaklıyken
yakışıklı genci birden karşılarında buluverirler. Ne yapacaklarını
şaşırırlar. Yusuf’un güzelliği
karşısında şaşkına dönerler.. Bıçaklar meyve yerine parmakları keser, kimse
farkına bile varmaz. Çünkü bakışlar ve dikkatler Yusuf’a kilitlenmiştir.. Kimse
kesilen parmağının ve akan kanın farkında bile olmaz.
Bıçak yarasına tepki olmaz.
Fakat davetlilerden çıkan ortak ses, tek bir ağızdan çıkar gibidir: “Sanki bir
Melek; böyle insan olmaz!”
Görmelerine görürler Yusuf’u,
fakat gördükleri, dedikoduyu bitirecek türden değildir, aksine konuşulanlar
içerik değiştirerek daha da artar.
Evli bir kadının tek taraflı
bir aşk yaşamasını ayıplamasına ayıplarlar ama hizmetçinin güzelliği dayanılmaz
olduğu da açıktır, bu daha çok koşulur. Davetten sonra konuşulanların asıl
vurgusu, Züleyha’nın işinin ne kadar zor olduğu yönündedir, ayıplayanların çoğu
hak vermeye başlar.
Evli bir kadının dillere
destan tensel isteklerinin ağır bastığı aşk, gerçekten tek taraflıdır. Kadının
Yusuf’u olayın içine bir ara çeker gibi olması, kadının önce gizli, karşılık
alamayınca da açık ve istekli davetleri baştan çıkartıcıdır ama bunların hiç
biri Yusuf’un da aşık olduğunu göstermez.
Gençliğinin doruğundaki bir erkeğin,
akılla kontrol edilemeyecek bedensel istekleri, sınır tanımaz tahrikler
karşısında bir aralar direnme gücünü kaybeder gibi olur. Ancak Yusuf’ta uyanan
hisler, destan olmayı hak edecek türden değildir, olsa olsa bir tensel ilgidir;
daha fazlası kesinlikle değil.
MÜ’MİNİN YOLU
Dört yazıdır kısaca anlatmaya
çalıştığımız konuyu özetle bitirmek istersek şunları söyleyebiliriz sanırım:
Yahudiler Tevrat’taki Yusuf’u
son derece rasyonel ve pragmatik bir bakışla biyografik bir metin gibi okumuş
ve gereken dersi çıkarmışlardır. Yaklaşık 3.000 yıldan beri dünyanın her
yerinde nasıl bir ekonomik politika izlemeleri gerektiğini öğrenmişlerdir. Her
koşulda ve her an, çıkabilecek küçük veya büyük ekonomik dalgalanmalardan ne
kadar servet ve nasıl bir siyasi sonuç çıkaracakları bilgisini adeta refleks
derecesinde kavramışlardır.
Yahudiler, Yusuf için aşkın
söz konusu olamayacağını; Züleyha’nın ise kadın aklı ile bir fitne ve fesat,
hile ve desise yarattığını düşünmüşlerdir. Züleyha’nın yaşadığına aşk denilse
de, umursanacak bir şey değildir. Hatta her kadına bu yönüyle de dikkat
edilmeli ve şerrinden de uzak durulmalıdır.
Hiç değinmediğimiz
Hıristiyanlara gelince.. Tanrı onları korusun.. Bu konuda Hıristiyanlar ikiye
ayrılmışlardır: Katolikler, Züleyha’ya direnen ve hapse düşen Yusuf’u çok
sevmiştir. Hapisteki münzevi Yusuf’a adeta tapmışlardır ve hapisten
çıkamamışlardır ve orada kalakalmıştır..
Diğer Hıristiyanlar,
Protestanlar ise Züleyha’yı emeline ulaştırmak için senaryoyu yeniden
yazmışlardır. Mutlu sona, tensel aşka
boyun eğmişlerdir.
Müminlere gelince, onlar
kıssadan biraz daha farklı hisseler çıkarmışlardır.. Yusuf kendi işindedir,
Firavunun düzeninde işler yoğundur, bitecek gibi de değil. O nedenle asıl konu
Züleyha’dır. Çünkü o bir plan yapmıştır, kapıyı kapatmış ve zoru kendisi
kullanmak istemiştir. Bu gözü kara kadın, tensel isteklerinde haksızdır ama
sevgisinden dolayı kınanmamıştır.
Zavallı Züleyha! Plan sonuç
vermemiş, en azından görerek bir nebze olsun dindirdiği arzularını, hapisle
sonuçlanan gelişmelerle ondan da mahrum kalmıştır. Yusuf zindana düşmüş, bu
Züleyha’yı daha çok yaralamıştır...
Mümin, bu aşamada kutsal
kitapların unuttuğu Züleyha’nın peşine düşmüş ve onu sosyetenin unuttuğu yerde
bulup aşkını körüklemek istemiştir. Niyeti halistir, amacı Züleyha’yı hidayete
erdirmek ve Yusuf’a olan aşkını, ilahi aşka dönüştürmektir… Mümin, aşkı imana
giden bir yol edinmiştir...
-Züleyha iman etmiş midir,
aşkı onu İlah’a ulaştırabilmiş midir,
-Yıllar geçse de Yusuf onu
hatırlamış mıdır,
-Hapiste unutulan Yusuf gün
gelmiş hatırlanmıştır ama Züleyha, içine hapsolduğu Yusuf zindanından
çıkabilmiş midir,
-Karanlığa mahkum Yusuf gün
ışığı görmüştür ama Züleyha’yı hapsettiği karanlıklardan kurtarmak için
Yusuf’un bir girişimi olmuş mudur…
Mü’min, Yusuf Suresini okumuş,
bu sorularla meşgul olmuştur.
Harun ÖZDEMİR
Siyaset Bilimci, Araştırmacı Yazar, İlahiyatçı
NAFİLE
TURLAR
Bu ülkede tartışıp da
aptal omayan adam azdır. Çünkü bizde tartışma, yıllar da geçse, işin içine
milyonlar da karışsa, ulusal bir sorun, hükümet hatta devlet sorunu da olsa, bu
düzeyde bir boyut da kazansa sonuç değişmiyor: Tartışmaya giren kişi bir süre
sonra farkında olmadan aptallaşıyor.
Sen sen ol, tartışma gündeminden uzak dur, demişimdir kendi kendime. İşte
size bir örnek: 1980’de kamu kuruluşlarında kadınların başıörtülü
çalışmalarının ve okumalarının yasaklandığını düşünürsek, o gün başlayan
tartışma 26 yıldır devam ediyor. Gelmiş olduğumuz nokta nedir, biliyor musunuz?
Başladığımız nokta!
Evet, dile kolay tam 26 yıl, ama sonuç sıfır. Buna rağmen tartışma ortamına
kendisini kaptırmış birçok kişi, hala konuşulmamış sözler olduğunu
düşünebilirler. Öyle düşünmüş olmalılar ki, tartışma hala devam ediyor… Oysa
1980’de doğanlar büyüdüler, okullarını bitirdiler, asker oldular, evlendiler,
çocuk sahibi oldular… Ne kadar ilginç değil mi, sorun olduğu gibi ortada,
tartışma da başladığı noktada..
Şimdi diyeceksiniz ki, başörtüsü ne ki? Bizim ondan da eski sorunlarımız
var, onlar da hala hararetinden bir şey kaybetmemiş, ilk günkü canlılığıyla
tartışılıyor. O günlerde tartışmayı başlatanlar terk-i dünya ederek sorunu
torunlarına devrettiler ama tartışma bugün de üçüncü kuşaklar tarafından devam
ettiriliyor. Örnek mi istiyorsunuz, işte size laiklik!
Laikliği tartışıp da aptallaşmayan az adam vardır.
Tartışmayalım mı yani, diyebilirsiniz. Onu demek istemediğimi anlamışsınızdır
sanırım. Tartışalım, zira tartışma medeni insanlara özgü bir konuşma şeklidir,
bilgi ve fikir alış veriş biçimidir. Bunun ne sakıncası olabilir, değil mi?
Ama nasıl oluyorsa oluyor, bu ülkede kimse tartışma konusu üzerinde önce
iyi düşünüp sonra görüşünü açıklamıyor, bunu da en fazla bir ay içinde başlatıp
bitirmiyor. İşi tadında bırakmıyor.. Bir başlıyor konuşmaya, yıllar sürüyor. Ne
ses tonu değişiyor, ne de içeriği, aynı görüşü en ağır ithamlarla sürdürmeye
devam ediyor. Tabii ki, farkında olmadan aptallaşıyor.
Bu noktaya gelindiğinde de Türkiye iki tane oluyor:
Tartışan Türkiye’de taraflar açısından bu ülke
insanlarıyla, havası suyuyla, sebzesi meyvesiyle, Türkü Kürdüyle, dindarı
dinsiziyle, komşularıyla, müttefikleriyle, üniversiteleri, esnafı, sanyicisi,
işçisi, köylüsü ile berbat bir ülke.. Batmakta, bölünmekte, işgal edilmekte,
cehenneme doğru sürüklenmekte olan bir ülke.. Bitkin mi bitkin, çaresiz mi
çaresiz bir ülke..
Tartışmayan Türkiye açısından da bu ülke adeta bir cennet. Hem de birçok
açıdan. İnsanlarını mı desem, iklimini mi, coğrafi koşullarını mı, tarihi ve
kültürel zenginliğini mi, bitki türü çeşitliliğini mi desem… Zengini ve
yoksulunu mu, çalışanı çalışmayanıyla mı desem, akıllısı ve delisiyle mi
desem.. Ya arkadaş, bu ülke neren bakarsan bak, dip diri, dinamik mi dinamik,
genci yaşlısıyla, hacısı hocasıyla, okumuşu cahiliyle… yalancı bir cennet!
Sayamayacağımız daha nice özelliği ile gerçekten çok güzel bir ülke..
Ama bir tek şartla çok güzel bir ülke; o da
tartışmayan bir gözle bakıldığında..
BARUTU UNUTULMUŞ BİR DARBE GİRİŞİMİ
Harun ÖZDEMİR
Demokrasiye geçişimizin ilk
denemesini parti olarak DP, lider olarak da Menderes ile yaptık. Aslında DP,
CHP’den muvazaalı bir şekilde ayrılan bir grup tarafından kurulmuş bir
partidir. İki parti arasında zihniyet yönünden bir farklılık olduğu söylenemez.
En belirgin fark, buna da ancak ton farkı diyebiliriz, DP, CHP’ye göre biraz
daha muhafazakardır.
Malum, DP iktidarı 10 yıl sürer. Bu
partiye destek veren seçmen kitlesi muhafazakar köylü ve yoksul
kalabalıklardır. Çoğunlukla kente taşınmaya niyetli gözü dışarda köy ve kasaba
halkının sahiplendiği DP, kuruluşundaki yapaylığın yarattığı kimi sorunların
verdiği rahatsızlık giderek büyür ve DP 1960 askeri darbesiyle iktidardan
uzaklaştırılır. Sonu da malum…
DP iktidarının bürokratı olan sayın
Demirel, askeri darbeyle ilk kez 1960’ta tanışır. Çok geçmez, Adalet
Partisi’nin başkanı olur. 1965’te başbakan olan Demirel, 1970’de askeri
müdahale ile iktidardardan uzaklaştırılır. Bu Demirel’in yaşadığı ikinci
darbedir. 1970’li yıllar Demirel açısından zor yıllardır, çünkü artık tek
başına iktidar olamaz, durumu bir müddet de kolalisyonlarla idare eder, bazen
de muhalefette kalır.
Yıl 1979-80, Demirel azınlık
koolalisyon hükümetinin başbakanıdır ve onuncu yıl sendromu da kapıda. Geliyorum
diye darbe bir kez daha Demirel’i yakalar. Olur üç.
Demirel için kötü günler dediğimiz
siyasetsiz yıllar tekrar başlar, 7 yıllık bir siyasi yasaklılık döneminden
sonra tekrar siyasete geri döner. Ama bu kez Demirel yaşadıklarından ders almış
gibidir. Bir kez daha askeri darbeye maruz kalmak istemez, buna yeminlidir.
Eğer darbelik bir durum sözkonusu ise bunu da kendisi yapacaktır. Çünkü
darbeler artık canına tak etmiştir.
Sayılı günler erken geçer, yumurtaya
can veren Allah Demirel’i tekrar başbakan, hatta Cumhurbaşkanı bile yapar.
1991’de başbakan olan Demirel, 1993’de Cumhurbaşkanı olur. Demirel rahatlamış
gibidir, fakat darbe havası bu ülkeden hiç eksik olcak gibi de değildir, neme
lazım der, bir gözü açık uyur.
Yıl 1996, Necmeddin Erbakan başbakan,
Demirel Cumhurbaşkanı, hava ise darbe kokmaktadır. Demirel durumu kavrar ve bu
kez olası darbeyi başkumandanlık makamından idare etmeye karar verir. Ve
takvimlerin 28 Şubat 1997’yi gösterdiği günde Demirel, başkumandan olarak ilk
postmodern darbeyi 54. Hükümete yapar. Bu Demirel’in yaptığı ilk darbedir. Üç
kez darbeye maruz kalan Demirel, artık darbe yapmayı öğrenmiştir. 28 Şubat,
Demirel’in yaptığı ilk darbe de olsa, Allah var, fena da olmamıştır, hanesine
başarı yazılsa yeridir.
Yıl 2006’dır, 2007’ye sayılı günler
vardır. Her on yılda darbe yiyen Demirel, tarihten rövanşlar almaya
ahdetmiştir. Onun içün Demirel iz ve iş peşindedir, çünkü hava darbe
kokmaktadır. Demirel, işte tam zamanı demiş, olası darbecilere liderlik
mesajları göndermiştir. Türbanlıları Arabistan’a, şalvarlıları ise Ukrayna’ya
gönderecekmiş.
1960, 1970, 1980’li yıllarda maruz
kaldığı darbelerin intikamını 1997, 2007, Allah ömür veririse 2017’de
alacaktır. Mesaj mesaj üstüne, Demirel buna adam akıllı niyetlenmiştir.
Kaymakam bu, eşek değil ya, mesajı
almış ve emektar başkomutanı görmüş olmalıdır!
Demirel alfabesini çözemeyen halk ve
halktan kopamamış siyasetçi ise zavallı ve şaşkındır, bu adam ne dedi, ne yazdı
diye.
Biz yaşta tevellüdü darbeye denk gelmiş
talihsiz kuşaklar, her yaş dönümünde yakînen yaşadığı tanklı, toplu, tüfekli
kutlamaların bir yenisine daha hazırlanmak üzeredir. Makosenler de hazırdır.
Fakat bir sorun vardır, ufak bir sorun.. Çünkü barut unutulmuştur!
EY
KAVMİM!
Harun ÖZDEMİR
Siyaset Bilimci, Araştırmacı Yazar
ve İlahiyatçı
“Atatürk bize Avrupa Birliği yolunu
göstermiştir” sözü binlerce kez tarihçiler, devlet adamları, gazeteciler, siyasiler…
tarafından tekrar edildi, fakat bunun kaynağını soran bir kişi çıkmadı. Bir
millet okumuşu ve cahili ile bu yalanı onlarca yıl tekrarlayıp durdu, nedense
bir kişi bile “acaba!” demedi. Ne bir İslamcı, ne bir Türkçü, ne bir Solcu, ne
de bir Kürtçü!
Fakat 3
Kasım’da AK Parti anayasal denebilecek bir çoğunlukla seçimi kazanınca, henüz
sandıkların ilk sonuçları TV’lerden yayınlanmadan, yasaklı lideri Recep Tayyib
Erdoğan, Yunistan başbakanı ile görüşmeleri başlatması, bazı çevrelerde
şaşkınlık yarattı. Sayın Erdoğan AB işine öyle hızlı başladı ki, birinci ayını
tamamlamadan Avrupa’da gezmediği devlet, görüşmediği lider kalmadı. Hatta
hızını alamadı, ABD’ye bile gitti.
3 Kasım 2002’ye kadar “AB’ye
girelim” diyenlerin amacı, halkın taleplerini ve alternatif arayışlarını baskı
altında tutmaktı. AK Parti AB’yi ciddi bir proje olarak
sahiplenince, kimi çevrelerin canını haddinden fazla sıktı. Bu arada, 2002’ye
kadarki AB’cilerin gerçekte oyalamacı oldukları ortaya çıktı.
Eski
AB’cilerin AK Partiye gösterilen ilk tepkiler gerçekten çok şaşırtıcı oldu:
“AB’ye
girersek din elden gitmez mi, bölünmez miyiz, bunlar bizi Hıristiyan
yapmasınlar, Haçlılar, ne olacak!...” demeye başladılar.
3 Kasım
2002’ye kadar “Atatürk bize AB yolunu göstermiştir” diyenler, en basit dini
taleplere bile çok sert tepki gösterdiklerini unutarak, dini ve bölünmeyi
gerekçe göstermeye ve Atatürk’ün gösterdiği yola(!) mayın döşemeye başladılar.
Her
propagandadan kolay etkilenen necip kavmim, şu günlerde hamasi nutukların etkisinde
kalarak AB’ne karşı gösterilen tepkilerin peşine takılmaya ve geçmişten hiç
ders almamış gibi, il il oluşturulan “kuvayı milliyeler”e gönüllü olmaya
başladı.. İşte bu noktada, her on yılda bir girdiği kurtuluş kuyruğundan çıkıp
diğer kuyruğa ilave olan necip kavmime seslenmek istiyorum ve diyorum ki;
Ey Kavmim,
iyi bil ki, bu ülkede ne İslamcılar, ne Türkçüler, ne de Solcular… kimsenin
Atatürk’ün yolunun ne olduğunu öğrenmeye niyetleri olmadığı gibi onun yolunda
yürümeye de cesaretleri yok. “Atatürk
bize AB yolunu göstermiştir” sözü de, AB’ne girmek için değil; Atatürk’ün
yolunu unutturmak için uydurulmuş bir yalandır.
Bilmeliyiz
ki, bizler aynı tarihin yoğurduğu insanlarız ve tarihin hiçbir döneminde 1
km²’de 100 Türk yaşamamıştır. Ayrıca sorunlarımızın önemli bir kısmının dışa
açılamamaktan kaynaklandığını bilirsek, bu kadar genç nüfusun Türkiye’ye
sığmadığını ve ergenekonun kaçınılmaz olduğuna rahatlıkla karar verebiliriz.
Bugün bize
sunulan AB, BOP, D-8, Hilafet, Avrasya gibi projeler, yakın tarihlere kadar var
olduğumuz coğrafyaların yeniden düzenlenmesinden başka bir şey değildir. Bu
nedenle bu projelerin her birini, neden biz daha önce göremedik ve bu teklifi,
neden biz bölge ülkelerini yapmadık, diye de hayıflanabiliriz. Bunun için
Atatürk’ün adını kullanmaya ve milleti yalanlarla bir yerden başka bir yere
taşımaya gerek yoktur. Çünkü bugün en uzak olduğumuz yolun Atatürk’un yolu
olduğunu bilmiyoruz. Söyleyenlere de inanmıyoruz. İşte size söylüyorum!
Atatürk’ün Nutuk’ta belirttiği gibi ABD ve Avrupa Birleşik Devletleri’nin
alternatifi, “seçilmiş halifenin olduğu
İttihadı İslam Birliği’dir…”
Bu yazıyı
okuyanların çıkardığı uğultudan da belli ki, kimse Atatürk’ün gelecek
tasarımını kabule hazır değil! O zaman bizler için en sağlıklı yol AB’dir.
Gelelim AB
coğrafyasına. Viyana’ya kadar olan bize yabancı değil, ondan ötesi ise yaşlı
Avrupa!
Büyük Orta Doğu Projesine gelince..
Ey Kavmim, hiçbir şey bize yabancı değil. 100 yıl önce bizim olanı kimse yeni
bir şey diye bize anlatmaya kalkmasın, oralarda nelerin olduğunu bizden daha
iyi bilen de yok.
Peki sorun ne?
Ey kavmim, sahip olduğumuz ekonomik ve sosyal değerlerle en zor projeleri
bile başarı ile tamamlayabiliriz. Önümüzde proje çok, fakat karar alamıyoruz.
Daha açıkçası ne proje yapabiliyoruz, ne de yapılan projelere katılabiliyoruz.
Başardığımız tek şey, birbirimizle çatışmak ve devlet ve millet olarak
yerimizde saymak. Tam “bir işe karar verdik” diyoruz ki, ne kadar fitne ve
fesat varsa bizi aldığımız karardan döndürmeye çalışıyor. Bu tür fesat
ocaklarına fazla kulak verdiğimiz için de, hiçbir kararda sebat edemiyoruz ve
en kârlı işten bile zararla çıkıyoruz. Oysa birlik ve beraberlik öyle bir
şeydir ki, her türlü oyunu bozar, şerleri hayra dönüştürür, en zararlı ve
yanlış karardan bile, en az zararla çıkarır.
Ey kavmim, oylarımızla seçtiğimiz TBMM üyelerinin çok büyük çoğunlukla
aldığı kararlardan bile kolaylıkla kuşkuya düşüyoruz. Halkımızın %1’inden bile
oy alamamış, kaynağı ve samimiyeti belli olmayan, hep hükümet karşıtı
eylemlerde gün ışığına çıkmış kimi özel ve tüzel kişiler.. yine birileri adına
vatanı kurtarmak için kollarını sıvamış durumdalar..
Ey kavmim, dikkat ederseniz anlatılan her hikaye sonunda sizleri halkın
oyları ile iktidara gelen hükümeti sokak hareketleri ile devirmeyi öğütlüyor.
Son 25
yıldır millet olarak köylüsü ve kentlisi ile, ilerici, milliyetçi, sağcı,
solcu, modern ve postmoderni… ile biriktirdiğimiz üçbeş kuruşu daha yüksek
faizi hangi banka ve banker veriyor diye koşturup dururken, bugünlerde bizleri
kuvayı milliyeye katılmaya çağıranların hiçbiri ortada yoktu. Aslında
ortalardaydılar ve onlar da paralarını yüksek faizi veren bankaları aramakla
meşguldüler..
Bugünkü
hükümet ve maalesef bunda sonraki daha nice hükümetler de yüksek faiz hesabı
yapanların, faiz borcunu ödemek için IMF, Dünya Bankası, AB… kapılarında
sürünecektir. Her dönemin yoksullarına gelince.. Tanrı onları korusun.. Onlar
bu gidişle faizden gelir bekleyen asalak kardeşleri için daha çoook çalışacaklar.
Ey kavmim!
Bil ki bu ülkede faiz asalakları da hain değilse; sizi temin ederim ki huzur
içerisinde uyuyabilirsin! Yok, hainlik var ama haini bulmakta güçlük çekiyoruz
diyorsanız, ben size derim ki, hainler, bu ülkeyi yükse faizle ve iç borçla
uçuruma yuvarlayıp yabancılara kul köle yapıp sonra da utanmadan “bu hükümet..,
şu hükümet… ABD’nin, IMF’nin, AB’nin… emri ile hareket ediyor…” diyenlerdir.
Kimdir
bunlar, diyorsanız..
Bunlar
parasını devlete yüksek faizle veren memur, emekli, görevli, görevsiz, köylü,
kentli, esnaf, sanayici…dir. Görüldüğü gibi yoksulların dışında kalanların
büyük çoğunluğu yüksek faizle devletlerini ödenmez borçlara batırmış
vatandaşlarımızdır.
“Hükümet
yabancıların sözleri ile hareket ediyor” diyenler vicdanlarını aklamak için
sokak hareketlerine hazırlanacaklarına, ana paralarına razı olacakları ve faiz
alacaklarından vazgeçecekleri kuvayi milliye hareketleri başlatsınlar.
Görecekler ki Atatürk de faize karşıydı ve yüksek faizin bu ülkeyi batıracağını
1930’larda söylemişti.
Ey Kavmim!
Bu günler, tekrar gelmeyecek güzel günlerdir, akılsız vatanseverlerin zarar
vereceği günler yakındır. İşte bu günlerde, olur olmaz gelişmelerde, eğer
hükümetin dışında başka iktidarlara kulak vereceksek, ey kavmim, ben size derim
ki, hiçbir güç bize yardımcı olamayacaktır.
Yazarın
Yayınlanan Diğer Yazıları: 1- NÜKLER KOMPLO 2- SAÇMALAMA HAKKI
ANA SAYFAYA || ŞİİRLER VE ŞAİRLER
|| HİKAYELER