|
|
GERİ KALMIŞLIĞIN
TEORİSİ Harun ÖZDEMİR Siyaset Bilimci,
Araştırmacı Yazar ve Tv Programcısı |
“Müslümanlar neden geri kaldı” sorusuna
yanıt arayanlar, bu kadar büyük bir olayı, nedense bireysel faktörlerle
açıklamaya çalışıyorlar. Tarihin her döneminde yaşanan oluşma, gelişme,
duraklama ve çöküş süreçleri, tekerrür eden kaçınılmaz sonlardır. Bunu bir-iki
tarihi şahsiyetle açıklamak zihin tembelliğinden başka bir şey değildir.
Örneğin; Gazalî bir risale yazdı,
felsefeyi eleştirdi, Müslümanlar da onu zaman kaybetmeden okudular ve Gazalî’ye
hak verdiler. Dolayısıyla Müslümanlar geri kaldı... gibi. Tarihe böyle
yaklaşanlara göre Gazalî olmasaydı veya farklı görüşte olsaydı, her şey çok
farklı olacaktı...
Bir okul içinde bile olması imkansız
koşulları, tüm İslam dünyası ve Müslümanlar için bir olgu gibi tanımlamak,
yüzyıllara ve milyonlara sığmayan bu denli büyük olayı açıklayamazlar. Bu
görüşte ısrar edenler sadece kendilerini ve niyetlerini birçok açıdan ele
vermiş olurlar...
Eski Yunan, Roma ve Batı tarihinde olaylar ve
gelişmeler “ekonomik ve sosyal koşullar”la
birlikte açıklanırken, nedense söz konusu Doğu toplumları olunca, olaylar ve
gelişmeler “zihniyet” problemi
olarak ele alınır. Bununla da kalınmaz, bir aktör yaratılır, bu bazen bir
sultandır, bazen de dini lider. Belirleyici olan ise ya bir buyruk, ya da fetvadır!
MİTOLOJİK ÇAĞIN KOŞULLARI
Ama konu Eski Yunan, Roma ve Batı’ya
gelince.. İnsana ve tarihe yaklaşım değişir. Her şey biraz daha aklileşir ve
anlaşılabilir hale gelir. Aktörler ve fetvalar, yerini ekonomik ve sosyal
olgulara bırakır. Örneğin, küçük toprak sahipleri olur, birileri bunları faizle
borçlandırır, ödeme güçlüğü çekildiğinde ise eski borçlar, yeni borçlarla ama
daha ağır koşullarla ertelenir, zaman geçtikçe borçlar ödenemez hale gelir ve
toprağa el konur. Borç fazla ise alacaklıya köle olunur. Bir süre sonra küçük
toprak sahiplerinin mülkleri, küçük bir azınlığın eline geçer ve büyük toprak
sahipleri sınıfı oluşur…
Bol miktarda toprak ve köle sahibi olan
toprak aristokrasisi, eğlenmek için şatolarında fanteziler kurarlar. Sıkıntı
hat safhaya çıkar. Çünkü yapacak işleri kalmaz; her şeyi yapan fazlası ile
köleleri vardır. İnsan avına çıkılır, korsanlık yapılır, olmadık savaşlar
çıkarılır… Sıkıntı eksik olmaz, o daimdir...
Ama ozanların yerini alacak kimse yoktur.
Çünkü aristokrasi akıl dışı fanteziler yanında, aynı zamanda hikaye
meraklısıdırlar. Mitolojinin her türlüsünü ödüllendirirler. Şatolarda
dalkavukluğun sınırı yoktur. Mitolojik öyküler müzik eşliğinde şiirsel bir
dille sunulur. Dünyanın birçok yerinden toplanan değişik konulu öyküler,
masallar, destanlar, kurgular, Yunanlı gezgin ozanlar tarafından şato ortamında
dalkavukluğun sınır tanımaz becerileri ve sanatın etkileyici dili ile
bütünleşince aristokratik ailelerin her biri, ayrı bir “yarıtanrı” olur.
Ozanlar, birbirleri ile kavgalı, yenen ve
yenilen yarıtanrı kahramanlarını imalı dille aristokrasiden seçerler.. Ödülü
bol hikayeler zengin toprak sahiplerinin kibirli gururlarını okşarken, ozanlara
da bol kazanç sağlar..
FELSEFÎ AKLIN KOŞULLARI
Eski Yunan sitelerinde yaşam toprak sahipleri
ve kölelerin uğraşından ibaret olduğu söylenemez. Tüccarlar da vardır. Dünyanın
her yerinden, ulaşabildikleri pazarlardan aristokrasiye satacakları bir şeyler
ararlar, bu arada alınıp satılacak birçok ürün tanırlar, bir kısmını sitelerde,
bir kısmını da gidip geldikleri ülkelerde ve pazarlarda satarlar. Böylece geç
fark edilen bir zenginleşme, hızla büyümeye ve etkinleşmeye başlar.
Büyüyen servetlerinin bir kısmını, büyük
toprak sahiplerine borç veren tüccarlar, diğer kısmı ile de ticaretlerini
yapmaya ve daha da güçlenmeye devam ederler. Üç beş kuşak önce küçük toprak
sahiplerini faizli borçlarla yoksullaştıran büyük toprak sahipleri, rehavet
yıllarında, bir çok neden sıralanabilir ama önemli değil, aynı yöntemle, bu
defa kendileri tüccarlara borçlanır hale gelirler.. Çok geçmez, tüccarların
içinden bir kısım zengin, sadece tefecilikle, para ticaretiyle bu insanları
sömürmeye başlar. Borçlar ve faizler artınca, toprak aristokrasisi alıştıkları
aşırı israftan vazgeçemezler, daha çok borçlanırlar.. Ödeme güçlüğüne düşünce
de kölelerine yüklenirler, onları daha çok çalıştırmak isterler ki, borçlarını
ödeyebilsinler. Fakat bu da mümkün olmaz; çünkü doğada faizi ödeyecek bir yasa
yoktur, sıra mülkiyetlerin el değiştirmesine gelir.. Fakat bu da kolay olmaz.
Bu aşamada aristokrasi kabalaşır; güç kullanmaya yeltenir..
Zamanı gelmiştir.. Neyin zamanı derseniz
hürriyet, eşitlik, adalet, demokrasi… gibi sloganların zamanı gelmiştir.
Kölelerin de buna çok ihtiyacı vardır! Bankerler zor koşullarda çalıştırılan
umutları tükenme noktasındaki büyük köle kalabalıklarını bu sloganlarla
efendilerine karşı kışkırtırlar.. Ne olursa ondan sonra olur.. İktidar el
değiştirir.. Kölelerin toprak sahiplerine olan borçları affedilir; bankerlerin
alacakları ise bakidir.
Toprak aristokrasisi gider, yerine, tüm
zenginliğin sahibi tüccarlar ve az sayıdaki bankerler gelir. Kölelik ise
yurttaşlıkla yer değiştirir; fakat, çalışma koşulları fazla değişmez. Demokrasi
halk çalışırken işletilir, dolayısı ile oy kullanan yine bir azınlıktır…
Hürriyet, eşitlik, adalet, demokrasi… gelmiştir, efendiler değişmiş, halkın
durumu ise değişmemiştir. Toprak aristokrasisi gitmiş, ticaret ve sermaye
burjuvazisi gelmiştir.
Eski Yunan’da mitolojinin yerini felsefenin
almasına gelince.. Toprağa bağlı yaşamın efendi ve köleleri sevgilerinde ve
zulümlerinde duygusaldırlar; rasyonaliteden ve pragmatizmden, hoşgörü, geniş
kültür ve görgüden ise yoksundurlar.
Oysa tüccarlar böyle değildir. Özellikle
uluslar arası ticaret yapanlar hiç değildir. Yaşadıkları toplumdan oldukça
farlı koşullarda, çok ilginç mal ve hizmet çeşitleriyle karşılaşırlar.. Ayrıca
birbirinden ilginç bilgi, din, sanat, felsefe ve yönetim biçimleriyle
tanışırlar.. Mesleki alışkanlıklarının bir gereği olmalı ki, rasyonelliği ve
pragmatizmi reflekse dönüştüren bu insanlar, mal alım satımı ile servetlerine
servet katarken, bilgi birikimi oluşturmayı da ihmal etmezler.
Tüccarların ve bankerlerin etkinliği ile
beraber toprak sahiplerinin ödüllendirdiği mitolojik ve akıl dışı olağanüstülüklerin
sunulduğu sanatlar, yavaş yavaş etkinliğini yitirirken, yeni bir uğraş
popülerleşmeye başlar. O da felsefedir.
İyonya’da tüccarların başlattığı felsefe, çok
geçmeden Yunan sitelerine de yayılır ve geniş bir çevrenin yoğun bir ilgisi ile
karşılaşır. Mitoloji, toprak köylülerinin ve kölelerinin ilgisini bir süre daha
çekerken, ticaretin etkisi arttıkça felsefe çok daha geniş bir alanda
tartışılmaya başlar.
Mitoloji toprağın ve duygusallığın; felsefe
ise rasyonelliğin ve ticaretin türevi olarak tarihe geçer.
İSLAM UYGARLIĞI’NIN OLUŞUMU
İslam Uygarlığı’nı
oluşturan temel öğe, Arap Yarımadası’nın ekonomik ve sosyal yapısındaki büyük
değişimde aranmalıdır. Yarımada’da yaşayanlar yüzyıllarca çok yakınlarında
oluşan Mezopotamya, Mısır, İbrani, Yunan, Roma gibi uygarlıklarla bazen çok
yakın, bazen de teğet ilişkiler kurmuşlar; fakat, İslam’a kadar yeni bir sentez
yaratacak gelişme gösterememişlerdir.
Davut Peygambere kadar daha az ticaret,
daha çok tarım hayvancılık yapan Araplar, Davut Peygamberin aracılığı ile
Fenikeli tüccarlarla işbirliği yaparak o zamanların dünya ticaret sistemine
entegre olmuşlardır. Bu tarihler yaklaşık M.Ö. 1.000 - 950 yıllarıdır.
Tarihsel dönemleri genel
olarak ele alırsak Arapların ticaretle iştigallerini üç döneme ayırabiliriz:
-Birincisi Tevrat’ın da
belirttiği gibi Yusuf(AS)’dan önce başlamış olan Arabistan – Hindistan ve
Arabistan - Mısır ticaretidir ki buna kısmen Mısır’ın tedarikçiliği gözüyle
bakabiliriz.
-İkinci aşama Arabistan -
Fenike ticaret antlaşmasıdır. Bu antlaşma ile Araplar dünya ticaret sistemine
katılmışlardır.
-Üçüncü aşama ise Roma’nın
Ortadoğu’ya egemen olduğu dönemdir ki, bu dönemde Araplar, herhangi bir ortağa
veya yol göstericiye gerek duymadan, geniş bir coğrafyadan Yarımada’nın
ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri ticareti kendileri yapabilmişleridir.
Bu kısa ayrımlara göre bir
tahminde bulunursak Araplar, Muhammed(AS)’e gelinceye kadar dünya ekonomisi
içinde yaklaşık 2000 yıllık bir ticaret tecrübesi kazanmış olduklarını
söyleyebiliriz.
Tarım ve hayvancılık
ekonomisi devam ederken ticaretin gelişmesi Arap karakterinde bir farklılık
yaratmıştır. Duygusal düşüncenin rasyonel ve pragmatik bir karakterle
sentezlenmesi Yarımada’da yeni bir kimlik oluşturmuştur.
İlk Müslümanların gördüğü
tepkiyi anlatan tarih yazımlarında abartı var mıdır, sorusunu başka bir yazıda
tartışmak daha yerinde olur. Ama Muhammed(AS)’in
başlangıçta gördüğü tepkinin kısa bir süre sonra radikal bir benimseme ile
sonuçlanması, yine bir tüccar karakteri ile açıklanabilir. Kısaca söylemek
gerekirse, ilk Müslümanların ve yayıcı önderlerin çoğunun tüccar olması,
tarihin en önemli olaylarından biridir.
Muhammed(AS)’in de iyi bir
tüccar olduğu düşünülürse, Kur’an
dışındaki İslam’a ilişkin tüm değerler, onu yorumlayan ve yaşama aktaran
insanların ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alışkanlıklarının etkisi ile
oluşmuştur. Çünkü Kur’an her zeka, bilgi
ve gelişmişlik düzeyine hitap eden ve her düzeydeki insana yaşamını
düzenleyebilecek doğrular sunabilen ilahi bir kitaptır. Bu sanıldığı gibi
bir inanç önermesi değildir; aksine İslam Uygarlığı bu tezin en açık
kanıtıdır.
İslam Uygarlığı, Arap
Yarımadası’nın ekonomik ve sosyal yapısında doğmuş, zamanla üç kıtanın bütün
birikimleri ile sentezlenerek olgunlaşmıştır. Uygarlığı oluşturan bütün
kurumlarda, eski uygarlık kalıntılarının her birinden izler bulmak mümkündür;
fakat, hiçbiri olduğu gibi alınmamıştır, bunların hepsine yeni sentezin damgası
egemendir.
İslam’ın Arap Yarımadası
dışına taşmasında, askeri başarıların önemi fazlası ile öne çıkarılmaktadır ki,
bu doğru değildir. İslam tarihi iyi okunduğunda görülecektir ki, İslam’ı üç
kıtaya yayan gerçekte Müslüman tüccarlardır[1].
Daha önemlisi ilk dönem İslam alimleri de tüccardır. Hem ticaret yapan hem de
bilgi toplayan Müslüman tüccarlar, aynı zamanda örnek yaşamları ile de İslam’ın
hızla yayılmasına öncülük yapmışlardır.
Müslüman tüccarların
İslam’ı yayma başarısı iktisat tarihi açısından ele alınmadığından, bu
olayların önemi tam olarak kavranamamıştır. Askerin gitmediği topraklarda, yeni
bir din yayan bu insanlar, İslam Dini’ni sevgi dini şeklinde değil; o insanları
temelden değiştiren inançlar ve kurallar bütünü olarak tanıtmışlardır.
Müslüman tüccarın diğer
tüccardan farkına gelince.. İslam Dini ticaretin fazlası ile yararlandığı
faizi, İslam’ın 21 veya 22. yılında yasaklamıştır. Bu yasak, Müslüman tüccarı
dünyadaki benzerlerinden çok farklı kılmıştır. Yani faizsiz ve sömürüsüz ticaret, üç kıta için yeni bir olgu olduğundan, ticaret
değişen ve değiştiren ve aynı zamanda da İslam Uygarlığını oluşturan ana faktör
olmuştur.
İSLAM SANAYİ DEVRİMİ OLDU MU?
Müslümanlar din, kültür ve
uygarlık ayrımı yapmadan ulaşabildikleri her türlü bilgiyi anlamaya çalıştılar.
Sonra Kur’an açısından kritik ettiler, ilgilerini çeken konularda yenilikler
yaparak geliştirdiler. Bu genel açıklama içerisinde fen bilimleri ve felsefeyi
biraz daha öne çıkardıklarını söyleyemeyiz.
Felsefe teorik ve rasyonel bir
çabadır, halka indirgenmesi veya günlük yaşama aktarılması zordur. Ama fen
bilimleri böyle değildir. Örneğin, tıp ve eczacılık, o günlerde deney ve
gözlemin, araştırmaların önemli konularından olmasına rağmen Müslümanlar,
Batı’da olduğu gibi doğaya ve insana bakışlarını yansıttıkları bir teknolojiyi
geliştiremediler; neden[2]?
Teknoloji için gerekli
matematik ve fen bilimler şaşırtıcı bir gelişme göstermesine rağmen teşvik tıp,
eczacılık ve ibadetlerin periyodik takvimini belirlemekte kullanılan astronomi
gibi alanlarda yapıldı. Bakırın altına dönüştürülmesi çalışmaları ise dolaylı
olarak kimyayı geliştirdi.
Oysa teknoloji dediğimiz olgu,
yaşamı kolaylaştırmaya dönük pazarlanabilen bir üründür. Dünyanın her döneminde
insanlar tasarı düzeyinde teknolojiyi düşünmüşlerdir ama onu uygulayacak
finansmanı bulmak her araştırmacıya nasip olmamıştır. Bulanların bir kısmı
araştırma düzeyinde başarısız olmuş, bir kısmı da ürettikleri teknolojiyi
satacak pazar bulamamıştır.
İslamiyet, gümrük vergilerini
bile devletin asli gelir kaynakları arasına almadığı için ticaret; faiz yasağı
ve sermaye vergisi dışında herhangi bir engelle karşılaşmamıştır. İktisat
tarihine bakıldığında tarihte ticaretin bu kadar serbest olduğu bir dönem
görülmemiştir. Buna rağmen toprakları ele geçirip köylüleri köleleştirecek,
sultanları borçlandıracak, savaşları finanse edecek ve rejimleri değiştirecek
bir zengin sınıfı oluşamamıştır. Çünkü faiz yasağı ve sermaye vergisi hiçbir
tüccarı Eski Yunan’da, Roma’da ve Batı’da olduğu gibi otorite yapamamıştır.
Dolayısıyla pazarlanabilecek endüstriyel ürün tasarımına ve denemelerine ciddi
finans desteği sağlayacak zenginler yetişememiştir.
Batı’da olduğu gibi siyasi
otorite ile tüccarlar arasında ciddi sorunlar yaşansaydı, en etkin oldukları
başlangıç dönemlerinde siyasilere karşı bir güç oluşturmaya çalışırlardı. Oysa
gelişmeler bu yönde olmadı, siyasiler o günün koşullarında dünyanın en düşük
vergilerini alıyorlardı ki, bu da tüccarlar için bir avantajdı.
Bir başka açıdan şunu da
söyleyebiliriz, ticaretin önünde yani daha kârlı ticaret yapamamanın önünde
siyasi veya toplumsal bir engel yoktu. Zaman zaman uygulanan gümrük
vergilerinin oranı ise %10’u geçmiyordu. O da her ülkeye uygulanmıyordu.
Eğer tüccarlar gelişmelerinin
önünde faiz yasağı dışında bir engelle karşılaşmış olsalardı, mutlaka
aralarında bir örgütlenme, dayanışma, engelleri aşıcı stratejik güçler
oluşturma yarışına girerlerdi. Bu olmayınca geriye bir tek şık kalıyordu: Bilim
adamının merakını finanse edecek bilim düşkünü tüccarları bulmaktı.
Abbasiler döneminde sarayın
bilimsel faaliyetleri finanse etme ve görüşler arasında taraf olma günlerine
gelindiğinde, gerçekte henüz teknolojiyi yaratacak ilmi birikim tam olarak
oluşmamıştı. Bu koşullarda teknolojik bir devrim yaşanabilir miydi diye bir
soru yöneltiliyorsa buna kolaylıkla
“Evet!” diyemeyiz. Çünkü teknolojiyi doğuracak ilmi araştırmalar ve buluşlar
devam ediyordu ama yeterli olgunluğa ulaşamamıştı. Bir, belki de iki yüz yıl
daha beklemek gerekiyordu ama ne yazık ki, siyasilerin bilimsel araştırmalara
müdahil olması gelişmelerin yönünü değiştirdi.
Müslüman orduların
fethettikleri topraklar kontrol edilemez kadar genişti. Çünkü bu geniş coğrafya
tek bir siyasi irade tarafından yönetilmeye çalışılıyordu. Sarayın vergi ve
ganimet gelirleri çok fazlaydı. Bu nedenle fetih ve ganimet arzusu
zayıflamaktaydı. Siyasi mücadeleler de zayıflamıştı. İslam’ın yarattığı
ekonomik, sosyal, siyasal, dini ve bilimsel çabaların yarattığı refahın nasıl
bir gelişme göstereceğini tasavvur ederken, bir sultanın can sıkıntısını nasıl
gidereceğini de düşünmek gerek.
Acaba saray, bilimsel
etkinliklere katılmaya iki yüzyıl sonra katılsaydı yani ticaretin finanse
ettiği çalışmalar biraz daha devam etseydi sonuç faklı olur muydu, sorusu ne
yazık ki sorulamamaktadır.
İslam tarihinin ilk döneminde
ticaretin ve tüccarın belirleyici ve yönlendirici etkisi, bir süre sonra yerini
saraya bırakmıştır. Siyasi mücadelelerin kısmen zayıfladığı Abbasiler döneminde
saray dinî, felsefî ve bilimsel tartışmalara ilgi göstermiş, finanse etmiş, bir
süre sonra da tartışmalarda taraf olmuştur. Tüccarın liberal, rekabetçi,
tutumlu, rasyonel ve pragmatik karakterinin yerini; istikrarcı, otoriter,
müsrif, duygusal ve kaba bir karaktere bırakmıştır. İlk dönem ilim adamlarının
uzak durmaya çalıştığı bu karakter, zamanla topluma ve uygarlığa egemen olmaya
başlamıştır.
DURAKLAMA TEORİLERİ VE GAZALÎ FAKTÖRÜ
İslam Uygarlığı’nın doğuş
dönemlerinde Müslümanlar farklı düşünceleri büyük bir açlıkla
benimseyebiliyorlardı. Çünkü karşılaştıkları her yeniliği sentezleyecek
yöntemleri vardı. Fakat 11. yüzyıla gelindiğinde paradigma doyma noktasına
ulaşmıştı. Sorun yeni yöntemin yaratılamamasıydı
ama çok geç anlaşıldı.
Büyük bir bilgi birikimi
vardı; fakat sonuçlar bildik çıkıyordu. Başlangıçta bilgiye duyulan aşırı
açlık, sonraları tokluğa dönüştü. Felsefenin gereksiz görülmesi veya “faydasız ilimden Allah’a sığınırım”
sözleri bu dönemde yaygınlaştı.
İşte Gazalî de bu dönemin insanıdır. Yani “faydasız ilimden Allah’a sığınırım” sözünün kabul gördüğü bir
dönemin hem de yenilikçi bir alimidir. O’nun hakkında söylenenlerin çoğu,
gerçeği yansıtmaz. Çünkü Gazalî muhafazakarlıkla
suçlanmıştır ki, bu doğru değildir.
Gazalî, ilimlerde duraklamanın
olduğunu ve sorunun yöntemden kaynaklandığını görmüş ve bunu “el-Mustasfâ” adlı yönteme ilişkin
kitabında geniş bir şekilde anlatmış ve bazı çözümler de göstermiştir.
Özellikle içtihadın, yani yeni çözümler için araştırma yapmanın ve yaratıcı
görüşlere ulaşmanın kolay olduğunu anlatan özel bölümler yazmıştır. Gazalî “el-Mustasfâ”da ortaya koyduğu yöntemi izleyerek yenilik yapmayı
kendisi de denemiş; fakat, başaramamıştır. Çünkü kurmaya çalıştığı yöntem yeni
değildi, elde ettiği sonuçlar da bildik türdendi.
Eğer Gazalî sanıldığı gibi
tüm İslam dünyasını yüzyıllar boyu etkileyen bir otorite olsaydı İslam
felsefesinin veya uygarlığının duraklamasını Gazalî bağlamında tartışabilirdik.
Oysa böyle bir durum söz konusu değildir.
Gazalî kendi çağında ve sonraki yüzyıllarda Peygamber gibi referans alınan
bir kişi olmadığına göre, eleştirel görüşleriyle felsefesinin gelişmesini
önleyemezdi.
Kurumsal etkiler kişisel
faktörlerden daha etkilidir. Bu nedenle İslam tarihinde yaşananların ekonomik,
sosyal ve kurumsal açıklamaları daha önemlidir. Olayların bazen aktörlerle
açıklanmaya çalışılması bu tezi yanlışlamaz. Örneğin, İskender’in Doğu Seferinin, Yunan toplumunun içini boşalttığını,
enerjisini tükettiğini ve uygarlığın duraklama ve gerilemesinin ana nedeni
olduğunu söyleyebiliriz. İskender bir aktördür, bunu inkar edemeyiz ama bu
seferi gerekli kılan koşulların İskender’in iradesi kadar ekonomik, sosyal ve
siyasal nedenleri de vardır.
Gazalî faktörü de böyledir. Eski
Yunan Uygarlığı, siyaset kurumunun etkinleşmesi ile duraklama ve gerileme
dönemine girmiş, Hıristiyanlıkla da çökmüştür. İslam Uygarlığı da siyaset
kurumunun etkinleşmesi ile duraklamış ve gerileme dönemine girmiştir; Batı
Uygarlığının yayılmasıyla da çökmüştür.
Gazalî, bu duraklama
döneminde üzerinde çok konuşulan bir şahsiyettir. Felsefeye karşı takındığı
eleştirel tutum, felsefenin gözden düşmesine neden olduğu söyleniyorsa, bu
doğru değildir. Ama Gazalî’nin kurumsallaştırdığı bir yanlış vardır ki, o da
gündeme gelmiyor:
Siyasal mücadelelerin
bilimsel çalışmaları zedeleyeceği gerçeği, sahabeler döneminde açıkça
görüldüğünden ilim adamları olabildiğince saraydan ve onun uzantısı kurumlardan
uzak durmaya çalışmıştır. Abbasiler döneminde başlayan siyaset - bilim
yakınlaşması, bir süre sonra bilimin aleyhine işlemeye başlamıştır. Çünkü
Abbasi halifeleri, hem bilimi desteklediler, hem de tartışmalarda taraf
oldular. Bu da alimleri rahatsız etmiştir.
Nizamiye Medreseleri siyasal
iktidar tarafında kurulmuş ve finanse edilmiştir. Gazalî, Nizamiye
Medreseleri’ne hoca bulmakta zorluk çeken iktidarın görev teklifini kabul
ederek kurumsal anlamda bilimin, siyasetin emrine girmesini onaylamış oluyordu.
Bu görevi kabul ettiği için de dönemin ilim çevrelerinden tepki görmüştür.
“Bunda ne var ki!” denebilir. Doğru, ne olabilir ki! Bu tepki bile, maaşla
çalışan akademisyenlerin konuyu anlayamayacaklarını yeteri kadar göstermektedir.
Hele Kemal Gürüz’ün anlaması ise hiç
mümkün değildir.
Özet olarak şunları
söyleyebiliriz ki, İslam Uygarlığı’nın yapısında birçok kültürün ve eski
uygarlığın izlerini bulmak mümkündür; fakat, İslam Uygarlığı hiçbirinin aynısı ve
tekrarı değildir. İslam Uygarlığı yeni bir sentezdir. Mezopotamya, İbrani ve
Hıristiyan Roma uygarlık geleneğinin devamıdır. Bununla beraber Mısır, Hint,
Eski Yunan ve Pagan Roma uygarlıklarından etkilenmiştir. Bu etkiler bilimin ve
felsefenin bütün alanlarında görülebilir. Fakat hiçbir bilim, alındığı gibi
kalmamıştır, hepsi mutlaka bir gelişme göstermiştir. Zaten uygarlığı oluşturan
temel neden de bu yeniliklerdir.
Öyle değil mi?
[1] Hatta Sa’d b. Ebi Vakkas gibi savaşların
başarılı komutanları bile iyi bir tüccardır. Bu nedenle savaştaki başarılarda
bile tüccar tavrın, yani rasyonel ve pragmatik karakterin rolü unutulmamalıdır.
[2] “İslamî
teknoloji” demeye gerek olmayabilir ama Batı teknolojisi evrensel değilse ve
aradaki farkı da belirtmek gerekiyorsa bir şeyler söylemek gerekiyor sanıyorum.