KOMPLO TEORİSİ YA DA HAYATIN İŞLEYİŞİ NE KADAR RASYONELDİR?
Faruk KURTBAŞ
Nedense gecenin bir vaktinde
beynimin bütün köşelerinde “çok saygın zatların(!)” “komplo teorisi” dedikleri
“irrasyonel iblis” cirit atıyor. Aklım bir futbol topuna dönüşmüş adeta, tek
oyunculu bu zorlu oyunda oyuncunun adı “komplo teorisi”.İlkokuldan beri –herkes
gibi- aldığım “bilimsel-pozitivist eğitim” bana toplumların da bilimsel
kurallara göre işlediğini, toplumsal hayatın işleyişinin de fizik yasalar gibi
genel ve insanın olduğu her yerde geçerli “sosyal yasalara” tabii olduğunu
öğretmemiş miydi? Nasıl oluyordu da bunca pozitivist-bilimsel eğitimin akabinde
beynimde şüpheler uyanabiliyor ve bu şüphe kapısından giren komplo teorisi
bütün ömrümle dalga geçercesine aklımı futbol topuna dönüştürebiliyordu? Komplo
gerçekten var mı ve eğer varsa kimlerdir başımıza çorap örenler ya da
istikbalimizi süslü laflardan ürettikleri çuvallara sokanlar? Aklı hapishaneye girmiş insan ya da
toplumların bedenleri ne kadar kendilerine ait olabilir? Aklımızı hapsedenler
bedenimizin bize ait olduğuna dair avuntu edebiyatını da ruhumuza zerk ederek
“mış” gibi “miş” gibi bir hayat sürmemizi ve
zamanın basit tüketicileri olarak
terk-i dünya etmemizi kader olarak kurguluyor olmasınlar?..
SOSYAL BİLİMLER TOPLUMLARI NEDEN
ANALİZ EDERLER?
Üniversite düzeninin yalnızca
“bilme” açlığını gidermek amacıyla işlediğini ya da başka bir tabirle “bilim
için bilim yaptığını” düşünecek kadar saf insanlar hala dünyada yaşıyorlar mı
acaba? Ben bilim felsefecisi değilim,olmak gibi bir iddiam da yok yalnızca
bilimsel faaliyetin işleyişi ve amaçlarına yönelik gözlem ve düşüncelerimi
paylaşmak istiyorum. Tabii bilimlerin ne kadar tabii olduğunu ya da icat edilen
her şeyin ne kadar insanlığın yararına olduğunu tartışmıyorum benim
sorguladığım nokta “sosyal bilimler” tanımlamasının bizatihi kendisidir.
İnsanı anlama çabası ve isteğinin kökeni nedir;
bu “mistik akımların kendini bilen tanrıyı bilir” yaklaşımının farklı bir
tezahürü mü yoksa “yönetme” ihtiyacının tatmini zarureti midir? Burada kimsenin
bilmediği bir şey söyleme iddiasında değilim; kısaca “bilgi güçtür”,bilmek
güçlü kılar ve güç sahibinin de gücüne güç katar. Devletin bilgiye
ve özellikle de akademik kurulların işleyip onayladığı bilimsel bilgiye duyduğu
ihtiyaç, insanı ve toplumu yönetmenin zorlaşan tabiatından kaynaklanır. Modern
devlet; üniversite düzeninin ürettiği, gerçeği ifade etmede geleneğin ve
ruhbanın sunduğu “ananevi bilgiden” daha kuşatıcı ve “faydalı”olan “bilimsel
bilgiye” ihtiyaç duyar. Sosyal bilimler olarak tanımlanan bilgi üretim
disiplinlerinin yaygın bir şekilde örgütlenmiş olması bir takım kibar insanlar
yetiştirmek ya da fanteziler üretmek için değil yönetimde kolaylık sağlamak içindir.
Son tahlilde bilim –özellikle de sosyal bilim- içinde yer aldığı güç ilişkilerine hizmet eder. Aynı yöntemlerin
uygulanması aynı sonuçlara ulaştırmaz ve bir araştırmadan çıkan sonuç her zaman
araştırıcının beklediği amaca hizmet etmez. Sistemin patronları o araştırmadan istedikleri
sonucu çıkarırlar. Bütün bu iktidar
–bilim ilişkisinin güç sistemine hizmet eden mahiyeti bilimsel süreçlerden elde
edilen bilginin değerini ortadan kaldırmaz ta ki biz bu bilgiyi değerlendirecek
akli özerkliğimizi kaybetmiş olmayalım; halk deyişini uyarlayarak söylersek
“her Prof Dr’yi Abdurrahman Çelebi
sanmayalım.” Sosyal bilimler tanımlamasının bizatihi kendisini,
kökenindeki “bakılan yere bağlı olma durumunu” perdeleyen bir maske
tabir olarak görüyorum. Bence doğru isimlendirme; “ideolojik bilimler”dir.
Metot aynı olsa bile aynı konuya ilişkin farklı sonuçlara ulaşılmasının nedeni
“bilim adamı”nın beşeri konumlanışıdır yani dünya görüşüdür. “Sosyal bilim”
tabirini artık yerleştiği için kullanmaktan vazgeçmemizi önerecek değilim;
fakat bilim adamının insan olduğunu unutmamak kaydıyla. “Yansız sosyal bilim” anlayışı, koskoca bir
hurafeden başka bir şey değildir. Ve bu
hurafeye inanmamızı isteyenlerle, kimliğimizin bilgi üretim süreçlerine dahil
olarak hayata damgasını vurmasını istemeyenler aynı gücün kulları olmasınlar
sakın?
“Ne alakası var bu anlattıklarının komplo teorileriyle” dediğinizi
duyar gibiyim, doğrusu lafı uzatmayı da pek sevmem. Öncelikle “alakasını” sizin
kurmanızı rica etmekle birlikte bir noktanın altını çizmek ve vurgulamak istiyorum:
Bilgi güçtür, bilgiyi üretenler tanımlama gücüne sahip olurlar. Tanımlamak
ise belirlemek ve tanımlananın kaderini çizmektir bir anlamda. Soru; biz yani
Türkler kimliğimize ilişkin bilginin ne kadarını kendimiz üretiyoruz?
Bilinen bir hakikattir; insan fıtratı gereği sahip olduğu şeyleri ya da
maddi/manevi değerleri kaybetmek istemez. Soru: Bugün dünyaya hükmetmek isteyen
emperyalist bloğun kendi kudretinden vazgeçmesini ve kendinden olmayan dünyaya
merhamet etmesini beklemek gerçekçi midir? Varlığını gasp ve talana borçlu
olanların bu gasp düzenini devam ettirmek için neler yapabileceklerini hiç
düşündük mü?
İnsan, “bilimin yüce yasalarını” düşünerek mesela sosyolojik yasalara
ya da mantık kurallarına göre yaşayan, ne yapacağı her zaman hesap edilebilen
bir varlık mıdır?
İnsan elbette ki bilimsel şablonlara göre yaşamaz ve hayat sürekli bir oluş hali olduğu içindir ki “sosyal bilimlerin” temel amacı insanı tahmin edebilmektir. Tahmin edebilen, yönlendirebilme ve şekillendirebilme kudretine de sahip olur. Dünyaya hükmeden emperyalist güçlerin sosyal bilimlere astronomik rakamlar ayırması, bilginin güç ve hegemonya sistemini besleyen lojistik niteliğiyle ilgilidir. Örneğin; Türkiye üzerine yapılacak herhangi bir araştırmayı resmi üniversite fonları ya da “vakıflar” aracılığı ile desteklersiniz. Araştırmacıyı yaklaşımlarında serbest bırakırsınız -ne de olsa akademik özgürlük var – ve araştırmanın sonucunda Türkiye’ ye ilişkin hiç bilmediğiniz bir sonuç elde edebilir, bu sonucu da Türkiye politikalarınızı oluştururken kullanabilirsiniz. İngiltere Milli Coğrafya Enstitüsünü insanlar tabiatın sırlarını keşfedip güzellikleri karşısında sarhoş olsunlar diye değil emperyalist yayılma siyasetinin haritasını çıkarmak için kurmuştur. Uzağa gitmeye gerek yok; soğuk savaş döneminde komünizm başlığı üzerinde yoğun olarak çalışan batı üniversiteleri bugün etnisite ve İslam araştırmalarıyla meşguldür. Sosyal bilim enstitüleri günümüzde birer kimlik fabrikasına dönüşmüşlerdir. Tarihi süreç içerisinde kabile aşamasından millet aşamasına evrilen, daha büyük insani aidiyet birimleri oluşturan insanlığı yeniden kabile çağına dönüştürme amacına koşulmuşlardır. “Büyük ağabey” tarafından verilen yeni görev; teoriler uydurarak ve olmayacak bağlantılar üreterek milletleri ameliyat etmek daha doğrusu parçalara ayırmaktır. Nasılsa merkezde üretilecek teorilerin çevrede alkışlayan çok müşterisi bulunur ve alkış korosu büyüdükçe yalanlar gerçek olur. Ne diyordu ünlü Roma atasözü; “Kim söyledi, Nerede söyledi, Nasıl söyledi, Ne söyledi?”Önemli olan “ne” söylendiği değil “kimin” söylediğidir. “Mademki güçlüler yani en ileri olanlar benim farklı olduğumu söylüyorlar öyleyse doğrudur” türünden bağımlı bir zihniyet iklimi ile bütünleştiğinde Roma atasözünün ifade ettiği anlamdan yeni bir “kimlik” çıkar. Güçlü merkezlerin diplomatik birimlerinde isimlendirilip üniversite kürsülerinde inşa edilen bu yeni yaratık/”kimlik”,batı dışı dünya yeni bir feodal çağa sürükleninceye kadar kullanılacaktır.
NE YAPMALI?
Sosyal bilimlerin tabiatına
dikkat çekmemin amacı farklı söylem biçimlerini, üzerinde düşünmeden
küçümseyici bir tavırla “komplo teorisi” deyip bir kenara atmanın doğruluğu
üzerine soru işaretleri düşürmekti.İnsan
robot olmadığına ve güç mücadeleleri dünyaya egemen olduğuna göre devletler ya
da sermaye grupları veya başka unsurlar toplumların kaderi üzerine neden
senaryolar yazmasınlar?İnsan bireysel hayat mücadelesini bile yığınla senaryo
üreterek sürdürdüğüne göre siyasi ve ekonomik hegemonyalarını sürdürmek isteyen
güçlerin komplolar kurduğunu düşünmek niçin bilim dışı olsun,üstelik bu
senaryoları uygulayacak güçleri de varsa...? Büyük güç olmak biraz da komplo
kurma kabiliyeti değil midir?
Komplo var! Komplo kurma gücüne sahip olanlar kaderimizi planlayıp
bizlere dayatıyorlar. Komploları bozmanın yolu, “bilimsel” yaftası
yapıştırılmış olanlar da dahil olmak üzere önümüze konulan bilgi malzemesine
yönelik sağlıklı bir kuşkuculuğu muhafaza etmekten geçmektedir. Özellikle kitle
iletişim araçlarıyla dayatılan kültüre karşı akli bağımsızlığımızı korumamızın
yolu buradan geçmektedir. Akıl bağımsızlığını korumak unutmayalım ki
toplumsal ve siyasi bağımsızlığın da önşartıdır. Uydulaşmış kafalarla
bağımsız bir siyasi yapı inşa edilemez, bağımsız bir gelecek kurulamaz.
Sosyal bilimcilerimiz her teorinin ortaya çıktığı toplumun izlerini
taşıdığını unutmadan çalışırlarsa –örneğin Türk sosyolojisinin kurucusu Ziya
Gökalp gibi- hem kendileri uydu olmaktan çıkarlar hem de Türkiye’nin
uydulaştırılması sürecini tersine çevirirler.
Mütevazı insanlar olarak bizlere düşen de hiçbir şekilde beynimizin kontrolünü kimseye vermemek yani aklımıza mukayyet olmaktır. “Bir bildiği vardır abi!” lafını defterimizden silmeden ne fikir ne de felsefe sahibi olabiliriz. Sorgulamayan insan, sıfatı ve unvanı ne olursa olsun mutlaka kendisine hükmedecek bir efendi bulur. Ziya Gökalp’ı ailesi “gâvur olur” diye Avrupa’ya göndermemişti fakat;O -kendi deyimiyle- “Avrupa’yı ayağına getirdi” ve sosyolojiyi Türk milletinin meselelerini teşhis ve tedavinin bir aracı olarak kullandı. Zihin ve akıl bağımsızlığımızı korudukça Batıyı okumak bizi hem olgunlaştırır hem de ait olduğumuz coğrafyaya daha fazla bağlar. Halkımıza ait deyişlerden birisine atıf yaparak ve de sloganımızı atarak lafı bağlayalım: “Her prof. Dr. yi Abdurrahman Çelebi zannedersek bir de bakarız ki Kuran-ı Kerime İncil ve Tevrat’tan pasajlar doluşmuş.”
Ey Türk! Titre ve aklının
iplerini eline al.
anasayfa || Faruk Kurtbaş’ın
diğer yazıları