KÖRFEZDEKİ ADAM
Küçük kızımı Konaktaki özel dershaneye bırakıyorum.Sonra “Konak Meydanı”nı dolaşarak iskele tarafındaki kanepelere oturup, körfezi seyrederek dinlenme arzusu geçiyor içimden.
Yürüyorum.
4 Ekim 1992..Gün Pazar...Sabah saatleri.
Henüz kalabalık yok.En çok ta görülenler askerler ve polis koleji öğrencileri.Etrafıma bakındım.Büfenin birinden bir gazete alarak, arzumu gerçekleştirme niyetine iskele tarafına yöneldim.
Kah okuyorum,kah denizin sularına dalıyorum.İnip kalkan üç martı sadece ,sadece üç martı...Denizin suları üzerinde yüzen 4-5 simit.İskeleye Bergama ve Hasköy vapurları yanaşıyor.Konak-Karşıyaka arası çalışan vapurlar bunlar.Birkaç mil ötede üç şilep var.Biraz daha ötelere kaydırıyorum bakışlarımı.Dağlara hafif bir sis çökmüş.Kafama da aynı şekilde sis çökmüş gibi hissediyorum kendimi.Çiğli istikametinde Evka 2 ve Egekent yapılarını rahat-lıkla görebiliyorum.Konak,İkiçeşmelik,Eşrefpaşa ve Kadifekale’yi yani kısacası İzmir’i arkama almış dalıp gidiyorum.
Sağ tarafta 14-15 yaşlarında çocuklar olta ile balık avlamaya çalışıyorlar körfezin kirli sularındaEğlenceolsun diye herhalde.Çünkü yıllarca öncesi gibi balık yok,olsa da zaten yenmez.16 yıl önce İzmir’e geldiğimde şimdi oturduğum yer kara değildi.Evet,çok net hatırlıyorum kara değildi.Yüzyıl önce de Bornova’ya kayık ve salla yolcu taşınırmış,bunu da duydum.Zaten Bornova ismi zannediyorum burunovadan geliyor.O mümbit ovaya fabrikalar,üniversite ve askeri kışla yapılmış.Sonra biraz Narlıdere tarafından körfez dolduruldu.Yarın bakarsın Kordon tarafından denizi doldururlar.İzmir’in nefesi daralır gider.Dinlenecektim yani ama yine de beni rahatsız eden düşünceler gelip yakama yapıştı,dur-du.Tarihi ve kültürel eserleri koruyamadıkları gibi,kıyılarımızda gidecek diye düşünmemek elde değil ki.Vatanımızı birliğimizi parçalamaya çalıştıkları gibi denizimizi de parça parça yok etmeye çalışıyorlar.
Ben bu düşüncelerin muhasebesini yaparken birdenbire eski balıkhane tarafından iskele tarafına doğru,geçen Pazar Konak Meydanında saat kulesi civarında gördüğüm sofi kılıklı adam geliyor.Üzerinde şalvarı andıran geniş bir pantolon,yelek,başında takke.Evet,o sakallı adam.Ne olmuş da geliyor yani.Geliyor ama nasıl geliyor?
“-Tohum bozuk,kan bozuk,
Denize döküyorum, denize döküyorum”
Diye nasıl feryat ediyor.Yıldırım hızıyla sahilde ilerleyerek, peştamal tutmuşçasına yaparak elleriyle denize bir şeyler saçıyor.Tarlaya tohum atar gibi.Geçen hafta da;
“-Rab be yar olun, Rab be yar olun
Zemini düşünüyorum, zemini düşünüyorum”
“-Uyanınız, uyanınız” diyordu.
“Deli mi ,veli mi” diye hayretle bakakalırken, birdenbire düşüncelerim başka istikamete kaydı.Etrafıma belki de elimde olmayarak başka anlamda bakmaya başladım.Konak liman binasına kaydı gözlerim.Girişin sağında ve solunda büyükçe iki levha...Birinde;Grand Restaurant, diğerinde cafe bar yazılı...İki de bayrak direği var.Birine Türk bayrağı çekilmiş, diğeri bayraksız.İkilem sereni sanki.Acaba direğin diğeri manen indirilmiş bir bayrağın yerini mi, yoksa kimliksiz bir yapının olmayan bayrağını mı ifade ediyor?..Tuhaftır belki ama, bu düşünceye takıldım kaldım.Hatta gözlerimi ve düşüncelerimi oradan ayırmam biraz zor oldu.
Akşam, yani geçen akşam televizyon haberlerinde ; “-en büyük Maykıl “ diye haykırıyordu Türk Yurdu’nun çocukları.İstanbul’da yapılacak olan Maykıl........konserine
250.000 liralık biletlerden kalmamışmış.Yine o sofi kılıklı adama ve sözlerine saplandım:
“-Tohum bozuk, kan bozuk”
Oraları terk ederken de; “-kan arıyorum” bağırtısıyla, geldiği hızla uzaklaşmıştı.(N.G.)