BİR EĞİTİM SEVDASI VE KARAKOÇAN’DA YAPILAN İLK KÖPRÜ

 

Mustafa POLAT

                                                                                Ziraat Yük. Müh.      

 

         Bugünkü Karakoçan’ı tanımak ve değerlendirmek için Karakoçan’ın dününü yani geçmişini de bilmekte fayda vardır.

         Yaşadığım, bildiğim bazı olayları anlatmaya çalışayım.

         1950–1951 eğitim-öğretim yılında ilkokula başladım. Okula başlamam başlı başına bir olay ve de bir ilktir. Köyümde ilk kez okula gidenlerdenim. Öyle bir istekle okula gitmek istiyorum ki, çevre köyün öğrencilerinden yardım alarak yazmayı öğrendim. Yol kenarındaki büyük taşlara beyaz tebeşirle –OKULA GİTMEK İSTİYORUM- diye yazılar yazmaya başladım. Bu durum üzerine Aşağı Alikan köyünden kirvemiz Süleyman Batmaz’ın şiddetli ısrarı ile ağabeyim Abdullah Polat’la okula gidip kaydımı yapıyorlar. Böylece okula başladım. Yani öğrendiğim harfleri resmen bir okula giderek öğrenmeye başladım.

         Karakoçan’da bir tane ilkokul vardı. İlkokul birinci sınıfı Han Çeşmesi yakınında Ali Bey’in mülkiyetindeki ahırdan bozma damda okuduk. Ertesi yıl Maarif Vekâleti’nin (Milli Eğitim Bakanlığı) yaptırdığı kerpiç duvarlı, sac çatılı ilkokula taşındık. Bu okul dört odalı “Atatürk İlkokulu” idi. Bir odası Başöğretmenin makamı ve öğretmenler odası, bir odası 1. sınıf, birinde 2. ve 3. sınıflar, birinde de 4. ve 5. sınıflar beraber okuyorlardı. Koca ilçede üç veya dört öğretmenli, dört odalı bir ilkokul. Öğretmen olmadığında başöğretmen boş sınıfı doldururdu. Kısacası okulumuz üç öğretmenle eğitim yapıyordu.

         Okula, Yukarı Alikan, Aşağı Alikan, Kafan ve Dilimili’den öğrenciler yaya olarak Karakoçan’a gider gelirdik. İçlerinden en uzak köy de benim köyüm olan Yukarı Alikan’dı. Sonraki yıllarda Yukarı Alikan’ın Karakoçan’a sekiz kilometre uzakta olduğunu öğrendik.

         O zamanlar okuma-yazma çalışması harf öğretimi ile yapılıyordu. Ben de ilk harfleri Aşağı Alikan köyünden Fikret Batmaz, İhsan Batmaz ve Emin Altan’dan öğrenmiştim. Yaz–kış ben ve amcaoğlu Yusuf Aşağı Alikan’a gidiyor, onlarla birleşiyor oradan Kafan’a, oradan da Dilimili’ye ve Karakoçan’a gidiyorduk. Topluca yaz-kış hiç aksatmadan sabah Karakoçan’a akşam köylerimize dönüyorduk. Haliyle en uzun yürüyüşü de ben ve amcaoğlu Yusuf yapmış oluyorduk. Sonradan öğrendik ki günde on altı kilometre yol yürüyormuşuz. Yürümek bir şey değildi ama şehrin kıyısından geçen Ohu çayını aşmak başlı başına bir işti. Yazları, ortalama insan adımlarına göre ayarlanmış taşların üzerinden seke seke çayı geçiyorduk. Ancak sonbaharda yağan yağmur suları birleşip çoğalınca geçmek zor oluyordu. Hele ilkbaharda yağan yağmur ve eriyen kar suları ile Ohu çayı adeta nehir gibi oluyordu. Geçebilirsen geç. Genellikle geceleri kar erimesi azaldığı için akan su azalırdı. Bu nedenle sabahları geçmek daha kolay olurdu. Akşamları su daha coşkun akardı. Pantolonları bazen çıkarır, defter ve giysilerimizi başımızın üzerine koyar çıplak ayakla suyu geçerdik. Suyun daha coşkun olduğu zamanlar geçmeye korkardık. Coşkun su küçücük bedenlerimizi sürükleyebilirdi. Süleyman Amcanın (Ali Bal’ın babası) ahırı çayın kenarındaydı. Hiç teklifsiz ahıra gider mandayı ahırdan çıkarırdık. En güçlümüz mandanın kuyruğunu tutar, bir gurup birbirlerinin beline sarılır karşıya geçer mandayı geri gönderirlerdi. Sonra da ikinci gurup aynı yöntemle, yine güçlü olan kuyruğa yapışarak karşıya geçerdi. Herkes karşıya geçince manda geri gönderilirdi. Hayvan alışmıştı ve hemen ahıra giderdi.

         Süleyman Amca, çok değerli ve yardımsever biriydi. Şimdi de Hacı Süleyman olarak o babacan hareketlerine devam ediyor. Ali Bal benim sınıf arkadaşımdı. Halen dostluğumuz devam etmektedir.

         Dile kolay, beş yıl her gün sabah-akşam soyun suya gir tekrar giyin eve veya okula git. Bazen de çok zor olurdu.  Çok kar yağardı. Eğer köylülerden birisi veya bir kaçı bizden önce yoldan gitmemişse, yani yolu açmamışsa işimiz daha da zor olurdu. Bizden büyükler sıra ile öne düşer yürür diğerleri tek sıra halinde onların ayak izlerine basarak yola devam edilirdi. En öndeki yorulunca, diğeri öne geçerdi. Her yıl bu öncüler değişirdi. Yani okulu bitirenler gider ondan sonraki kıdemliler bu görevi devir alırdı. Elbette zamanı geldi ve ben de ön sıraya geçip göğsümü gere gere, yeni yağmış ham karı yarar yara yolu açtığım zamanlar çok oldu.  Sırası yani yaş grubu uygun olunca, bizden küçükleri korumak, kollamak ve hatta gerektiğinde sırtımıza alıp yola devam ediyorduk.

         Birbirimize yardım etmek, küçükleri korumak adeta bir töreydi. Her kes şerefle bu görevi yapıyordu.

         Bu yolculuklar her zaman eziyetli geçmezdi. Bazen de çok neşeli olurdu. Kar yağmaya başlayınca çok yumuşak olur. Güzel kartopu olurdu. O zaman da kartopu oynamak en büyük eğlencemizdi.

         Bir de şehirli-köylü meselesi çıkmıştı. Şehirli çocuklar bir tarafa köyden gelen çocuklar bir tarafa geçer karşılıklı birbirimizi kartopuna tutardık. Genellikle de köylüler şehirlileri kaçırtırdı. Bunu hazmedemeyen bir iki şehirli çocuk kartopunun içine taş yerleştirip atınca yaralanmalar oldu. Bunun üzerine oyuna son verildi. Yapanlar tespit edilerek, dövme sövme olmadan ailelerine teslim edildi. Suçları anlatıldı. O kış onlarla hiç kimse kartopu oynamadı. Töreye uygun hareket etmedikleri için. Sonradan duyduğumuza göre şehir esnafı ve sözü dinlenen büyükler, o çocukların aileleriyle görüşüp usulünce uyarmışlar. Törenin çocuklar tarafından hem kavranmasını hem de çiğnenmemesini sağlamak için.

         Şimdikiler bu sözlerimi yadırgayabilirler. Çünkü günümüzde yazılı ve görsel araçlarla töreye karşı bir savaş açılmıştır. Bilmezler veya bilmek işlerine gelmez. Yüzlerce, binlerce yıldır bu insanları iyilikle, kardeşçe bir arada tutan töre kurallarıdır.

         Ne ise burada anlatmak istediğim bu değil. Karakoçan’ın eski halini ve yapılan ilk köprüsünü anlatmak istiyordum. İlkokul üçüncü sınıfta iken ağabeylerimizden Bahçecikli Selahattin Üstündağ bir duvar gazetesi çıkarıyordu. Tek sayfa beyaz kartona yazılmış yazılar, okulun duvarında hazırlanmış panoya asılırdı. Ben merakla okurdum. Beşinci sınıfa geçince gazeteyi çıkaracağımı kafama koymuştum. Aynı zamanda bir sıra nöbeti gibiydi. Mezun olanlar (okulu bitirenler) gidiyor, arkadan gelenler nöbeti ve görevi devir alıyordu. Ben de bu kurala uyarak gazete çıkarma görevini devir aldım. Başöğretmenle konuşarak yeşil çuha gerilmiş bir pano yaptırdık. Gazetenin önceki adı “SESİMİZ” di.  O ismi değiştirerek “KARAKOÇAN SESİ” ismini koydum. Panonun en üst başına büyük harflerle yazılmış ismi iğneledik. Diğer kısımları beyaz kurdele ile sütunlara ayırdık.  En baştaki sütuna da “Baş Muharrir” başlığını yerleştirdim. O sütuna yalnız ben yazıyordum. Gazetenin yazı işleri müdürü ve muhabirleri vardı. İsimleri de ilan edilmişti. Önceleri gazete ayda bir değişirdi. Biz ana kalıbı sabit bırakıyor, sütunlardaki yazıları her gün değiştirebiliyorduk. Hele haberler sütunu çok çabuk değişirdi. Başöğretmenlerimizden Zeki Kadıoğlu ve Ahmet Sayın’ı saygıyla anmadan geçemem. Öğretmen Nadide Esen, başlı başına bir derya idi. Zeka küpü, iyilik meleği, adı gibi nadide bulunur cevherdi. Bunları anlatmaya kalksam roman olur.

         1955 yılında ilkokulu bitirdim. Sonrasında Bursa Erkek Lisesi orta kısmında “leyli meccani” (parasız yatılı) okuyordum. Yaz tatilinde Karakoçan’a gelmiştim. Kendime iş arıyordum. Yaşım küçüktü ama boyum posum yerindeydi. Duydum ki Elazığ Valisi Karakoçan’a gelmiş. Şimdiki hükümet konağı yanında belediyenin bir salonu vardı. Orada toplantı yapıyorlarmış. Görevlilere vali beyle görüşmem gerektiğini anlattım. Onlar da izin verdiler. Salona girip valinin karşısına çıkmaya karar verdim. Salonda sayın vali, Elazığ’dan gelen bürokratlar, kaymakam Kemal Hacı Yüzbaşıoğlu (rahmetli), belediye başkanı Hüsnü Okçuoğlu (rahmetli), Demokrat Parti ilçe başkanı Zülfü Doğan (Dede) (rahmetli), Cumhuriyet Halk Partisi ilçe başkanı Abdurahman Danış (rahmetli) ve ilçenin diğer ileri gelenleri bulunuyordu. Çocuk halimle içeri girip kararlı bir şekilde vali beye doğru yürüyünce vali önce şaşırdı, hatta tedirgin oldu. Etrafına bakındı. Karakoçan’ın ileri gelenlerinin hepsinin bana sevgi ile baktıklarını görünce, yüzündeki gerginlik yerini gülümsemeye bıraktı. Ben de hemen durup bir öğrenci selamı verdim. Kendimi tanıttım. Ardından ailemin yoksul olduğunu ve yaz aylarında çalışmak istediğimi söyledim. Herkes pür dikkat beni dinliyordu. Yine bir öğrenci selamı vererek beklemeye başladım. Vali bey yanındaki bir beye hitaben “Bunu da yapılacak köprüye puantajcı yapın, çalışsın.”  dedi. Bu bey de meğer il Nafıa Müdürü (Bayındırlık ve İskan) imiş. Vali bey kaymakama dönerek “Bu çocuğu sana emanet ediyorum.” dedi. Bana hitaben de “Bir derdin, sıkıntın olursa hemen bana gel, aynen bugünkü gibi rahat ve kararlı olarak.”

         Hemen ertesi günü işe başladım. Fakat yaşım küçüktü. Resmi iş de çalışamazdım. Hemen çaresi bulundu. Ağabeyim Hüseyin Polat’ın nüfus cüzdanı ile resmi işlemleri tamamladılar. Bundan sonra resmiyette Mustafa Polat yok, Hüseyin Polat vardı.

         Ben işe başladığım zaman köprü ayakları kazılıyordu. Her şey kazma kürek ve insan eliyle yapılıyordu. Karakoçan’da aynı zamanda ortaokul inşaatı da başlamıştı. Şimdiki taş bina, daha önceki yıllarda da karayolu yapılmış Karakoçan-Elazığ bağlantısı sağlanmıştı.

         Efsane kaymakam Kemal Hacı Yüzbaşıoğlu ile beraber çalıştık. Aramızdaki yaş farkına bakmadan benimle arkadaş, dert ortağı olmuştu. Canını dişine takmış ortaokul inşaatının bitmesini istiyordu. Ustalar boş kalmasın diye beraber teskere adı verilen bir taşıma aracı (dört kollu düz tahta üzerine taş, kum, çakıl veya harç konur taşınırdı) ile bir kişi iki kolunu tutmak üzere iki kişi, yani ön ve arka kollarından tutup götürülürdü. Çok çalışıyorduk. Benim ağırlıklı iş yerim köprü idi. Kaymakam beye, Ohu çayından neler çektiğimizi uzun uzun anlatmıştım. Hatta Süleyman Amcanın mandalarını bile anlatmıştım. Bir gün belediye reis vekili Hüsnü Bey’in de olduğu bir sırada, kaymakam reis beye hitaben “Reis bey, Mustafa’ya söyledim. Eğer bir malzeme ihtiyacı olursa, gece yarısı dahi beni yatağımdan kaldır. Bir gün senden Mustafa da bir malzeme isterse bilin ki o malzemeyi ben istiyorum.” dedi.

         Kaymakam bey, çarşıda boş gezeni, kahvede oturanı yakalar götürür çalıştırırdı. Parasını öder, bazen de güzel sözlerle gönlünü alırdı.

         Ben de canla başla çalışıyordum. Hedefim okullar açılmadan, yani ben işi bırakmak zorunda kalmadan köprünün ayaklarının kazı işi bitmiş, betonu dökülmüş ve köprü ayakları su basmanı üstüne çıkmış olmalıydı. Eğer bitmezse önümüzdeki kış gelecek coşkun sel suları, açılan çukurları hemen doldurur eski haline getirirdi. Emeğimiz de boşa giderdi.

         Karakoçan’da bu köprü işinde ben ve kaymakam beyden başka yetkili yoktu. Koca Elazığ vilayetinde de Nafıa Müdürlüğünde bir inşaat mühendisi vardı. O da Nafıa Müdürlüğü yapıyordu. O yüzden Karakoçan’da bana çok konuda yetki verilmişti. İnsanları işe almak, işine son vermek, sigortalarını yapmak, puantajlarını tutmak yani günde kaç kişinin çalıştığını yazmak ve onlara yevmiye takdir etme yetkileri bende idi. Bana verilen yetkiler rahmetli olan anne ve babamın nasihatlerinin kulağımda çınlamasına yol açıyordu. Kimseye haksızlık etmemek, haklının yanında haksızın karşısında olmak yani doğruluktan ayrılmamak zorundaydım. Hangi yetkilere sahip olduğumu çalışanlar da biliyordu. Bazıları da avanta sağlamak için dalkavukluk yapıyordu.

         Size iki farklı karaktere sahip işçiden bahsedeceğim. Biri güçlü, kuvvetli, ağzı laf yapan, ben orda iken çok hızlı çalışıyor, her kazma vuruşta yeri titretiyor, kazmanın ucundan kıvılcımlar çıkıyordu. Aklım almıyordu, bu hızlı çalışmayı. Bir insan bu hızla akşama kadar çalışamazdı. Bana da aşırı derecede iltifat ediyordu. Diğeri de, orta boyda halim selim kendi halinde bir kişiydi. Yanına gider selam veririm. Kafasını kaldırmadan selamımı alır, kazmayı vurmaya devam ederdi. Hep aynı tempo ile çalışırdı. Köprü ayaklarının kazıldığı yerin yukarısında bir kum ocağı açmıştık. Orada da işçiler çalışıyordu. Kum ve çakıl toplanıyor, yıkanıyor ve eleniyordu. Zaman zaman da onların yanına gidiyordum. Bazen dönüş yolumu değiştirir, kavak bahçelerinin arasından gizlenerek köprü yakınına geliyordum. Bana aşırı iltifat eden, hızlı çalışan adamın, kazmayı atmış, sırt üstü yattığını, hep aynı tempoda çalışan, başını kaldırmadan selamımı alan kişinin de aynı tempo ile kazmayı vurmaya devam ettiğini gördüm. Onlara görünmeden bahçelerin arkasından gerisin geri gidiyor, uzakta ortaya çıkıp köprü başına geliyordum. İzlendiklerini fark etsinler istemiyordum. Bu kontrolü defalarca tekrarladım. Sonuç hep aynıydı. Aybaşı yaklaşmıştı. Hiç sesimi çıkarmadım. Sigorta giriş işlemlerini tamamladım. Yevmiyelerini takdir edip cetvellere geçirdim. Kaymakam beyin de onayını alarak bir malzeme listesi ile Elazığ’a gittim. Nafıa Müdürünün odasına girdim. Müdür bey bana “listeleri bırak git. Biz gerekeni yaparız.” dedi. Ben ayakta bekliyor ve hiç kıpırdamıyordum. Hareket etmediğimi görünce emri tekrarladı.

—Sana git dedim.

Ben gayet sakin,

—Emrinizi duydum ama söyleyeceklerim var, dedim.

Müdür Bey,

—Neymiş söyleyeceklerin?

—Efendim, verdiğim listelerin altında kaymakam beyin de imzası var. Malzeme bugün hazırlanacak yarın sabah yola çıkıp Karakoçan’a varacak. Muhasebe Müdürüne emir verin gerekli hazırlıkları yapsın. Yarın beraber gidip işçilerin parasını dağıtacağız. Hatırlarsanız, çalışıp da sigortası yapılmamış ve ücretini almamış bir kaç işçi için gerekirse Adana’ya haber gönderip bu işlemleri tamamlayın demiştiniz. Bu tür karışıklığa meydan vermemek için her şeyi hazırladım. Siz de parasını verirseniz her şey tamam olacak.

Müdür,

—Sana odadan çık dedim.

—Sayın Müdürüm bu odadan çıkarım ama doğrudan Sayın Vali Beye giderim. Çünkü sizin yanınızda bana şu emri verdi. “Sıkıntıya düştüğün an hemen bana gel.” Kapıya doğru bir iki adım geri geri gittim.

Nafıa Müdürü,

—Dur bakalım, dedi.

Zile bastı muhasebe müdürünü çağırttı. Gerekli emirleri verdi.

—Bu delikanlıyı da misafirhanede yatırın. Yarın beraber Karakoçan’a gidersiniz.

Ben müdürü saygı ile selamladım ve odadan çıktım. Çok mutlu olmuştum. Ertesi gün öğleyin Karakoçan’a geldik. Köprünün başında masa kuruldu. Muhasebe görevlisi ücretleri dağıtmaya başladı. O zaman Mustafa Polat’ın kişiliği de ortaya çıktı. Benim yanımda hızlı çalışan aşırı dalkavukluk yapan ve ben oradan ayrılınca kazmayı atıp sırt üstü yatana en düşük yevmiyeyi, başını kaldırmadan selamımı alan ve daima aynı tempoda çalışan işçiye de en yüksek yevmiyeyi takdir ettiğimi herkes öğrendi. Dalkavuk adam kavga çıkardı. Üzerime yürüdü. Kaptığı bir demir parçasını kafama doğru fırlattığını kirvem İhsan Batmaz görüyor ve beni iterek yere düşürdü, demirim başıma gelmesini engelledi. Ben de bir badire atlatmış oldum.

Diğer işçiler demiri atanın üzerine çullandılar. Ben, yine de zarar görmesin diye işçilere bağırarak rahat bırakmalarını sağladım. O da parasını alarak köyünün yolunu tuttu. İşime devam ettim. Köprünün orta ve yan ayaklarının betonu dökülüp, ayakları tamamlandı. Köprü tablasının kalıpları hızla yapılıp betonu döküldü.

Ertesi gün kaymakamdan izin alarak, okuluma gitmek üzere Bursa’ya doğru yola çıktım. İçim içime sığmıyordu. Çok mutluydum. Artık bundan sonra çocuklar soyunup soğuk suya girmeyeceklerdi.

Konuşmadım ama eminim, Süleyman Amcanın mandaları da bu angaryadan kurtulduklarına sevinmişlerdir.

 


SİGARA İLE KÜSTÜM

Mustafa POLAT

Ziraat Yük. Müh.

 

Her şeye ahkâm kesenler, hemen başlayacaklar sigaranın zararlarını anlatmaya. “Bu kadar zararlı olan bir şeye küstüm denilmez. Sigarayı bıraktım demelisin.” Aferin iyi ettin derler.

            Hiç düşünmezler insanoğlu var olalı beri tütün kullanırdı. Zararı 40-50 sene önce mi başladı. Bu ne kadar gaddar bir bitki bu insancıklardan ne ister. Bu kadar insanı acı çektirerek öldürmekten ne zevk alır. Pek çok düşündüm. Neden böyle oldu?

            Evvela mesleki alışkanlıklarımla işe başladım. Önce tütün hakkında bulabildiğim Türkçe ne kadar yazı, yayın varsa okudum. Aslında tütünü incelemek için yabancı dil bilmeye gerek yok. Türkiye’de en çok araştırılan, incelenen bitki tütündür.

            Ne kadar Mektep-i Nebatat-ı Aliye, yani Yüksek Ziraat mektepleri, Halkalı Mektebi Nebat-ı Aliye adını Yüksek Ziraat Enstitüsü (YZE) olarak değiştirip okul kurduk. Buradan mezun olanlara da Yüksek Ziraat Mühendisi unvanını verdik.

            O yüzden Türkiye’de dört duvar arasındaki tartışmalardan meslek olarak çok zarar gördük. Uzun yıllar mühendisliğimiz kabul edilmedi. Mühendis odalarına kaydımız yapılmadı. Daha sonra mühendisliğimiz kabul edildi. Fakat yüksek mühendis olmadığımızı iddia ettiler.

            Efendim unvan ismimizin başında bir “yüksek” kelimesi var amma yüksek ziraat yani yüksek ziraatın mühendisisiniz. Yıllarca bu tartışma olageldi. Bir türlü anlatamadık. Kardeşim ziraat ziraattır. Ziraatın yükseği alçağı olmaz. Yüksek bağcılık olur ama ziraatın yükseği olmaz.

            Yüksek bağın kökü toprakta, dallarını direk ve tellerle yükseltiyoruz. Üzüm veren dallar havada kalıyor. Ege bölgesinde nem oranı yüksek olduğu için fazla nemin getirdiği hastalıklardan korunmak için.

            Bunları yazmamın sebebi; mesleğimiz hakkında daima başkaları karar veriyor. Biz peşlerinden koşturuyoruz.

            Ne ise, bu sorun halloldu. Mekteb-i Nebatat-ı Aliye’den başlayıp Ziraat Fakültelerinde devam eden ziraî öğrenimde, Ziraî Araştırma Enstitülerinde en çok araştırılan, incelenen bitki tütündür.

            Bilimsel kariyer sahibi olmak için yapılan doktora çalışmalarının çok büyük bir kısmı tütün üzerine yapılan araştırmalardan ibarettir.

            Bu araştırmalar, içerik olarak tütün yetiştirilmesi, fizyolojisi, ekolojisi, kimyası hepsi incelendi. Bu yetmedi. Parçalara ayrıldı. Yaprak, dal çiçek, tohum gövde, kök incelendi. Zararlı bir yönünü söyleyen olmadı.

            Araştırma projelerinde, projeyi önemli ve gerekli göstermek için de “Milli ekonomideki önemi ve tarımsal faaliyetler içindeki payı büyük olduğundan …… incelenmesi gerekmektedir.”

            Meslektaşlarım bu işe öylesine sarılmışlar, öylesine çalışıyorlar ki, bir şeyin de farkına varamıyorlar. Tütün hocası, profesörü oluyorlar ama “Türün Eksperi” olamıyorlar. Tekel Bakanlığı, Orman Fakültesi bünyesinde bir tütün eksperi okulunu açmışlar. Onunla idare ediyorlar. Tarla bitkileri bölümlerindeki profesör hocalarıma çok takılırdım. Tütün profesörü oldunuz ama tütün eksperi olamadınız.

            Bundan 40-50 yıl önce yazılmış tıp, eczacı vb. mesleklerin yayınlarına baktım. Hiçbir yayın tütünü öcü göstermiyor. İnsan katili ilân etmiyor.  Ne oldu 40–50 senede, çok düşünüyorum, çok da kaşınıyorum soruma karşılık bulamıyorum. Tütünle kavga edecek bir şey bulamıyorum. Tanışıklığım da çok eskiye dayanır. 1962 yılından beri elimde, cebimde, çantamın bir tarafında, masamın üstünde, dumanı ciğerlerimin orta yerinde mekân kurmuş, bütün gözenekler dolmuş. Dumanın fazlasını baca gibi burun deliklerimden dışarıya üflüyorum. Durmadan hırsla dumanı çekiyorum. Burun deliklerimden soluyorum. Sararan bıyıklarım buna şahittir. Bir zamanlar böyle idi. O kadar sarmaş dolaş olmuşuz ki ayrılmak mümkün değil. Hani birbirlerine âşık erkek ve kadınlar diyorlar ya “ciğerlerimin köşesindesin, seni bırakamam.”

            Genellikle ciğerlerin minik bir köşesini bu işe ayırmışlar. Daha pek çok köşe var. Pek çok sevgiliyi ciğerlerinde barındırırlar.

            Kardeşim, bir köşesini değil, ciğerlerimin her boşluğunu tütün dumanı ile, zifti ile doldurmuşum. Ben nasıl koparım bu sevgiliden, bu aşktan. Eğer bir köşe kapan vazgeçilmez sevgili oluyorsa benim işim zor.

            Zordayım, ciğerlerim kor gibi. Yanıyorum. Bronşlar dolmuş. Nefeste zorlanıyorum.

            Bütün hekimler, ilgili ilgisiz herkes Tv.ler, gazeteler ağız birliği etmiş tütünün zararlarından bahsederler.

            Ciğerlerim dumanlı, kulakların zonkluyor. Kulaklarımı tıkıyorum söylenenleri duymamak için. Çare değil. Kitaplardan, gazetelerden okuyor, Tv.lerde görüntülerini görüyorum. Hâlbuki sigaraya yeni başlarken ne güzel diyorlardı. “İç, iç kötü arkadaştan iyidir.”

            Ben zor işlerin adamıyım. Kolay kolay pes etmem. Araştırmadan, incelemeden ikna olmam. Kimsenin tatlı sözlerine kanmam. Gücüne pes etmem zorbanın. 

            Uzun yıllar arkadaşlık ettiğim tütünü tarlasında ziyaret etmeye karar verdim.

            Gittim tarlanın kıyısında tütünlere görünmeden incelemeye başladım. Yani her hareketlerini gözetim altına aldım. Bu tütünler bilmediğimiz bir şey mi yapıyor? İnsanlar bu kadar düşman oldular.

            Uzun uzun gözetledim. Yanlış bir hareketlerini, ahlâka mugayir (aykırı) bir tavırlarını görmedim.

            Bu arada aramızda  vücut diliyle bir ilgilenme, karşılıklı cilveleşme başlamıştı. Başta tütünlere görünmeden onları incelemeye aldım dedim ya. Bu benim kuruntummuş. Meğer hemen farkına varmışlar. Onlar da hareketlerimi izlemeye başlamışlar. Oturduğum yerden bir baktım siper aldığım engelin arkasında eğiliyorlar yapraklarını oynatıyorlar. O tarafa bakınca hızla toparlanıp hareketsiz hale geliyorlar. Ben de sanki hareketlerini görmüyormuş, salak oyununu oynuyorum.  Maksadım, bu salak duruşumdan cesaretlenip kendi aralarında rahat konuşsunlar. Rahat hareket etsinler. Öyle rahat olsunlar ki bana nanik yapsınlar, gülümsesinler, göz kırpsınlar. Bir süre sonra aynen öyle oldu. En sonunda karar verdim. Ortaya çıktım. Beni görünce tütün yapraklarında bir titreme, hareketlenme oldu. Sonra yapraklarını büküp öyle kala kaldılar. İyice yanaştım:

            —Merhaba, dedim.

            —Merhaba, dediler.

            —Bir rahatsızlığınız mı var?

            —Yook, dediler.

            —Yapraklarınız boyun bükmüş, sessiz duruyorlar. Susuz mu kaldınız? Dedim.

            —Bize can suyu verdiler. Başka su istemeyiz.

            —Peki, neden beni görünce titrediniz. Eğer toprak sağlam tutmasaydı köklerinizi kaçıp gidecektiniz. Yapraklarınız solgunlaştı. Konuşun, bu kadar senedir beraberiz. Ben dostlarımla konuşup hemhal olmaya geldim. Dediğim de biraz sakinleştiler. Gözlemlemiş misiniz bilmem, karşınızdaki önce ürker, sonra ürkekliği geçip sakinleşir. Güvenip güvenmeme bocalamasına girerler. İşte öyle bir tereddütlü sakinleşme oldu. Karışmadım. Sükûnetle bekledim. Kendi aralarında bir fısıldama oluyor gibi hissettim. Sonunda biri yapraklarını dikleştirip;

            —Tütün bitkileri adına ben konuşacağım.

“Günümüz insanı bize büyük haksızlık ediyor. Bizi aşağılıyor ve horluyorlar. Zararlı, hatta insanların baş düşmanı gibi gösteriyorlar. Bu bir haksızlıktır. Kendi tarihlerini araştırıyor, yorumluyorlar. Yanlış olsa da hep kendilerini yüceltiyor, kusurlarını örtüyorlar.”

Biz tütün bitkisi olarak, Allah’ın yarattığı her bitki gibi bulunduğumuz bölgenin iklim ve toprak şartlarına uyum sağlayarak yaşamaya devam ediyorduk. Kimimiz ot, kimimiz ağaççık şeklinde. Kimimizin yaprakları iri, kimimizin küçük. Topraktan aldıklarımızın içindeki kimyasal madde çeşit ve oranlarına göre çeşitli gıdalarımızı ürettik. Değişik koku ve tat vermeye başladık. Topraktan aldığımız bu kimyasalları bünyemizde değişikliğe uğratarak daha başka maddeler ve bunlara bağlı olarak değişik tat ve kokular meydana getiriyorduk.

Günün birinde meraklı bir insan yanımızda durdu. İnceledi, kokladı. Kokumuz hoşuna gitti. Yaprağımızı kopardı. Ezdi kokladı. Hoşuna gitti. Dayanamadı ağzına attı, çiğnedi. Önce yüzünü buruşturdu. Sonra hoşuna gitti. Yapraklarımızı toplayıp evine götürdü. Canı istediği zaman koklayıp çiğnesin diye. Tomar halinde güneşlik bir yerde üst üste bırakıp gitti. Aklına gelince yanımıza geldi. Güneşin tesiri ile üst üste kuruyan bir yaprağı aldı, baktı rengi solmuştu. Beğenmedi. Ağzına attı çiğnedi, tadı da değişmişti. Yüzünü buruşturdu, attı. Altta kalan yapraklarımız da kararmış, çamur gibi olmuştu. Onları hiç beğenmedi. Hepsini attı. Gitti yine topladı. Bu sefer de tomar halde gölge bir yere bıraktı. Bir süre sonra yanımıza geldi. Üst yapraklar kurumuş, rengi de değişmişti. Yeşil renk tütün sarısı rengine dönüşmüştü. Bu hoşuna gitti. Aldı, kokladı ve güzelce çiğnedi. Tadı daha güzel olmuştu. Sevindi ama canını sıkan bir şey daha vardı. Alttaki yapraklar yine kararmış ve çamur gibi olmuştu. Çünkü bünyemizdeki uçucu yağlar havasız yerde aksi tesir yapıp çabuk çürütüyordu yapraklarımızı.

Yine yanımıza geldi. Yaprakları topladı. Bu sefer az topladı.

Yakın, bitince gelir toplarım, dedi kendi kendine.

Evin önünde gölgelik yerde çalı yığını vardı. Umursamaz bir tavırla çalıların üstüne attı yaprakları. Orada öyle kaldı, kurudu yapraklar. Canı istedikçe gelip kokluyor ve çiğniyordu. Bu iş hoşuna gitmişti. Renkler solmamış, yapraklar kararmamış, çamur olmamıştı. Çünkü çalılar üzerinde hava alan yaprakların salgıladıkları uçucu yağlar, diğer yapraklara zarar vermeden uçup gidiyorlardı.

Tam olgunlaşma zamanında yaprakları topluyor, kurutuyordu. Çünkü tam olgunlaşma zamanımızda içimizdeki kimyasal maddeler bizi daha zevkli hale getiriyorlardı. Bunu da deneyerek öğrenmiştiler.

Diğer gıda maddelerini kurutup, biriktirip kışa saklama usulünü tatbik ederek yapraklarımızı kurutup kışa saklıyorlardı.

Bir gün kuru yaprakların istif olduğu yerde yangın çıkmış bir kısım yapraklar yanmıştı. Yananları söndürmeye çalışırken dumanlar zorunlu olarak ciğerlerine gidiyordu. Dumanın içinde dolaşırken keyifleniyordu. Hoşuna gitmeye başlamıştı. Yanan yaprakları alıp kokladı. Dumanlarını içine çekti. Hatta bir tarafı yanmakta olan bir demetteki yaprakların yanmayan tarafından dudakları arasına alıp koku ve dumanı ciğerlerine çekmeye başladı. Dumanı çektikçe keyifleniyordu. Bu daha çok hoşuna gidiyordu. Yapraklara sarıp kullanmak istedi.  İlk başta başaramadı. Çok düşündü. Çok zorlandı. Kuruyan yapraklar çabuk kırılıyor ve toz oluyorlardı. Bu tozları burnuna çekti. Hapşırmaya başladı. Bu daha da hoşuna gitmeye başladı.

Böylece enfiyeyi icat ettiler.

Bir gün köşede duran yapraklar su almış nemlenmişti. Bu yaprakları eline aldı, avucunda büktü. Yapraklar büküldü ama kırılmadı. Bu durum onun dikkatini çekti. Düşündü, inceledi, çok uğraştı. Yaprakları ıslattı, yumuşattı. Diğer kuru yaprakları ufalayıp bu nemli yaprağın içine koyup sardı. Yaktı, içti. Buda hoşuna gitti.

Kendine göre büyük bir icat yapmıştı. Yapraklar kuruyunca dağılıyorlardı. Dağılmaması için rulo halinde sardığı yaprakları iple bağladı. En sonunda dağılmayan sarma şeklini buldu ve çok mutlu oldu.

Puro böyle icat oldu.

Sonra kâğıtla sarmayı öğrendi. Sigarayı ağızlıkla içmeye başladı. Sonra pipoyu icat etti.

Tütün yaprakları sözcüsü biraz dinlenip anlatmaya devam etti.

“Kırsal alanda kendiliğimizden yetişiyorduk, ihtiyacı olan orada topluyordu yapraklarımızı.  Hırslı ve bencil insanoğluna bu yetmedi. Kendileri bizi yetiştirmeye başladılar.

Bütün çiftçiler, işçiler, bilim adamları, tüccarlar, fabrikatörler bizimle uğraşmaya başladılar. Bütün özelliklerimizi her ayrıntısı ile incelediler. Ellenmedik bir yerimizi bırakmadılar.

Bizi sınıflara, gruplara, alt gruplara ayırdılar. Kalitemizi ve miktarımızı artırmak için çok çalıştılar ve masraf ettiler. Uçsuz, bucaksız tarlalarda ürettiler. Fabrikalarda binlerce işçi ve makine çalıştırarak yapraklarımızı şekilden şekle soktular. Laboratuarlarda binlerce bilim adamı denilen beyaz gömlekli adamlar kimyasal yapımızı incelediler. Topraktan aldığımız kimyasal maddeleri inceleyerek tek tek tespit ettiler. Ayrıştırdılar, birleştirdiler (analiz-sentez) ilaç ve parfümeri sanayinde kullandılar ve çok zengin oldular.

İşte bu insanoğlunun büyük hırsı ve tatminsizliği hem bizim başımıza hem de insanlığın ve doğanın başına büyük felaketler açtılar.”

Derin bir sessizlikten sonra üzgün ve yorgun sözlerine devam etti.

“Bu kapris, bencillik ve hırs yüzünden tütünü ufalayıp sardıkları kâğıtları sentetik yapmaya başladılar. Bu kâğıdın katranı kanserojendir.

Ağız fiyakalarını bozduğunu ileri sürerek sentetik yapılmış liflerden sigaraya kuyruk taktılar. Ucu yanan sigaranın sıcak dumanı o sentetik ince liflerin içinden geçerek ciğerlere giden kanserojen madde miktarını çoğalttılar. Cazibeli ve medeni hale getirmek için adını da filtre koydular.

Tütüne özel kokuyu yok edip, güya daha güzel kokulu (aromatik) olması için sentetik maddelerden yapılmış kokular kattılar. Ciğerlere giden kanserojen (kanser yapan) maddeleri çeşitlendirdiler.

Firmaların ürettiği sigaraların daha çok ve her zaman satılması için bağımlılık yapacak uyuşturucular kattılar. Bu uyuşturucular da sentetik. Onlar da kanserojen.”

Biraz dinlenen tütün yaprağı söze girdi.

“Derdimiz çok. İlk önce tarlada üretim aşamasında yaptıkları işlerle bizi bozdular. Yeni cins, yani daha çok yaprak veren çeşidi bulduk diyerek DNA’mızı (Deoksiribo Nukleik Asit) değiştirdiler.  Ana yapı iskeletimizi ve özelliklerimizi belirleyen DNA’larımız değişince topraktan aldığımız kimyasal madde cins ve miktarı değişti. Bu kimyasal maddelerle su ve güneş ışığı bünyemizde yani fabrikamızda yaptığımız madde cins ve miktarı da değişti. Bunlardan bazıları doğrudan insanlara zarar vermektedir. Kanserojen madde ürettirdiler.

Daha fazla yaprak için daha fazla su ve kimyasal gübre verdiler. Yaprakları değiştirdiler. Büyütüp azmanlaştırdılar.

Tütün bitkisi olarak yaratıldığımızdan beri bünyemizde bulunan ve belirgin özelliğimiz olan “Nikotin”in kimyasal yapısını bozdular. “Kotinin” denilen bir madde oluşturdular. “Nikotin” insan sağlığına yararlı bir şey, “Kotinin” zararlı. Neden bunu açıklamıyorlar.

Bu yetmiyormuş gibi hastalıklarımızla savaşmak için sentetik kimyasal maddelerden yapılmış ilaçlar kullandılar. Bu da yetmemiş gibi yine sentetik kimyasallardan yapılmış hormon verdiler.

İnsanoğlu; hırsı bencilliği ve kaprisi uğruna bizi tütün olmaktan çıkardı. Adımız tütün kaldı, ama her şeyimiz değişti.” Ağlamaklı bir hal aldı. Sen biraz dinlen dedim. Aldım sazı elime.

Dünya küreselleşecekmiş. Yahu insafsızlar bir düzenbazlığın peşindesiniz. İnsanlara kazık atacaksınız. Yüreğiniz varsa doğrudan ortaya çıkın. Dünya zaten küreseldir. Eğer dünya düz olsaydı bu düzlüğü büküp küre haline getirilmeye çalışılsaydı, o zaman bir küreselleşme faaliyeti olurdu. Dünyanın yuvarlak olduğu yıllar öncesinden yapılan zorlu mücadele sonunda ispat edildi. Yuvarlak dünyayı ortadan böldüğünüz zaman iki yarım üre meydana gelir.

Bunlar dünya şirketlerini egemen kılmak istiyorlar. İş, faaliyet ve ürün çeşidi bazında kendi aralarında anlaşıp her işi bir şirketin tekeline vermek istiyorlar. Dünyada o iş veya madde de tek veya anlaşmış şirketler grubu egemen olacak.

Keyif getiren uyuşturucu da yani tütünden temin edilen keyif verici sentetik imal edilmiş kimyasallardan karşılanmak isteniliyor. Tütünde olsa bu iş tekelleşemiyor. Çok güçlü kuruluşlar olmasına rağmen. Örneğin; Türkiye Devleti adını TEKEL koyarak kurduğu bir kuruluş. Bu kuruluş ekiliş alanlarını kontrol altına almış, izinli yerlerde üretim yaptıran despotluğuna rağmen, köylünün kendi ihtiyacını karşılamak için gizli ektiği tütünü önleyememiştir. Ayrıca dünya çapında birden bire tarla üretimini durdurulamıyor. Çünkü o tütünü işleyen güçlü firmalar var.

Bu firmaları kızdırmamak için yavaş yavaş bazı konuları tahsis ederek tekelleşmesini sağlamak için zaman kazandırmak zorundadırlar.

Diğer taraftan da insanları sentetik uyuşturuculara alıştırmakta yine zaman alır. Uygulamaya başlamak için kapalı alanlarda sigara içmeyi yasaklayan kanunlar çıkarırlar. Tütünü bu kadar zararlı hale getiren kişi ve şirketlere kimse bir şey diyemiyor. Çünkü modern kölelik başlamış. İnsanlar, teknoloji tarafından köleleştirilmiş. Köleler artık zincire vurulmuyor. Teknoloji ürünleri ile insan kimyasını değiştirdiler. Uysal tüketiciler haline getirdiler.

Dünyanın çeşitli ülkelerinde o zaman iş daha kolaylaşıyor. Kapalı alanda yasağı kontrol etmek kolaylaşır. Sigaranın paketi var, paketi çıkarırsan görülür. Yakması lazım, çakmağı çakınca ışığı görülür. Sesi duyulur. Bir fırt çekince dumanı görülür ve kokusu hissedilir. Ama sentetik uyuşturucu öylemi? Çaktırmadan hapı cebinden çıkar, ağzına at. Ne kokusu var, ne dumanı. At, ata bildiğin kadar. ABD’de sigara yasağı kanunu çıkıyor. Altı ay sonra yapılan istatistikî çalışmada, sentetik uyuşturucu kullananların sayısı yüzde otuz altı (%36) oranında artmış.

Bu kanunları savunmak için de çok ince kurnazlıklar yaparlar. Sigara içmeyenlerin sağlığını korumak için derler. İnsaf edin, insanoğlu tütünü kullandığından beri tütünle birliktedir. Fabrikalarda binlerce kişi bir arada çalıştılar. Bu işçiler tütünden kanser oldular ve öldüler demediler.

Asırlardan beri çiftçiler tarlada fide dizer, çapa yapar, yaprakları keser küfe küfe eve taşır. Sabahlara kadar yaprak dizer. Sergiye serer. Arasında gezer. Dizgilerin yerini değiştirir. Kuruyunca dizgileri çözer, yığın yapar, balyaları kucaklayarak ve okşayarak.

Bu konuda çok türküler söylendi. Çok romanlar yazıldı. Çok filmler çevrildi. Ağıtlar yakıldı, eğlenceler yapıldı. Ama tütün çiftçileri ve işçileri arasında kanser çoğaldı diye bir haber yapılmadı. Bu işçiler tütünden kanser oldular ve öldüler demediler.  Nasıl oluyor da 40–50 sene de tütün bu kadar canavarlaşıyor. Madem insanları bu kadar düşünüyorlar. Sentetik zararlı kimyasallar için neden tedbir alınmıyor?  Fabrikalar neden kontrol altına alınmıyor?

Gübrelerle, ilaçlarla tütünü zehirlediler. Bu yetmiyormuş gibi, bitkiden yapılan kâğıdı bırakıp petrol ürünleri atıklarından sentetik kâğıt yaptılar. Esasen kötülüklerin büyük kısmı bu kâğıttadır.

Kâğıt ve filtrelerde bulunan zararlı maddelerin bazıları:

1.       Polonyum E210 (Kanserojen)

2.       Rodon  (Radyasyon)

3.       Metanol (Füze yakıtı)

4.       Toluer (Tiner)

5.       Kadmium (Akü metali)

6.       Bütan (Tüpgaz)

7.       DDT (Böcek öldürücü)

8.       Hidrojen siyanür (Gaz odalarında kullanılan zehir)

9.       Aseton (Oje sökücü)

10.   Naftalin (Güve kovucu)

11.   Arsenik (Fare zehiri)

12.   Amonyak ( Tuvalet temizleyici)

13.   Karbon (Egzoz gazı)

14.   Nikotin (Kimyasallarla nikotinin yapısını değiştirdiler.)

Yukarıda sayılan bu maddeler yaşadığımız ortamın her tarafında var. Listeyi iyice inceleyiniz. Bu maddelerin her tarafı sardığını göreceksiniz.

—Niçin diğerleri söylenmiyor da hep sigaraya yükleniyorlar?

Bu şuna benziyor. Sıkça görülüyor. Cinayeti başkası işliyor. Tabancayı başkasına ait yerlere atıyorlar. Polis gelip tabancayı buluyor. Balistik muayene yapıyorlar. Öldüren mermi bu tabancadan çıkmış. Adamı mahkûm ediyorlar. Tabanca sana ait yerde bulundu diye. Parmak izini arayan yok.

İnsanların keyif verici maddelerden zevk alma zaafını tatmin etmek için sentetik uyuşturucu kullanımını yaygınlaştırmak mı istiyorlar? 

Bazıları daha kolay ve daha çok para kazanmak için sentetik uyuşturucuların, sigaranın yerini almasını mı istiyor?

Tütün ve sigaranın üretiminde milyonlarca insan çalışıyor. Bu da zahmeti çoğaltıyor. Bir fabrika ve birkaç yüz işçiyle dünyaya yetecek kadar sentetik uyuşturucu üretilebilir.

Yanına da bir ilaç fabrikası. Hastalandırılan insanları tedavi etmek için ilaç üretimi.

Gördünüz mü, garantili zenginlik nasıl oluyormuş?

Ben de sustum. Derin bir sessizlikten sonra söze devam ettim.

—Benim durumum ne olacak? diye sordum, tütün yaprakları sözcüsüne.

Sigarayı bıraktım desem sanki siz kötüymüşsünüz, ben sizi bırakmış gibi oluyorum. İçmeye devam etsem, olacakları biliyorsunuz. Hiç günahınız yokken sizi suçlu duruma sokacağım, dedim.

Tütün yaprakları sözcüsü söze girdi:

“Sana ve diğer insanlara zarar veren maddeleri kötü insanlar içimize, yapımıza soktular. Bu zararlıları içimizden atmaya gücümüz yetmiyor. Daha fazla zarar görmeni de istemiyoruz.

Arkadaşlarımla konuştum. Karar verdik. İnsanların aklı başına gelip yaptıkları bu zarar ve kötülükleri fark ederek, bize bulaştırdıkları zararlı sentetik kimyasalları bünyemizden ve çevremizden temizleyinceye kadar sizinle küselim.

Bizi hanenize kabul etmeyin. Hanemize de gelmeyin.”

Kadim (ezeli) dostluğumuzun hatırı için küs kalalım.

                                                                  Mustafa POLAT

                                                                  Ziraat Yük. Müh.

 


ana sayfa