BİR EĞİTİM SEVDASI VE KARAKOÇAN’DA
YAPILAN İLK KÖPRÜ
Mustafa POLAT
Ziraat Yük. Müh.
Bugünkü
Karakoçan’ı tanımak ve değerlendirmek için Karakoçan’ın dününü yani geçmişini
de bilmekte fayda vardır.
Yaşadığım, bildiğim bazı olayları anlatmaya çalışayım.
1950–1951 eğitim-öğretim yılında ilkokula başladım. Okula
başlamam başlı başına bir olay ve de bir ilktir. Köyümde ilk kez okula gidenlerdenim.
Öyle bir istekle okula gitmek istiyorum ki, çevre köyün öğrencilerinden yardım
alarak yazmayı öğrendim. Yol kenarındaki büyük taşlara beyaz tebeşirle –OKULA
GİTMEK İSTİYORUM- diye yazılar yazmaya başladım. Bu durum üzerine Aşağı Alikan
köyünden kirvemiz Süleyman Batmaz’ın şiddetli ısrarı ile ağabeyim Abdullah
Polat’la okula gidip kaydımı yapıyorlar. Böylece okula başladım. Yani
öğrendiğim harfleri resmen bir okula giderek öğrenmeye başladım.
Karakoçan’da bir tane ilkokul vardı. İlkokul birinci sınıfı
Han Çeşmesi yakınında Ali Bey’in mülkiyetindeki ahırdan bozma damda okuduk.
Ertesi yıl Maarif Vekâleti’nin (Milli Eğitim Bakanlığı) yaptırdığı kerpiç
duvarlı, sac çatılı ilkokula taşındık. Bu okul dört odalı “Atatürk İlkokulu”
idi. Bir odası Başöğretmenin makamı ve öğretmenler odası, bir odası 1. sınıf,
birinde 2. ve 3. sınıflar, birinde de 4. ve 5. sınıflar beraber okuyorlardı.
Koca ilçede üç veya dört öğretmenli, dört odalı bir ilkokul. Öğretmen
olmadığında başöğretmen boş sınıfı doldururdu. Kısacası okulumuz üç öğretmenle
eğitim yapıyordu.
Okula, Yukarı Alikan, Aşağı Alikan, Kafan ve Dilimili’den
öğrenciler yaya olarak Karakoçan’a gider gelirdik. İçlerinden en uzak köy de
benim köyüm olan Yukarı Alikan’dı. Sonraki yıllarda Yukarı Alikan’ın
Karakoçan’a sekiz kilometre uzakta olduğunu öğrendik.
O zamanlar okuma-yazma çalışması harf öğretimi ile
yapılıyordu. Ben de ilk harfleri Aşağı Alikan köyünden Fikret Batmaz, İhsan
Batmaz ve Emin Altan’dan öğrenmiştim. Yaz–kış ben ve amcaoğlu Yusuf Aşağı
Alikan’a gidiyor, onlarla birleşiyor oradan Kafan’a, oradan da Dilimili’ye ve
Karakoçan’a gidiyorduk. Topluca yaz-kış hiç aksatmadan
Süleyman Amca, çok değerli ve yardımsever biriydi. Şimdi de
Hacı Süleyman olarak o babacan hareketlerine devam ediyor. Ali Bal benim sınıf
arkadaşımdı. Halen dostluğumuz devam etmektedir.
Dile kolay, beş yıl her gün sabah-akşam soyun suya gir
tekrar giyin eve veya okula git. Bazen de çok zor olurdu. Çok kar yağardı. Eğer köylülerden birisi veya
bir kaçı bizden önce yoldan gitmemişse, yani yolu açmamışsa işimiz daha da zor
olurdu. Bizden büyükler sıra ile öne düşer yürür diğerleri tek sıra halinde
onların ayak izlerine basarak yola devam edilirdi. En öndeki yorulunca, diğeri
öne geçerdi. Her yıl bu öncüler değişirdi. Yani okulu bitirenler gider ondan
sonraki kıdemliler bu görevi devir alırdı. Elbette zamanı geldi ve ben de ön
sıraya geçip göğsümü gere gere, yeni yağmış ham karı yarar yara yolu açtığım
zamanlar çok oldu. Sırası yani yaş grubu
uygun olunca, bizden küçükleri korumak, kollamak ve hatta gerektiğinde
sırtımıza alıp yola devam ediyorduk.
Birbirimize yardım etmek, küçükleri korumak adeta bir
töreydi. Her kes şerefle bu görevi yapıyordu.
Bu yolculuklar her zaman eziyetli geçmezdi. Bazen de çok
neşeli olurdu. Kar yağmaya başlayınca çok yumuşak olur. Güzel kartopu olurdu. O
zaman da kartopu oynamak en büyük eğlencemizdi.
Bir de şehirli-köylü meselesi çıkmıştı. Şehirli çocuklar bir
tarafa köyden gelen çocuklar bir tarafa geçer karşılıklı birbirimizi kartopuna
tutardık. Genellikle de köylüler şehirlileri kaçırtırdı. Bunu hazmedemeyen bir
iki şehirli çocuk kartopunun içine taş yerleştirip atınca yaralanmalar oldu. Bunun
üzerine oyuna son verildi. Yapanlar tespit edilerek, dövme sövme olmadan
ailelerine teslim edildi. Suçları anlatıldı. O kış onlarla hiç kimse kartopu
oynamadı. Töreye uygun hareket etmedikleri için. Sonradan duyduğumuza göre
şehir esnafı ve sözü dinlenen büyükler, o çocukların aileleriyle görüşüp
usulünce uyarmışlar. Törenin çocuklar tarafından hem kavranmasını hem de
çiğnenmemesini sağlamak için.
Şimdikiler bu sözlerimi yadırgayabilirler. Çünkü günümüzde
yazılı ve görsel araçlarla töreye karşı bir savaş açılmıştır. Bilmezler veya
bilmek işlerine gelmez. Yüzlerce, binlerce yıldır bu insanları iyilikle,
kardeşçe bir arada tutan töre kurallarıdır.
Ne ise burada anlatmak istediğim bu değil. Karakoçan’ın eski
halini ve yapılan ilk köprüsünü anlatmak istiyordum. İlkokul üçüncü sınıfta
iken ağabeylerimizden Bahçecikli Selahattin Üstündağ bir duvar gazetesi çıkarıyordu.
Tek sayfa beyaz kartona yazılmış yazılar, okulun duvarında hazırlanmış panoya
asılırdı. Ben merakla okurdum. Beşinci sınıfa geçince gazeteyi çıkaracağımı
kafama koymuştum. Aynı zamanda bir sıra nöbeti gibiydi. Mezun olanlar (okulu
bitirenler) gidiyor, arkadan gelenler nöbeti ve görevi devir alıyordu. Ben de
bu kurala uyarak gazete çıkarma görevini devir aldım. Başöğretmenle konuşarak
yeşil çuha gerilmiş bir pano yaptırdık. Gazetenin önceki adı “SESİMİZ” di. O ismi değiştirerek “KARAKOÇAN SESİ” ismini
koydum. Panonun en üst başına büyük harflerle yazılmış ismi iğneledik. Diğer
kısımları beyaz kurdele ile sütunlara ayırdık.
En baştaki sütuna da “Baş Muharrir” başlığını yerleştirdim. O sütuna
yalnız ben yazıyordum. Gazetenin yazı işleri müdürü ve muhabirleri vardı.
İsimleri de ilan edilmişti. Önceleri gazete ayda bir değişirdi. Biz ana kalıbı
sabit bırakıyor, sütunlardaki yazıları her gün değiştirebiliyorduk. Hele
haberler sütunu çok çabuk değişirdi. Başöğretmenlerimizden Zeki Kadıoğlu ve
Ahmet Sayın’ı saygıyla anmadan geçemem. Öğretmen Nadide Esen, başlı başına bir
derya idi. Zeka küpü, iyilik meleği, adı gibi nadide bulunur cevherdi. Bunları
anlatmaya kalksam roman olur.
1955 yılında ilkokulu bitirdim. Sonrasında Bursa Erkek
Lisesi orta kısmında “leyli meccani” (parasız yatılı) okuyordum. Yaz tatilinde
Karakoçan’a gelmiştim. Kendime iş arıyordum. Yaşım küçüktü ama boyum posum yerindeydi.
Duydum ki Elazığ Valisi Karakoçan’a gelmiş. Şimdiki hükümet konağı yanında
belediyenin bir salonu vardı. Orada toplantı yapıyorlarmış. Görevlilere vali
beyle görüşmem gerektiğini anlattım. Onlar da izin verdiler. Salona girip valinin
karşısına çıkmaya karar verdim. Salonda sayın vali, Elazığ’dan gelen
bürokratlar, kaymakam Kemal Hacı Yüzbaşıoğlu (rahmetli), belediye başkanı Hüsnü
Okçuoğlu (rahmetli), Demokrat Parti ilçe başkanı Zülfü Doğan (Dede) (rahmetli),
Cumhuriyet Halk Partisi ilçe başkanı Abdurahman Danış (rahmetli) ve ilçenin
diğer ileri gelenleri bulunuyordu. Çocuk halimle içeri girip kararlı bir
şekilde vali beye doğru yürüyünce vali önce şaşırdı, hatta tedirgin oldu.
Etrafına bakındı. Karakoçan’ın ileri gelenlerinin hepsinin bana sevgi ile
baktıklarını görünce, yüzündeki gerginlik yerini gülümsemeye bıraktı. Ben de
hemen durup bir öğrenci selamı verdim. Kendimi tanıttım. Ardından ailemin
yoksul olduğunu ve yaz aylarında çalışmak istediğimi söyledim. Herkes pür
dikkat beni dinliyordu. Yine bir öğrenci selamı vererek beklemeye başladım.
Vali bey yanındaki bir beye hitaben “Bunu da yapılacak köprüye puantajcı yapın,
çalışsın.” dedi. Bu bey de meğer il Nafıa
Müdürü (Bayındırlık ve İskan) imiş. Vali bey kaymakama dönerek “Bu çocuğu sana
emanet ediyorum.” dedi. Bana hitaben de “Bir derdin, sıkıntın olursa hemen bana
gel, aynen bugünkü gibi rahat ve kararlı olarak.”
Hemen ertesi günü işe başladım. Fakat yaşım küçüktü. Resmi
iş de çalışamazdım. Hemen çaresi bulundu. Ağabeyim Hüseyin Polat’ın nüfus
cüzdanı ile resmi işlemleri tamamladılar. Bundan sonra resmiyette Mustafa Polat
yok, Hüseyin Polat vardı.
Ben işe başladığım zaman köprü ayakları kazılıyordu. Her şey
kazma kürek ve insan eliyle yapılıyordu. Karakoçan’da aynı zamanda ortaokul inşaatı
da başlamıştı. Şimdiki taş bina, daha önceki yıllarda da karayolu yapılmış
Karakoçan-Elazığ bağlantısı sağlanmıştı.
Efsane kaymakam Kemal Hacı Yüzbaşıoğlu ile beraber çalıştık.
Aramızdaki yaş farkına bakmadan benimle arkadaş, dert ortağı olmuştu. Canını
dişine takmış ortaokul inşaatının bitmesini istiyordu. Ustalar boş kalmasın
diye beraber teskere adı verilen bir taşıma aracı (dört kollu düz tahta üzerine
taş, kum, çakıl veya harç konur taşınırdı) ile bir kişi iki kolunu tutmak üzere
iki kişi, yani ön ve arka kollarından tutup götürülürdü. Çok çalışıyorduk.
Benim ağırlıklı iş yerim köprü idi. Kaymakam beye, Ohu çayından neler
çektiğimizi uzun uzun anlatmıştım. Hatta Süleyman Amcanın mandalarını bile
anlatmıştım. Bir gün belediye reis vekili Hüsnü Bey’in de olduğu bir sırada,
kaymakam reis beye hitaben “Reis bey, Mustafa’ya söyledim. Eğer bir malzeme
ihtiyacı olursa,
Kaymakam bey, çarşıda boş gezeni, kahvede oturanı yakalar
götürür çalıştırırdı. Parasını öder, bazen de güzel sözlerle gönlünü alırdı.
Ben de canla başla çalışıyordum. Hedefim okullar açılmadan,
yani ben işi bırakmak zorunda kalmadan köprünün ayaklarının kazı işi bitmiş,
betonu dökülmüş ve köprü ayakları su basmanı üstüne çıkmış olmalıydı. Eğer
bitmezse önümüzdeki kış gelecek coşkun sel suları, açılan çukurları hemen
doldurur eski haline getirirdi. Emeğimiz de boşa giderdi.
Karakoçan’da bu köprü işinde ben ve kaymakam beyden başka yetkili
yoktu. Koca Elazığ vilayetinde de Nafıa Müdürlüğünde bir inşaat mühendisi
vardı. O da Nafıa Müdürlüğü yapıyordu. O yüzden Karakoçan’da bana çok konuda
yetki verilmişti. İnsanları işe almak, işine son vermek, sigortalarını yapmak,
puantajlarını tutmak yani günde kaç kişinin çalıştığını yazmak ve onlara
yevmiye takdir etme yetkileri bende idi. Bana verilen yetkiler rahmetli olan
anne ve babamın nasihatlerinin kulağımda çınlamasına yol açıyordu. Kimseye
haksızlık etmemek, haklının yanında haksızın karşısında olmak yani doğruluktan
ayrılmamak zorundaydım. Hangi yetkilere sahip olduğumu çalışanlar da biliyordu.
Bazıları da avanta sağlamak için dalkavukluk yapıyordu.
Size iki farklı karaktere sahip işçiden bahsedeceğim. Biri
güçlü, kuvvetli, ağzı laf yapan, ben orda iken çok hızlı çalışıyor, her kazma
vuruşta yeri titretiyor, kazmanın ucundan kıvılcımlar çıkıyordu. Aklım
almıyordu, bu hızlı çalışmayı. Bir insan bu hızla akşama kadar çalışamazdı.
Bana da aşırı derecede iltifat ediyordu. Diğeri de, orta boyda halim selim
kendi halinde bir kişiydi. Yanına gider selam veririm. Kafasını kaldırmadan
selamımı alır, kazmayı vurmaya devam ederdi. Hep aynı tempo ile çalışırdı. Köprü
ayaklarının kazıldığı yerin yukarısında bir kum ocağı açmıştık. Orada da
işçiler çalışıyordu. Kum ve çakıl toplanıyor, yıkanıyor ve eleniyordu. Zaman
zaman da onların yanına gidiyordum. Bazen dönüş yolumu değiştirir, kavak
bahçelerinin arasından gizlenerek köprü yakınına geliyordum. Bana aşırı iltifat
eden, hızlı çalışan adamın, kazmayı atmış, sırt üstü yattığını, hep aynı
tempoda çalışan, başını kaldırmadan selamımı alan kişinin de aynı tempo ile
kazmayı vurmaya devam ettiğini gördüm. Onlara görünmeden bahçelerin arkasından
gerisin geri gidiyor, uzakta ortaya çıkıp köprü başına geliyordum.
İzlendiklerini fark etsinler istemiyordum. Bu kontrolü defalarca tekrarladım.
Sonuç hep aynıydı. Aybaşı yaklaşmıştı. Hiç sesimi çıkarmadım. Sigorta giriş
işlemlerini tamamladım. Yevmiyelerini takdir edip cetvellere geçirdim. Kaymakam
beyin de onayını alarak bir malzeme listesi ile Elazığ’a gittim. Nafıa
Müdürünün odasına girdim. Müdür bey bana “listeleri bırak git. Biz gerekeni
yaparız.” dedi. Ben ayakta bekliyor ve hiç kıpırdamıyordum. Hareket etmediğimi
görünce emri tekrarladı.
—Sana
git dedim.
Ben
gayet sakin,
—Emrinizi
duydum ama söyleyeceklerim var, dedim.
Müdür
Bey,
—Neymiş
söyleyeceklerin?
—Efendim,
verdiğim listelerin altında kaymakam beyin de imzası var. Malzeme bugün
hazırlanacak yarın
Müdür,
—Sana
odadan çık dedim.
—Sayın
Müdürüm bu odadan çıkarım ama doğrudan Sayın Vali Beye giderim. Çünkü sizin
yanınızda bana şu emri verdi. “Sıkıntıya düştüğün an hemen bana gel.” Kapıya
doğru bir iki adım geri geri gittim.
Nafıa
Müdürü,
—Dur
bakalım, dedi.
Zile
bastı muhasebe müdürünü çağırttı. Gerekli emirleri verdi.
—Bu
delikanlıyı da misafirhanede yatırın. Yarın beraber Karakoçan’a gidersiniz.
Ben
müdürü saygı ile selamladım ve odadan çıktım. Çok mutlu olmuştum. Ertesi gün
öğleyin Karakoçan’a geldik. Köprünün başında masa kuruldu. Muhasebe görevlisi
ücretleri dağıtmaya başladı. O zaman Mustafa Polat’ın kişiliği de ortaya çıktı.
Benim yanımda hızlı çalışan aşırı dalkavukluk yapan ve ben oradan ayrılınca
kazmayı atıp sırt üstü yatana en düşük yevmiyeyi, başını kaldırmadan selamımı
alan ve daima aynı tempoda çalışan işçiye de en yüksek yevmiyeyi takdir
ettiğimi herkes öğrendi. Dalkavuk adam kavga çıkardı. Üzerime yürüdü. Kaptığı
bir demir parçasını kafama doğru fırlattığını kirvem İhsan Batmaz görüyor ve
beni iterek yere düşürdü, demirim başıma gelmesini engelledi. Ben de bir badire
atlatmış oldum.
Diğer
işçiler demiri atanın üzerine çullandılar. Ben, yine de zarar görmesin diye
işçilere bağırarak rahat bırakmalarını sağladım. O da parasını alarak köyünün
yolunu tuttu. İşime devam ettim. Köprünün orta ve yan ayaklarının betonu
dökülüp, ayakları tamamlandı. Köprü tablasının kalıpları hızla yapılıp betonu
döküldü.
Ertesi
gün kaymakamdan izin alarak, okuluma gitmek üzere Bursa’ya doğru yola çıktım.
İçim içime sığmıyordu. Çok mutluydum. Artık bundan sonra çocuklar soyunup soğuk
suya girmeyeceklerdi.
Konuşmadım
ama eminim, Süleyman Amcanın mandaları da bu angaryadan kurtulduklarına
sevinmişlerdir.
SİGARA İLE
KÜSTÜM
Mustafa POLAT
Ziraat Yük. Müh.
Her şeye ahkâm kesenler, hemen başlayacaklar
sigaranın zararlarını anlatmaya. “Bu kadar zararlı olan bir şeye küstüm
denilmez. Sigarayı bıraktım demelisin.” Aferin iyi ettin derler.
Hiç düşünmezler insanoğlu var olalı
beri tütün kullanırdı. Zararı 40-50 sene önce mi başladı. Bu ne kadar gaddar
bir bitki bu insancıklardan ne ister. Bu kadar insanı acı çektirerek
öldürmekten ne zevk alır. Pek çok düşündüm. Neden böyle oldu?
Evvela mesleki alışkanlıklarımla işe
başladım. Önce tütün hakkında bulabildiğim Türkçe ne kadar yazı, yayın varsa
okudum. Aslında tütünü incelemek için yabancı dil bilmeye gerek yok. Türkiye’de
en çok araştırılan, incelenen bitki tütündür.
Ne kadar Mektep-i Nebatat-ı Aliye,
yani Yüksek Ziraat mektepleri, Halkalı Mektebi Nebat-ı Aliye adını Yüksek
Ziraat Enstitüsü (YZE) olarak değiştirip okul kurduk. Buradan mezun olanlara da
Yüksek Ziraat Mühendisi unvanını verdik.
O yüzden Türkiye’de dört duvar
arasındaki tartışmalardan meslek olarak çok zarar gördük. Uzun yıllar
mühendisliğimiz kabul edilmedi. Mühendis odalarına kaydımız yapılmadı. Daha
sonra mühendisliğimiz kabul edildi. Fakat yüksek mühendis olmadığımızı iddia
ettiler.
Efendim unvan ismimizin başında bir
“yüksek” kelimesi var amma yüksek ziraat yani yüksek ziraatın mühendisisiniz.
Yıllarca bu tartışma olageldi. Bir türlü anlatamadık. Kardeşim ziraat
ziraattır. Ziraatın yükseği alçağı olmaz. Yüksek bağcılık olur ama ziraatın
yükseği olmaz.
Yüksek bağın kökü toprakta,
dallarını direk ve tellerle yükseltiyoruz. Üzüm veren dallar havada kalıyor.
Ege bölgesinde nem oranı yüksek olduğu için fazla nemin getirdiği
hastalıklardan korunmak için.
Bunları yazmamın sebebi; mesleğimiz
hakkında daima başkaları karar veriyor. Biz peşlerinden koşturuyoruz.
Ne ise, bu sorun halloldu. Mekteb-i
Nebatat-ı Aliye’den başlayıp Ziraat Fakültelerinde devam eden ziraî öğrenimde,
Ziraî Araştırma Enstitülerinde en çok araştırılan, incelenen bitki tütündür.
Bilimsel kariyer sahibi olmak için
yapılan doktora çalışmalarının çok büyük bir kısmı tütün üzerine yapılan
araştırmalardan ibarettir.
Bu araştırmalar, içerik olarak tütün
yetiştirilmesi, fizyolojisi, ekolojisi, kimyası hepsi incelendi. Bu yetmedi.
Parçalara ayrıldı. Yaprak, dal çiçek, tohum gövde, kök incelendi. Zararlı bir
yönünü söyleyen olmadı.
Araştırma projelerinde, projeyi
önemli ve gerekli göstermek için de “Milli ekonomideki önemi ve tarımsal
faaliyetler içindeki payı büyük olduğundan …… incelenmesi gerekmektedir.”
Meslektaşlarım bu işe öylesine
sarılmışlar, öylesine çalışıyorlar ki, bir şeyin de farkına varamıyorlar. Tütün
hocası, profesörü oluyorlar ama “Türün Eksperi” olamıyorlar. Tekel Bakanlığı,
Orman Fakültesi bünyesinde bir tütün eksperi okulunu açmışlar. Onunla idare
ediyorlar. Tarla bitkileri bölümlerindeki profesör hocalarıma çok takılırdım.
Tütün profesörü oldunuz ama tütün eksperi olamadınız.
Bundan 40-50 yıl önce yazılmış tıp,
eczacı vb. mesleklerin yayınlarına baktım. Hiçbir yayın tütünü öcü göstermiyor.
İnsan katili ilân etmiyor. Ne oldu 40–50
senede, çok düşünüyorum, çok da kaşınıyorum soruma karşılık bulamıyorum.
Tütünle kavga edecek bir şey bulamıyorum. Tanışıklığım da çok eskiye dayanır.
1962 yılından beri elimde, cebimde, çantamın bir tarafında, masamın üstünde,
dumanı ciğerlerimin orta yerinde mekân kurmuş, bütün gözenekler dolmuş. Dumanın
fazlasını baca gibi burun deliklerimden dışarıya üflüyorum. Durmadan hırsla
dumanı çekiyorum. Burun deliklerimden soluyorum. Sararan bıyıklarım buna
şahittir. Bir zamanlar böyle idi. O kadar sarmaş dolaş olmuşuz ki ayrılmak
mümkün değil. Hani birbirlerine âşık erkek ve kadınlar diyorlar ya
“ciğerlerimin köşesindesin, seni bırakamam.”
Genellikle ciğerlerin minik bir
köşesini bu işe ayırmışlar. Daha pek çok köşe var. Pek çok sevgiliyi
ciğerlerinde barındırırlar.
Kardeşim, bir köşesini değil,
ciğerlerimin her boşluğunu tütün dumanı ile, zifti ile doldurmuşum. Ben nasıl
koparım bu sevgiliden, bu aşktan. Eğer bir köşe kapan vazgeçilmez sevgili
oluyorsa benim işim zor.
Zordayım, ciğerlerim kor gibi.
Yanıyorum. Bronşlar dolmuş. Nefeste zorlanıyorum.
Bütün hekimler, ilgili ilgisiz
herkes Tv.ler, gazeteler ağız birliği etmiş tütünün zararlarından bahsederler.
Ciğerlerim dumanlı, kulakların
zonkluyor. Kulaklarımı tıkıyorum söylenenleri duymamak için. Çare değil.
Kitaplardan, gazetelerden okuyor, Tv.lerde görüntülerini görüyorum. Hâlbuki
sigaraya yeni başlarken ne güzel diyorlardı. “İç, iç kötü arkadaştan iyidir.”
Ben zor işlerin adamıyım. Kolay
kolay pes etmem. Araştırmadan, incelemeden ikna olmam. Kimsenin tatlı sözlerine
kanmam. Gücüne pes etmem zorbanın.
Uzun yıllar arkadaşlık ettiğim
tütünü tarlasında ziyaret etmeye karar verdim.
Gittim tarlanın kıyısında tütünlere görünmeden
incelemeye başladım. Yani her hareketlerini gözetim altına aldım. Bu tütünler
bilmediğimiz bir şey mi yapıyor? İnsanlar bu kadar düşman oldular.
Uzun uzun gözetledim. Yanlış bir
hareketlerini, ahlâka mugayir (aykırı) bir tavırlarını görmedim.
Bu arada aramızda vücut diliyle bir ilgilenme, karşılıklı
cilveleşme başlamıştı. Başta tütünlere görünmeden onları incelemeye aldım dedim
ya. Bu benim kuruntummuş. Meğer hemen farkına varmışlar. Onlar da hareketlerimi
izlemeye başlamışlar. Oturduğum yerden bir baktım siper aldığım engelin
arkasında eğiliyorlar yapraklarını oynatıyorlar. O tarafa bakınca hızla
toparlanıp hareketsiz hale geliyorlar. Ben de sanki hareketlerini görmüyormuş,
salak oyununu oynuyorum. Maksadım, bu
salak duruşumdan cesaretlenip kendi aralarında rahat konuşsunlar. Rahat hareket
etsinler. Öyle rahat olsunlar ki bana nanik yapsınlar, gülümsesinler, göz
kırpsınlar. Bir süre sonra aynen öyle oldu. En sonunda karar verdim. Ortaya
çıktım. Beni görünce tütün yapraklarında bir titreme, hareketlenme oldu. Sonra
yapraklarını büküp öyle kala kaldılar. İyice yanaştım:
—Merhaba, dedim.
—Merhaba, dediler.
—Bir rahatsızlığınız mı var?
—Yook, dediler.
—Yapraklarınız boyun bükmüş, sessiz
duruyorlar. Susuz mu kaldınız? Dedim.
—Bize can suyu verdiler. Başka su
istemeyiz.
—Peki, neden beni görünce
titrediniz. Eğer toprak sağlam tutmasaydı köklerinizi kaçıp gidecektiniz.
Yapraklarınız solgunlaştı. Konuşun, bu kadar senedir beraberiz. Ben dostlarımla
konuşup hemhal olmaya geldim. Dediğim de biraz sakinleştiler. Gözlemlemiş
misiniz bilmem, karşınızdaki önce ürker, sonra ürkekliği geçip sakinleşir.
Güvenip güvenmeme bocalamasına girerler. İşte öyle bir tereddütlü sakinleşme
oldu. Karışmadım. Sükûnetle bekledim. Kendi aralarında bir fısıldama oluyor gibi
hissettim. Sonunda biri yapraklarını dikleştirip;
—Tütün bitkileri adına ben
konuşacağım.
“Günümüz insanı bize büyük haksızlık ediyor. Bizi
aşağılıyor ve horluyorlar. Zararlı, hatta insanların baş düşmanı gibi
gösteriyorlar. Bu bir haksızlıktır. Kendi tarihlerini araştırıyor,
yorumluyorlar. Yanlış olsa da hep kendilerini yüceltiyor, kusurlarını
örtüyorlar.”
Biz tütün bitkisi olarak, Allah’ın yarattığı her
bitki gibi bulunduğumuz bölgenin iklim ve toprak şartlarına uyum sağlayarak
yaşamaya devam ediyorduk. Kimimiz ot, kimimiz ağaççık şeklinde. Kimimizin
yaprakları iri, kimimizin küçük. Topraktan aldıklarımızın içindeki kimyasal
madde çeşit ve oranlarına göre çeşitli gıdalarımızı ürettik. Değişik koku ve
tat vermeye başladık. Topraktan aldığımız bu kimyasalları bünyemizde
değişikliğe uğratarak daha başka maddeler ve bunlara bağlı olarak değişik tat
ve kokular meydana getiriyorduk.
Günün birinde meraklı bir insan yanımızda durdu.
İnceledi, kokladı. Kokumuz hoşuna gitti. Yaprağımızı kopardı. Ezdi kokladı.
Hoşuna gitti. Dayanamadı ağzına attı, çiğnedi. Önce yüzünü buruşturdu. Sonra
hoşuna gitti. Yapraklarımızı toplayıp evine götürdü. Canı istediği zaman
koklayıp çiğnesin diye. Tomar halinde güneşlik bir yerde üst üste bırakıp
gitti. Aklına gelince yanımıza geldi. Güneşin tesiri ile üst üste kuruyan bir
yaprağı aldı, baktı rengi solmuştu. Beğenmedi. Ağzına attı çiğnedi, tadı da
değişmişti. Yüzünü buruşturdu, attı. Altta kalan yapraklarımız da kararmış,
çamur gibi olmuştu. Onları hiç beğenmedi. Hepsini attı. Gitti yine topladı. Bu
sefer de tomar halde gölge bir yere bıraktı. Bir süre sonra yanımıza geldi. Üst
yapraklar kurumuş, rengi de değişmişti. Yeşil renk tütün sarısı rengine
dönüşmüştü. Bu hoşuna gitti. Aldı, kokladı ve güzelce çiğnedi. Tadı daha güzel
olmuştu. Sevindi ama canını sıkan bir şey daha vardı. Alttaki yapraklar yine
kararmış ve çamur gibi olmuştu. Çünkü bünyemizdeki uçucu yağlar havasız yerde
aksi tesir yapıp çabuk çürütüyordu yapraklarımızı.
Yine yanımıza geldi. Yaprakları topladı. Bu sefer
az topladı.
Yakın, bitince gelir toplarım, dedi kendi kendine.
Evin önünde gölgelik yerde çalı yığını vardı.
Umursamaz bir tavırla çalıların üstüne attı yaprakları. Orada öyle kaldı,
kurudu yapraklar. Canı istedikçe gelip kokluyor ve çiğniyordu. Bu iş hoşuna
gitmişti. Renkler solmamış, yapraklar kararmamış, çamur olmamıştı. Çünkü
çalılar üzerinde hava alan yaprakların salgıladıkları uçucu yağlar, diğer
yapraklara zarar vermeden uçup gidiyorlardı.
Tam olgunlaşma zamanında yaprakları topluyor,
kurutuyordu. Çünkü tam olgunlaşma zamanımızda içimizdeki kimyasal maddeler bizi
daha zevkli hale getiriyorlardı. Bunu da deneyerek öğrenmiştiler.
Diğer gıda maddelerini kurutup, biriktirip kışa
saklama usulünü tatbik ederek yapraklarımızı kurutup kışa saklıyorlardı.
Bir gün kuru yaprakların istif olduğu yerde yangın
çıkmış bir kısım yapraklar yanmıştı. Yananları söndürmeye çalışırken dumanlar
zorunlu olarak ciğerlerine gidiyordu. Dumanın içinde dolaşırken keyifleniyordu.
Hoşuna gitmeye başlamıştı. Yanan yaprakları alıp kokladı. Dumanlarını içine
çekti. Hatta bir tarafı yanmakta olan bir demetteki yaprakların yanmayan
tarafından dudakları arasına alıp koku ve dumanı ciğerlerine çekmeye başladı.
Dumanı çektikçe keyifleniyordu. Bu daha çok hoşuna gidiyordu. Yapraklara sarıp kullanmak
istedi. İlk başta başaramadı. Çok
düşündü. Çok zorlandı. Kuruyan yapraklar çabuk kırılıyor ve toz oluyorlardı. Bu
tozları burnuna çekti. Hapşırmaya başladı. Bu daha da hoşuna gitmeye başladı.
Böylece enfiyeyi icat ettiler.
Bir gün köşede duran yapraklar su almış
nemlenmişti. Bu yaprakları eline aldı, avucunda büktü. Yapraklar büküldü ama
kırılmadı. Bu durum onun dikkatini çekti. Düşündü, inceledi, çok uğraştı.
Yaprakları ıslattı, yumuşattı. Diğer kuru yaprakları ufalayıp bu nemli yaprağın
içine koyup sardı. Yaktı, içti. Buda hoşuna gitti.
Kendine göre büyük bir icat yapmıştı. Yapraklar
kuruyunca dağılıyorlardı. Dağılmaması için rulo halinde sardığı yaprakları iple
bağladı. En sonunda dağılmayan sarma şeklini buldu ve çok mutlu oldu.
Puro böyle icat oldu.
Sonra kâğıtla sarmayı öğrendi. Sigarayı ağızlıkla
içmeye başladı. Sonra pipoyu icat etti.
Tütün yaprakları sözcüsü biraz dinlenip anlatmaya
devam etti.
“Kırsal alanda kendiliğimizden yetişiyorduk, ihtiyacı
olan orada topluyordu yapraklarımızı.
Hırslı ve bencil insanoğluna bu yetmedi. Kendileri bizi yetiştirmeye
başladılar.
Bütün çiftçiler, işçiler, bilim adamları,
tüccarlar, fabrikatörler bizimle uğraşmaya başladılar. Bütün özelliklerimizi
her ayrıntısı ile incelediler. Ellenmedik bir yerimizi bırakmadılar.
Bizi sınıflara, gruplara, alt gruplara ayırdılar.
Kalitemizi ve miktarımızı artırmak için çok çalıştılar ve masraf ettiler.
Uçsuz, bucaksız tarlalarda ürettiler. Fabrikalarda binlerce işçi ve makine
çalıştırarak yapraklarımızı şekilden şekle soktular. Laboratuarlarda binlerce
bilim adamı denilen beyaz gömlekli adamlar kimyasal yapımızı incelediler.
Topraktan aldığımız kimyasal maddeleri inceleyerek tek tek tespit ettiler.
Ayrıştırdılar, birleştirdiler (analiz-sentez) ilaç ve parfümeri sanayinde
kullandılar ve çok zengin oldular.
İşte bu insanoğlunun büyük hırsı ve tatminsizliği
hem bizim başımıza hem de insanlığın ve doğanın başına büyük felaketler
açtılar.”
Derin bir sessizlikten sonra üzgün ve yorgun
sözlerine devam etti.
“Bu kapris, bencillik ve hırs yüzünden tütünü
ufalayıp sardıkları kâğıtları sentetik yapmaya başladılar. Bu kâğıdın katranı
kanserojendir.
Ağız fiyakalarını bozduğunu ileri sürerek sentetik
yapılmış liflerden sigaraya kuyruk taktılar. Ucu yanan sigaranın sıcak dumanı o
sentetik ince liflerin içinden geçerek ciğerlere giden kanserojen madde
miktarını çoğalttılar. Cazibeli ve medeni hale getirmek için adını da filtre
koydular.
Tütüne özel kokuyu yok edip, güya daha güzel kokulu
(aromatik) olması için sentetik maddelerden yapılmış kokular kattılar.
Ciğerlere giden kanserojen (kanser yapan) maddeleri çeşitlendirdiler.
Firmaların ürettiği sigaraların daha çok ve her
zaman satılması için bağımlılık yapacak uyuşturucular kattılar. Bu
uyuşturucular da sentetik. Onlar da kanserojen.”
Biraz dinlenen tütün yaprağı söze girdi.
“Derdimiz çok. İlk önce tarlada üretim aşamasında
yaptıkları işlerle bizi bozdular. Yeni cins, yani daha çok yaprak veren çeşidi
bulduk diyerek DNA’mızı (Deoksiribo Nukleik Asit) değiştirdiler. Ana yapı iskeletimizi ve özelliklerimizi
belirleyen DNA’larımız değişince topraktan aldığımız kimyasal madde cins ve
miktarı değişti. Bu kimyasal maddelerle su ve güneş ışığı bünyemizde yani
fabrikamızda yaptığımız madde cins ve miktarı da değişti. Bunlardan bazıları
doğrudan insanlara zarar vermektedir. Kanserojen madde ürettirdiler.
Daha fazla yaprak için daha fazla su ve kimyasal
gübre verdiler. Yaprakları değiştirdiler. Büyütüp azmanlaştırdılar.
Tütün bitkisi olarak yaratıldığımızdan beri
bünyemizde bulunan ve belirgin özelliğimiz olan “Nikotin”in kimyasal yapısını
bozdular. “Kotinin” denilen bir madde oluşturdular. “Nikotin” insan sağlığına
yararlı bir şey, “Kotinin” zararlı. Neden bunu açıklamıyorlar.
Bu yetmiyormuş gibi hastalıklarımızla savaşmak için
sentetik kimyasal maddelerden yapılmış ilaçlar kullandılar. Bu da yetmemiş gibi
yine sentetik kimyasallardan yapılmış hormon verdiler.
İnsanoğlu; hırsı bencilliği ve kaprisi uğruna bizi
tütün olmaktan çıkardı. Adımız tütün kaldı, ama her şeyimiz değişti.” Ağlamaklı
bir hal aldı. Sen biraz dinlen dedim. Aldım sazı elime.
Dünya küreselleşecekmiş. Yahu insafsızlar bir
düzenbazlığın peşindesiniz. İnsanlara kazık atacaksınız. Yüreğiniz varsa
doğrudan ortaya çıkın. Dünya zaten küreseldir. Eğer dünya düz olsaydı bu
düzlüğü büküp küre haline getirilmeye çalışılsaydı, o zaman bir küreselleşme
faaliyeti olurdu. Dünyanın yuvarlak olduğu yıllar öncesinden yapılan zorlu
mücadele sonunda ispat edildi. Yuvarlak dünyayı ortadan böldüğünüz zaman iki
yarım üre meydana gelir.
Bunlar dünya şirketlerini egemen kılmak istiyorlar.
İş, faaliyet ve ürün çeşidi bazında kendi aralarında anlaşıp her işi bir
şirketin tekeline vermek istiyorlar. Dünyada o iş veya madde de tek veya
anlaşmış şirketler grubu egemen olacak.
Keyif getiren uyuşturucu da yani tütünden temin
edilen keyif verici sentetik imal edilmiş kimyasallardan karşılanmak
isteniliyor. Tütünde olsa bu iş tekelleşemiyor. Çok güçlü kuruluşlar olmasına
rağmen. Örneğin; Türkiye Devleti adını TEKEL koyarak kurduğu bir kuruluş. Bu
kuruluş ekiliş alanlarını kontrol altına almış, izinli yerlerde üretim yaptıran
despotluğuna rağmen, köylünün kendi ihtiyacını karşılamak için gizli ektiği
tütünü önleyememiştir. Ayrıca dünya çapında birden bire tarla üretimini
durdurulamıyor. Çünkü o tütünü işleyen güçlü firmalar var.
Bu firmaları kızdırmamak için yavaş yavaş bazı
konuları tahsis ederek tekelleşmesini sağlamak için zaman kazandırmak
zorundadırlar.
Diğer taraftan da insanları sentetik uyuşturuculara
alıştırmakta yine zaman alır. Uygulamaya başlamak için kapalı alanlarda sigara
içmeyi yasaklayan kanunlar çıkarırlar. Tütünü bu kadar zararlı hale getiren
kişi ve şirketlere kimse bir şey diyemiyor. Çünkü modern kölelik başlamış.
İnsanlar, teknoloji tarafından köleleştirilmiş. Köleler artık zincire
vurulmuyor. Teknoloji ürünleri ile insan kimyasını değiştirdiler. Uysal
tüketiciler haline getirdiler.
Dünyanın çeşitli ülkelerinde o zaman iş daha
kolaylaşıyor. Kapalı alanda yasağı kontrol etmek kolaylaşır. Sigaranın paketi
var, paketi çıkarırsan görülür. Yakması lazım, çakmağı çakınca ışığı görülür.
Sesi duyulur. Bir fırt çekince dumanı görülür ve kokusu hissedilir. Ama
sentetik uyuşturucu öylemi? Çaktırmadan hapı cebinden çıkar, ağzına at. Ne
kokusu var, ne dumanı. At, ata bildiğin kadar. ABD’de sigara yasağı kanunu
çıkıyor. Altı ay sonra yapılan istatistikî çalışmada, sentetik uyuşturucu
kullananların sayısı yüzde otuz altı (%36) oranında artmış.
Bu kanunları savunmak için de çok ince kurnazlıklar
yaparlar. Sigara içmeyenlerin sağlığını korumak için derler. İnsaf edin,
insanoğlu tütünü kullandığından beri tütünle birliktedir. Fabrikalarda binlerce
kişi bir arada çalıştılar. Bu işçiler tütünden kanser oldular ve öldüler
demediler.
Asırlardan beri çiftçiler tarlada fide dizer, çapa
yapar, yaprakları keser küfe küfe eve taşır. Sabahlara kadar yaprak dizer.
Sergiye serer. Arasında gezer. Dizgilerin yerini değiştirir. Kuruyunca
dizgileri çözer, yığın yapar, balyaları kucaklayarak ve okşayarak.
Bu konuda çok türküler söylendi. Çok romanlar
yazıldı. Çok filmler çevrildi. Ağıtlar yakıldı, eğlenceler yapıldı. Ama tütün
çiftçileri ve işçileri arasında kanser çoğaldı diye bir haber yapılmadı. Bu
işçiler tütünden kanser oldular ve öldüler demediler. Nasıl oluyor da 40–50 sene de tütün bu kadar
canavarlaşıyor. Madem insanları bu kadar düşünüyorlar. Sentetik zararlı
kimyasallar için neden tedbir alınmıyor?
Fabrikalar neden kontrol altına alınmıyor?
Gübrelerle, ilaçlarla tütünü zehirlediler. Bu
yetmiyormuş gibi, bitkiden yapılan kâğıdı bırakıp petrol ürünleri atıklarından
sentetik kâğıt yaptılar. Esasen kötülüklerin büyük kısmı bu kâğıttadır.
Kâğıt ve filtrelerde bulunan zararlı maddelerin
bazıları:
1.
Polonyum E210 (Kanserojen)
2.
Rodon
(Radyasyon)
3.
Metanol (Füze yakıtı)
4.
Toluer (Tiner)
5.
Kadmium (Akü metali)
6.
Bütan (Tüpgaz)
7.
DDT (Böcek öldürücü)
8.
Hidrojen siyanür (Gaz odalarında
kullanılan zehir)
9.
Aseton (Oje sökücü)
10.
Naftalin (Güve kovucu)
11.
Arsenik (Fare zehiri)
12.
Amonyak ( Tuvalet temizleyici)
13.
Karbon (Egzoz gazı)
14.
Nikotin (Kimyasallarla nikotinin
yapısını değiştirdiler.)
Yukarıda sayılan bu maddeler yaşadığımız ortamın
her tarafında var. Listeyi iyice inceleyiniz. Bu maddelerin her tarafı
sardığını göreceksiniz.
—Niçin
diğerleri söylenmiyor da hep sigaraya yükleniyorlar?
Bu şuna benziyor. Sıkça görülüyor. Cinayeti başkası
işliyor. Tabancayı başkasına ait yerlere atıyorlar. Polis gelip tabancayı
buluyor. Balistik muayene yapıyorlar. Öldüren mermi bu tabancadan çıkmış. Adamı
mahkûm ediyorlar. Tabanca sana ait yerde bulundu diye. Parmak izini arayan yok.
İnsanların keyif verici maddelerden zevk alma
zaafını tatmin etmek için sentetik uyuşturucu kullanımını yaygınlaştırmak mı
istiyorlar?
Bazıları daha kolay ve daha çok para kazanmak için
sentetik uyuşturucuların, sigaranın yerini almasını mı istiyor?
Tütün ve sigaranın üretiminde milyonlarca insan
çalışıyor. Bu da zahmeti çoğaltıyor. Bir fabrika ve birkaç yüz işçiyle dünyaya
yetecek kadar sentetik uyuşturucu üretilebilir.
Yanına da bir ilaç fabrikası. Hastalandırılan
insanları tedavi etmek için ilaç üretimi.
Gördünüz mü, garantili zenginlik nasıl oluyormuş?
Ben de sustum. Derin bir sessizlikten sonra söze
devam ettim.
—Benim durumum ne olacak? diye sordum, tütün
yaprakları sözcüsüne.
Sigarayı bıraktım desem sanki siz kötüymüşsünüz, ben
sizi bırakmış gibi oluyorum. İçmeye devam etsem, olacakları biliyorsunuz. Hiç
günahınız yokken sizi suçlu duruma sokacağım, dedim.
Tütün yaprakları sözcüsü söze girdi:
“Sana ve diğer insanlara zarar veren maddeleri kötü
insanlar içimize, yapımıza soktular. Bu zararlıları içimizden atmaya gücümüz
yetmiyor. Daha fazla zarar görmeni de istemiyoruz.
Arkadaşlarımla konuştum. Karar verdik. İnsanların
aklı başına gelip yaptıkları bu zarar ve kötülükleri fark ederek, bize
bulaştırdıkları zararlı sentetik kimyasalları bünyemizden ve çevremizden
temizleyinceye kadar sizinle küselim.
Bizi hanenize kabul etmeyin. Hanemize de gelmeyin.”
Kadim (ezeli) dostluğumuzun hatırı için küs
kalalım.
Mustafa POLAT
Ziraat Yük. Müh.