YAHYA KEMAL’DEN ŞİİRLER:


 

YAHYA KEMAL BEYATLI

Hayal Şehir
Bir Başka Tepeden
İstanbul'un Fethini Gören
Leyla
Akıncılar
Eylül Sonu
Siste Söyleniş
Süleymaniye'de Bayram Sabahı
Vuslat
Sessiz Gemi
Rindlerin Akşamı


HAYAL ŞEHİR

Git bu mevsimde, gurub vakti, Cihangir'den bak!
Bir zaman kendini karşındaki rüyaya bırak!

Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan;
Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan;

O ilah isteyip eğlence hayalhanesine,
Çevirir camları birden peri kaşanesine.

Som ateşten bu saraylarla bütün karşı yaka
Benzer üç bin sene evvelki mutantan şarka.

Mest olup içtiği altın şarabın zevkinden
Elde bir kırmızı kaseyle ufuktan çekilen

Nice yüz bin senedir şarkın ışık mimarı
Böyle ma'mur eder ettikçe hayal Üsküdar'ı.

O ilahın bütün ilhamı fakat anidir;
Bu ateşten yaratılmış yapılar fanidir;

Kaybolur hepsi de bir anda kararmakla batı.
Az sürer gerçi fakir Üsküdar'ın saltanatı;

Esef etmez güneşin şimdi neler yıktığına;
Serviler şehri dalar kendi iç aydınlığına,

Ezeli mağfiretin böyle bir ikliminde
Altının göz boyamaz kalpı kadar halisi de.

Halkının hilkati her semtini bir cennet eden
Karşı sahilde karanlıkta kalan her tepeden,

Gece bir çok fıkara evlerinin lambaları
En sahih aynadan aksettiriyor Üsküdar'ı.

Bir Başka Tepeden

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

İstanbul'un Fethini Gören

Üsküdar Üsküdar, bir ulu rüyayı görenler şehri!
Seni gıpta ile hatırlar vatanın her şehri.

Hepsi der: "Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?
Bizim İstanbul'u fethettiğimiz mutlu günü!"

Elli üç gün en mehabetli temaşa idi o!
Sanki halkın uyanık gördüğü rüya idi o!

Şimdi beş yüz sene geçmiş o büyük hatıradan;
Eli üç günde o hengame görülmüş buradan;

Canlanır levhası hala beşer ettikçe hayal;
O zaman ortada, her saniye gerçek bir hal.

Gürlemiş Topkapı'dan bir yeni şiddetle daha
Şanlı namiyle 'Büyük Top' denilen ejderha.

Sarf edilmiş nice kol kuvveti gündüz ve gece,
Karadan sevk edilen yüz gemi geçmiş Haliç'e;

Son günün cengi olurken ne şafakmış o şafak,
Üsküdar, gözleri dolmuş, tepelerden bakarak,

Görmüş İstanbul'a yüz bin meleğin uçtuğunu;
Saklamış durmuş asırlarca hayalinde bunu.

Leyla

Gece, Leyla’yı ayin on dördü,
Koyda, tenha, yıkanırken gördü.

"Kız, vücudun ne güzel böyle açık!..
Kız, yakından göreyim sahile çık!.."

Baktı etrafına ürkek, ürkek
Dedi; tenhada bu ses ne olsa gerek?..

"Kız vücudun sari güller gibi ter!.
çık sudan kendini üryan göster!."

Aranırken ayin ölgün sesini
Soğuk ay öptü beyaz ensesini.

Sardı her uzvunu bir ince sizi.
Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı,

Soldu, günden güne sessiz soldu.
Dediler hep "kıza bir hal oldu!"

Ta.. içinden geliyor hıçkırığı,
Kalbinin vardı derin bir kırığı,

Yattı, bir ses duyuyormuş gibi lal,
Yattı, aylarca devam etti bu hal.

Simdi sirasira, aksam hüzünü,
Böyle yastıkta görenler yüzünü,

Avuturlarken uzun sözlerle,
O susup Baktı derin gözlerle.

Evi rüzgar gibi bir sır gezdi,
Herkes endişeli, bir şeyi sezdi,

Bir sabah söyledi son sözlerini,
Yumdu dünyaya ela gözlerini.

Koptu evden acı bir vaveyla,
Odalar inledi Leyla - Leyla!.

Geldi köy kızları el bağladılar,
Diz çöküp ağladılar, ağladılar,

Nice günler bu saadetli ölüm;
Oldu çok kimseye bir gizli düğüm.

Nice günler bakarak dalgalara
Dediler "Leyla uğradı nazarca.."

Akıncılar

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi sendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

Haykırdı ak tolgalı beylerbeyi "ilerle"
Bir yaz günü geçtik turadan kafilelerle

Simsek gibi atıldık bir semte yedi koldan
Simsek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan

Bir gün yine doludizgin atlarımızla
Yerden yedi kat arsa kanatlandık o hızla

Cennette bu gün gülleri açmış goruruzde
Hala o kızıl hatıra gitmez gözümüzde

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi sendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

Eylül Sonu

Günler kısaldı. Kanlica'nin ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta gecen sonbaharları.

Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa...
Yazlar yavaşça bitmese, Günler kısalmasa...

İçtik bu nadir icki'yi yıllarca kanmadık...
Bor böyle zevke tek bir omur yetmiyor, yazık!

Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lakin vatandan ayrılısın ıstırabı zor.

Hiç dönmemek olum gecesinden bu sahile,
Bitmez bir özleyiştir, ölümden biter bile.

Siste Söyleniş

Birden kapandı birbiri ardınca perdeler...
Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?

Som zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden
Firuze nehri nerde? Buğun saklıdır, neden?

Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri;
Eylül sonunda böyledir İsviçre golleri.

Bir devri lanetiyle boğan sairin Sisçi.
Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi.

Hülyama bir eza gibi aksetti bir daha;
-Örtün! Muebbeden uyu! Ey sehr! -O beddua...

Hayır bu hal uzun süremez, sen yakındasın;
Hala dağılmayan bu sisin arkasındasın.

Sıyrıl, beyaz karanlık içinden, parıl parıl
Berraklığında bilme nedir hafta, ay ve yıl.

Hüznün, ferahlığın bizim olsun kisin, yazın,
Hiç bir zaman kader bizi senden ayırmasın.

Süleymaniye'de Bayram Sabahı

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehabetli sabah oldu Suleymaniye'de

Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi

Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.

Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanan, yerde ayak sesleridir.

Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garibe alem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu...

Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle acilmiş nice yerlerdendir.

Bu sükunette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;

Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.

Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Suleymaniye tarih oluyor.

Ordu-milletlerin en cok dogusen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı.

En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz sekli hayal ettiği mimarinin.

Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kutsi tepeyi;

Taşımış harcını gazileri, serdariyle,
Tası yenmiş nice bin isçisi, mimariyle.

Hur ve engin vatanin hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevi bir kapı açmış buradan gökyüzüne,

Taam ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları..
Bir neferdir bu zafer mabedinin mimari.

Ulu mabede! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir varisin olmakla Buğun mağrurum;

Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhura bakarken simdi,

Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim
Cedilerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.

Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;

Büyük Allah’ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;

Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

Gördüm on safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor veca ile tekrar alınan Tekbirci

Ne kadar saf idi siması bu mu'min neferin!
Kimdi? Banisi mi, mimari mi ulvi eserin?

Taam Malazgirt ovasından yürüyen Turkoglu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaslarla dolu,

Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok Büyük bir is görmekle yorulmuş belli;

Hem Büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;

Vatanin hem yasayan varisi hem sahibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,

Hem bu toprakta Buğun, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.

Karsı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.

gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.

Çok yakından mi bu sesler, Çok uzaklardan mi?
Üsküdar’dan mi? Hisardan mi? Kavaklardan mi?

Bursa'dan, Konya'dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;

Simdi her merhaleden, Taam Beyazid'dan, Van'dan,
Ayni top sesleri birdir geliyor her yandan.

Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,

Dinliyor hepsi Büyük hatiralar ruzgarini,
Caldiran topları ardınca Mohac toplarını.

gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:

Kova’dan, Nigbolu'dan, Varna'dan, İstanbul’dan..
Anıyor her biri bir vak'ayi heybetle bu an;

Belgrad'dan mi? Budin, Egri ve Uyvar'dan mi?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mi?

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..

Adalar'dan mi? Tunus’san mi, Cezayir'den mi?
Hur ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi

Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?

Ulu mabede karıştım vatanin birliğine.
Çok şukur Tanrıya, Gördüm, bu saatlerde yine

Yasayanlarla beraber bulunan ervahı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

Vuslat

Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar,

Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı,
Görmezler ufuklarda, şafak soktuğu ani...

Gördükleri Rusya ezeli bahçedir aşka;
Her mevsimi bir yaz ve esen rüzgarı başka.

Bülbülden o eğlencede feryada işitilmez;
gül solmayı; mehtaba, azalıp gitmeyi bilmez...

gök kubbesi her lahza, bütün gözlere mavi...
Zenginler o cennette fakirlerle müsavi;

Sevdaları hülyalı havuzlarda serinler,
Sonsuz gibi, bir fıskiye ahengini dinler.

Bir ruh, o derin bahçede bir defa yasarsa
Boynunda Onun kolları, koynunda O varsa,

Dalmışsa Onun saclarının rayihasiyle,
Sevmekteki efsunu duyar her nefesiyle.

Yıldızları, boydan boya doğmuş gibi, varlık
Bir mucize halinde o gözlerdendir artık.

Kanmaz, en uzun buseye, öptükçe susuzdur
Zira, susatan zevk, o dudaklardaki tuzdur.

İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan...
Bir sır gibidir azcık ilah olduğumuzdan.

Onlar ki bu güller tutuşan bahçededirler.
Bir gün nereden hangi tesadüfle gelirler?

Aşk, onları sevkettigi günlerde, kaderden
rüzgar gibi bir sevk alır, oldukları yerden.

Geldikleri yol, Ömrün ışıktan yoludur o!
Alemde bir aksam ne semavi koşudur o!

Dört atlı o gerdune, gelirken dolu dizgin,
Sevmiş iki ruh ufku görürler daha engin,

Simaları her lahza parıldar bu zefirle;
gök, her tarafından, donanır mes'alerle!

Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
Varlıkta bütün zevki o cennette duyanlar

Dünyayı unutmuş bulunurken o sularda,
-Zalim saat ihmal edilen vakti çalar da-

Bir an uyanırlarsa leziz uykulardan,
Baştanbaşa, herler kesilir kapkara, zindan...

Bir faciadır böyle bir alemde uyanmak...
Günden güne, hicranla bunalmış gibi, yanmak...

Ey tali! ölümden ne beterdir bu karanlık!
Ey Aşk! O gönüller sana mal oldular artık!

Ey vuslat! O asıkları efsuna Rafet!
Ey tatlı ve ulvi gece! yıllarca devam et!

 

Sessiz Gemi

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.

Ringlerin Akşamı

Dönülmez aksamın ufkundayız, vakit Çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç.

Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.

Geniş kanatları boşlukta simsiyah acılan
Ve arkasından güneş dogmiyan Büyük kapıdan

Geçince basliycak bitmeyen sükunlu gece.
Gruba Karsı bu son bahçelerde, keyfince,

Ya sevk içinde haram ol, ya Aşk içinde gönül.
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül.

 Yahya Kemâl BEYATLI

SAYFANIN BAŞIÇ