YILDIZLARA SEVDALI ÇOCUK VE SEVGİ PERİSİ
Ninem ve Ben
Bahardı…
Dışarıda ince bir nisan yağmuru
çiseliyordu. Ninemin ölümünden
sonra köye ilk gelişimdi bu. 50- 60 hanelik yoksul
ama havası suyu
gibi, insanları da temiz bir
köydü burası. Evlerin çoğunun
duvarları kerpiç beyaza
boyanmış ya da özensiz kaba
taşlardan yapılmış, bazılarının önlerinde küçük bostanları, harman
yerleri bulunan, çoğunun
damları toprakla örtülü
yoksul yapılardı.
Etrafı bol
bol söğüt, kavak, ceviz
gibi çeşit çeşit
ağaçlarla çevrelenmişti. Sırtını
yasladığı dağlar, çayırlar,
tarlalar, yaylalar ve
rengarenk çiçekleriyle eşsiz
bir yerdi burası
ama ninemsiz bu
köy tadsız - tuzsuz, renksiz,
ışıksız kapkaranlık gelmişti
bana. Hele geceleri sanki
gökhava aşağılara inmiş,
o parlak yıldızlardan eser kalmamıştı. Ninemin ölümüne bi-türlü inanmak istemiyordum. mezarına kadar
gittim. Ona kırlardan
topladığım renk renk
çiceklerden götürdüm. Beni
duyacakmış gibi seslendim.
‘’Nineciğim huzur içinde
uyu. Mor dağlardan esen
kekik kokulu rüzgar
ruhuna sukünet getirsin
dedim. Sana bütün
özlemimi sevgimi getirdim.
Bir tek isteğim
var senden, benim
sevgimi kabul et’’ diye
dua edip yalvardım. Ninemi çok özlemiştim, çocukluk
ve ilk gençlik anılarımla doldu
gözlerim. Bir yumruk
tıkandı genzime, sustum.
Anlatacağım ne çok
şey vardı oysa,
yaşama dair, ölüme,
sevgiye ve özleme
dair. Sonra mezarının
başına oturup uzun
uzun düşündüm. Öylesine dalmışımki,
o an sanki karşımdaymış gibi
konuştuk onunla. Biribirimizi görüyorduk,
dokunuyorduk, duyuyorduk.
ve hisediyorduk. Renkarasyon dedikleri bu olmalıydı
herhalde.
Bu bir
tür konuşma değil,
yıllar boyu, uzun
yıllar boyu hiç
kimseye açamadığım dertlerimin, üzüntü ve sıkıntılarımın, özlemlerimin dile gelişiydi.
Konuştukça açılıyor, kendime
geliyordum. Sanki yeniden
yaşıyormuş gibi duygu
ile doluyordum… Bütün
gün böylece akıp
gitmişti. Zaman donmuş
sanki, hareketsiz gibiydi…
O gece durmadan yağmur yağdı.
Bütün gece yatağımda
gökgürültüsünü dinledim. Şimşekler
ardarda çakıyor, evin
içi gündüz gibi
aydınlanıyordu. Dışarıda müthiş
bir fırtına vardı.
Bütün gece yatağımda
gökgürültülerini, yağmurun
camlara vuran iniltilerini dinleyip, şimşeklerin aydınlığını
izlerken, yastığımı ıslatan
yaşlarla gecenin geç
vaktine kadar uyuyamadım.
Bütün gece çocukluğumu
ve ninemi düşündüm. böylece uzun süre düşüncelerle boğuşarak uyuya kaldım.
O gece
rüyamda ninemi gördüm.
O pırıl pırıl
bakışlarıyla, şırıl şırıl
suların aktığı vadinin
arasında karşıma çıkıverdi. ‘’Nineciğim, nineciğim
ölmedin, yaşıyorsun değil mi?’’ dedim. Burdayım yavrum. Bak
karşındayım işte. Sarıldım
ona, saçlarımı okşadı,
öpüp kokladı beni.
Yüreğime büyüklüğünü sığdıramadığım bir mutluluğu, ve acıyı
bir arada yaşıyordum.
Onun kolları arasında
bütün acılara göğüs
gerebilir, bütün zorluklara
dayanabilirdim. Ona sarılmak
bu kadar mı güzeldi
yarabbim, bu kadar mı
haz verirdi insana.
Bir özlem, bir
sevgi bu kadar mı
büyürdü insanın yüreğinde.
Sonra birden yitirdim
onu, Sabah her
yanımda sızılarla ve
ninemi yitirmenin korkusuyla
uyandım, bitkin durumdaydım. Başım zonkluyor, kulaklarım uğulduyordu. Dışarıya çıkıp çevreme
bakındım, güneş doğalı
bir hayli olmuştu. Her yer eskiden olduğu gibiydi aslında, hiç bir değişiklik,
başkalık yoktu, terkedilmiş
ve yıkılmış evlerin
dışında. Doğa ve
hava öylesine güzeldi ki,
ama benim içim
buruktu sevinemiyordum. Karmaşık duygular
içerisinde bir süre
ne yapacağımı bilemedim.
Sonra bir çöküntü
içinde dağlara doğru
yürüdüm. Köyün yollarını çevreleyen
akasyalar, kavak ağaçları
nazlı nazlı sallanıp
yaprakları yılpır yılpır
kıpırdarken, koyunlar ve kuzular
karşı sırtlara yayılmış,
uzaktan bembeyaz pamuk
tarlaları gibi görünüyordu.
Bazen,
insan mutlu yada mutsuz, yaşamında
geçirdiği her evreyi
yeniden yeniden yaşar.
Bunlar eskiyen silik
fotoğraflar gibidir, renkleri
solsa da, bozulup paralansada. Bakarsınız ki, o
eskimiş dediğiniz zaman
dilimleri, zihninizde tüm
renkleriyle birden canlanıvermiş.
Ninem her akşam
oturup bana hayvanlarla, kuşlarla, cinlerle, perilerle ilgili masallar, efsaneler anlatır, şiirler, destanlar okurdu. Uyumlu
Sözcüklerle sesi öylesine
bir gizemliliğe bürünür,
etkili olurdu ki, bir
şarkı söylüyormuş gibi,
saatlerce gözlerimi kırpmadan
dikkatlice dinlerdim. Onu
dinlemeye hiç bir zaman
doymaz, yeniden yeniden
anlatmasını isterdim. Çoğu
zaman beni kırmayıp
yeniden anlatırdı. Öyle
tatlı bir anlatışı
vardı ki, (ağzından bal
akıyor) sanardım. Önemsiz
bir konuyu bile
inanılmaz tat ve
güzelikte aktarırdı.
Hele başka
yerlerden, kıtalardan, ülkelerden,
şehirlerden konuşup,
Avrupa, Asya, Afrika, Amerikadan söz
ederken, bu anlattıklarını adeta nefesimi tutarak
dinler, bilgisine hayran
kalır ve dünyanın
bu denli büyüklüğüne
şaşar dururdum. Bana
göre dünya etrafını
yüksek dağların çevrelediği, her yanında buz
gibi suların aktığı
Caferli köyü ve
komşu bir kaç
köyden ibaretti çünkü. Hele
eşsiz bir güzellikle
anlattığı efsaneler, masallar
ruhuma işlerdi.
Çoğu geceler
ninemle dışarıda pırıl
pırıl yıldızların altında
yatardık, etrafta hoş kokular
gelirdi burnuma. Suların
bir coşkuyla akması
dünyanın en hoş
nağmesiydi sanki, yıldızlar
değişik renklerde yanıp
yanıp sönerdi. Sonra
o yıldız senin,
bu yıldız benim
diye ninemle yarışır
dururduk. En parlaklarını kendime alırdım tabi. Keşke
o zamanlar dünyanın
bütün yıldızlarını nineme
bağışlasaydım, diye düşündüğüm
çok olmuştur. Gökyüzü
o kadar esrarlı
olurdu ki, saman yolunu mekan
tutmak, gökyüzünün çocuğu
olup, yıldızlarla arkadaş
olmak isterdim. Mehtabı
seyrederken ne kadar
mutlu olurdum, bakmaya
doyamazdım. Sonra ninemin
anlattığı masalların etkisiyle de olacak ki, her gece
güzel düşler görürdüm.
Düşümde hep mavi
gökler, bembeyaz bulutlar
olurdu. gökler kat
kat açılır, maviliklerde uçardım. öyle hafif
olurdumki, kalbim sanki
vucudumun dışında çarpardı.
Öyleki, durmadan uçardım. Sabahları
masmavi göklerin altında
uyandığımda bir kuş
kadar hafif hissederdim
kendimi.
ocukluk
çağlarımda nasılda mutluydum. Kuşlar gibi özgür ve sevinçli olurdum, ninemin
ardında koşarken kırlarda. O
köyün kırlarında bir
gün büyük bir
sevinçle toplayıp kokladığım
çiçekler kurudu. Yağmur
yağıyordu topladığımda. Ardında
ninemin o güzel
sesiyle, ninnilerini
dinlemiştim. Yaşadıkça o
çiçekleri saklayıp koklamak
istedim... Olmadı...
üzüldüm... Şimdi kar
yağıyor o anıların
üstüne. Yüreğime yağıyor
oradan. Sanmayın ki, kırgınım
ve de mutsuz. Çocukluğum
hala orada duruyor.
Sevgim hala orada
nar çiceği, kır
çiçeği, gül kurusu,
eşkın ve kekik
kokusu o dağlarda. Toprak
kokan, bazen dağ,
bazen serin bir
pınar, bazen masmavi gökyüzüdür.
Uzak, renkli çocuksu
güzel düşlerdi bunlar.
Küçük ve sıradan
ama anlamı büyük, saf
ve lekesiz bir
yüreğin kurduğu, sevgilerin,
özlemlerin çoğalttığı düşlerdi
bunlar... Gördüğüm her
nazlı çiçek, duyduğum
her güzel söz
hala bana o
güzel günleri çağrıştırır...
Düşler izdüşümlerin sunduğu
güzelliklerdir belki, bir
çocuğun hayatında. Bir
çocuğun yaşamına açılan
umut pencereleridir... O
uzak kalmış, gidilmemiş,
terkedilmiş yıkıntılar arasında.
Orada ne bir
düşbaz, ne de bir
dost vardır artık.
Düşman bile yok... Yalnızca uzaklarda tadına doyulmayan
ve de dokunulmayan yaban
çilekleri, alıçlar, keklik yumurtaları
ve çarşıt göbekleri
var...
Keşke, herkes
düşlerinde hasretini büyüttüğü
bir yerlerde yaşayabilseydi, yaşasaydı... Keşke düşler
gibi olsaydı yaşam.
Dikenlerin, taşların, zakkumların
doldurduğu bahçelerde yediveren
gülleri açsaydı! Yaban
otlarının doldurduğu tarlalar,
başak başak ekin
olsaydı...
Düşleri
elinden alınmış,
sevdiklerinden uzaklaştırılmış, yalnızlaştırılmış bir çocuk, hangi
duvara yaslanabilir ve
kendi içinde ne kadar
gizlenebilirki... Düşler! yaşam mavisinin o güzel güneşi değil mi? düş
bittiğinde güneş batmaz mı?...
Ninem korkunç
bir azim, sabır ve
inat sahibiydi. Daima
güler yüzlü, çok
güzel olan yüzünde
gözlerinin bir defa
olsun ne bana,
ne de bir çocuğa
tatsız baktığını,
kaşlarının çatıldığını bilmiyorum.
Sesinde daima bir
güven, yumuşaklık ve
şefkat olurdu. Kendini
iyiliklere, güzelliklere adamış
fedakar bir insandı.
Sanki bütün öksüzlerin,
zayıfların, korumasızların barınağıydı. Bütün annesizlerin annesi,
sevgisizliklerin sevgi perisiydi.
Herkese karşı duyarlı,
sevecen içten ve herkese dostça davranırdı. Evimize
gelen misafirlere o
tatlı diliyle sohbet
ederken, bir yandan da
misafirleri ağırlardı,
yemek sofralarının biri kalkar,
bir yenisi kurulurdu.
Haramdan, yalandan, riyadan,
iftiradan çok korkardı.
hep insanların iyiliğine
çalışırdı. İnsan olarak
iyiliklere, güzelliklere katkı
yapması gereken ne
varsa yerine getirirdi. Hele bir dua edişi
vardı ki, onu hep
bir gökkuşağı hayranlığıyla seyrederdim.
Tanrısından hep çocuklarını, yetimleri, düşkünleri korumasını
dilerdi. Ninemin tanrısını
bende çok sevmiştim. Rikkati, şefkati, yüce
gönüllülüğü ve üstünlüğünü
anlayacak kadar büyümemiştim henüz. ‘’Her şey ol
ama zavallılara karşı
zalim olma’’derdi ‘’Merhamet, insanı insan eden değerlerin
en yücesidir’’. Düşkünlere
karşı daima yumuşak
ve tatlı dilliydi,
incitselerde incitmezdi, kimseyi
hakir ve hor
görmezdi, elinden geldiği
kadar çaresize, yardıma
muhtaç olana yardımcı
olurdu, ama kimseden
yardım beklemezdi. Durmadan nasihatlar eder, büyük bir insan
gibi beni karşısına
alır saatlerce bıkmadan
konuşurdu. Kadın erkek,
yaşlı genç, büyük
küçük herkesin neden
ona karşı son
derece saygılı olduğunu
ve saygılı davrandığını o çocuk
aklımla çözemezdim. Onun
gücünden, bilgeliğinden
korktuklarını sanırdım…
Bana sevgiyi,
saygıyı, umudu, başkalarına acımayı,
herkese ve her
şeye karşı vicdanlı,
merhametli, ahlaklı ve
adil davranmayı öğretti. Çevremde gördüğüm her şeyi
renkli bir nakış
gibi ince ince ve
usul usul usuma
ördü. Yaşamı, hayvanları,
bitkileri, insanları sevdirdi bana.
Güvenebileceğim biricik insan,
dert ortağım, gönül
yoldaşım oldu. Yaşama
o kadar bağlıydı ki, onun bu sevgi
ve bağlılığı benimde
özüme karışıp en zor
günlerimde bana güç
verdi, ışık oldu
yol gösterdi.
Düşünebiliyor musunuz, bir çocuğun yaşamının sevgi ile
dolu olması ne güzeldir. Ne özel ve özenilir bir yaşamdır o ! Yaşamın
yelkenlerini sevgi ve
güvenle doldurarak kanatlanmak, tüm dünyayı, tüm insanları
sevgi ile algılamak, sevgi ile
görmek ne güzeldir.
Önyargılardan, kirlerden,
kinlerden, düşmanlıklardan
uzak, tüm insanları
kardeş bilmek...
Bana gösterdiği
her davranışın, her
hareketin bir anlamı
olduğunu bilmezdim o zamanlar, ama benim üzerimde gittikçe
ağırlaşan bir etki
yaptığını hissederdim. Bunun
sonucu olarak da herkesten
daha çok bağlandım
ona, aramızda bir
mekik vardı sanki.
Durmadan aramızda gelip giderek her defasında
bir iplik daha
fazlalaştırarak beni
kendine bağlardı.
Güzellik
ve iyilik timsali bu kadını
ben yıllarca nakış nakış
içime işledim. Çocukluğumu, gençliğimi,
tüm yaşamımı onunla
geçirdim. Nereye gittiysem, oturup gönlümün bir kıyısına
benimle birlikte gezdi. Sevdiğim
bütün insanlar birer
birer terk etti de,
beni bir tek
o terketmedi. en
mutlu en zor
günlerimde hep yanımda
oldu.
Ninemi sık
sık bir yerde
oturup dalgın gözlerle
uzakları izlerken görürdüm.
Çok üzgün bir
görünüşü olurdu. Bu
çok dokunurdu bana.
Bir gün yine
böyle bir durumda
yanına yaklaştım, beni
duymamış gibiydi. Gözlerini
bir noktaya dikmiş
öylece bakıyordu. Gözlerindeki yaşların
süzülüşünü her gördüğümde
dayanamazdım duygulanır, gözlerim
yaşarır, içim yanardı.
Ona acırdım, onun boynuna
sarıldığımda o da duygulanır,
sıkısıkıya sarılırdı bana.
Ve böylece aramızdaki
bağlar her gün
biraz daha kuvvetlenirdi. Bir gün, ona neden
kimi zaman dalıp
giderken gözlerinin yaşardığını
sormuştum. Tanrı beni doğururken
derdi acıyı da birlikte
vermiş dedi. Sonra
oturup uzun uzun
bana hayat hikayesini
anlatırdı. Çanakkale’ye sürgün
edilişlerini, çektikleri korkunç
yoksulluğu, zeytin toplamalarını, henüz bir
haftalık gelin iken
ilk kocasının ruslara
esir düşüp, kendisinden
bir daha haber
almadığını, zorunlu olarak
dedemle nasıl evlendirildiğini, özlemlerini anlatırken bazı
yerlerde gözlerinde iri
iri yaşların aktığına
dayanamaz, bende beraber
ağlardım. O an bana
sarılarak Tanrı iyiki,
senin gibi zeki,
duygulu, temiz bir
torun bağışladı bana,
yoksa bütün bu
acıları çekemezdim. İnsanın
doğup büyüdüğü, sevdiklerinden, yöresinden zorla koparılıp
sürgün edilmesi, ve
yabancı yerlerde yaşamaya
zorlanması, çektiği o
yalnızlık duygusu insana yapılabilecek en büyük kötülük
ve işkence diyordu.
İnsan herşeye katlanabiliyor ama yalnızlığa katlanmak
çok zor geliyor.
Tam 12 yıl sürgün hayatı
yaşadım. Çektiği bunca acılara
rağmen yüzü dinç
ve aydınlıktı. Öfkelendiği
zaman yanakları al al olur,
gözleri içten gelen sıcak ve dehşetli bir ışıkla parlardı.
Konuşmaları her zaman
kendine özgü biçimde
uyumlu olurdu, sözcükleri
parlak ve renkli
bir çiçeğin canlılığı
ile belleğimde yer
ederdi.
Askerden dönmüş, arabayla köye doğru hareket
ediyorduk. Keskin bir virajdan
sonra şöföre arabayı
yavaş sürmesi için
ricada bulundum. Arabanın
camını açarak çocukluğumun geçtiği bu yöreleri
adeta gözlerimle tarar gibi seyrediyordum. Buraların şehirlere göre
insanı ferahlatan temiz
ve serin bir
havası vardı. Her
tarafı kekik ve
çiçek kokuları sarmış
keklik sesleri doldurmuştu. Karlar eriyor
ve dağlardan köylere
doğru, çözülmüş su olarak
akıyor, toprak düşen
cemrelerle beraber buharlar
gönderiyordu gökyüzüne. Hiç
bir kir taşımayan, duru ve insanın
yüreğini dolduran bir
havası vardı buranın.
Büyük kentler hep
bana yığınla insanın
doldurulup, kimin kim
için, ne için
yaşadığı belli olmayan
ya da yaşamın anlamsızlaştığı bir yer gibi
gelmişti. Şehir insanının
egsoz dumanıyla dolu
onca beton yığını
arasında yaşama nasıl
tahammül ettiğine şaşardım.
Köye
yaklaştıkça heyecanım daha da
artıyordu. Hayatta en
çok sevdiğim varlığa
biraz sonra kavuşacaktım. Kalbim heyecanla çarpıyor,
içim içime sığmıyordu. Nihayet o şefkat
dolu, duygulu sesini
duyabilecektim. O sesle
içimdeki özlem ateşi
dinecek, yüzünü, ellerini
öpüp, mümkün olsa
hiç ayrılmamak üzere
boynuna sarılacaktım.
Allahım benim için ne büyük
mutluluktu bu.
Geleceğimi haber
alıp beni karşılamaya
gelen ninemle derin
bir özlem ve
sevgiyle kucaklaştım. O da
beni aynı sevgiyle
kucaklayıp öpüp bağrına
bastı. ’’gözlerim yollarda kalmıştı,
nihayet geldin’’
kavuşturana şükür’’ diyordu.
Ninemin halsiz ve o kırmızı
elma yanaklarının solgun
olduğunu görüyordum. Gözleri
sağanak olmuş yanaklarını
ıslatıyordu. Dudaklarında
kelimeler kırık dökük acıyla karışık dökülüyordu.
Ayakta durmaya zorlanıyor,
iki kişinin yardımıyla
ayaklarını sürüyerek yürüyordu.
Hayatı boyunca yetimlere,
hastalara, yoksullara hizmet
eden, onların acılarını duyarak
yardımına koşan ve
yürürken ayaklarının altında
yer titreyen bu
kutsal kadın. Şimdi
yürüyemiyor ve başkalarına
muhtaç. Artık ayakta durmaya
zorlanıyordu. dizleri tutmaz
olmuştu. Neredeyse yığılıp
kalacaktı.
Ayrılık zamanı
gelip çatmıştı. Hollanda’ya
babamın yanına gelip
kalacaktım. Ninemden, köyümden ayrılmak
bana çok zor
geliyordu. Daha köyden
ayrılmadan içime bir
acı çökmüştü. o bunu
farkettiğinde ‘’üzülme hasrette güzeldir,
ancak hasretin acısını
duymamız, onu yenmemiz
ve içimize sindirmemiz
gerek’’ demişti. kimsesizliği ancak
ninemden ayrıldıktan sonra
ögrendim. Ninemle vedalaştım,
eliyle gözyaşlarını silerken
yüreğim sızladı. dönüp
baktım el sallıyordu.
Bende el salladım.
Çocukluğumun ve yaşamımın
en güzel günlerini,
burada bereber geçirdiğim
bu kadına, bir
kez daha sevgiyle
baktım. Onu bırakıp
Hollanda’ya geldiğimde, bir
parçam o yerde, onunla birlikte
kaldı hep. Yürek
nasıl bölünürmüş, insanın
yarısı nasıl geride
kalırmış, asıl o
zaman öğrendim. Bu
köyün her bir
kıvrımını, her bir
tepesini, taşını, toprağını,
suyunu gözlerimle öper
gibi özlemle taradım.
elveda dedim güzel
köyüm, sevgili ninem,
kardeşlerim, annem, arkadaşlarım,
dostlarım elveda.
Ölümünden iki
gün önce son
bir mektup yazıp
göndermişti bana.
‘’Oğlum, bir tanem
beni bırakıp gitmeyi
hiç istemedin sen.
Saçlarını, tenini gül
kokularıyla yıkayıp gezmelere
götürdüğüm günlerde öyleydin.
Ayrılmazdın yanımda. Arkadaşlarınla oynamaz yanımda otururdun.
Bilinmeyen dünyalardan masallar,
efsaneler anlatmamı isterdin.
Her defasında bende
seni kıramaz anlatırdım.
Bunların çoğunu gönlün
kalmasın diye, ben
uydurup anlatırdım. Sanki,
benim uydurduklarım değil de,
sonra kendim de inanırdım bunlara.
Ah ne güzel günlerdi o
günler. Bilsen seni
ne kadar çok
özlüyorum. Mecbur olmazsan
yine gitmezdin biliyorum. Sen beni bırakmak istemezsin
ama ben seni
bu dünyada bensiz
bırakıp gideceğim bi-tanem.
Ölüm herkes için
alınyazısıdır. Her doğan
ölecektir. İnsan dünyaya
kimsesiz gelir, yine
kimsesiz gider. Hastaların,
yaşlıların ayıklanması gerek ki,
yeni nesiller gelişsin.
İhtiyarlamış bir ağacın
ana kütüğünü keserlerki,
yanlarından çıkan sürgünler
boy versin. Ölüm
insanlığın budanmasıdır. Zamanın
elinde her şey
eskir yada değişir,
her canlı varlık
ölür ve yitip
gider. Önemli olan bu
dünyada insanın insan
gibi yaşaması ve
yaşadıkça alnının açık
başının dik durması.
Biliyorum ölümüme en
çok sen yanacaksın
ama üzülme, ben
daima seninle beraber
olacağım. Sen yaşamının
baharındasın henüz, önünde
daha kocaman bir
ömür var. Gençlik,
umut ve heyecan
doludur, sen yaşam kitabının
daha ilk sahifesindesin. Biliyorum için bütün
kötülüklerden uzak nadide
bir çiçek bahçesi gibidir. açılacak
daha binlerce gül
goncası vardır sende.
Seninde acılarla, istemediğin
olaylarla tanışacağın,
karşılaşacağın zamanların olacaktır. Acılara da katlanmasını bileceksin. Tanrı kuluna
ne vermişte götürmemiş. İnsan gençken bunları
pek aklına getirmez
biliyorum’’... Mektubumu Şeyh Edebalı’dan bir kaç sözle
noktalıyorum. ‘’Bir baş ol
ki oğul, dimdik durasın, çiğnenip ezilmeyesin. Bir göz ol ki oğul, iyiliği
göresin, peşinden yürüyesin. Bir dil ol ki oğul, zehire bal süresin. Bir el ol ki oğul, yoksulluk
giydiresin. Bir yürek ol ki oğul, her
zaman hak diyesin. Ayak olursan oğul,
karınca ezmeyesin. Vakit kıymetli oğul,
sakın boş gezmeyesin’’...
Munzur dağının
eteğinde olan bu
küyün, yazın buz gibi soğuk
suları, pınarları,
ırmakları, çağlayanları, ve
geçit vermeyen dorukları, kötülüklerden uzak,
sevgi, saygı dolu
insanları ile bir
cennet köşesi gibiydi.
özenle bakılması gereken
bir yer diye
kimsesizliğine, yoksul bırakılmışlığına, hayıflandım içimden.
Köyden her
ayrılışımda ninem beni
gediğin son dönemecine
kadar getirir, orada
elini sallayıp yaşlı
gözlerle beni yolcu
ederdi. Son ayrılışımda
gelmedi, içime tarifsiz
bir keder çöktü.
Bu köyde ninemle
olmaya öyle alışmıştımki, onsuz kendimi yapayalnız
ve emniyetsiz hissediyordum. Oysa köyün bütün
insanları, çocukları, oradaydı.
beni uğurlamak için
gelmişlerdi. İnekler böğürüyor,
danalar zıplıyor, koyunlar,
kuzular, keçiler meleşip
duruyordu. Ama ben
bağrımda, hiç kimsenin
bilmediği ve içimin
derinlerinde tutuşan bir
ateşin acısıyla ayrılıyordum oradan.
Nuri CAN
Yazarın şiirleri || Diğer
hikayeleri