YILDIZLARA SEVDALI ÇOCUK VE SEVGİ PERİSİ

Ninem ve Ben

                                                                                               

Bahardı… Dışarıda  ince  bir  nisan  yağmuru  çiseliyordu.  Ninemin  ölümünden  sonra   köye  ilk gelişimdi  bu. 50- 60  hanelik  yoksul  ama  havası  suyu  gibi, insanları da  temiz  bir  köydü burası.  Evlerin  çoğunun  duvarları  kerpiç  beyaza  boyanmış  ya da özensiz  kaba  taşlardan  yapılmış, bazılarının  önlerinde küçük bostanları,    harman  yerleri  bulunan,  çoğunun  damları  toprakla  örtülü  yoksul  yapılardı.               

               

Etrafı  bol  bol  söğüt, kavak,  ceviz  gibi  çeşit  çeşit  ağaçlarla  çevrelenmişti.   Sırtını  yasladığı  dağlar,  çayırlar,  tarlalar,  yaylalar  ve  rengarenk  çiçekleriyle  eşsiz  bir  yerdi  burası  ama  ninemsiz  bu  köy  tadsız - tuzsuz,  renksiz,  ışıksız  kapkaranlık  gelmişti  bana. Hele  geceleri  sanki  gökhava  aşağılara  inmiş,  o  parlak  yıldızlardan  eser  kalmamıştı.   Ninemin ölümüne  bi-türlü  inanmak  istemiyordum. mezarına  kadar  gittim.  Ona  kırlardan  topladığım  renk  renk  çiceklerden  götürdüm.  Beni  duyacakmış  gibi  seslendim.  ‘’Nineciğim  huzur  içinde  uyu. Mor  dağlardan  esen  kekik  kokulu  rüzgar  ruhuna  sukünet  getirsin  dedim.  Sana  bütün  özlemimi  sevgimi  getirdim.  Bir  tek  isteğim  var  senden,  benim  sevgimi  kabul  et’’ diye  dua  edip  yalvardım. Ninemi  çok  özlemiştim,  çocukluk  ve  ilk  gençlik  anılarımla  doldu  gözlerim.  Bir  yumruk  tıkandı  genzime,  sustum.  Anlatacağım  ne  çok  şey  vardı  oysa,  yaşama  dair,  ölüme,  sevgiye  ve  özleme  dair.   Sonra  mezarının  başına  oturup  uzun  uzun  düşündüm. Öylesine  dalmışımki,  o  an  sanki  karşımdaymış  gibi  konuştuk  onunla.  Biribirimizi  görüyorduk,  dokunuyorduk,  duyuyorduk. ve  hisediyorduk.    Renkarasyon  dedikleri  bu  olmalıydı  herhalde.

 

Bu  bir  tür  konuşma  değil,  yıllar  boyu,  uzun  yıllar  boyu  hiç  kimseye  açamadığım  dertlerimin,  üzüntü  ve  sıkıntılarımın,  özlemlerimin  dile  gelişiydi.  Konuştukça  açılıyor,  kendime  geliyordum.  Sanki  yeniden  yaşıyormuş  gibi  duygu  ile  doluyordum…  Bütün  gün  böylece  akıp  gitmişti.  Zaman  donmuş  sanki,  hareketsiz  gibiydi…   O  gece  durmadan  yağmur  yağdı.  Bütün  gece  yatağımda  gökgürültüsünü  dinledim.  Şimşekler  ardarda  çakıyor,  evin  içi  gündüz  gibi  aydınlanıyordu.  Dışarıda  müthiş  bir  fırtına  vardı.  Bütün  gece  yatağımda  gökgürültülerini, yağmurun  camlara  vuran  iniltilerini   dinleyip,  şimşeklerin  aydınlığını  izlerken,  yastığımı  ıslatan  yaşlarla  gecenin  geç  vaktine  kadar  uyuyamadım.  Bütün  gece  çocukluğumu  ve  ninemi  düşündüm. böylece  uzun  süre  düşüncelerle  boğuşarak  uyuya  kaldım.

 

O  gece  rüyamda  ninemi  gördüm.  O  pırıl  pırıl  bakışlarıyla,  şırıl  şırıl  suların  aktığı  vadinin  arasında  karşıma  çıkıverdi. ‘’Nineciğim,  nineciğim  ölmedin,  yaşıyorsun  değil mi?’’ dedim.  Burdayım  yavrum.  Bak  karşındayım  işte.  Sarıldım  ona,  saçlarımı  okşadı,  öpüp  kokladı  beni.  Yüreğime  büyüklüğünü  sığdıramadığım  bir  mutluluğu, ve  acıyı  bir  arada  yaşıyordum.  Onun  kolları  arasında  bütün  acılara  göğüs  gerebilir,  bütün  zorluklara  dayanabilirdim.  Ona  sarılmak  bu  kadar mı  güzeldi  yarabbim,  bu  kadar mı  haz  verirdi  insana.  Bir  özlem,  bir  sevgi  bu  kadar mı  büyürdü  insanın  yüreğinde.  Sonra  birden  yitirdim  onu,  Sabah  her  yanımda  sızılarla  ve  ninemi  yitirmenin  korkusuyla   uyandım,  bitkin  durumdaydım. Başım  zonkluyor,  kulaklarım  uğulduyordu.  Dışarıya  çıkıp  çevreme  bakındım,  güneş  doğalı  bir  hayli  olmuştu. Her yer  eskiden  olduğu  gibiydi aslında,  hiç  bir  değişiklik,  başkalık  yoktu,  terkedilmiş  ve  yıkılmış  evlerin  dışında.    Doğa  ve  hava  öylesine  güzeldi ki,  ama  benim  içim  buruktu  sevinemiyordum. Karmaşık  duygular  içerisinde  bir  süre  ne  yapacağımı  bilemedim.  Sonra  bir  çöküntü  içinde  dağlara  doğru  yürüdüm. Köyün  yollarını  çevreleyen  akasyalar,  kavak  ağaçları  nazlı  nazlı  sallanıp  yaprakları  yılpır  yılpır  kıpırdarken,  koyunlar  ve kuzular  karşı  sırtlara  yayılmış,  uzaktan  bembeyaz  pamuk  tarlaları  gibi  görünüyordu.         

                     

Bazen, insan  mutlu  yada  mutsuz,  yaşamında  geçirdiği  her  evreyi  yeniden  yeniden  yaşar.  Bunlar  eskiyen  silik  fotoğraflar  gibidir,  renkleri  solsa da,  bozulup  paralansada.  Bakarsınız ki, o  eskimiş  dediğiniz  zaman  dilimleri,  zihninizde  tüm  renkleriyle  birden  canlanıvermiş.         

            Ninem  her  akşam  oturup  bana  hayvanlarla,  kuşlarla,  cinlerle,  perilerle ilgili  masallar,  efsaneler  anlatır, şiirler,  destanlar  okurdu.  Uyumlu  Sözcüklerle  sesi  öylesine  bir  gizemliliğe  bürünür,  etkili  olurdu ki,  bir  şarkı  söylüyormuş  gibi,  saatlerce  gözlerimi  kırpmadan  dikkatlice  dinlerdim.  Onu  dinlemeye hiç  bir  zaman  doymaz,  yeniden  yeniden  anlatmasını  isterdim.  Çoğu  zaman  beni  kırmayıp  yeniden  anlatırdı.  Öyle  tatlı  bir  anlatışı  vardı ki,  (ağzından  bal  akıyor)  sanardım.  Önemsiz  bir  konuyu  bile  inanılmaz  tat  ve  güzelikte  aktarırdı.

Hele  başka  yerlerden,  kıtalardan,  ülkelerden,  şehirlerden  konuşup, Avrupa,  Asya,  Afrika,  Amerikadan  söz  ederken,  bu  anlattıklarını  adeta  nefesimi  tutarak  dinler,  bilgisine  hayran  kalır  ve  dünyanın  bu  denli  büyüklüğüne  şaşar  dururdum.  Bana  göre  dünya  etrafını  yüksek  dağların  çevrelediği,  her  yanında  buz  gibi  suların  aktığı  Caferli   köyü  ve  komşu  bir  kaç  köyden  ibaretti  çünkü. Hele  eşsiz  bir  güzellikle  anlattığı  efsaneler,  masallar  ruhuma  işlerdi. 

 

Çoğu  geceler  ninemle  dışarıda  pırıl  pırıl yıldızların altında  yatardık, etrafta  hoş  kokular  gelirdi  burnuma.  Suların  bir  coşkuyla  akması  dünyanın  en  hoş  nağmesiydi  sanki,    yıldızlar  değişik  renklerde  yanıp  yanıp  sönerdi.  Sonra   o  yıldız  senin,  bu  yıldız  benim  diye  ninemle  yarışır  dururduk.  En  parlaklarını  kendime  alırdım  tabi. Keşke  o  zamanlar  dünyanın  bütün  yıldızlarını  nineme  bağışlasaydım,  diye  düşündüğüm  çok  olmuştur.  Gökyüzü  o  kadar  esrarlı  olurdu ki, saman  yolunu  mekan  tutmak,  gökyüzünün  çocuğu  olup,  yıldızlarla  arkadaş  olmak  isterdim. Mehtabı seyrederken  ne  kadar  mutlu  olurdum,  bakmaya  doyamazdım.     Sonra  ninemin  anlattığı  masalların  etkisiyle de  olacak ki,  her  gece  güzel  düşler  görürdüm.  Düşümde  hep  mavi  gökler,  bembeyaz  bulutlar  olurdu.  gökler  kat  kat  açılır,  maviliklerde  uçardım.  öyle  hafif  olurdumki,  kalbim  sanki  vucudumun  dışında   çarpardı.  Öyleki, durmadan  uçardım.  Sabahları  masmavi  göklerin  altında  uyandığımda  bir  kuş  kadar  hafif  hissederdim  kendimi.

 

ocukluk çağlarımda nasılda mutluydum. Kuşlar gibi özgür ve sevinçli olurdum, ninemin ardında koşarken  kırlarda.  O  köyün  kırlarında  bir  gün  büyük  bir  sevinçle  toplayıp  kokladığım  çiçekler  kurudu.  Yağmur  yağıyordu  topladığımda.  Ardında  ninemin  o  güzel  sesiyle, ninnilerini  dinlemiştim.  Yaşadıkça  o  çiçekleri  saklayıp  koklamak  istedim... Olmadı...  üzüldüm...  Şimdi  kar  yağıyor  o  anıların  üstüne.  Yüreğime  yağıyor  oradan.  Sanmayın ki,  kırgınım  ve de  mutsuz.  Çocukluğum  hala  orada  duruyor.  Sevgim  hala  orada  nar  çiceği,  kır  çiçeği,  gül  kurusu,  eşkın  ve  kekik  kokusu o  dağlarda.  Toprak  kokan,  bazen  dağ,  bazen  serin  bir  pınar, bazen  masmavi  gökyüzüdür.  Uzak,  renkli  çocuksu  güzel  düşlerdi  bunlar.  Küçük  ve  sıradan  ama  anlamı  büyük, saf  ve  lekesiz  bir  yüreğin  kurduğu,  sevgilerin,  özlemlerin  çoğalttığı  düşlerdi  bunlar...  Gördüğüm  her  nazlı  çiçek,  duyduğum  her  güzel  söz  hala  bana  o  güzel  günleri  çağrıştırır...

                          

Düşler  izdüşümlerin  sunduğu  güzelliklerdir  belki,  bir  çocuğun  hayatında.  Bir  çocuğun  yaşamına  açılan  umut  pencereleridir...  O  uzak  kalmış,  gidilmemiş,  terkedilmiş  yıkıntılar  arasında.  Orada  ne  bir  düşbaz,  ne de  bir  dost  vardır  artık.  Düşman  bile  yok... Yalnızca  uzaklarda  tadına  doyulmayan  ve de  dokunulmayan  yaban  çilekleri,  alıçlar, keklik  yumurtaları  ve  çarşıt  göbekleri  var... 

Keşke,  herkes  düşlerinde  hasretini  büyüttüğü  bir  yerlerde  yaşayabilseydi,  yaşasaydı...  Keşke  düşler  gibi  olsaydı  yaşam.  Dikenlerin,  taşların,  zakkumların  doldurduğu  bahçelerde  yediveren  gülleri  açsaydı!  Yaban  otlarının  doldurduğu   tarlalar,  başak  başak  ekin  olsaydı...

         Düşleri  elinden  alınmış, sevdiklerinden  uzaklaştırılmış,  yalnızlaştırılmış  bir  çocuk,  hangi  duvara  yaslanabilir  ve  kendi içinde ne kadar  gizlenebilirki... Düşler! yaşam mavisinin o güzel güneşi değil mi? düş bittiğinde güneş batmaz mı?...                              

                

Ninem  korkunç  bir  azim, sabır  ve  inat  sahibiydi.  Daima  güler  yüzlü,  çok  güzel  olan  yüzünde  gözlerinin  bir  defa  olsun  ne  bana,  ne de  bir  çocuğa  tatsız  baktığını, kaşlarının  çatıldığını  bilmiyorum.  Sesinde  daima  bir  güven,  yumuşaklık  ve  şefkat  olurdu.  Kendini  iyiliklere,  güzelliklere  adamış  fedakar  bir  insandı.  Sanki  bütün  öksüzlerin,  zayıfların,  korumasızların  barınağıydı.  Bütün  annesizlerin  annesi,  sevgisizliklerin  sevgi  perisiydi.   Herkese  karşı  duyarlı,  sevecen  içten  ve herkese dostça  davranırdı. Evimize  gelen  misafirlere  o  tatlı  diliyle  sohbet  ederken,  bir  yandan da  misafirleri ağırlardı,  yemek  sofralarının biri  kalkar,  bir  yenisi  kurulurdu.  Haramdan,  yalandan,  riyadan,  iftiradan  çok  korkardı.  hep  insanların  iyiliğine  çalışırdı.  İnsan  olarak  iyiliklere,  güzelliklere  katkı  yapması  gereken  ne  varsa  yerine  getirirdi. Hele  bir  dua  edişi  vardı ki,  onu  hep  bir  gökkuşağı  hayranlığıyla  seyrederdim.  Tanrısından  hep  çocuklarını, yetimleri, düşkünleri  korumasını  dilerdi.  Ninemin  tanrısını  bende  çok  sevmiştim.       Rikkati,  şefkati,  yüce  gönüllülüğü  ve  üstünlüğünü  anlayacak  kadar  büyümemiştim  henüz. ‘’Her  şey  ol  ama  zavallılara  karşı  zalim  olma’’derdi  ‘’Merhamet, insanı  insan  eden  değerlerin  en  yücesidir’’.  Düşkünlere  karşı  daima  yumuşak  ve  tatlı  dilliydi,  incitselerde  incitmezdi,  kimseyi  hakir  ve  hor  görmezdi,  elinden  geldiği  kadar  çaresize,  yardıma  muhtaç  olana  yardımcı  olurdu,  ama  kimseden  yardım  beklemezdi. Durmadan  nasihatlar  eder, büyük  bir  insan  gibi  beni  karşısına  alır  saatlerce  bıkmadan  konuşurdu.   Kadın  erkek,  yaşlı  genç,  büyük  küçük  herkesin  neden  ona  karşı  son  derece  saygılı  olduğunu  ve saygılı davrandığını  o  çocuk  aklımla  çözemezdim.  Onun  gücünden, bilgeliğinden  korktuklarını  sanırdım…

Bana  sevgiyi,  saygıyı,  umudu, başkalarına  acımayı,  herkese  ve  her  şeye  karşı  vicdanlı,  merhametli,  ahlaklı  ve  adil  davranmayı  öğretti. Çevremde  gördüğüm  her  şeyi  renkli  bir  nakış  gibi ince  ince  ve  usul  usul  usuma   ördü. Yaşamı,  hayvanları, bitkileri, insanları  sevdirdi  bana.  Güvenebileceğim  biricik  insan,  dert  ortağım,  gönül  yoldaşım  oldu.  Yaşama  o  kadar  bağlıydı ki,  onun  bu  sevgi  ve  bağlılığı  benimde  özüme  karışıp  en zor  günlerimde  bana  güç  verdi,  ışık  oldu  yol  gösterdi.

           Düşünebiliyor musunuz, bir çocuğun yaşamının sevgi ile dolu olması ne güzeldir. Ne özel ve özenilir bir yaşamdır o !  Yaşamın  yelkenlerini  sevgi  ve  güvenle  doldurarak  kanatlanmak, tüm dünyayı, tüm insanları sevgi ile algılamak,  sevgi  ile  görmek  ne  güzeldir.  Önyargılardan, kirlerden,  kinlerden, düşmanlıklardan  uzak,  tüm  insanları  kardeş  bilmek...   

    

Bana  gösterdiği  her  davranışın,  her  hareketin  bir  anlamı  olduğunu  bilmezdim o  zamanlar, ama  benim  üzerimde  gittikçe  ağırlaşan  bir  etki  yaptığını  hissederdim.  Bunun  sonucu  olarak da  herkesten  daha  çok  bağlandım  ona,  aramızda  bir  mekik  vardı  sanki.  Durmadan  aramızda  gelip  giderek  her  defasında  bir  iplik  daha  fazlalaştırarak  beni kendine  bağlardı.

Güzellik ve iyilik  timsali bu  kadını  ben  yıllarca nakış  nakış  içime  işledim. Çocukluğumu,  gençliğimi,  tüm  yaşamımı  onunla  geçirdim.  Nereye  gittiysem, oturup gönlümün bir  kıyısına  benimle  birlikte gezdi.  Sevdiğim  bütün  insanlar  birer  birer  terk  etti de,  beni  bir  tek  o  terketmedi.  en  mutlu  en  zor  günlerimde  hep  yanımda  oldu.  

                  

Ninemi  sık  sık  bir  yerde  oturup  dalgın  gözlerle  uzakları  izlerken  görürdüm.  Çok  üzgün  bir  görünüşü  olurdu.  Bu  çok  dokunurdu  bana.  Bir  gün  yine  böyle  bir  durumda  yanına  yaklaştım,  beni  duymamış  gibiydi.  Gözlerini  bir  noktaya  dikmiş  öylece  bakıyordu. Gözlerindeki  yaşların  süzülüşünü  her  gördüğümde  dayanamazdım  duygulanır,  gözlerim  yaşarır,  içim  yanardı.  Ona  acırdım, onun  boynuna  sarıldığımda  o da  duygulanır,  sıkısıkıya  sarılırdı  bana.  Ve  böylece  aramızdaki  bağlar  her  gün  biraz  daha  kuvvetlenirdi. Bir  gün,  ona  neden  kimi  zaman  dalıp  giderken  gözlerinin  yaşardığını  sormuştum. Tanrı  beni  doğururken  derdi  acıyı da  birlikte  vermiş  dedi.  Sonra  oturup  uzun  uzun  bana  hayat  hikayesini  anlatırdı.  Çanakkale’ye  sürgün  edilişlerini,  çektikleri  korkunç  yoksulluğu,  zeytin  toplamalarını, henüz  bir  haftalık  gelin  iken  ilk  kocasının  ruslara  esir  düşüp,  kendisinden  bir  daha  haber  almadığını,  zorunlu  olarak  dedemle  nasıl  evlendirildiğini,   özlemlerini  anlatırken  bazı  yerlerde  gözlerinde  iri  iri  yaşların  aktığına  dayanamaz,  bende  beraber  ağlardım.  O an  bana  sarılarak  Tanrı  iyiki,  senin  gibi  zeki,  duygulu,  temiz  bir  torun  bağışladı  bana,  yoksa  bütün  bu  acıları  çekemezdim.  İnsanın  doğup  büyüdüğü,  sevdiklerinden,  yöresinden  zorla  koparılıp  sürgün  edilmesi,  ve  yabancı  yerlerde  yaşamaya  zorlanması,  çektiği o yalnızlık  duygusu insana  yapılabilecek  en  büyük  kötülük  ve  işkence  diyordu.  İnsan  herşeye  katlanabiliyor  ama  yalnızlığa  katlanmak  çok  zor  geliyor.  Tam  12  yıl  sürgün  hayatı  yaşadım. Çektiği  bunca  acılara  rağmen  yüzü  dinç  ve  aydınlıktı.  Öfkelendiği  zaman  yanakları  al al olur,  gözleri içten gelen sıcak ve dehşetli bir ışıkla parlardı. Konuşmaları  her  zaman  kendine  özgü  biçimde  uyumlu  olurdu,  sözcükleri  parlak  ve  renkli  bir  çiçeğin  canlılığı  ile  belleğimde  yer  ederdi. 

      

Askerden  dönmüş, arabayla  köye  doğru  hareket  ediyorduk. Keskin  bir  virajdan  sonra  şöföre  arabayı  yavaş  sürmesi  için  ricada  bulundum.  Arabanın  camını  açarak  çocukluğumun  geçtiği  bu  yöreleri  adeta  gözlerimle tarar gibi  seyrediyordum.  Buraların  şehirlere  göre  insanı  ferahlatan  temiz  ve  serin  bir  havası  vardı.  Her  tarafı  kekik  ve  çiçek   kokuları  sarmış  keklik  sesleri  doldurmuştu. Karlar  eriyor  ve  dağlardan  köylere  doğru, çözülmüş  su  olarak  akıyor,  toprak  düşen  cemrelerle  beraber  buharlar  gönderiyordu  gökyüzüne.  Hiç  bir  kir  taşımayan,  duru  ve  insanın  yüreğini  dolduran  bir  havası  vardı  buranın.  Büyük  kentler  hep  bana  yığınla  insanın  doldurulup,  kimin  kim  için,  ne  için  yaşadığı  belli  olmayan  ya da  yaşamın  anlamsızlaştığı  bir  yer  gibi  gelmişti.  Şehir  insanının  egsoz  dumanıyla  dolu  onca  beton  yığını  arasında  yaşama  nasıl  tahammül  ettiğine  şaşardım. 

 

          Köye  yaklaştıkça  heyecanım  daha da  artıyordu.  Hayatta  en  çok  sevdiğim  varlığa  biraz  sonra  kavuşacaktım.  Kalbim  heyecanla  çarpıyor,  içim  içime  sığmıyordu. Nihayet  o şefkat  dolu,  duygulu  sesini  duyabilecektim.  O  sesle   içimdeki  özlem  ateşi  dinecek,  yüzünü,  ellerini  öpüp,  mümkün  olsa  hiç  ayrılmamak  üzere  boynuna  sarılacaktım. Allahım  benim  için  ne  büyük  mutluluktu  bu.

Geleceğimi  haber  alıp  beni  karşılamaya  gelen  ninemle  derin  bir  özlem  ve  sevgiyle  kucaklaştım.  O da  beni  aynı  sevgiyle  kucaklayıp  öpüp  bağrına  bastı. ’’gözlerim  yollarda  kalmıştı,  nihayet  geldin’’ kavuşturana  şükür’’   diyordu.  Ninemin  halsiz  ve  o  kırmızı  elma  yanaklarının  solgun  olduğunu  görüyordum.  Gözleri  sağanak  olmuş  yanaklarını  ıslatıyordu. Dudaklarında  kelimeler  kırık  dökük acıyla  karışık  dökülüyordu. Ayakta  durmaya  zorlanıyor,  iki  kişinin  yardımıyla  ayaklarını  sürüyerek  yürüyordu.  Hayatı  boyunca  yetimlere,  hastalara,  yoksullara  hizmet  eden, onların  acılarını  duyarak  yardımına  koşan  ve  yürürken  ayaklarının  altında  yer  titreyen  bu  kutsal  kadın.  Şimdi  yürüyemiyor  ve  başkalarına  muhtaç. Artık  ayakta  durmaya  zorlanıyordu.  dizleri  tutmaz  olmuştu.  Neredeyse  yığılıp  kalacaktı. 

                             

Ayrılık  zamanı  gelip  çatmıştı. Hollanda’ya babamın  yanına  gelip  kalacaktım. Ninemden,  köyümden  ayrılmak  bana  çok  zor  geliyordu.  Daha  köyden  ayrılmadan  içime  bir  acı  çökmüştü. o  bunu  farkettiğinde ‘’üzülme  hasrette  güzeldir,  ancak  hasretin  acısını  duymamız,  onu  yenmemiz  ve  içimize  sindirmemiz  gerek’’  demişti. kimsesizliği  ancak  ninemden  ayrıldıktan  sonra  ögrendim.  Ninemle  vedalaştım,  eliyle  gözyaşlarını  silerken   yüreğim  sızladı.  dönüp  baktım  el  sallıyordu.  Bende  el  salladım.  Çocukluğumun  ve  yaşamımın  en  güzel  günlerini,  burada  bereber  geçirdiğim  bu  kadına,  bir  kez  daha  sevgiyle  baktım.  Onu    bırakıp  Hollanda’ya  geldiğimde, bir parçam  o  yerde,  onunla  birlikte  kaldı  hep.  Yürek  nasıl  bölünürmüş,  insanın  yarısı  nasıl  geride  kalırmış,  asıl  o  zaman  öğrendim.   Bu  köyün  her  bir  kıvrımını,  her  bir  tepesini,  taşını,  toprağını,  suyunu  gözlerimle  öper  gibi  özlemle  taradım.  elveda  dedim  güzel  köyüm,  sevgili  ninem,  kardeşlerim, annem, arkadaşlarım,  dostlarım  elveda.

 

Ölümünden  iki  gün  önce  son  bir  mektup  yazıp  göndermişti  bana.

     ‘’Oğlum,  bir  tanem  beni  bırakıp  gitmeyi  hiç  istemedin  sen.  Saçlarını,  tenini  gül  kokularıyla  yıkayıp  gezmelere  götürdüğüm  günlerde  öyleydin.  Ayrılmazdın  yanımda.  Arkadaşlarınla  oynamaz  yanımda  otururdun.  Bilinmeyen  dünyalardan  masallar,  efsaneler  anlatmamı  isterdin.  Her  defasında  bende  seni  kıramaz  anlatırdım.  Bunların  çoğunu  gönlün  kalmasın  diye,  ben  uydurup  anlatırdım.  Sanki,  benim  uydurduklarım  değil de,  sonra kendim de  inanırdım  bunlara.  Ah  ne  güzel  günlerdi  o  günler.  Bilsen  seni  ne  kadar  çok  özlüyorum.  Mecbur  olmazsan  yine  gitmezdin  biliyorum. Sen  beni  bırakmak  istemezsin  ama  ben  seni  bu  dünyada  bensiz  bırakıp  gideceğim  bi-tanem.  Ölüm  herkes  için  alınyazısıdır.  Her  doğan  ölecektir.  İnsan  dünyaya  kimsesiz  gelir,  yine  kimsesiz  gider.  Hastaların,  yaşlıların  ayıklanması  gerek ki,  yeni  nesiller  gelişsin.  İhtiyarlamış  bir  ağacın  ana  kütüğünü  keserlerki,  yanlarından  çıkan  sürgünler  boy  versin.  Ölüm  insanlığın  budanmasıdır.  Zamanın  elinde  her  şey  eskir  yada  değişir,  her  canlı  varlık  ölür  ve  yitip  gider.  Önemli  olan bu  dünyada   insanın  insan  gibi  yaşaması  ve  yaşadıkça  alnının  açık  başının  dik  durması.    Biliyorum  ölümüme  en  çok  sen  yanacaksın  ama  üzülme,  ben  daima  seninle  beraber  olacağım.  Sen  yaşamının  baharındasın  henüz,  önünde  daha  kocaman  bir  ömür  var.  Gençlik,  umut  ve  heyecan  doludur, sen  yaşam  kitabının  daha  ilk  sahifesindesin.  Biliyorum  için  bütün  kötülüklerden  uzak nadide bir  çiçek  bahçesi  gibidir.  açılacak  daha  binlerce  gül  goncası  vardır  sende.  Seninde  acılarla,  istemediğin  olaylarla  tanışacağın, karşılaşacağın  zamanların  olacaktır. Acılara da  katlanmasını  bileceksin.  Tanrı  kuluna  ne  vermişte  götürmemiş.   İnsan  gençken  bunları  pek  aklına  getirmez  biliyorum’’...   Mektubumu  Şeyh Edebalı’dan  bir  kaç  sözle  noktalıyorum.  ‘’Bir baş ol ki  oğul, dimdik durasın, çiğnenip  ezilmeyesin. Bir göz ol ki oğul, iyiliği göresin,  peşinden yürüyesin.  Bir dil ol ki oğul, zehire bal süresin.  Bir el ol ki oğul, yoksulluk giydiresin.  Bir yürek ol ki oğul, her zaman hak diyesin.  Ayak olursan oğul, karınca ezmeyesin.  Vakit kıymetli oğul, sakın boş gezmeyesin’’...   

                  

Munzur  dağının  eteğinde  olan  bu  küyün,  yazın buz  gibi soğuk  suları, pınarları,   ırmakları,  çağlayanları,  ve  geçit  vermeyen  dorukları, kötülüklerden  uzak,  sevgi,  saygı  dolu  insanları  ile  bir  cennet  köşesi  gibiydi.  özenle  bakılması  gereken  bir  yer  diye  kimsesizliğine,  yoksul  bırakılmışlığına,  hayıflandım  içimden.

                   

Köyden  her  ayrılışımda  ninem  beni  gediğin  son  dönemecine  kadar  getirir,  orada  elini  sallayıp  yaşlı  gözlerle  beni  yolcu  ederdi.  Son  ayrılışımda  gelmedi,  içime  tarifsiz  bir  keder  çöktü.  Bu  köyde  ninemle  olmaya  öyle  alışmıştımki,  onsuz  kendimi  yapayalnız  ve  emniyetsiz  hissediyordum.  Oysa  köyün  bütün  insanları,  çocukları,  oradaydı.  beni  uğurlamak için gelmişlerdi.  İnekler  böğürüyor,  danalar  zıplıyor,  koyunlar,  kuzular,  keçiler  meleşip  duruyordu.  Ama  ben  bağrımda,  hiç  kimsenin  bilmediği  ve  içimin  derinlerinde  tutuşan  bir  ateşin  acısıyla  ayrılıyordum  oradan.    

Nuri CAN

 

Yazarın şiirleri || Diğer hikayeleri