Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon GÖNÜL IŞIĞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfEn iyi 


     
  NaciGumusGönül; Sevgi, istek, düşünüş, anma, hatır gibi kalpte oluşan duyguların kaynağı olarak tanımlanmıştır sözlüklerde. İstek, arzu anlamlarına da gelir. Işık ise; cisimleri görmeyi, renkleri ayırt etmeyi sağlayan fiziksel enerji, ziya, nur, şavk. Yine sözlük anlamıyla bir yeri aydınlatmaya yarayan araç. Mecazi ve soyut anlamda mutluluk, sevinç veya zekâdan doğan, özellikle yüzde ve gözlerde beliren parıltı, şeklinde yorumlayabiliriz. Türk Dil Kurumu Sözlüğünde; “Yol gösteren, aydınlatan kimse, düşünce, eser vb” tanımlamasını da ilave etmek lazım.

“Gönül Işığı” deyiminin ‘gönül’ ve ‘ışık’ kelimelerinin gerçek anlamları, mecazi anlamları, soyut ve somut anlamları ve iki kelimenin arasındaki anlam ilişkisinden hareketle idrak ettiğimiz şekilde anlatmaya çalışacağız.

Bu anlatımdan sonra bu iki kelimenin imtizacından “Gönül Işığı”nı yorumlamaya çalışırken Mevlana’nın sesini duymamak mümkün değildir. Hani Mevlânâ “içinde ışık bulunmayan gönül, gönül değildir.” Yüce Yaradan buyuruyor ki; “bana gönül getir; ben kırık gönüllerdeyim.” Demişti ya.  Gönül sevgi haremi, gönül muhabbet hazinesi. Gönül evi Tanrı evi. Diyor ki Şirazlı Hafız: “Allah daima âşıkla beraberdir. O aşığı görüyor, âşık O’nu görmüyor. Dünyada aşkı ile gönlü diri olmayanın, ölmeden cenaze namazını kılın.” O erler ve erenlerdir ki “Gönül Miracı” ile tekniği aşan, Mevlana’da buluşan Yunusça söyleşenlerdir. “Gönül Işığı” gül aydınlığında inşirah eden yüreğin gül açılımıdır. Belki bir damla gözyaşı, ilham veya muştudur. Bu ışık kendi kendine ışık olmaktır. A. Nihat Asya: “Işığı önüne aI yürü, gölge arkandan ister istemez gelecektir” ne kadar güzel söylemiş. Yüzü ışığa dönmüş insan kaç yaşında olursa olsun genç gönüllüdür. Engin gönül, zengin gönül etrafına da ışık saçar. Bu ışık gül’ün tesirini aşan tatlı bir aydınlıktır. Halil Cibran’ın dediği gibi; “Yalnız açığa çıkan ışığı görebiliyorsan, yalnız söylenen sesi duyabiliyorsan, ne görebiliyorsun, ne duyabiliyorsun.

“Gönül Işığı” denildiğinde ilk aklıma gelen İnşirah Sûresi’dir: “Elem neşrah leke sadrek” (Senin için bağrını açmadık mı?)

Mevlânâ Hazretlerinin ifade ettiği gibi; “Bu âlem bir testidir, gönül de ırmak suyuna benzer. Bu âlem odadır, gönülse görülmedik ve şaşılacak şeylerle dolu bir şehir. Bağlar, bahçeler, meyveler gönüldedir. Onların letafetinin aksi, şu suya, toprağa vurmuştur. ‘Elem neşrah’ ayetinde bildirildiği gibi senin göğsün şerh edilmedi mi? Öyleyse neden sıkılır, neden yine şerh istersin.”

Gönül ışığı; yürekleri ferahlatan, dimağı aydınlatan, vicdan izan ve merhamet duygularını besleyen bir olgudur. Bu ışık olmadan gönül köprüsü de kurulamaz, Bu ışık aşkla yoğrulan, sevgiyle parıldayan, huzur ve güven veren bir ışıktır.

Afis_Naci_Gumus


Son Güncelleme (Salı, 17 Ekim 2017 17:57)

 

PostHeaderIcon ZİYAN ETMEYİN!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 7
ZayıfEn iyi 

mehmet_aliNasıl Müslüman olunur?

Eğer Müslümanların çoğunluğunun yaşadıkları bir coğrafyada dünyaya gelmemiş iseniz, iki yol var.

Birincisi; Uygulamada ender rastlanan bir vakıa. Kişinin, Kur’ân’ı ana diliyle ön yargılardan arınmış olarak, düşünüp, sorgulayıp, okuyarak ikna olması. İşte gerçekten örnek alınacak olan da bu Müslüman dır.

İkincisi de; Müslümanların çoğunluğunun yaşadıkları coğrafî bölgelerin dışındaki bir ülkede hayat süren kişinin, tanışıp sevdiği kız ile evlenebilmek için, kızın ailesinin mensup olduklarını ifade ettikleri Müslümanlık dinini, ilmihallerce belirlenen formalitelere uygun biçimde kabullenip, diploma almak ve sünnet olmak suretiyle.

İkinci yol ile Müslüman olabilmek için Müftülüğe müracaat ederek, “kelime-i şahadet” getirdikten sonra “ihtida belgesi” denilen diplomayı almak yetmiyor. Hastaneye giderek sünnet olmak da gerekiyor!

Diyeceksiniz ki bir üçüncü yol daha var. Nedir o? Müslümanların çağımızdaki içler acısı halini görüp imrenerek (!) Müslüman olmak. Dürüst olmak gerekirse bu şekilde Müslüman olan bir kimse yoktur, olamaz da.

Her ne şekilde olursa olsun, yeni Müslüman olmuş bir kişi, kendi haline bırakılırsa mikropların bulaşması kaçınılmaz olur, ziyan edilmiş olunur. Neden mi?

Çevresinde dolaşan müşriklerin ve ikiyüzlülerin, Kur’ân’ı anlayabilmek için mutlaka okunması gerekli olduğunu telkin ettikleri uyduruk rivayetleri önüne koyduklarında ve bir de şeyh kılıklı şeytanlar ile tanıştırıldığında çok yazık edilmiş olur.

Peki, yeni Müslüman olmuş bir kişi ile ilgilenilmeli midir? Tabii ki evet. Ama nasıl ilgilenilir? Sadece KUR’ÂN ile. Çünkü o zaman “bana göre veya bence” sözcüklerinin kullanılması mümkün olmaz da ondan. Dine, din sahibi Allah’tan başka kimsenin bir şey katamayacağı hususunun öğretilmesi için ilgilenilmelidir.

Yeni Müslüman olmuş kişiye Allah, Kur’ân dan tanıtılmalı. Kur’ân da; “Allah’ın bir tek olduğu, hiçbir şeye muhtaç olmadığı, doğurmadığı ve doğrulmadığı, hiçbir şeyin kendisine denk olmadığı bildirilmektedir” denilmeli.

Peygamber dahi olsa dine hiçbir insan sözünün karıştırılmaması gerektiği öğretilmelidir. Allah’ı yanlış anlayanların yaptıkları gibi Allah’a pislik bulaştırılmaması, toz kondurulmaması gerektiği anlatılmalıdır.

Bakınız Rabbimiz Kâf sûresinin 40. âyetinde ne diyor?

“O nedenle, sen onların söylediklerine karşı sabret. Ve güneşin doğmasından önce ve batmasından önce ve geceden bir bölümde; her fırsatta Rabbinin övgüsü ile birlikte arındır. Ve boyun eğip teslim oluşların/ikna oluşların arkalarında; inkârcıya iman ettirdikten sonra da O'nu arındır.”

Kur’ân düşmanları âyet gayet açık olmasına rağmen, bu âyeti namaz sonunda tespih çekmek gibi bir ritüeli uydurdukları rivayetler ile yaymışlar, halen de bu şekilde anlatmaktadırlar. Oysaki tespih görevi, Allah’ı noksan sıfatlardan arındırıp, kemal sıfatlarıyla tanıtmak demektir. İslâm uyuşukluk dini değildir. Şimdiye kadar çekilen tespihlerin, teknoloji çağımızda da “zikirmatik” lerin Müslümanların sorunlarını nasıl sihirli bir şekilde (!) çözdüğüne tanık olabilir misiniz?

Secdelerin arkasında; yani teslim olmuş, yeni Müslüman olmuş, ikna olmuş olanlara Allah lekesiz, tozsuz ve topraksız olarak tanıtılmalıdır. Tarikatların ve tasavvufçuların Allah’ı değil, KUR’ÂN’IN VE AKLIN ALLAH’ı tanıtılmalıdır.

Yeni Müslüman olmuş kişilere Peygamber de Kur’ân dan tanıtılmalı. Peygamberin de dini Kur’ân dan, kendisine vahyolunduğu süre içinde öğrendiği, gaybı bilmeyen bir beşer olduğu, ona tüm insanların ilâhının bir tek olduğunun vahyolunduğu öğretilmelidir.

Peygamberleri Rabb edinilmemesinin öğütlediğini Kur’ân da bildirildiği öğretilmelidir. Peygamberin dine kendisinden hiçbir hüküm koymadığı, dinin halis, katışıksız olarak Allah’a ait olduğu anlatılmalıdır. Eğer Peygamber Allah’ın dinine kendiliğinden bir şey katsaydı, ona uyanlar Peygamberi de Rabb edinmiş olmayacaklar mıydı?

İşte bu şekilde yeni Müslüman olmuş kişi Kur’ân ile bilinçlenirse artık ona hiçbir mikrop bulaşamaz. Onu kimse kandıramaz. O kişi kendisini Allah’ın koruması altına almıştır.

Allah’a hamdolsun ki çağımızda Kur’ân’ı kılavuz edinmiş, sorgulayan, akleden, düşünen bir nesil oluşmaktadır. Bu da Kur’ân’ın mûcizeliğindendir.

Şu da bilinmelidir ki; Allah’ı ve Peygamberi Kur’ân ile tanıtan kişiler, Kur’ân düşmanlarının, din tüccarlarının saldırılarına, iftiralarına maruz kalacaklardır. İşte Kur’ân erleri böyle durumlarda hiçbir zaman GEVŞEMEMELİ, ZAAFA DÜŞMEMELİ VE BOYUN EĞMEMELİDİRLER. SABRETMELİDİRLER. Sadece HAK’KI tebliğ etmeleri yeterlidir. Peygamberimiz de aynen böyle yapmıştır. Kendisinden bir şey katmadan vahyolunanı tebliğ etmiştir.

Peygamberimizin 10 yıllık Medine dönemindeki haftalık toplantı günlerinde (Cuma) okuduğu hutbelerinde sadece Kur’ân’ı tebliğ ettiği gerçeği yüzünden, binlerce rivayet içinde neden bu konuda bir tek rivayet bulunmadığını akleden mü’minler düşünmelidirler. Uydurukçular bu konuda neden rivayet üretemediler?

Bu 10 yıllık zaman diliminde Peygamberimizi hutbelerinde dinleyen binlerce gerçek sahabe, kendilerine sadece Kur’ân okunduğunu, Peygamberin, “bana göre veya bence” gibi görüşlerini anlatmadığının tanıklarıydılar da ondan.

HAK GELDİ Mİ, BÂTIL YOK OLUR.

Bakî olan Allah’a emanet olunuz.

Mehmet Ali Oğuz

Em. C. Savcısı

 

Son Güncelleme (Salı, 10 Ekim 2017 20:26)

 
Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün1196
Dün2585
Tüm Zamanlar4113941
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 83 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2237
İçerik : 1491
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?