Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfEn iyi 


NaciGumusİnsanlık vahşetin utanç girdabında kör, sağır ve dilsiz kalmıştır. Riya, sinsilik, şeytanlık kol geziyor. İç ile dışın, madde ile mananın arasındaki korelâsyon bozulmuştur. Derin düşünce ve tefekkür; menfaat ve çıkar seline kapılmış sanki. Müslüman İslâm’dan azade,  insan insanlıktan. Gerilim ve çatışmadan beslenen dünya siyaseti kirlenmiş; acı, kan ve gözyaşı sermaye olmuştur adeta. Zulüm ve haksızlık karşısında kıpırdamayan vicdanları tarih lanetle yâd edecektir.

Ortadoğu coğrafyasında ve dünyanın başka yerlerinde ölümler, kıyımlar yıllardır devam etmektedir. Güç ve iktidar savaşçıları binlerce kurbana doymamaktadır. Mazlumlar çoğalmakta, mağdurlar yığınlaşmakta, feryatlar arşı yırtmakta. Masum çocuklar, melek bebekler açlıklardan ve kirli savaşlardan ölmektedirler.  Suriye'nin İdlib kentinde gerçekleştirilen kimyasal silahlı saldırıda 150 kişinin ölmesi, 500 kişiden fazlasının yaralanması daha yeni bir katliam. Ve bu ne ilk, ne de son. Lanet olsun. Bütün kıyım ve yıkım hareketlerini şiddetle kınıyorum. Lakin Hamasetle, sloganlarla insanlık kurtulmaz. 


Etik değerlerin bulandığı, kavramların sulandığı, hak ve hukukun zedelendiği bir dünyada erdemli onurlu, yetkin ve etkin,  yüksek donanımlı, yüksek ruhlu  politikacılara, diplomatlara, gazetecilere,  düşünürlere her zamandan daha fazla ihtiyacımız vardır. Hava, su, güneş ve ekmek kadar ihtiyacımız vardır. Bencillikten, kategorize etmekten, itham etmekten,  renk, dil, ırk ve mezhep ayrımcılığından sıyrılmadıkça insanlığa katacağımız hiçbir şey olmaz.Müslüman olarak ta İslam adına konuşma hakkımız olmaz.

Gördüğümüz resimde insan insanlıktan, Müslüman Müslümanlıktan uzak duruyor gibidir. İnsan olarak insanlık adına, Müslüman olarak İslâm adına hareket etme mecburiyeti içerisinde; öncelikle kendimizden başlayarak,  bütün dünya insanlığının iyiliği için, barış, huzur, güven ortamı için, işsizliğin, cahilliğin, fakirliğin bitmesi için  topyekûn ayağa kalkmalı,  boş kalabalıklar olmaktan kurtulmalıyız.
“Kim zerre ağırlığınca hayır işlerse onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir” (Âyet-i Kerime)

Son Güncelleme (Çarşamba, 05 Nisan 2017 21:27)

 
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfEn iyi 

         
Yüksek ruhlu insanlar yetişmeden, erdem ve onur sahibi insanlar çoğalmadan toplumun mutlu, milletin huzurlu olması mümkün değildir.

 Yüksek  ruhlu insanlar bahar yüzlüdür.

Yüksek ruhlu insanlar çaresiz ve muhtaç kimselerin gönlüne ışık ve sıcaklık verirler.

Güzel ahlak sahibi, halis ve temiz yürekli bu gönül erleri, muhteşem bir mazisi olan milletimizin bağrından tarihin her döneminde çıkmıştır.  Günümüzde de bu ışık filizleri vardır. Kolay yetişmezler. Ve milletin yükselmesi, devletin yücelmesi için alın teri, göz nûru dökerler. Fikir üretirler.  İdeallerinden asla taviz vermezler. Ancak siyasiler, aydınlar, diplomatlar, bürokratlar “erdemli toplum, ideal insan” fikrinin ve idealinin emrine girmezse, millî tecrübeleri göz ardı ederlerse devletin temelleri sarsılır.

Yüksek yerde oturanlar ve aydınlar milletini tanımıyorsa, halkına yabancı ise durum vahimdir. Erki elinde bulunduranların yüksek ruhlu olması ya da yüksek ruhlu arif insanlarla irtibatlı olması gerekir. Buluşmayı sağlayacak olan istek de ilim ve irfan sahibi olmaklıktır.  Bilgili ve duygulu olmayan duyarlı da olamaz. Duyarlı olmayan “adalet ve emanet” bilincine de sahip olamaz. Bu oluşumu sağlayacak olan en büyük güç de Tanrı sevgisidir.

Yüreğinde Tanrı sevgisi olmayandan şefkat ve merhamet beklemek abestir. Öğüt vermek ise fırtınaya söz geçirmeye çalışmak gibidir.  Öyleyse boş kalabalıkları kurtarmak lâzım. Bir araya getirmek,  işlerini kurmalarını sağlamak, kendilerine, ailelerine, devlet ve millete faydalı olmaları için yol göstermek, organize etmek lâzım.

 Okumak, anlamak, anlatmak lâzım. Fikirlerinden beslendiğimiz üstatları yeniden okumak, yaşayanlarını bulup ellerini öpmek, hassasiyetle  dinlemek lâzım.
   Gelip geçici mevki-makam sebebiyle kendini  diğer insanlardan üstün gören, avamî  ifadeyle ayakları yere basmayan  kişi yüksek ruhlu değil, faziletsizdir. Bu itibarla “iyilikte yarışma, sevgiyi çoğaltma, bilgiyi paylaşma” ilkemiz olmalı. Vefâ duygusunu hep yaşatmalı, çocuklarımız, torunlarımız “erdem ve kerem” sözcüklerine yabancı kalmamalı. Evet, ekonomi ve teknoloji çok önemlidir. Fakat manevi kalkınma olmadan maddi kalkınma asla olmaz. Ruhlar yükselmeden, insanlar yükselemez. Ruh ile beden, madde ile  mânâ, gönül ile kafa arasında tabii bir münasebet vardır. Bu orantı yoksa  bütün dengeler altüst olur. Üç şeyden korkmak ve  süratle uzaklaşmak, üç şeye de yaklaşmak  gerekir. En tehlikeli üç şey; benlik, gurur ve nefistir. En faydalı üç de; tevazu, erdem ve  onurdur...  Gerçeği görebilecek göz, hakkı duyabilecek kulak lâzım. “Penceresiz eve güneş ışığı giremez, bacası olmayan evin ocağı tütmez.”


  Yüksek ruhlu model insanlara ihtiyacımız vardır. Onları yetiştirebilme mecburiyetimiz vardır. Aksi yönde yetişenler ya maddenin ya da başka milletlerin emrine girerler. Fakat yüksek ruhlu gönül insanlarının yönünü hiçbir güç değiştiremez. Sağlam imanları sayesinde hiç şaşırmazlar, yanlış karar vermezler.

 

 Yüce Yaradan hepimize yüksek ruhlu, alçak gönüllü olmayı nasip etsin; devletimize, milletimize zeval vermesin.  
    

Son Güncelleme (Perşembe, 18 Mayıs 2017 20:01)

 
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfEn iyi 

    Babamdan dinlemiştim:

    “Çocukluğumuzda oturduğumuz şehir Zülküfül Dağı’nda idi. Evimizin bitişiğinde ufak bir ağılımız vardı. Bir kış, baktık ki arada bir hayvan eksiliyor. Bir, iki, üç. Bunun üzerine babam, durumu anlamak için geceleri ağılda beklemeğe karar verdi. Bir gece, bir elinde petrol lâmbası, öbür elinde de bir sopa, beklerken, ağılın giriş yerinden içeriye bir kurdun daldığını görür. Meğer ağıla dadanan bir hırsız değil, bir kurtmuş. Kurt içeri girince, hayvanlar panik içinde bir oraya bir buraya koşuşup duruyorlarmış. Babam kurda sopayı yapıştırmaya başlar. Biz bu sırada ahırda bir takım koşuşturmaların ve gürültülerin olduğunu duyunca oraya bakmaya gittik ve babamın kurtla karşı karşıya kaldığını görünce, evde de yardım edecek büyük yaşta erkek bulunmadığından kasabanın kahvesine yardım istemeğe koştuk. Sonra kahvedekilerle birlikte dönünce babamın kurdu öldürdüğünü gördük. Babam, kurtla çarpışmasını şöyle anlattı: Kurt, benim elimde lâmbayı görünce, üstüme atılıp beni paralamaya girişmedi. O, bütün gücüyle lâmbayı söndürmeğe çalışıyordu. Ben bir elimle lâmbayı onun üfürerek söndürmesinden kurtarmak için mümkün mertebe uzakta tutuyor, öte taraftan sopayla onu döğmeye çalışıyordum. Kurtsa, tıpkı bir insan gibi, durmadan ağzını uzatarak lâmbayı söndürmeğe çalışıyordu. Bütün dikkat ve gayretini ilkin lâmbayı söndürmeye yöneltmişti. Fakat o bütün bu uğraşmalarına rağmen lâmbayı söndürmeyi başaramadan ben onu öldürebildim.”

    Babamın çocukluk anılarından biri olan ve babasıyla yani dedemle bir kurt arasında geçen bu vak’a, bende bugün, biz müslümanlarla müslümanların düşmanları arasındaki açık gizli savaş hakkında bir takım düşünceler ilham etti. Kurt neden doğrudan doğruya sürünün üzerine değil de dedeme yönelmişti? Bu açıktı. Gerçi hedefi sürüydü. Nitekim fırsat bulduğu her gece bir hayvanı alıp götürmeyi ihmal etmemişti. Fakat bu kere karşısına sahipsiz bir sürü değil, sürünün sahibi çıkmıştı. O, yine her zamanki âdetiyle sürüye saldırsa arkadan dedem tarafından kolaylıkla öldürülebileceğini anlamıştı. Dedeme yönelmesi kolaylıkla anlaşılıyor ama neden hemen dedemin üstüne atılmayıp da bütün dikkatini ve gücünü lâmbayı söndürmeğe çevirmişti? Aslında işin burasında da kurdun müthiş bir hesabı vardır. Kurt düşünüyor ki, lâmba dedemin elinde oldukça dedem olanca gücünü kullanabilecektir. İki tarafın da kuvvetini tam kullanmasının sonucu ise kesin değildir. Kurdun dedemi mutlaka yeneceğine dair elinde bir garantisi yoktur. Fakat bir kere lâmbayı söndürmeyi başarırsa dedem etrafını, yanını, yöresini göremiyecek, karanlığa alışık gözlerinin üstünlüğüyle kurt hasmını kolaylıkla alt edecektir. Bu yüzden tıpkı bir insan gibi lâmbayı üfürmeye vermiştir kendini. Yalnız bu hesabının doğruluğuna ve tamlığına rağmen kaderinin kendisine tayin ettiği sonucu değiştirememiştir.

    Müslüman, elinde bir lâmba bulunan bir ev sahibidir. Onun düşmanı da, ister batıda olsun, ister doğuda tıpkı o kurt gibidir. Müslümanın lâmbası, Kur’an ve İslâm’dır. O, ancak onun aydınlığında bu evren gecesinde yanını yöresini görebilmekte ve onun ışığında yaşayabilmektedir. Kurtsa, vahşetin en haşin ve yırtıcı çocuklarından biri olarak hep kış karanlıklarında dolaştığından karanlıkta iş görmeğe gözleri alışıktır. O, ışıkta adeta kör gibi olur. Karanlıkta ise gözleri adetâ ışıl ışıl yanar. Onun için insanın en büyük silâhının ışık olduğunu bilir. Ve yine onun için gündüzleri pek ortalıkta gözükmez. Karanlık bastırınca ava çıkar. O zaman da elinde lâmba veya bir ışık bulunan bir insan gördü mü ilk iş olarak o ışığı söndürmeğe çalışır. Işığı söndürdü mü işi artık kolaylaşır. Gözü görmez hale gelen hasmını paralar. Artık sürü de sahipsiz kalınca kurdun keyfine diyecek yoktur. İstediğini sırtına vurup alıp götürür.

    Müslümanların parlak devirlerinde, yani islâm bir güneş gibi ortalığı aydınlatırken, avrupalılar ortalıkta gözükmediler. Karanlığın bastırmasını yüzyıllarca beklemesini bildiler. Kurt da açlığa çok dayanıklıdır. Kaderin bir imtihan gecesi gelip çattı. Müslümanlar için karanlık gece bastırdı. İşte kurda, yani avrupalıya gün doğmuştu. Her gaflet anında sürüden bir iki aşırmayı becerdi. Nihayet, müslümanlar yavaş yavaş uyanmaya başladılar. Sonunda, kurdun karşısına bir iki çıkmaya başladılar. Avrupalı, lâmbayı söndürebildiği her ülkede, müslümanları kolayca hâkimiyeti altına adı. Şimdi bütün gücüyle henüz bütün islâm ülkelerinde söndürmeyi başaramadığı noktaya, yani islâmı tam anlamıyla söndürmeğe bütün zekâ ve teknik gücünü sarfediyor. O biliyor ki, bunu başarırsa artık müslümanları tam anlamıyla tarihten silmeğe, yani etkisiz ve güçsüz hale getirmeğe erişmiş olacaktır. Ondan sonra ezmenin her türlüsünü, ekonomik, kültürel, politik ezme türlerinin her türlüsünü kolaylıkla uygulayabilecektir. Fakat ışık yandıkça, bir noktada da olsa lâmba yanmakta devam ettikçe, Müslümanlar için kurtulma umudu büsbütün yitmiş sayılmıyacaktır. Onun için batılılar liberali ile, marksisti ile, bütün güçleriyle islâmı söndürmeğe çalışıyorlar. İçten ve dıştan bütün kuvvetleri bu hedef için seferber olmuştur. Biz bir taraftan kendimizi korurken ondan daha büyük bir gayretle elimizdeki ilâhi ışığı, sır lâmbasını söndürmemeğe çalışmakla kurtuluş umudumuzu koruyabileceğiz. Unutmayalım ki, kurdun gözleri karanlığa alışıktır. Ama biz, barbar avrupa önünde medenî islâm insanları ışığı kaybedersek yolumuzu kaybettik ve umudu da kaybettik demektir.

    Evet, batılılar ve doğulular, aya da çıksalar, yerin dibine de inseler, ruhları itibariyle barbardırlar ve kurdun tabiatını taşımakta devam ediyorlar. Biz yırtık pırtık çul çaput içinde kalsak dahi, hiç olmazsa medenî olmanın büyük anısını taşıyacak kadar medeniyiz. Biz mutlaka ışıkta iş görebiliriz.

    Ne mutlu kurdun tıpkı insan gibi söndürmek için üfürüşünden lâmbasını koruyabilenlere.

 

(Diriliş Gazetesi  1 Ocak 1971) 

Son Güncelleme (Salı, 28 Mart 2017 14:05)

 
Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün2092
Dün3798
Tüm Zamanlar3948108
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 53 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2103
İçerik : 1482
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?