Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfEn iyi 

         
Yüksek ruhlu insanlar yetişmeden, erdem ve onur sahibi insanlar çoğalmadan toplumun mutlu, milletin huzurlu olması mümkün değildir.

 Yüksek  ruhlu insanlar bahar yüzlüdür.

Yüksek ruhlu insanlar çaresiz ve muhtaç kimselerin gönlüne ışık ve sıcaklık verirler.

Güzel ahlak sahibi, halis ve temiz yürekli bu gönül erleri, muhteşem bir mazisi olan milletimizin bağrından tarihin her döneminde çıkmıştır.  Günümüzde de bu ışık filizleri vardır. Kolay yetişmezler. Ve milletin yükselmesi, devletin yücelmesi için alın teri, göz nûru dökerler. Fikir üretirler.  İdeallerinden asla taviz vermezler. Ancak siyasiler, aydınlar, diplomatlar, bürokratlar “erdemli toplum, ideal insan” fikrinin ve idealinin emrine girmezse, millî tecrübeleri göz ardı ederlerse devletin temelleri sarsılır.

Yüksek yerde oturanlar ve aydınlar milletini tanımıyorsa, halkına yabancı ise durum vahimdir. Erki elinde bulunduranların yüksek ruhlu olması ya da yüksek ruhlu arif insanlarla irtibatlı olması gerekir. Buluşmayı sağlayacak olan istek de ilim ve irfan sahibi olmaklıktır.  Bilgili ve duygulu olmayan duyarlı da olamaz. Duyarlı olmayan “adalet ve emanet” bilincine de sahip olamaz. Bu oluşumu sağlayacak olan en büyük güç de Tanrı sevgisidir.

Yüreğinde Tanrı sevgisi olmayandan şefkat ve merhamet beklemek abestir. Öğüt vermek ise fırtınaya söz geçirmeye çalışmak gibidir.  Öyleyse boş kalabalıkları kurtarmak lâzım. Bir araya getirmek,  işlerini kurmalarını sağlamak, kendilerine, ailelerine, devlet ve millete faydalı olmaları için yol göstermek, organize etmek lâzım.

 Okumak, anlamak, anlatmak lâzım. Fikirlerinden beslendiğimiz üstatları yeniden okumak, yaşayanlarını bulup ellerini öpmek, hassasiyetle  dinlemek lâzım.
   Gelip geçici mevki-makam sebebiyle kendini  diğer insanlardan üstün gören, avamî  ifadeyle ayakları yere basmayan  kişi yüksek ruhlu değil, faziletsizdir. Bu itibarla “iyilikte yarışma, sevgiyi çoğaltma, bilgiyi paylaşma” ilkemiz olmalı. Vefâ duygusunu hep yaşatmalı, çocuklarımız, torunlarımız “erdem ve kerem” sözcüklerine yabancı kalmamalı. Evet, ekonomi ve teknoloji çok önemlidir. Fakat manevi kalkınma olmadan maddi kalkınma asla olmaz. Ruhlar yükselmeden, insanlar yükselemez. Ruh ile beden, madde ile  mânâ, gönül ile kafa arasında tabii bir münasebet vardır. Bu orantı yoksa  bütün dengeler altüst olur. Üç şeyden korkmak ve  süratle uzaklaşmak, üç şeye de yaklaşmak  gerekir. En tehlikeli üç şey; benlik, gurur ve nefistir. En faydalı üç de; tevazu, erdem ve  onurdur...  Gerçeği görebilecek göz, hakkı duyabilecek kulak lâzım. “Penceresiz eve güneş ışığı giremez, bacası olmayan evin ocağı tütmez.”


  Yüksek ruhlu model insanlara ihtiyacımız vardır. Onları yetiştirebilme mecburiyetimiz vardır. Aksi yönde yetişenler ya maddenin ya da başka milletlerin emrine girerler. Fakat yüksek ruhlu gönül insanlarının yönünü hiçbir güç değiştiremez. Sağlam imanları sayesinde hiç şaşırmazlar, yanlış karar vermezler.

 

 Yüce Yaradan hepimize yüksek ruhlu, alçak gönüllü olmayı nasip etsin; devletimize, milletimize zeval vermesin.  
    

Son Güncelleme (Perşembe, 18 Mayıs 2017 20:01)

 
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfEn iyi 

    Babamdan dinlemiştim:

    “Çocukluğumuzda oturduğumuz şehir Zülküfül Dağı’nda idi. Evimizin bitişiğinde ufak bir ağılımız vardı. Bir kış, baktık ki arada bir hayvan eksiliyor. Bir, iki, üç. Bunun üzerine babam, durumu anlamak için geceleri ağılda beklemeğe karar verdi. Bir gece, bir elinde petrol lâmbası, öbür elinde de bir sopa, beklerken, ağılın giriş yerinden içeriye bir kurdun daldığını görür. Meğer ağıla dadanan bir hırsız değil, bir kurtmuş. Kurt içeri girince, hayvanlar panik içinde bir oraya bir buraya koşuşup duruyorlarmış. Babam kurda sopayı yapıştırmaya başlar. Biz bu sırada ahırda bir takım koşuşturmaların ve gürültülerin olduğunu duyunca oraya bakmaya gittik ve babamın kurtla karşı karşıya kaldığını görünce, evde de yardım edecek büyük yaşta erkek bulunmadığından kasabanın kahvesine yardım istemeğe koştuk. Sonra kahvedekilerle birlikte dönünce babamın kurdu öldürdüğünü gördük. Babam, kurtla çarpışmasını şöyle anlattı: Kurt, benim elimde lâmbayı görünce, üstüme atılıp beni paralamaya girişmedi. O, bütün gücüyle lâmbayı söndürmeğe çalışıyordu. Ben bir elimle lâmbayı onun üfürerek söndürmesinden kurtarmak için mümkün mertebe uzakta tutuyor, öte taraftan sopayla onu döğmeye çalışıyordum. Kurtsa, tıpkı bir insan gibi, durmadan ağzını uzatarak lâmbayı söndürmeğe çalışıyordu. Bütün dikkat ve gayretini ilkin lâmbayı söndürmeye yöneltmişti. Fakat o bütün bu uğraşmalarına rağmen lâmbayı söndürmeyi başaramadan ben onu öldürebildim.”

    Babamın çocukluk anılarından biri olan ve babasıyla yani dedemle bir kurt arasında geçen bu vak’a, bende bugün, biz müslümanlarla müslümanların düşmanları arasındaki açık gizli savaş hakkında bir takım düşünceler ilham etti. Kurt neden doğrudan doğruya sürünün üzerine değil de dedeme yönelmişti? Bu açıktı. Gerçi hedefi sürüydü. Nitekim fırsat bulduğu her gece bir hayvanı alıp götürmeyi ihmal etmemişti. Fakat bu kere karşısına sahipsiz bir sürü değil, sürünün sahibi çıkmıştı. O, yine her zamanki âdetiyle sürüye saldırsa arkadan dedem tarafından kolaylıkla öldürülebileceğini anlamıştı. Dedeme yönelmesi kolaylıkla anlaşılıyor ama neden hemen dedemin üstüne atılmayıp da bütün dikkatini ve gücünü lâmbayı söndürmeğe çevirmişti? Aslında işin burasında da kurdun müthiş bir hesabı vardır. Kurt düşünüyor ki, lâmba dedemin elinde oldukça dedem olanca gücünü kullanabilecektir. İki tarafın da kuvvetini tam kullanmasının sonucu ise kesin değildir. Kurdun dedemi mutlaka yeneceğine dair elinde bir garantisi yoktur. Fakat bir kere lâmbayı söndürmeyi başarırsa dedem etrafını, yanını, yöresini göremiyecek, karanlığa alışık gözlerinin üstünlüğüyle kurt hasmını kolaylıkla alt edecektir. Bu yüzden tıpkı bir insan gibi lâmbayı üfürmeye vermiştir kendini. Yalnız bu hesabının doğruluğuna ve tamlığına rağmen kaderinin kendisine tayin ettiği sonucu değiştirememiştir.

    Müslüman, elinde bir lâmba bulunan bir ev sahibidir. Onun düşmanı da, ister batıda olsun, ister doğuda tıpkı o kurt gibidir. Müslümanın lâmbası, Kur’an ve İslâm’dır. O, ancak onun aydınlığında bu evren gecesinde yanını yöresini görebilmekte ve onun ışığında yaşayabilmektedir. Kurtsa, vahşetin en haşin ve yırtıcı çocuklarından biri olarak hep kış karanlıklarında dolaştığından karanlıkta iş görmeğe gözleri alışıktır. O, ışıkta adeta kör gibi olur. Karanlıkta ise gözleri adetâ ışıl ışıl yanar. Onun için insanın en büyük silâhının ışık olduğunu bilir. Ve yine onun için gündüzleri pek ortalıkta gözükmez. Karanlık bastırınca ava çıkar. O zaman da elinde lâmba veya bir ışık bulunan bir insan gördü mü ilk iş olarak o ışığı söndürmeğe çalışır. Işığı söndürdü mü işi artık kolaylaşır. Gözü görmez hale gelen hasmını paralar. Artık sürü de sahipsiz kalınca kurdun keyfine diyecek yoktur. İstediğini sırtına vurup alıp götürür.

    Müslümanların parlak devirlerinde, yani islâm bir güneş gibi ortalığı aydınlatırken, avrupalılar ortalıkta gözükmediler. Karanlığın bastırmasını yüzyıllarca beklemesini bildiler. Kurt da açlığa çok dayanıklıdır. Kaderin bir imtihan gecesi gelip çattı. Müslümanlar için karanlık gece bastırdı. İşte kurda, yani avrupalıya gün doğmuştu. Her gaflet anında sürüden bir iki aşırmayı becerdi. Nihayet, müslümanlar yavaş yavaş uyanmaya başladılar. Sonunda, kurdun karşısına bir iki çıkmaya başladılar. Avrupalı, lâmbayı söndürebildiği her ülkede, müslümanları kolayca hâkimiyeti altına adı. Şimdi bütün gücüyle henüz bütün islâm ülkelerinde söndürmeyi başaramadığı noktaya, yani islâmı tam anlamıyla söndürmeğe bütün zekâ ve teknik gücünü sarfediyor. O biliyor ki, bunu başarırsa artık müslümanları tam anlamıyla tarihten silmeğe, yani etkisiz ve güçsüz hale getirmeğe erişmiş olacaktır. Ondan sonra ezmenin her türlüsünü, ekonomik, kültürel, politik ezme türlerinin her türlüsünü kolaylıkla uygulayabilecektir. Fakat ışık yandıkça, bir noktada da olsa lâmba yanmakta devam ettikçe, Müslümanlar için kurtulma umudu büsbütün yitmiş sayılmıyacaktır. Onun için batılılar liberali ile, marksisti ile, bütün güçleriyle islâmı söndürmeğe çalışıyorlar. İçten ve dıştan bütün kuvvetleri bu hedef için seferber olmuştur. Biz bir taraftan kendimizi korurken ondan daha büyük bir gayretle elimizdeki ilâhi ışığı, sır lâmbasını söndürmemeğe çalışmakla kurtuluş umudumuzu koruyabileceğiz. Unutmayalım ki, kurdun gözleri karanlığa alışıktır. Ama biz, barbar avrupa önünde medenî islâm insanları ışığı kaybedersek yolumuzu kaybettik ve umudu da kaybettik demektir.

    Evet, batılılar ve doğulular, aya da çıksalar, yerin dibine de inseler, ruhları itibariyle barbardırlar ve kurdun tabiatını taşımakta devam ediyorlar. Biz yırtık pırtık çul çaput içinde kalsak dahi, hiç olmazsa medenî olmanın büyük anısını taşıyacak kadar medeniyiz. Biz mutlaka ışıkta iş görebiliriz.

    Ne mutlu kurdun tıpkı insan gibi söndürmek için üfürüşünden lâmbasını koruyabilenlere.

 

(Diriliş Gazetesi  1 Ocak 1971) 

Son Güncelleme (Salı, 28 Mart 2017 14:05)

 
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfEn iyi 

Restorasyon Öncesi Müze Yönetim Sorumlusu ve Kurucu Müdür olarak Son On Yıllık (2006-2016) mücadelemden ve müzenin, tarihi müze binasının öneminden, geçmişinden, tarihinden bahsetmeden evvel müzenin yeniden açılışını memnuniyetle karşıladığımı, sevindiğimi belirtir;  ilimizin eğitim tarihine ışık tutacağını, tarih bilincinin gelişmesine, müzeciliğin önemine katkı sağlayacağını umuyorum.NaciGumus

Yer: İzmir ili, Konak İlçesi, Karataş Semti, Turgut Reis Mahallesi. 305 sokakta 50 numaralı Ahşap kâgir bir bina. Bağdadi duvarlar. 3 omuzlu çatısı, çatının eğimleriyle dış görünüş itibariyle estetik bir duruşu gösteren tarihi bina. 1820’li yıllarda kimsesiz Ermeni çocuklarını ıslah evi olarak hizmete başlamışsa da binanın yaşını tam olarak bilmiyoruz. Tahmini ve takribi 200 yıllık bir bina. Tünel diyebileceğimiz bir geçitle birbirine geçen iki binadan oluşan bir bina. İkinci Bina taş duvar ve başka tarz mimari.

Bina Sahil tarafından, Mithatpaşa caddesinden bakışa alındığında, ön planda görkemiyle taş bina; daha zarif olan ve 305 sokak tarafını ön cepheleyen ana binayı adeta saklar. Karataş Lisesinin çapraz karşısında 105 basamaklı merdivenlerle tırmanırken 51. basamakta, sağda, sol kenarında mavi yuvarlak bir metal ortasında beyaz renkli 4 numara taşıyan eski tarihi demir parmaklıklı bahçe kapısından binaya giriş yapabilirsiniz. Tarihin derinliklerine yolculuk için. Bahçe dedimse ahım şahım bir şey değil ama yine de güzel. En azından denize nazır. 90 metre kare balkonumsu bir alan. Koca bir dut, aşısız koca bir dut. Yani Meyve yapmayan bir dut ağacı derin yarıklar açmış. Bahçe isnat duvarı ve tabanı alttaki tarihi gecekondu görünümlü, 2 şer katlı küçük yapıların üzerine kayacak gibi duruyor. Böyle bir tehlike de var yani. Yan duvar bina yerinin eğiminden, engebeli araziden dolayı bir minare boyu yüksekliğindeki duvarın dış cephesinin tam orta yerinde fırlayan, bir hayli de yaşı olan koca yalancı incir, duvarı patlattı, patlatacak. Yamanan çatlaklar, her yıl yeniden ağzını açan yarıklar cabası. Ama çok yaşlanmış olsa da, bahçenin ön cephesini boydan boya demir parmaklıklara sarılarak çevreleyen üzüm asması yeşilliği iç açmıyor değil. Ne yazık ki iyice yaşlanmış, dutun iki dalı arasında sıkıştırarak içine aldığı gövdesi adeta boğulmak üzere. (Restorasyon sonrası halini bilmiyorum)

Ana bina girişi üstten. Girişte, zemin bir salon, 4 büyük oda. Birinci bodrum kat ara kat yani iki küçük oda, bir aralık, mutfak, minnacık bir küflü ambar. Denize doğru dikdörtgenimsi açılan bir diğer oda vardır ki aydınlık ve deniz manzaralı. Aslında oda değil, balkonmuş. Üstünü örterek,  yanlarına pimapen pencere takarak, üstüne saç ve mikale geçirilerek odaya dönüştürülmüş. Devam edersek bir geçitle 2. bodrum kata iniyoruz. Orda da bir hol, iki salon, bir oda. En alt bodrum katı kot farkı nedeniyle deniz tarafından bahçeye sıfır.  Yani size tuhaf gelebilir. Bir binaya, apartmana giriş yaptığınızda alttan yukarı çıkarsınız. Burada tam tersi üsten aşağı iniyorsunuz.  Arsanın yapısı, eğimi yapıyı böyle ilginç konumlandırmış.

190–200 yıl öncesinde İzmir eyaletinin, (eyalet diyorum çünkü İzmir 1867 yılına kadar eyalettir, 1867 yılındaki Valisi de Sabri Paşadır) tenha ve mutena binalarından biri olan ve 1964 yılına kadar da eğitim yuvası olarak, sonrası değişik amaçlarla yine eğitime hizmet maksadıyla kullanılan, şimdilerde can çekişen müzesiyle binasıyla müzelik olan bir müze binası. Yetkililerce, bağlı üst birimlerce görmemezlikten gelinen, yok sayılan bu bina 2003 yılında Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından 2.Grup korunması gereken kültür varlığı olarak kayda alınmıştır. Ama hiç kimse korumamıştır. Kendime ve Hasan ELÇİLER'e haksızlık etmemeyim. Hasan Yardımcı personelimdi.Tarih bilinci, müzecilik anlayışı yok olunca, burası da yok sayılmış. “Müzedir işte yav, ne olacak. Cek cak…” ‘Cek Cak’ ki Bir gazetenin Ege ekinin müze ile alakalı haberinin manşet heceleri.

1865 yılında Karataş’ın inşasıyla Müslüman, Ermeni, Musevi çocukların 1950 lere kadar birlikte okuduğu bir okul. 1964 yılına kadar da “Duatepe Mektebi” olarak hizmet vermiştir. Latin harfleriyle ilk tedrisatın yapıldığı bir ilkokul. 1964 yılında şimdiki Duatepe Anaokulu, birkaç yıl öncesinin İlkokulu, ilköğretim okulu binasına taşınılmış ise de idare 1969 yılına kadar burada kalmış, binanın diğer bölümleri İzmir’in 18 ilçesine süt dağıtım merkezi olarak iş görmüş. Sonra arşiv binası olmuş. Arşiv hangi yıl taşındı bilemiyorum ama 1996 dan itibaren Cumhuriyet eğitim Müzesi adıyla tarihteki yerini almış. Kader beni buraya nasıl getirdi, neler oldu, neler bitti; şimdi gelelim onun hikâyesine:

Meslek hayatımda 2006 yılında bir değişiklik oldu. Yeni bir süreç başlamıştı. İl Millî Eğitim Müdürlüğüne bağlı Cumhuriyet Eğitim Müzesine Yönetim Sorumlusu olarak görevlendirmem yapılmıştı. Millî Eğitim Bakanlığının “Her İlde Türk Eğitim Tarihi ve Teknoloji Müzesi Kurma Projesi” çerçevesinde, eğitim müzesi olan illerde de iyileştirme, geliştirme çalışmalarının yapılması, proje formatına uygun bir yapılanmaya gidilmesi isteniyordu. Bu amaçla görevlendirilmiştim.

Cumhuriyet Eğitim Müzesinde Müdür olarak, daha doğrusu norm kadrosu olmadığından müze sorumlusu olarak 1 Ağustos 2006 tarihinde göreve başladığımda, yaptığım incelemede “durum tespit raporu” hazırlayarak İl’e sundum. Müze, Eğitim Müzeleri Yönetmeliği doğrultusunda, bakanlığın izniyle 1995 yılında Balçova’daki Eğitim Araçları ve Donatım Merkezi bünyesinde kurulmuş, bir yıl sonra da yine bakanlığın izni ile şimdiki tarihi binaya taşınmış. Göreve başladığımda bina çok perişan vaziyette idi. Binanın içi daha da perişan. Kırık dökük eşya ile doldurulmuş, toz toprak içerisinde bir depodan farksız. Kütüphane kurma düşüncesi ile toplanan binlerce kitap, ya kolilerde, yer yer rastgele üst üste yığmalarla kütüphane olarak tasarlanan salona atılmış. Bahçe ve ek bina kapıları paslanmış ve çalışmaz vaziyette. Elektrik tesisatı, sıhhi tesisat berbat. Kırık,  dökük hiçbir işe yaramaz eşya ile doldurulmuş, çürümeye terk edilmiş bir depo gibi.

Müzenin kurum kodu, norm kadrosu olmadığından Personelin tamamı görevlendirme. İlk olarak genel temizlikle işe başladım. Gelişi güzel üst üste istif edilmiş eşya ve Müzelik envanteri tasnif ederek, sergilenmeye değer olanları temizledikten sonra orta katta teşhire koydum. Ziyarete açık salonu müzelik araç gereçle zenginleştirdim. Açıklamalı etiketler hazırlayarak her müzelik aracın önüne koydum.  Müzenin genel ilaçlamasını yaptırdım.  İlk kez Desimal dosya sistemini oluşturdum. Ziyaretçi defterini açtım. Müze adına Web sitesi hazırladım, e-mail adresi aldım, dört sayfalı tanıtım broşürü hazırladım. Okullarımızdan alınan Cumhuriyet öncesi ve sonrası Osmanlıca belge, şahadetname, öğrenci karnesi ve diplomaları, ders etkinliklerini gösteren fotoğrafları sergileyerek Latin Harfleriyle Türkçe ifadelerle etiketlendirdim. Binanın çok yönlü keşfinin yapılmasını sağlayarak gerekçe raporu ile birlikte acil onarım talebini ilgili birimlere iletimse de maalesef bir netice alınamadı.

Ben, üzerime düşeni hiçbir olumsuzluktan etkilenmeden yapmaya devam ettim. Aylar süren araştırmalar sonucu müzenin ve binasının tarihçesini hazırlayarak pano olarak basıp giriş katındaki salona astırdım. Ek binadaki tasnif ve tasfiye işleminden sonra iki salonu kütüphane olarak tasarladım:

a)      Araştırma Kütüphanesi,

b)      Eğitim Kütüphanesi.

 

Araştırma kütüphanesi kullanılabilir duruma getirerek hizmete açtım. Eğitim Kütüphanesi için hazırlıklar sürüyordu. Ayrıca “İl Türk Eğitim Tarihi ve Teknoloji Müzesi Kurma Projesi” formatına uygun olarak yapılandırma, iyileştirme çalışmalarını 2007 Ekim ayı sonuna kadar tamamladım. “Eğitim Teknolojisinin Gelişim”ini gösteren araçları ve il tarihi ile ilgili belge ve kitapları da sergileyerek müzeyi açılışa hazır hale getirdim. Onarım taleplerimiz yerine getirilmemişti. Fakat il MEM ile Konak Belediyesinin desteği ile açılış hazırlıkları çerçevesinde bazı ufak rötuşlar gerçekleştirerek 23 Kasım 2007 Cuma Günü Saat:11.00 de İl protokolünün katılımıyla müzenin açılışını gerçekleştirdik. “24 Kasım Öğretmenler Günü” gibi anlamlı bir günde açılış yapalım demiştik. 24 Kasım Cumartesi gününe denk geldiği için il müdürümüzün önerisiyle bir gün önceye aldık. Açılış töreninde benim açış konuşmamdan sonra İl Milli Eğitim Müdürü Sn. Kamil Aydoğan, beni de onure eden anlamlı güzel bir konuşma yaptı. Vali beyin il dışında olması hasebiyle törene vali adına yardımcısı Sayın Haluk Tunçsu katılmıştı. Yaptığı latif ve zarif konuşmasından sonra törene katılan öğrencilerle birlikte kurdeleyi kestiler. Ziyaretçiler bahçe tarafından alt kattan müzeye giriş yapar yapmaz ilk girilecek salona değerli kitap ve fotoğraflarla donattığım salona kurduğum sinema makinesine taktığım Cumhuriyet Bayramının 10. Yılının Ankara’daki Kutlama Töreninin filminin gösterime girmesini sağladım. Bu davetliler için bir sürprizdi. 1933 yılının Ankara’sı, bayram çoksusu ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün tören alanına gelişi, kürsüye çıkıp 10.yıl nutkunu irat edişi davetlileri etkilemişti.

Müze benim için gerçekten ideal bir yerdi. Binamızın çok yıpranması, hiçbir ödenek, gelir ve bütçesinin olmaması bir olumsuzluk olsa da hiçbir şikâyetim yoktu. Lazım olan bazı araç gereç ve adaveti gücüm nispetinde kendim seve seve temin ediyordum. Sadece koynunda bir kültür hazinesini, bir tarihi barındıran ve kendisi de bir tarih olan binanın onarılması yolunda, giriş katın iç duvarlarının yıkılmasına kadar hiçbir kurumun ciddi bir adım atmamış olması, hatta önemsememesi beni üzüyordu. Ve nihayet Ekim 2010’da Müze Ana Binanın iç duvarlarından birinin aşağı inmesi ile hayati tehlike arz etmeye başlaması nedeniyle can güvenliği açısından müze geçici olarak uygun bir yer bulunup taşınana kadar veya onarım sonrasına kadar Valilik onayı ile ziyarete kapandı. Aradan geçen onca zamana kadar ne taşındı ne onarıldı. Dökülen taş ve topraklardan, yağmur akıntılarından materyalleri koruma kollama adına katlar arası ağırlık taşımalarımı saymıyorum. Bu vesileyle özellikle bürokratlarda tarih bilinci eksikliği, müzecilik anlayışının kıtlığını, bürokrasideki hantallığı, kırtasiyeciliğe dayalı yürütmeyi gördüm. Her başvurduğum merci onlarca belge ve fotokopi istedi, sayısız dosya hazırladım, binlerce fotokopi çektim. Herkes birbirine havale etti durdu. Nihayet Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir Anıtlar ve Rölöve Müdürü Cemil Karabayram’ın bu süreçte aktif rol oynamasıyla ihale yapıldı. 9 Kasım 2015 tarihinde yüklenici firma ile protokol imzalanmasıyla müzeyi boşaltma sürecine girildi. Müzenin boşaltılması, müzelik eserlerin ve envanterin uygun bir yere profesyonelce taşınması pek kolay olmadı. Bir yıla yakın kötü koşullarda Milli Eğitimin Müdürlüğünün ve Kültür-Turizm Müdürlüğünün zaman zaman görevlendirdikleri personelin de desteğiyle müzelik değeri, eser niteliği olan olmayan yüzlerce materyal, binlerce kitap profesyonelce etiketlenip paketlenerek, paketlerin içine tek tek nemden etkilenmemesi için silika jel yerleştirilerek, koli koli numaralandırılarak zor şartlarda taşındı. Müzelik değeri, eser niteliği olmayan eşyalar da tutanaklarla gerekli yerlere nakledildi. Müteahhit firma binayı teslim aldıktan sonra zaten görevlendirilme sürem dolmuştu ve Ocak 2016’da res’en emekliye ayrıldım. Emekliye ayrıldıktan sonra da zaman zaman Kültür ve Turizm Müdürlüğünün süreci takiple görevli mimar ve mühendisleriyle bir araya gelerek durum değerlendirmesi yaptık. Tanzim ve Teşhirle ilgili hazırladığım proje öneri taslağı sundum. Fakat uzun zamandır uğrayamadım. Açılışı da Sosyal Medyadan öğrendim. 14 Mart 2017 günü Milli Eğitim Bakanı ve il protokolü katılımıyla, yani resmi törenle müze yeniden açılmış. Aldığım haberlere göre Kültür ve Turizm Bakanı Sn. Nabi Avcı da 19 Mart Pazar günü ziyaret etmiş. Hayırlı, uğurlu olsun. İzmir’de Eğitim ve kültür hayatına bir dinamizm getirir inşallah. 

Haberdar edilmedim, davet edilmedim. Ama önemli olan tarihi binanın ve içindeki kültür varlığının kurtarılmasıydı. Ancak hakşinaslık ve vefa duygusunun önemli olduğunu düşünüyorum.  Ayrıca 9-10 yıllık mücadele sürecinde yaşadığım önemli bazı sıkıntıları, uğradığım haksızlık ve mağduriyetleri anlatmadan geçtim. “Devlet Umuru” görmüşlük terbiyemiz müsaade etmedi.  Bir de ek not; müzenin geçmiş zaman yaşantılarıyla alakalı anekdotlar, notlar, anlatılar günlüklerimin sayfalarında uyuyor.
 

Son Güncelleme (Cuma, 24 Mart 2017 19:31)

 
Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün1753
Dün2656
Tüm Zamanlar3950425
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 107 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2071
İçerik : 1482
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?