• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon Gizemli Sözler ve Ruhun Müziği

 “Şiir için "gözyaşı" derler; onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!
Oku, şayet sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım iki söz yazdımsa.”

Mehmet Akif Ersoy

 

Dilin doğuşuyla birlikte kendine özgü gizemli bir ifadeyle ortaya çıkan, asırlardır insanları etkileyen, estetik bir anlatımla musiki ile yakın ilişkisi olan, ruhu etkileyen Platon’un ifadesiyle “Büyülü Sözler” e şiir diyoruz. Aslında tarih boyunca şiirin kesin, net ve tek tanımı yapılamamış, yapılamaz da… Şiir nedir, yüzyılların taşıdığı en zor soru olmuştur.

Voltaire  “Şiir ruhun müziğidir”  der. Aristo “eşya ve hadisleri taklittir” ifadesini kullanırken Aragon “Şiir sanatı eksiklikleri güzelliklere çeviren bir simya bilimidir” der. Şiiri tunçtan daha güçlü gösterenlerin yanında şairi de “ Güzellik Teknisyeni” olarak tavsif edenlere de rastlarız. “Bizce şiir mutlak hakikati arama işidir” diyen Necip Fazıl Kısakürek sözlerine şöyle devam eder: “- Şiir beş hassemizi kaynaştırıcı idrak mihrakında, maddi ve manevi bütün eşya ve hadislerin maverasına sıçramak isteyen, küstah, başıboş kıvılcımlar mahrekidir. O, bir noktaya varmanın değil, en varılmaz noktayı, sonsuz ve hudutsuz aramanın davasıdır. Maddi ve manevi eşya ve hadislerin maverasında karargâh olan mutlak hakikat kapısı önünde, ebedi bir fener alayı…. Şiir budur..”

Şair için yaşadığı hayatı, hadiseleri herkesten farklı algıladığını söylemek mümkün. Ancak şiir tanımlamaları kendine göredir. Bence şiir sayısı kadar şiir tanımı yapılabilir. Şair için de şair sayısı kadar ifade kullanılabilir. Fakat burada bir şeyi anlamamız lazım. Şiir his ve düşünce hayatımıza etki ediyor, yüzyıllardır gücünü koruyor olmasıdır. Hayatında iki mısra mırıldanmamış, iki satır şiir yazmamış ya da hiç okuma yazma bilmese de şiirsel ifade kullanmamış tek bir insan yoktur. Sevinçli, hüzünlü, kederli, acılı anlarında bu dili bir şekilde kullanmıştır insanoğlu. Ya da Nazan Bekir oğlu’nun dediği gibi “anlatamamaktan doğuyor şiir. Anlatamadıkça canı acıyor şairin, canı acıdıkça şiir geliyor.”  Bu açıklamaya şunu ilave edebiliriz sanırım: Çaresizliğine ağlamak ta bir çeşit şiir söylemektir. Yukarıya aldığımız Mehmet Akif Ersoy’un Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;/ Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzarım!”  mısraları konuyu kapattıracak kadar derin ve bütün konuyu idrakimize sığdıracak kadar anlamlıdır.

Şiirin musiki ile olan bağı ise ayrı bir yazı, ayrı bir araştırma konusudur. Konularına, teknik özelliklerine, edebi akımlara ve üretildiği dönemler göre şiir tasnif edilse de, türlere ayrıştırılsa da şiir şiirdir. Gerçek şiirin, asıl sanat eserinin kendi varlığından başka bir amacı yoktur. Kendisinde başlar, kendisinde biter. Bütün soyluluğu da buradan gelir.’ (Valéry)

Şiir okuru için de bir şeyler söylemek gerekir. Şiir okuru ile şairin duyumsamaları, anlamaları farklılığı da araştırılmaya değer doğrusu. Buna gerek var mıdır, yok mudur bilemiyorum? Okuyanı olmazsa şiir değer kaybeder mi?  Etkisi, gücü devam eder mi? Şiir şiirliğini sürdür mü? Yoksa Âşık Veysel’in “Güzelliğin beş para etmez/Bu bendeki aşk olmasa” dediği gibi, okuru olmazsa şiir hiç mi olur? Fakat böyle bir şey olmamıştır, olmayacağını da rahatlıkla söylemek mümkün. Duygular körelir, insanlık yok olursa böyle bir ihtimalden bahsedilebilir kuşkusuz. Bu ihtimali de ihtimal olmaktan çıkaran şiirdir belki. Şiiri doğuran öğelere baktığımızda belki kelimesini ortadan kaldırabiliriz. Nedir şiiri doğuran ve besleyen öğeler? Duygu, imge, esin, düş, hayal ve derin düşünce… Aşkı da en tesirli bir unsur olarak ayrıca ilave etmek gerekir. Duygu sözcüğü aşkı hatırlatsa da onu barındırmaya yetmiyor.

Eski bir Yunan Söylencesine göre ozanların ilki kabul edilen şair ve müzisyen Orfeus, doğayı sesinin büyüleyici etkisi altında tutuyordu. Karısı Eurydike bir yılan tarafından ısırılarak ölür. Eurydike ölünce Orfeus karısını geri almak için ölüler dünyasına inmiş; şarkı söyleyerek, sitar çalarak, ölüm tanrılarını kandırıp eşini hayata döndürme iznini elde etmiş. Ama bir şartla: Onun önünde yürümek, dönüp arkasına bakmamak, onunla konuşmamak… Lakin Orfeus bu şarta uymayıp arkasına bakınca Eurydike’yi tamamen kaybetmiş. Bu efsane şiirin gücünü, şairin cesaretini anlatmak için anlatıla geliyor olmalı.. Orfeus’un yasağı çiğneyen tutumunu her şairde görebilmek mümkün. Şiirin gücü biraz da buradan geliyor gibime geliyor.

İslam’ın doğuş yıllarında putperestler İslam’a şiirle hücum ediyorlardı. Hasan Bin Sabit başta olmak üzere birçok İslam şairi de şiirle bunlara cevap veriyordu. Hasan İdeal İslam Şairi olarak kabul ediliyordu. Mütenebbi ve Ebû Nüvas ise sanat amacı taşıyan şiirler yazıyorlardı. Arap Şiiri dorukta olduğu halde Kur’an karşısında çırpınmaya başladığı yıllardır o yıllar. Şiirle İslam’ın karşısına çıkıp ölüm hükmü giymiş Kâab Bin Züheyr isminde bir şair vitrinde en önde. Fakat bir zaman sonra bu soylu şair, derin sezgisi, şair duyarlığı ile hakikati anlayıp pervanenin ışığa uçması gibi, yağmurun toprağa düşmesi gibi  “Kaside-i Bürde” ile idam hükmünü hiçe sayarak peygamber kucağına koşacak, Cebrail’in elinin değdiği, peygamber hırkası giydirilerek taltif edilecek. Hazreti Ömer ve Hazreti Hamza’nın İslam’a katılışı nasıl ki siyasi, iktisadi ve askeri alanda bir başarı getirdiyse; Kâab Bin Züheyr’in de Müslüman oluşuyla Şiir, sanat ve propaganda alanında da üstünlük elde edilmiştir. Şair ve şiir İslam’ın yayılışına ivme kazandırmıştır. Ve İslam’ın gelişmesini tamamladığı hicretin 7.yüzyılında artık İslam topraklarında binlerce şair ve sanat insanı yetişiyordu. Mısır bu toprakların başında geliyordu. Bürüyen Kasideyle İmam-ı Busiri eşsiz bir şiirle döneme ve gelecek çağlara ağacak şiirini verir. Asıl adı Şerafettin Muhammed Bûsiri olan şair peygamberi öven birçok şiir yazmıştır. Bir gün felç geçirir, vücudunun yarısı tutmaz olur. Bunun üzerine Allahtan Peygamber aşkına şifa umarak Bürüyen Kasideyi yazar. Şiirin bittiği gece bir rüya görür. Rüyasında şiirini peygamberin huzurunda okur. Uyandığında iyileşmiş olduğunu, yürüyebildiğini hayret ve sevinçle görür. Şiirin asıl adı; Kaside-i Büre” dir. Kurtuluş Kasidesi olarak tercüme edildiği gibi, şifa kasidesi diyenler de vardır. Şiir; Kur’an gerçeğini, Peygamberin güzelliğini anlatan bir anıt şiirdir.  Yine ölümsüz anıt şiirler bu kez  İbn-i Câbir’den Kaside-i Bediiye (Güzellikler Kasidesi) ile gelir. Asrımıza kadar süren bir etki bırakarak.

Şiirin işlevini ve gücünü, şairin görevini anlama noktasında  Miladın 15, Hicretin 8. yüzyılına bakmamız,  Ebülbaka Salih Bin Şerif ve Endülüs Mersiyesi’ni hemen hatırlamamız, mutlaka yeniden yeniden okumamız lazım.

İslam Medeniyeti en seçkin döneminde iken  haçlı orduları, Cengiz’in akınları, Timur’un  yürüyüşü büyük facialar zinciridir. Endülüs Medeniyeti  mahvedilerek  Kurtuba, Belensiye, Mursiye adeta siliniyor. İslam Endülüs’te içine çekile çekile adeta Gırnatadan ibaret kalıyor. Gırnatanın da kapıları Ferdinantın orduları tarafından zorlanmaktadır. Dünyada merhamet ve adalet  göstererek müdahale edecek bir güç veya ümit yoktur. Osmanlı o dönem  kuruluşunu tam inşa edememiş, özellikle  denizaşırı ülkelere yardım veya müdahale edebilecek seviyeye gelmemiştir.  Bu sebeplerle Endülüs İslam Devleti yıkılır. Eşsiz medeniyet küle döner. İşte Ebülbaka Salih Bin Şerif’in bu kasidesi  o günlerin mersiyesidir. O görkemli medeniyetin sanki son sanat nümunesi  anıt bir şiirdir.

 

Kur'an-ı Kerim'in “Şuara Suresi” ismini şairden alsa da yalnız şu son dört ayet şairlere değinir: 224.Şairler ise; gerçekten onlara azgın-sapıklar uyar. 225.  Görmedin mi; onlar, her bir vadide vehmedip duruyorlar,  226.  Ve gerçekten onlar, yapmayacakları şeyleri söylüyorlar. 227. Ancak iman edenler, salih amellerde bulunanlar ve Allah'ı çokça zikredenler ile zulme uğratıldıktan sonra zafer kazananlar başka. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.

Bu ayetleri okuduğumuzda şiiri din dışı, şairi de kahin, büyücü gibi  görmek mümkün. Ancak  ayetleri Hz. Peygamber'in, ' şüphesiz, şiirin bazısında hikmet ve bazısında sihir vardır' hadisi ışığında okumak, kasidei Bürde Şairini hatırlamak ve hemen 227. Ayetle bağlantı kurmak gerekir. Bu bağlantıyı sağladığımızda algılama biçimi hemen yerini alıyor. Zaten öyle olmasa idi  Şeyh Galip, Fuzuli, Muhyiddin-i Arabi, Mevlana ve Yunus  olur muydu?  

Endülüs Mersiyesi gibi Safahatla Mehmet Akif birinci dünya savaşının acılarını, yurdumuzun işgalı, milletimizin çektiği sıkıntıları, yıkıntıları ve çöken bir medeniyetin şokunu safha safha anlatması, milletinin ızdırabının sesi olması, yol göstermesi yine şiir marifetiyle oluyor. Ve Milli Mücadelenin kazanılması, İstiklâle kavuşulması ile “İstiklal Marşı” bütün yaraları sarıyordu. Ve hala günümüzde geçmişten gelen sesi, geleceğe taşıyan, kültür ve medeniyetimizin figürlerini, motiflerini en canlı şekilde sanatı ile muhafaza eden, şiirleriyle milletimizin hissiyatının tercümanı olan,  huzur ve mutluluk yollarını, çıkış yolunu göstermeye çalışan bir Sezai Karakoç Şairin ve Şiirin görevini, işlevini bize gösteren en canlı örnektir.

 

Bir şiirimde:

 

Mecnun dönemi kapandı sıra bizdedir,

Ferhat bizi anlatır, Şirin içimizdedir.

Aşıkların figanı bitmez gönlü kırıktır,

Aşkı ebedi kılmak görevi şairimizdedir.

 

Demiştim. Evet aşkı bize hep şair anlatmış, aşk  şiirle gelmiştir. Şiirle ebediyete şiir gibi akmaya devam edecektir.

 

Naci GÜMÜŞ

Son Güncelleme (Pazartesi, 03 Nisan 2017 00:08)

 

PostHeaderIcon Türkiye Cumhuriyeti Tapusu

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 

Türkiye Cumhuriyeti Tapusu


türkiye ile ilgili görsel sonucu

Sahip olduk bir kere Türkiye tapusuna
Yedi değil, yetmiş bin devlet gelse alamaz.
Erkeklerimiz şahin, kadınlarımız suna
“Türkiye Sevdamıza ”kimse kara çalamaz,
***
Yedi kat olan gökyüzü alsancağıma mecnun
“O“ dalgalanmazsa mavi yüzü, mavi kalamaz
Dağlar, taşlar, ovalar Korkma sönmeze meftun
Onu dinlemedikçe; huzur, güven bulamaz
***
Doğal nakış sınırım yüreğimin tığında
Tek bayrak, tek devlet, tek dil başkası olamaz.
Kalpler böyle birlikte sevgiyle attığında
Hiçbir kuvvet vatanı bölüp parçalayamaz..

***
Bin dokuz yüz yirmi üçte imzaladık senedi
“Milli Misakımız” kesinlikle aşılamaz.
Kuruluştan bu güne kimler, kimler denedi,
Şehit oğlunun azmine asla ulaşılamaz...
***
Günüm, geleceğim Cumhuriyet ışığında
Hürriyetimi kimse ellerimden çalamaz
Ümitsizlik yok, korku yok Vatan aşığında
En bitkin, en zor haller biçare bırakamaz
***
Sıra: derece üstü, cilt: Osmanlı, tek parsel.
Hanesi: Ataerkil, çakma’lanamaz.
Asya, Avrupa olan konumu Doğal Görsel.
Güzellik, güzelliği Türkiye’mle sınamaz
***
Enlem, boylam ne demek kaldırın meridyeni.!
Yüz ölçümü gönlümde ”âlemlere sığamaz.”
Yıl kutlaması yersiz, her yıl gün gibi yeni.
Asırlar gelir, geçer; geçer de ihtiyarlamaz
****

Sahip: TÜRKİYE, nitelik: Yurt, yer: Anadolu.
Hiçbir milletle, kültürle böyle kaynaşamaz
Hilalim, yıldızım resmi mühürü, can pulu
Türk'ün kanından başka bir kanla yapışamaz.
***
Edinilme sebebi: Milli Mücadeledir.
Öyle bir an gelir ki Medeniyet kar etmez.
Vatan aşkı nasiptir, çekilesi çiledir.
Mecnun, Kerem olunur yâri, ele yar etmez.
***
Senedin fotoğrafı: Türkiye Haritası.
Yedi bölge, yedi renk kararamaz, solamaz.
Batıya yöneltilmiş gidişinin rotası
Muasırlaşma yarışında geride kalamaz
***
Tarih boyu sayısız şehit, alış bedeli.
Denizler mürekkep olsa  kalemler yazamaz..
Yarınlara vatan olarak kalış bedeli;
“Başka MİLLET doğmadan kabrini kazamaz””
***
Bir heyecan, bir bekleyiş gecenin sonunda
Sabah ezanı okunmadan güneş doğamaz.
Bu inançtır esas dört mevsim oluşumunda
”Cennete” rahmetin dışında bir şey yağamaz.
***
Bu topraklar İslamiyet’in tek karargahı-
Şehit oğlu şehit mücadeleden yılamaz.
“Tekbir” yaptı mı dilinde O lafzı Allah’ı
Hedefinden, ölümler bile alıkoyamaz.
***
Alın teri, göz nuru ekmeğinde, aşında.
Yurt’ta, Cihanda Sulh’u kimse deşifre yapamaz.
Onurlu, dürüst davranır yaşam savaşında..
Gönlünün kapısını hoşgörüye kapamaz.
***
Türkiye’de dünyaya gelmek, büyük nimet
Toprağı mübarek, rüzgârı Hu’suz esemez.
Eyüp Ensari, Mevlana manevi ganimet
Aramızdaki bağı kim ne yapsa kesemez..
***
Dünde, bugün, yarında Türkiye yapısında
Herkes eşit unsurdur, öteki sayılamaz.
Türkiye Cumhuriyeti yazar tapusunda
Birlik, beraberlik bir bütündür; ayrılamaz.

ORHAN AFACAN-İzmir
 

Son Güncelleme (Çarşamba, 22 Şubat 2017 00:50)

 
Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün3979
Dün4918
Tüm Zamanlar3777095
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 48 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 1320
İçerik : 1479
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?