Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 13
ZayıfEn iyi 

mehmet_aliPeygamberimiz Müslüman olarak mı doğdu? Abdullah oğlu Muhammed’in dünyaya gelişinden itibaren çocukluğu ve gençliği ile ilgili olarak yüzyıllardır Müslümanlara anlatılan hikâyeleri bir düşünelim. Bunların doğru olduğunu kabul ettiğimizde, Allah’ın sorgulamayacağı bir insan yarattığını, bütün kâinatın onun için yaratıldığını, doğduğu anda Acem saraylarında binlerce yıl yanmakta olan ateşin söndüğünü, güneş altında yürürken daima gökyüzünde onu gölgeleyen bir bulutun dolaştığını da kabullenmemiz gerekir. Bütün bunlara sorgulamadan inanıyorsanız hiçbir sorun yok!..

Kur’ânın tek mucize olduğunu, tüm dünya insanlarına bir öğüt olduğunu, Allah’ın sünnetinde evren için koyduğu sistemde hiçbir değişiklik olmadığını, Rabbimizin verdiği akıl nimeti ile düşünüyorsanız, sizde bir sorun var demektir. Çünkü siz, içinde yaşadığınız topluma yıllarca ezberlettirilen ilmihal bilgileri ve herkesin hoşuna giden masalları sorgulamaya kalktığınız,  tüm dünya insanlarına öğüt olarak indirilen Kur’ân’ı yalın olarak anlamaya çalıştığınız için doğuştan Müslüman olan atalarınızın inandıklarına ters düşüyorsunuz, hatta yeni bir din icat ediyorsunuz demektir.

Sizi sapıklıkla suçlamaya yeltenen çoğunluğun kabullerine göre Müslüman olabilmek için ya halkı Müslüman olan bir memlekette doğacaksınız, ya da Müslüman sevdiğinizle evlenebilmenin çaresi olarak bir müftüye giderek diploma almanız gerekecektir. Bu diplomayı alabilmek için din görevlisinin tekrarlamanızı istediği “kelime-i şahadet”’i aynen söylemeniz yeterli.

Zaten yüce yaratıcı sizin Müslüman olmanızı dilemiş ise dünyaya gelmeden önce ruhlar âleminde bu ayrıcalığı kazanmışsınız demektir. “Olur mu öyle şey” demeyin. Ezberlediklerimizi bir yoklayalım. O hazinede neler neler var. Şimdi hatırladık değil mi? “KALU BEL” olayını.

A’râf Sûresinin 172-174. âyetlerini nasıl anlamamız gerektiğine bakınız kimler karar vermiş? İbret için bir tanesini okuyalım. (Muvatta, Kader 2) 

Müslim İbn Yesar el-Cühenî anlatıyor: “Hz. Ömer RA’dan, “Rabbin Âdemoğullarından; bellerinden zürriyetlerini... (A’râf 172-173)” âyetinden soruldu. Hz. Ömer RA. şu cevabı verdi: “Bu âyetten Rasulullah’a da sorulmuştu. O şöyle açıkladı: “Allah,  Âdem’i yarattı sonra sağ eliyle mesh edip ondan bir zürriyet çıkardı ve: “Bunlar cennet içindir, bunlar cennet ehlinin ameliyle amel ederler” dedi. Rabb Teâlâ, ikinci defa sırtını okşadı, ondan bir nesil daha çıkardı ve: “Bunları da cehennem için yarattım, bunlar da cehennem ehlinin amâlini işleyecekler” dedi.

Cemaatten bir adam: “Ey Allahın Resulü! (Kaderimiz ezelden yazılmış ise) niye amel ediyoruz? diye sordu. Rasulullah şu açıklamayı yaptı: “Allah bir kişiyi cennet ehli olarak yaratmışsa onu cennet ehlinin amelinde çalıştırır. Öyle ki cennetliklerin bir ameli üzere ölür ve Allah da onu cennetine koyar. Aksine bir kulu da cehennem ehli olarak yaratmışsa, onu da cehennemliklerin amelinde istimal eder. Öyle ki bu da cehennemliklerin bir ameli üzere ölür, Allah da onu cehenneme koyar.”  

Bu ve buna benzer rivayetlere dayanılarak Müslümanlar arasında oluşturulmuş inancı şöyle özetlemek mümkündür:

Allah, henüz bedenleri yaratmadan önce ruhları karşısına toplamış ve onlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuştur. Ruhlar da “Belâ! Hiç şüphesiz sen bizim Rabbimizsin” diye cevap vermişler ve böylece Müslüman olmuşlardır?...

Varsa cesaretiniz, “Allah’ın apaçık olduğunu bildirdiği Kur’ân âyetine böyle bir anlam verilemez” deyin bakalım. Biz gene de cesaretimizi toparlayalım ve Kur’ân’ın hurafelerle üzeri örtülmeye çalışılan âyetlerinin gerçek anlamlarını, yaptığı ilmî çalışmaları ile yararlanmamıza sunan araştırmacı yazar Hakkı Yılmaz beyefendinin “Tebyînü’l-Kur’ân” adlı eserinden özet olarak okuyalım. (Cilt:2 Sh 467)

{Konumuz olan üç ayet, 163–174. ayetlerden oluşan pasajın bitim noktasını oluşturmaktadır. Bu pasajda Rabbimizin insanları bazı şeylerle deneyeceği, insanların bir kısmının sorumluluk sahibi olarak duyarlı davranacağı, diğer kısmının ise vurdumduymazlık sergileyerek görevlerini yapmayacağı, bu durumun kıyamete kadar böyle süreceği, sonuçta da sorumsuzların cezalandırılıp sorumluların ödüllendirileceği; ayrıca kâfirlerin seçmiş oldukları yolu gaflet ve bilgisizlikten değil kesinlikle bilinçli olarak istedikleri, bunu da herhangi bir bahaneye başvurmadan itiraf ederek KENDİ ALEYHLERİNE TANIKLIKTA BULUNACAKLARI bildirilmektedir.}

Şimdi düşünelim ne zaman Müslüman olduğumuzu, Peygamberimizin ne zaman Müslüman olduğunu! Kur’ânî gerçek şudur: PEYGAMBERİMİZ DE DİNİ KENDİSİNE VAHYOLUNAN KUR’ÂN DAN ÖĞRENMİŞTİR, MÜSLÜMANLARIN İLKİ OLMUŞTUR.

Eğer telaffuz ettiğimiz “kelime-i şahadet” ile Müslüman olduğumuzu iddia ediyorsak, samimî olarak bu cümlenin gereğini yerine getirmeli, neye şahit olduğumuzu ciddiyetle öğrenmeliyiz. Eğer Allah,  Peygamber ve Kur’ân hakkında kafamızda hiçbir sorun kalmadan bilgilenmiş, bu bilgilerimiz ile dünyanın herhangi bir bölgesinde yaşayan ancak Allah, Peygamber ve Kur’ân hakkında yeterli bilgisi olmayan veyahut Allah’a, ahiret hayatına inanmayan bir insanı ikna edebileceğimize güveniyorsak, birbirimizin Müslüman olduğunuza şahit olabiliriz.

“Ey iman etmiş kişiler! ALLAH'A, ELÇİSİ'NE, ELÇİSİ'NE İNDİRDİĞİ KİTABA VE DAHA ÖNCE İNDİRDİĞİ KİTABA AİT GİZLİ KAPALI; ENDİŞE KORKU VERECEK BİR ŞEY BIRAKMAYIN. Ve kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve son günü örterse; tam açıklamazsa, kesinlikle o çok uzak bir sapıklığa sapmıştır.” (Nisâ 136)

Mehmet Ali Oğuz

Em. C. Savcısı

Son Güncelleme (Pazartesi, 24 Temmuz 2017 09:56)

 
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 10
ZayıfEn iyi 

İyilik hayattır, güçtür, hayatın içeriği ve ebediyetidir.”

(Berdyaev

Naciİçinde yaşadığımız bu dünyaya bir defalığına gelmiş bulunuyoruz. Hayatın anlamını idrak edene kadar burada kalış süremizin dolması canımızı sıkabilir, bizi üzebilir. Ben kimim, ben niye varım yüzyılların sorusudur. Oysaki cevabı çok kolaydır. Fakat o cevap hangi faziletlere değer verdiğimiz,  yapmak zorunda olduğumuz işlerin ve tercihlerimizin kurbanı oluyor. Evet, iyilik istiyoruz, iyilik düşünüyoruz çünkü etrafımızı o kadar çok kötülük sarmıştır ki. O  kötülükleri izale edecek  tılsım da belki ötelediğimiz cevaptadır. Ne hazindir ki rastgele istekler, mantıksız tutkular, kötü alışkanlıklar hayat tarzımızı işgal eder. Soru da, cevap ta kenarda durur.

Etrafımızda, gündelik hayatta bakış alanımıza giren görüntüler sadece gördüğümüz renklerden ve  duyumsadığımız kokulardan ibaret değildir. Her nesne,  her resim, her bir kare; renklerle, hatırlarla, acılarla, sevinçlerle  kaynaşmıştır, bunu biliyoruz veya bilmiyoruz, belki de tahmin ediyoruz. Lakin gördüğümüz her şey gördüğümüz gibi midir? Gerçeğin gerçek yüzü zihnimizi kurcalamalı… Duyduğumuz seslerin analizini yapacak  kudreti harekete geçirmezsek,  acılar artar, kötülükler devam eder, dilsiz şeytanla ortak oluruz. Duyduklarımız, gördüklerimiz bir yönü ile bizi ürkütüp korkuttuğu gibi, bazı görüntüler de  haz verir. Bu dengeyi anlamazsak, insan olarak insanlık adına hareket etmezsek,  hüsrandayız.  Acaba dünya görüşümüz, ideolojimiz kurulmuş, kurgulanmış bir hikâye midir? Çünkü  hakikat tektir ve mutlaktır.

Fikir ve duygularımız, ruh ve bedenimiz arasında mütenasip bir alaka vardır. Yüce kudretin, yani Allah’ın bahşettiği milyarlarca nimetin bir cephesi. Ruhu kuşa, bedeni kafes benzetirler, kısmen katılmıyorum ama ruh bedenden ayrılmadan fikir, duygu, düşünce ve  eylemlerimizi yaradılış hikmetlerine ram kılarak yol almalı değil mi? Bu kadar yıkımın, bu kadar ölümün, acımasızlığın, terör ve şiddetin zirve yaptığı bir süreçte, duyarsızlığın katmerleştiği bir dünyada birkaç satır yazı yazmanın ne kadar önemi var, ne kadar etkisi var? Ama yazar sorumludur. Yazamadığı zaman ıstırap içindedir. Yazdığı zaman ayrı bir sızı duyar. Bu olgular ne ilk, ne son ve ne yeni, ne eskidir. Temel sorun biliniyor da giderilmesi çabaları yeni sorunları tetikleyip duruyor. Adeta İsrafil’in Sur’u ile insanın uyarılması, uyandırılması mı gerekiyor acaba? Her şeye rağmen iyilik mücadelesi devam edecektir. Kıyamete kadar Rahmani esinti ve şeytani esinti hep olacaktır. Kendimizi düzeltmeye başlamakla kendi özümüze dönebiliriz. Ne mutlu yaradılışın sırrına vakıf olanlara. İyilikte yarışıp, sevgiyi çoğaltanlara.


Son Güncelleme (Cuma, 23 Haziran 2017 00:22)

 
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfEn iyi 


levent_ertekinGeçtiğimiz günlerde bir dostum aradı..

            Bir bilgi soracakmış…

            Vallahi önce tedirgin oldum…

            Acaba uzmanlık sorusu mu soracak diye…

            Hasbelkader Tire yerel tarihi konusunda yazdığımızon dört kitaptan sonra pek çok kişi bizi “Tire tarihi uzmanı” olarak görüyor…

            Osmanlı tarihi özelde de Tire konusu gerçekten tam bir derya… İçine girdikçe bildiklerimin bilmediklerimin yanında denizde bir katre olduğunu görüyorum…

            Ancak yine dekendisini cesaretlendirme ihtiyacı duydum..

            Dostum sor sormasına da bizde her şeyi bilecek iddiasında değiliz. Bizimde bilmediklerimiz mutlaka vardır. Ancak şunu söyleyebilirim. Bildiğim bir konuysa seninle seve seve bu bilgimi paylaşırım. Ama bilmediğim bir konuysa o zamanda açık yüreklilikle “Ben bu konuyu bilmiyorum. Bende araştırayım sana daha sonra bilgi veririm” dedim.

            Dostum önce şaşırdı..

            Bilmedikleriyle ilgili ülkemizde o kadar kendinden menkul uzmanlar var ki…

            Haksızda sayılmaz hani şaşırmakta…

            Neyse soruyu sorunca derin bir nefes aldım..

            Sahi öğrenmek istediği konuyu söylemedim..

            Geçtiğimiz günlerde bir evrak üzerinde “der Medine-i nefsi Tire” ifadesini görünce kafası karışmış..

            Medine- Tire…

            Acaba nasıl bir bağlantısı var diye düşünürken işin içinden çıkamamış olacak ki sorma ihtiyacı hissetmiş.

            Aslında kelimenin etimolojisi bize önemli ipucu veriyor..

            Medine kelimesi üzerinde duracak olursak…

            Kamus-u Türki’de ki 206 bin kelime ile en kapsamlı Osmanlıca bilgi kaynağı olan lügatte Medine kelimesi; “1- Şehir,2- Eski adı Yesrib olan ve Peygamberimizin türbesinin bulunduğu Hicaz şehri” olarak verilmekte.

            Kısaca Osmanlıca ‘da, Arapçada Medine kelimesinin karşılığı şehir…

            Yani “Medine-i Tire” dediğimizde  “Tire şehri” ni tanımlamış oluyoruz.

            Osmanlıcada Arap dilinden dilimize gelen bu kelimenin Etimolojisine (kelime kökeni bilimi) baktığımızda Medine kelimesi Medeniyetten türemiş bir kelime…

Medeniyet-Medine-Şehir üçlemesi dostumun sorusunun aslında kapsamlı bir cevabını teşkil etmekte..

“Şehir” kelimesini çoktandır lügatlarımızdan atar olduk.

Onun yerine de “KENT” kelimesini ikame etmeye çalışıyoruz.

Halbuki kelimelerinde bir ruhu vardır.,

Eğer kelimelerde o ruhu çıkartırsanız geriye ruhsuz kavramlar kalır.

Tıpkı günümüzdeki kentler gibi..

Şehir kelimesinin ruhunu teşkil eden Medeniyet çoktan şehirlerden hicret etmeye başladı bile..

Bedevi, Vahşi kavimleri aratmayacak işlerin yapıldığı bu günkü kentler acaba şehir manasını, ruhunu sattıkları için mi şehir kavramının içi boşaldı.

Ne dersiniz Dostlar…

“Medeniyet”, “Medine”, “Şehir” yapı taşlarını teşkil eden kadim medeniyet kubbesinden hangi kelimeyi önce çıkarttık ki, başımıza  “kent !” taşları düşmeye başladı…

 

 

 
Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün2092
Dün3798
Tüm Zamanlar3948108
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 49 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2103
İçerik : 1482
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?