• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon BATININ ÖZGÜRLÜK SENDROMU

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

Aydınlanma çağıyla batıda gelişen fikri akımların ortak özelliği, geçmişi her şeyiyle ret ve bilime dayalı insan aklı ile yeniden yapılanmadır. İnsanlığın uzun geçmişinde tam bir esaret ve kölelik vardı. İnsanlık haklı olarak kralların, kilisenin, aristokrasinin, doğma düşüncelerin esaretinden kurtulup gerçek özgürlüğüne kavuşacaktı. Geçmişin asırlar süren esareti altında en büyük özlem haline gelen özgürlük; ahlakta, yönetimde, bilim ve sanatta vs. her şeyde aranan ülkü haline yükseldi.  Böylece özgürlük, insan için en büyülü kelime, belki de hayat gayesi oldu. Aydınlanma ile insan yaşamındaki arayışın tek hedefi haline gelerek Batı Medeniyeti’nin de insana bakışın temelini oluşturan ana paradikması özgürlük oldu ve insan mutluluğu özgürlüğe indirgendi. Yeni düşünceler, yönetim biçimleri, ekonomik hayat, ahlak anlayışı vs. hep insan özgürlüğü temeline dayandırıldı. Bu temele ters düşen vahşi kapitalizm, faşizm, komünizm gibi ilkel aydınlanma düşünceleri zamanla bir bir tavsiye edilerek adını özgürlükten alan Liberal Düşünce her alana hâkim oldu.  Ekonomide “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışıyla ifade edilen özgür anlayış, yönetimde yine özgürlükçü olmak kaydıyla her türden düşüncenin serbestçe temsil edildiği seçme ve seçilme özgürlüğüne dayanan demokratik sistem geliştirildi. Bunlar olması gereken gerçek özgürlük sorunlarıydı. Sağlıklı insan ve toplum hayatının en önemli unsurlarıydı. Eğer haklar gasp ediliyorsa, düşünce kısıtlanıyorsa, yaşam modeli dikta ediliyorsa, Birileri imtiyazdaysa, adalet ve hukukta eşitlik yoksa böyle bir ortamda özgürlükten ve barış içinde mutlu bir dünyadan, sağlıklı bir toplumdan söz edilemez. Ancak iş burada bitmedi.

Ancak artık bu büyülü kelime her kapıyı zorlar oldu, her türlü insani ilişkide dokunulmaz hale geldi. Feministler, psikologlar, filozoflar, ekonomistler, siyasiler, muhalifler, aykırı düşünce sahipler, kadınlar, çocuklar yani tüm insanlar her alanda hep bu sihirli kelimeyi kullanır oldu. İnsan yüceltildi, yüceltildi ve dokunulmaz bir tanrı-birey haline yükseltildi. Gerek elde edilen maddi güçle, kale gibi kalın duvarların arkasındaki malikânelerde derebeyi gibi yaşayan toplum önderleri erişilmez tanrı ve tanrıçalara benzedi. Ayni binada yüzlerce kişi bir arada ama birbirini tanımadan yaşar oldu. Böylece toplumun; her biri maddi statü ile sınırları çizilmiş, ilişkilerde ve saygıda kusur olmasa da samimiyetten uzak, özgür bağımsız bireylere dönüşerek aslında büyük bir yalnızlığa doğru yol aldığının farkında mıyız?  

Sistem böyle özgürlükler üzerine kurulurken insana verilen model “sonsuz ihtiyaçlarını tatmin etmek” oldu. Böylece bireyin özgürce üretmesinin ve tüketmesinin önündeki her türlü engel kaldırılmış oldu.  Bütün bu gelişmelerin sonucunda batı medeniyeti “Sonsuz ihtiyaçlarını hiçbir sınırlama olmadan özgürce tatmin peşinde koşan bir insan tipi” ortaya çıkardı. Tabi sonsuz ihtiyaçları tatmin etmek, sonsuz maddi güç sahibi olmayı gerektirdiğinden, insana da ömrünün sonuna kadar, bu sonsuz maddi gücü elde etmek peşinde koşmak kaldı. Böylece ortaya  çarpıklık bir tablo çıktı. Bu durum zincirlerinden kurtulup özgürlüğünü elde eden kölenin, aç kalıp tekrar geri gelerek karnını doyurmak için bu kez zincirsiz köleliğe razı olması gibi bir şeydir. Maslow insan ihtiyaçlarını sıralarken bunlar sonsuz dememiş. İhtiyaçların en önemlisi sınırsız maddi güç biriktirmek te dememiştir. Bu yeni derebeyleri işi iyi biliyor ve insanlara karınlarını doyurmaktan çok daha fazla şeyi ihtiyaç haline getirdiklerinden, insanlara gönüllü olarak üretip tükettirerek işlerini gördürüyorlar. Birileri bizleri özgürlük diye koşturup dururken kendileri arada malı götürüyor farkında mıyız?

Ancak her ne olursa olsun bu düzenin bir de ahlak-etik yasası olmalıdır. Tabi insan özgürlüğü dokunulamaz bir tabu olduğundan işte en zor olan da bunu kurmaktır. Çünkü “özgürlük geniş anlamda, hiçbir sınırlama olmadan gönlünce dilediğin gibi yaşamak” olarak algılandı.  Birey davranışlarına müdahale edilmediği oranda özgürdür dendi. İnsanın herhangi bir dış müdahaleye maruz kalmadan davranabildiği alan ne kadar geniş ise özgürlüğü de o oranda geniştir dendi. Burada özgürlük “bir şeyden özgürlüktür”, “bir şeye özgürlük” değildir. Özgürlükte esas olan bireye bir şey sağlanması değil onun dış zorlamalara ve baskılara maruz kalmamasıdır dendi. (Yayla, 1992:149 ) Hal böyle olunca hangi ahlak yasası bunun karşısına nasıl bir gerekçeyle çıkabilir ki? 

Bu görevi ünlü Alman filozof Kant yerine getirdi. İnsanı Tanrı gibi itaate zorlamamak için yeni yasasına “Ödev Etiği” ismini verdi. Yani bireyler birbirlerine duygusal bir zorlamadan değil, toplumsal ödev-görev gereği ahlaklı davranıp toplumsal kurallara uyacaklardı. Ancak bu iş o kadar kolay oturmadı. Tabi özgürlük tarifiniz yukarıdaki gibi olursa her kural bireyin özgürlüğü önünde bir engel olur. Bakın zavallı Kant bu zor görevde nasıl da çıkış arıyor;

“Kant’ta etik kişinin en temeldeki etik değeri, özgürlüktür. Çünkü özgürlük ahlâk yasasının koşuludur. Bu nedenle Kant’a göre özgür olma, etik kişi olmanın onsuz olunamaz biricik temel koşuludur. Etik kişi, ahlâk yasasına göre eylemde bulunan, yani özgür olan kişidir (nasıl olacaksa!). Özgür bir istemeye sahip olmakla ahlâk yasasına uygun biçimde eylemde bulunmak bir ve aynı şey olduğundan, özgürlük, kişinin kendiyle ilişkisinde ortaya çıkan, kişiye özgü etik bir değerdir. Bu nedenle Kant’a göre özgür olma, etik kişi olmanın onsuz olunamaz biricik temel koşuludur.  Demek ki özgür bir isteme ile ahlak yasaları altında olan bir isteme aynı şeydir.” (Kant,1995;s.65)x Hani şu “yumurta mı tavuktan, yoksa tavuk mu yumurtadan çıkar” misali bir gerekçeli izahat olmuş. Bu özgürlük anlayışıyla ve ödev mantığıyla birbirine dostça bağlı ahlaklı bir toplum kuramayacağımızın farkında mıyız?

Okulda yaramaz öğrenciye dokunma şahsiyeti zedelenir. Evde çocuğu zorlama psikolojisi bozulur. Bırakın herkes dilediği gibi kendini gerçekleştirsin. Eğer karşılıklı ilişkilerde de özgürlüğü seçiyorsak, iyi günde kötü günde bir arada nasıl dayanışma içinde olunur ki? Feminizm, kadın, çocuk özürlüğü diyerek, 18 yaşından sonra hayatını kursun dersek, çocuk özgür olsun sokağa terk et dersek, aileyi dağıtıp özgürlük ve bağımsızlık yerine yalnızlığı seçtiğimizin farkında mıyız?

Sözün özü, esaret ve tutsaklıktan kurtulup bir kuş gibi dilediği yöne uçabilmek, dileğimiz gibi yaşamak tabi ki güzel bir şey.  Peki, bir kuşun istekleri nelerdir hiç düşündük mü? Mesela ne kadar yiyecek tüketir veya biriktirir, nasıl bir yuvada yaşamak ve nasıl bir çevre kurmak ister? İstekleri sonsuz mudur ve her istediğini yaptığında tüketimiyle çevreye ne kadar zarar verebilir? Ayni türde kuştan kuşa istekler farklı mıdır? Bir kuşun doğada serbest olduğunda her istediğini yapabilmesi onun özgürlüğüdür ancak istekleri yaradılıştan gelen içgüdü dediğimiz programların yönetimindeyse ve dilekleri sınırlıysa bir kuş ne kadar özgürdür? İnsan hariç bütün varlıkların da ihtiyaçları böyle sınırlı değil mi? Peki insan bir kuş gibi midir? İsteklerinin bir sınırı var mıdır, insandan insana değişir mi ve her istediğini yaptığında çevresinde nelere sebep olur? Yaradılışta insanı sınırlayan hiçbir içgüdünün olmaması elbette onun tek özgür yaratılmış varlık olduğunun kanıtıdır. Diğer varlıklar yeryüzünde kurulu hayat düzenine uygun yaşayacak, herhangi bir şekilde zarar vermeyecek içgüdülerle hareketleri sınırlandırılmıştır. Eğer insanoğlu özgürlüğünü her alanda dilediği gibi kullanacaksa hayat ve toplum düzeninin ne hale geleceğinin farkında mıyız? Bu özgürlük sendromundan kurtulamazsak toplum ve insan psikolojisini çok fena bozulacağının farkında mıyız? Bütün bu gelişmelerin aslında EGOİZMİN ÖZGÜRLÜĞÜ ve LİBERALİZMİN ESARETİ olduğunun farkında mıyız?

 

 

x (http://dusundurensozler.blogspot.com/2008/10/kantta-etik-deerler-olarak-zgrlk-ve_16.html)
 

Degerli Yazarimiz İLHAN AKKURT Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Cuma, 04 Haziran 2010.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün3148
Dün4075
Tüm Zamanlar3780339
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 535 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 1361
İçerik : 1479
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?