Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 11
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

İslâm dininin, Kur’ânın düşmanları Peygamberimizin ölümünden sonra ne kadar kurnazca çalışmışlar. Onlar Peygamberimize düşman değillerdi. Onlar Kur’âna tavır koymuşlardı. Bir benzerini meydana getiremeyeceklerini çok iyi bildikleri için, Rabbimizin Peygamberimize ve gerçekten inananlara bildirdiği yöntemi uygulamaya koyuldular. Neydi bu yöntem?

{İnkâr eden kimseler: “Bu Kur’an’ı dinlemeyin, üstün gelmeniz için onda anlamsız şeyler çıkarın [gürültüye getirin]”dediler.} (Fussılet 26)

[Müşrikler, Kur’ânın, dinleyenler üzerindeki etkisini bildiklerinden dolayı çevrelerindekileri Kur’an’dan uzak tutma planları yapmaktadırlar. Çünkü biliyorlardı ki, Kur’ân hem lâfız, hem de mânâ bakımından mükemmel bir sözdür; öyle ki, tüm mesajları dinleyenleri rüşde götürüyor, zihinleri açıyordu. Öyleyse ne yapıp edip dinlenilmemesini sağlamalı, anlaşılmasını engellemeliydiler. Aksi halde hükümranlıklarının bitmesi kesindi. Bu nedenle, nerede Kur’an okunsa hemen seslerini yükseltmeye ve hurafeler, masallar anlatarak, ıslık çalarak, el çırparak, bağırarak çağırarak, yalan yanlış şiirler okuyarak, batıl sözler söyleyerek, gürültü, patırtı yaparak Kur’an’ın anlaşılmasını engellemeye karar verdiler.] (Tebyînü’l-Kur’ân)

         Peygamberimiz, bu âyetin ne anlama geldiğini, yaşadığı toplumun insanlarının kültürünü çok iyi bildiği için tebliğ görevini sürdürürken Kur’ân dışında kendisinin bir insan olarak sarf ettiği sözlerinin katiyen yazılmasını istememişti. Nitekim seçkin arkadaşları böyle bir şeye tevessül etmedikleri gibi, Peygamberimizin ölümünden sonra buna teşebbüs edenleri ikaz etmişler, hatta cezalandırmışlardır.

         Ancak Peygamberimize hayatı boyunca eziyet eden, hakaret eden müşrikler ile menfaatleri icabı müslüman görünüp peygamberimizi ölümüne kadar çok üzen ikiyüzlüler ve bunların çocukları, torunları Peygamberimizin ölümünden kısa bir süre sonra, İslâm öncesi saltanatlarını çeşitli entrikalar ile yeniden kurmuşlardır. İslâmın özünde olmayan saltanatlarına meşruiyet sağlamak için de Kur’âna aykırı olarak Peygamber adını kullanarak binlerce rivayet üretmişlerdir.

İslâm tarihi üzerinde tarafsız bir inceleme yapıldığında bu gerçek görülecektir. Yeter ki ön yargılardan kendimizi kurtaralım. Rasülüllah’ın torunu. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbelâ’da çoluk çocuk lime lime doğranırlarken saraylarda saray beslemeleri kişilere Kur’ânın anlaşılmaz hale getirilmesi için rivayetler uydurtulmuştur. O nedenle uyanık olalım, i’tikatımıza sadece Kur’ân’ı temel alalım. Adında sünnet oluşu bizi aldatmasın: O, tuzaktır. Sünnete kurban olalım. Ama bize sunulan kesinlikle sünnet değil, Emevî zihniyeti, siyasetidir.

         Yukarıda da bahsettiğimiz gibi bu bozguncular aslına Kur’an düşmanı idiler. Bunun için edebî bir mûcize olan Kur’ânın müteşabih âyetlerindeki sözcüklerin anlamları yerine rivayet uydurmak suretiyle değişik anlamlar yükleyerek, Kur’ânın vermek istediği mesajların anlaşılmamasını kurnazlıkla sağlamışlardır. Bu suretle Kur’ân bir mezar kitabı haline dönüştürülmüştür.

         İşte bir örnek: KABİRDE AZAP HİKÂYESİ!...

         Kur’ân da insan için sadece iki hayat vardır; Dünya hayatı ve Âhiret hayatı! Başka bir hayat katiyen yoktur. İşte Kur’ân:

            [Onlara dünya hayatında ve âhiret hayatında müjde vardır. Allah'ın sözleri için değişiklik diye bir şey yoktur. İşte bu, en büyük kurtuluşun ta kendisidir.] (Yunus/ 64)

         [Şüphesiz, “Rabbimiz Allah'tır” deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, haberci âyetler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve âhirette sizin yol gösterenleriniz, yardımcılarınız, koruyanlarınızız. Cennette, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olan, engin merhamet sahibinden bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada istediğiniz şeyler de sizin içindir.”] (Fussılet/30- 32)

         Peki, Kabir azabı nereden çıktı? Çocuklarımıza din eğitimi verirken bir türlü açıklayamadığımız bu konu din kitaplarına nereden girdi? Kendimizi bir an için kendi çocuğumuz yerine koyup, onun psikolojisini yaşamaya çalışalım. Yavrucuklarımızı din adına korkutmak, doğru mu? Onları dinlerine bağlı birer fert olarak yetiştirelim derken aslı astarı olmayan hikâyeler anlatmaya devam edersek, inanın ki bundan elli yıl sonra ülkemizde dine inanan bir kimse de kalmayacak.

         Şimdi bu asılsız hikâyenin kaynağını araştıralım;


         Rivayete göre: Özetle; Ayşe validemiz, Yahudi bir kadından kabir azabı hakkında bazı şeyler duymuş, Peygamberimize anlatmış, Peygamberimizde Müslümanlara bir hutbede kabir azabını anlatmış. Yahudilerin mezarda azap çektiklerini, müslümanların kabirde azaba uğramamaları için dua etmiş. Şimdi aklımızı başımıza alalım ve tarafsız bir şekilde düşünelim. Bu hadisi sadece bir kişi (rivayetçi) duymuş? Hutbeyi dinleyen toplulukta bulunan sahabeden başka kimsenin ismi nedense bulunmamaktadır. (Tirmizî: Kitab-ül Cenaiz 70 numaralı rivâyet ve Buharî: Kitab-ül Cenaiz 128 numaralı rivâyet.) [Ravi: Enes ibn-i Malik.]

         Her iki kaynaktaki bazı kelime farklarına rağmen anlam budur. Bu rivayetler kesinlikle Kur’ân ile çelişmektedir. Kur’âna bakalım:

        “Kendilerinden önce nice kuşakları değişime, yıkıma uğrattığımızı ve bunların kendilerine dönmeyeceklerini görmediler mi? Onların hepsi de toplanıp sadece Bizim huzurumuzda hazır bulundurulacaklardır.”(Ya Sin/ 31, 32)

“Sonunda onlardan birine ölüm geldiğinde, “Rabbim, terk ettiğim şeylerde sâlihi işlemem için beni geri döndür” dedi. Kesinlikle onun düşündüğü gibi değil! Bu, şüphesiz onun söylediği bir sözdür. Onların tekrar diriltilecekleri güne kadar onların arkalarında bir engel vardır.” (Mü’minun/ 99, 100)

“Siz Allah'ın ilâhlığını, rabliğini nasıl örtersiniz? Oysa siz ölüler idiniz de sizlere O hayat verdi. Sonra O, sizleri öldürecek, sonra canlandıracaktır. Sonra da Kendisine döndürüleceksiniz.”(Bakara/ 28)

                Ruhun kabirde cesede dönmesi Hint kültüründe mevcut bir inançtır. Yahudilerden geçmiş de olabilir. Hinduların inançlarında kuyruk sokumunun büyük sırları vardır; Bu inanca göre:

[“İnsanın omurga kemiklerinin ortasından beyne ulaşan bir boşluk vardır. Alt kısmında da kuyruk sokumunu da içine alan, çok sağlam yapılı kapalı bir üçgen bulunmaktadır. Eğer mücâhede ile bu üçgeni kapatan sed açılırsa beyinle üçgen arasında bir bağlantı kurulur. O zaman zır zır cahil olan birisi bile dünyanın tüm bilgilerine kavuşur.”] (Makale-Hakkı Yılmaz)

                Peki, kabirde ne olacakmış? Münker=Çirkin ve Nekîr=Kötü isimli iki melek ölüyü sorguya çekeceklermiş.(Lütfen meleklere uygun görülen isimlere bakınız) Oysa Kur’âna göre suçlular, günahlarından sorguya dahi çekilmeyeceklerdir. Çünkü herkesin ne yaptığı ortaya çıkacaktır. Sorgu hangi şeyden olacak? Kur’ana bakalım:

“Ve şüphesiz sana vahyedilen [Kur’ân], senin için de, toplumun için de gerçekten bir öğüttür/şan-şereftir siz ondan sorgulanacaksınız.” (Zuhruf/ 44)

                Bitmedi: Mezara konan ölü dışardaki insanların ayak seslerini duyacakmış. O zaman ölüye kopya vermeli imiş; Telkin! Hem de Arapça? Ölü Arapça biliyor mu? Neden Arapça? Bir de Kur’âna bakalım:

“Şüphesiz ki sen, ölülere dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçtıkları zaman sağırlara da çağrıyı işittiremezsin.” (Neml/ 80)

Ölüler ve diriler de eşit olmaz. Şüphesiz Allah, her dilediğine/dileyene işittirir. Sen ise kabirlerdeki kişilere işittiren biri değilsin. Sen sadece bir uyarıcısın.” (Fatır/ 22)

“Ve insanlar, Allah'ın, onları toplayacağı günde, sanki onlar sadece gündüzden bir saat kalmışlar gibi, aralarında tanışırlar. Allah'a kavuşmayı yalanlayan kişiler, kılavuzlanan doğru yoldan gidenler olmadıklarından kesinlikle ziyana uğramışlardır.” (Yunus/ 45)

            Bakınız, bu uydurma rivayete Kur’ândan da delil göstermek cüretini dahi göstermişlerdir:

Ve yanınızda bedevi Araplardan münâfıklar var. Medîne halkından da münâfıklığa iyice alışmış olanlar var. Onları sen bilmezsin. Biz biliriz onları. İki kez azap edeceğiz onlara, sonra da çok büyük bir azaba döndürüleceklerdir.” (Tevbe/ 101)

Bu âyette geçen “iki kez azap”tan birinin kabir azabı olduğunu söylemişlerdir. Peki, âyeti nasıl anlamalıyız?

         Bu âyetten evvel konu içerisinde yer almış 55 ve 85. âyetlere dikkat edilmelidir. Kur’ân’a yönelip; Konuyu, pasajı iyi okuduğumuzda ise;

“Öyleyse onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Ancak Allah, bunlarla, onları basit dünya yaşamında cezalandırmak, onlar Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini örten birileri iken canlarını çıkarmak istiyor.” (Tevbe/ 55)

         “Onların malları ve evlatları da seni imrendirmesin. Allah, ancak onları dünyada bunlarla cezalandırmayı ve onlar Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini örten biri iken canlarının güçlükle çıkmasını istiyor.” (Tevbe/ 85)

       Bu ayetlerden açıkça anlaşıldığına göre iki kere azap: Dünya hayatında, mallar ve evlatlar aracılığıyla ve de ölüm anında işkencedir. Ölüm anındaki işkenceyi de şu ayetlerden rahatlıkla anlayabiliyoruz:

“Ve sen, görevli güçlerin, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini örten o kimselerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak, “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını! İşte bu, sizin kendi ellerinizle meydana getirdiğiniz şeyler sebebiyledir. Ve şüphesiz Allah, kullara hiçbir şekilde haksızlık eden biri değildir” diye onları geçmişte yaptıklarını ve yapmaları gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırırken bir görseydin.” (Enfal/ 50, 51)

“Sonra Allah o mü’mini onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun'un yakınlarını ise, azabın kötüsü; ateş kuşattı. Onlar, Sabah- Akşam (sürekli olarak) ateşe arz olunurlar. Kıyâmet kopacağı gün ise: “Firavun'un yakınlarını azabın en şiddetlisine sokun!” (Mü’min/ 45, 46)

Sabah-akşam ifadeleri devamlılıktan, süreklilikten kinayedir. Kur’ânda bunun birçok örneği mevcuttur. “Gece-gündüz”=her zaman olarak anlaşıldığı gibi.

Konuya başka bir açıdan da şöyle bakabiliriz:

En doğru sözü söyleyen Rabbimiz; “İki defa ölüp, iki defa diriltileceğimizi” bildiriyor. [Onlar (Kâfirler) dediler ki: "Rabbimiz! Sen bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkışa bir yol var mı?” ] (Mü’min 11)

Bu âyeti anlayabilmek için epey araştırma yaptım. Kalbimin mutmain olduğu açıklamayı, Hakkı Yılmaz beyefendinin “Tebyînü’l-Kur’an” eserinde bulabildim.

{Âyette kâfirlerin Rabbimiz! Sen bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin dedikleri nakledilmektedir. Bu ifade geçmişte farklı şekillerde yorumlanmıştır. Kimisi "Bunlar önce babalarının sulplerinde ölü idiler. Sonra Allah onları diriltti, sonra dünyada kaçınılmaz olan ölüm ile onları öldürdü. Sonra ahiret hayatı için onları diriltti. İşte iki hayat ve iki ölüm bunlardır"; kimisi de "Kabirde de dirildiler, sonra öldürülüp tekrar mahşerde diriltildiler" demiştir. Bu yorumlarla ortaya bir de "kabir hayatı" denen bir hayat çıkarılmıştır.

Bu âyeti iyi anlayabilmemiz için önce şu âyetlere dikkat edilmelidir.

                       “Siz Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Oysa siz ölüler idiniz de sizlere O hayat verdi. Sonra O, sizleri öldürecek, sonra canlandıracaktır. Sonra da kendisine döndürüleceksiniz.” (Bakara 28)

                    “O, hanginizin amelce daha iyi-güzel olduğunu sınamak için ölümü ve hayatı yarattı. O, Azîz'dir, Gafûr'dur.” (Mülk 2)

Dikkat edilirse, Allah'ın önce ölümü yarattığı, sonra da hayatı yarattığı bildirilmektedir. İlk ölüm, insanın ilk "toprak [cansız madde]" hali olup, ikinci ölüm bu dünyadaki ölümüdür. İlk dirilme insanın dünyaya gelmesi, ikinci dirilme de ahiretteki "ba's" [yeniden dirilme] halidir. Bunlar, iki ölüm ve iki hayattır. Kâfirler, her şeyi açıkça görünce, bizzat yaşayınca ve de karşılarında azabı açıkça görünce, merhamet di­leme ve Allah'ın rızasına tevessül yoluyla böyle yalvarmaktadırlar.} (Tebyînü’l-Kur’an)

Yüce dinimize sokulmak istenen hurafeleri bir tarafa bırakalım. Aklımızı çalıştıralım. Dileyen hurafelere inansın, dileyen Kur’âna. Takdirini sizlere bırakıyorum.

Bakî olan Allah’a emanet olunuz.

Son Güncelleme (Perşembe, 05 Temmuz 2012 10:13)

 

Degerli Yazarimiz Mehmet Ali OĞUZ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Cumartesi, 27 Kasım 2010.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
+1 #1 RE: KABİRDE AZAP?...MEHMET ÇOBAN 2012-07-27 10:17
Kabirde azap konusunda, yalnız kurana inananlar yok der.

İslam tarihine inananlar (ki, islamın tarihi olmaz, ancak Müslümanların tarihi olur), kabir azabı var der.

Müslümanların tarihi atalar dinidir.

Kuranın anlattığı İslam dinidir.

Herkes dinlerinden sorulacaktır.

Kabir azabından söz edenler, duygulara, akla, mantığa düşün yorumlarda etkililer.

Yazı bu açıdan biraz yüzeysel kalıyor.

Daha etkin olmalıydı diye düşünüyorum.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün80
Dün2665
Tüm Zamanlar3951417
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 52 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2070
İçerik : 1482
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?