• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon DOST

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 
HİKAYELER - Seçme Hikâyeler

.

Şair Eşref Bulvarıyla, Basmane’den gelen yolun kesiştiği kavşağın başındayım.  Kavşağın güney cephesinden gelen 63 numaralı Bornova belediye otobüsü önümden hızlıca geçti. Arkasından durağına koşmaya başladım. Otobüse yetişemezsen, kim bilir kaç dakika bir sonraki gelecek otobüsü bekleyecektim. Onun için son sürat koşuyordum. Son anda binerken nefes nefese soluyordum. 56 yaşında bir insanın koşması da her zaman fark ediliyordu. Koşuşumu seyreden genç bir delikanlı, “maşallah amca koşucular gibi koşuyorsun, gençken sporcu muydun?” diye takılıyordu. Gülerek başımı salladım.  Bereket hava sıcak değil. Şubat ayının fazla soğuk olmayan, baharın girdiğini müjdeleyen serinliği vardı. Eğer koşacağım mesafe uzun olsaydı terleyebilirdim.

 

Bindiğim otobüs çok kalabalıktı. Hani derler ya “iğne atsan yere düşmez”, o şekilde. Kapı önünde biriken yolcular, şoförle birlikte arka taraflara bağırıyorlar. “Arkaya beyler arkaya… Sıraları ikileyelim… Binecek yolcu var…” İşe geliş gidiş saatlerinde belediye otobüslerine binmek gerçekten zor bir işti. Hadi bindin, otobüste yer bulamazsın, ayakta ise rahat nefes alamazsın. Herkes neredeyse birbirine yapışmıştır. Tabi gençler de hemen her zaman olduğu gibi, ne yaşlılara, ne özürlülere yer vermezler. Pişkin, pişkin bakarken, çoğu kızların ağzında sakız, arkadaşlarıyla ipe sapa gelmez, gereksiz, sulu, vıcık konuşlar yaparlar. Bazıları cep telefonuyla konuşmak yasak olmasına rağmen, uyarılara kulak asmadan dakikalarca zevzek bir arkadaşıyla zevzek konuşmalar yapar. Sanki onlardan başka otobüste kimse yoktur. Dünya umurlarında değildir. Saygının, sevginin gittikçe kaybolduğu dönemde yaşamak, çağdaşlaşma adı altında, bireyciliğin, sorumsuzluğun, saygısızlığın, sevgisizliğin ne hale geldiğini görmekti. Hemen her biri övünmeye gelince cumhuriyet gençleri olduğunu söyleyecekti. Ön taraftan binenlerin ittirmesiyle ileriye doğru hareket etmek zorundaydık. Söylenerek, itiş kakış arasında otobüsün arkasına doğru ilerlemeye çalışıyorduk.  

 

63 numaralı belediye otobüsü, yaşadığım Bornova’nın Manavkuyu bölgesinden geçiyordu. Eski Manisa yolu dedikleri, şimdiki Sakarya caddesinde bulunan öğretmen evi durağında iniyor, evime gidiyordum. Evimle durak arasında on dakikalık bir mesafe vardı. Çalıştığım işyeri Şair Eşref Paşa bulvarında bulunan itfaiye durağının karşısındaydı. İşe giderken, işyerinin karşısında iniyor. İşten çıkıp eve gelirken Montrö durağına kadar yürüyordum. İş çıkışı Montrö durağına doğru koşturmak genel âdetimizdi. İşyerinde birlikte çalıştığımız üç arkadaşla, Montrö durağından aynı yöne otobüse biniyorduk. Arkadaşlardan biri yaşlıydı. O koşturmaya pek katılmazdı. Yaklaşık otuz beş yaşlarındaki genç olanıyla ikimiz koştururduk. Genç olan Gaziosmanpaşa otobüsüne binerdi. Bindiği otobüs Manavkuyu’dan geçip Evka-4’de kadar giderdi. Atatürk mahallesinde oturduğu için ona en yakın otobüs Gaziosmanpaşa otobüsüydü. Otobüse Manavkuyu’da inecek yolcular binerdi. Ancak ne şoför, ne de Gaziosmanpaşa yolcuları bundan hoşlanmazdı. Aynı yöne giden Gaziosmanpaşa otobüsüne rastlarsak, Manavkuyu’da ineceklerden biri olarak “Manavkuyu’da inecekler binmesin” diye bağırarak, otobüse binerdim. Yaptığım muzip davranışı bildiği için sadece arkadaş gülerdi. Başkaları Manavkuyu’da ineceğimi bilmezdi. Hangi otobüs olursa olsun, yönümüze giden otobüse binmek hakkımızdı. Bindiğimiz belediye otobüsüydü. Yakın inecekler binemez diye bir kural yoktu. Ancak halk kendi kendine söylenirdi. Niye Manavkuyu’da inecekler biniyor. Bize yer kalmıyor diye… Bazen onlara şoför de katılırdı ki, şoförün katılması suçtu.

 

Otobüs içinde ilerlerken uzaktaki pencere kenarında, arkasından gördüğüm için tam seçemediğim tanıdığa benzeyen biri vardı. Merakla oraya doğru sıkıştırarak yürümeye başladım. Yanına gelince yanılmadığımı anladım. Kirk Dauglas’tı. Meşhur Amerikalı artistin ismini taşıyordu ama en küçük bir akrabalık bağı yoktu. Kirk Dauglas, ailesiyle birlikte Manavkuyu’da yaşıyorlardı. Bir kez ailesiyle birlikte evimize akşam oturmasına gelmişlerdi. Kirk Dauglas’ın eşi Nancy Dauglas eşimin tanıdığı Avustralyalı Fiona’ın arkadaşıydı. Fiona İngiliz kökenli Avustralyalı, dünyayı dolaşırken Arjantinli Ricardo ile tanışarak evlenmişler, bizim mahallede oturuyorlardı. Eşim yabancı arkadaşları sayesinde İzmir’e gelir gelmez onlarla tanışmıştı. Birbirlerine sık gelip gitmeye başladılar. Eşim gündüz ziyaretlerinin birinde Nancy’nin evinde eşi Kirk’le karşılaşmış. Aralarında geçen kısa sohbette, İnsani olarak çok beğendiği için, benim de tanışmamı isteyerek akşam oturmasına davet etmişti.

 

Kirk Dauglas, 1,67 boylarında, sarışın, koyu mavi gözlü, kahverengiye kaçan kumral saçlıydı. Yaklaşık 70 kiloydu. Fiziksel olarak derli toplu, temiz, halk tipi giyimiyle yalın bir insandı. Çok güzel Türkçe konuşuyordu. İzmir’de Hilton otelinin karşısındaki NATO’da çalıştığını söylüyordu. Dediğine göre halkla ilişkiler bölümünde çalışıyormuş. O nedenle mükemmel bir Türkçeye sahipmiş. İlk gördüğümde asla Amerikalılara benzetmemiştim. Hatta öyle ki, benim Isparta’dan yakın tanıdığım bir arkadaşa benziyordu. Kirk Dauglas fiziğiyle, giyimiyle, oturmasıyla, kalkmasıyla Türklere benziyordu. Onu herhangi bir yerde görenler asla Amerikalı olduğuna inanmazlardı. Çok konuşkan değildi. Soruldukça konuşuyordu. Kelimeleri özenle seçiyor. Kibar bir dil kullanıyordu. Doğal kibarlığı, nezaketi, bütün davranışlarına yansıyordu.  

 

Eşi Nancy ise, kısa boylu, sarışın, hafif kilolu, mavi gözleriyle etrafa cin gibi bakan, konuşkan, şirin, çok sevecen biriydi. Asıl halkla ilişkiler uzmanı Nancy olmalıydı. Eşimin anlattığına göre oturduğu apartmanda hemen her gün bir aileyi ziyaret ediyormuş. Bütün apartmanla dost olmuş. Kadınlar arası günlere katılıyormuş. Türk yemeklerine düşkün olduğu için, neredeyse bütün Türk yemeklerini öğrenmiş. Arkadaşı Fiona ise yemek yapmaya, Türk yemeklerine hiç meraklı değilmiş. Yemekleri Fiona’nın eşi Ricardo yaparmış. O da, Türk yemeği değil kendi yöresinden yemekler yaparmış. Henüz Ricardo ile karşılaşmamıştım. Akşam oturmasında eşinden daha çok Nancy konuşmuştu. Hâlbuki Nancy’nin Türkçesi fazla yoktu. Sıkıştığı yerde kocası Kirk yardım ediyordu.

 

İlk defa bir araya geldiğimiz akşam oturmasında, karşılıklı nezaket göstererek, birbirimizin hakkında fazla sorular sormadık. Sorularımız sıradandı. Yaptığımız işlerin derinliğine inmiyorduk. Kirk NATO’da hangi görevdeydi. Halkla ilişkiler diyor. Ne demek halkla ilişkiler? Ajanlık mı yapıyor? Yoksa halkın içine girerek bilgi mi topluyordu? Yoksa sıradan bir büro memuru, NATO’ya gelen Türklere yardımcı mı oluyordu? Bütün soruları cevaplandıracak konulara girmek ilk ziyarette abes olurdu. O nedenle önemli sorular hep sonraya bırakılmıştı.

 

 Akşam oturmamızdan henüz iki hafta geçmemişti. Kirk’le otobüste karşılaşmıştık. Kirk’e yaklaşarak “merhaba” dedim. Beni görünce, şaşırdığı, aynı zamanda sevindiği yüzünden belliydi.  “Selam” dedi. İçten davranışı, gözlerindeki ışıltı insana güven veriyordu.  Tam bir halk tipi insanının samimiyeti vardı. Sanki sıradan halkımızdan biriydi. Koyu mavi gözleri parlak değildi. Gözlerinin rengi mattı. Aynı Türkler gibi bıyık bırakmıştı. Seyrek bıyıklarına özen gösterdiği belliydi. Sakal yönünden fakir sayılırdı. Neredeyse köselere benziyordu. Ama Allah var, tip olarak yakışıklı sayılırdı.

 

-          Nasılsın Kirk?

-          İyiyim, ya sen?

-          Ben de iyiyim. Ne o sen Belediye otobüsüyle mi gidip geliyorsun?

-          Evet

-          Hiç karşılaşmamıştık bu güne kadar

-          Ben saat 17:00 de işten çıkıyorum. Bugün biraz geç kaldım. Çankaya’da uğramam gereken bir yer vardı.

-          Ben 18:00 de çıkıyorum. Demek ki onun için karşılaşmıyoruz. Sabahları otobüsle mi işe gidiyorsun?

-          Evet. Saat 7:30 gibi otobüse biniyorum. Bizim mesai erken başlıyor. Ama bazen arkadaşın birisi Karşıyaka’dan gelip alıyor. Sen her zaman otobüsle mi gidip geliyorsun?

-          Evet, çok nadir arabamla gidip geliyorum. Otobüs daha iyi oluyor. Trafik arabayla gidip gelmeyi sorunlu hale getiriyor. Benim mesaim 9:00 da başladığı için senden geç otobüse biniyorum

 

Alsancak Camisi durağına gelmiştik. Ön taraftan gürültüler gelmeye başladı. Her zaman cami durağında çok yolcu olurdu. Hele akşamları durağa boş otobüs gelse doldururdu. Otobüstekiler “yahu kardeşim yer yok işte, nereye gidelim” diye bağırken, yerdekiler “görmüyor musunuz arkası bomboş, arkaya doğru yürüyün biz de binelim” diyorlardı. Otobüse binenler fazla sıkışmamak için mücadele verirken, yerdekiler otobüse binmenin mücadelesini veriyorlardı. Ne yazık ki, İzmir yolları ve otobüsleri sorunlu bir şehirdi. Egenin incisinde sorunlar hiç bitmiyordu. Alsancak limanından Halkapınar mevkiine gelirken, havayı müthiş bir lağım kokusu kaplardı. Ama nedense İzmirliler, İzmir lağım kokuyor dedirtmezlerdi. Özellikle rüzgârsız sıcak havalarda Halkapınar mevkiinden geçerken burunları tıkamak gerekiyordu. Yaz günleri ise hiç çekilmiyordu.

 

-          İşlerin nasıl?

-          İyi senin ki?

-          Benim ki de iyi.

-          NATO’DA işler yoğundur. Devletleri yönetmek kolay değil!

 

Sözümü anlamlı bulmuş ki, gülerek,

 

-          Niye öyle söylüyorsunuz ki?

-          Amerika NATO’yu bunun için kurmadı mı? NATO ayağıyla dünyayı yönetmiyor mu?

-          Yok, biz ülkelere yardım ediyoruz

 

Gülme sırası bana gelmişti.

 

-          Neyin karşılığında? Kapitalistler hiçbir zaman karşılıksız yardım etmezler…

-          Valla bu konularda pek fikrim yok

-          Niye NATO’da çalışıyorsun. NATO’nun dünyada neler yaptığından haberin yok mu?

-          Yok ya… Ben büro memurluğu yapıyorum. Ötesini ne bilirim. 

-          Neyse, Türkiye’de yaşamaktan memnun musunuz?

-          Ben Türkiye’yi seviyorum. Eşim Nancy de çok seviyor. Hatta o benden daha çok seviyor. Sizin gibi dostlar da edindik. Çok iyiyiz. Ancak üzüldüğümüz bir şey var.

-          Nedir o?

-          Türklerin geneli bizi sevmiyor. Bize sıcak davranmıyor. Mesela sizin gibi davranan çok az.

-          Biz iyi mi davranıyoruz?

-          Davranmıyor musunuz?

 

Güldüm.

 

-          Benim için, Amerika başka, Amerikalı başka. Ben Amerika’yı sevmiyorum. Ama Amerikalılar içinde senin gibi güzel insanlar vardır. Güzel, iyi insanlara bir şey diyemem. İnsan her yerde insandır.

-          Bak işte sen farklı düşünüyorsun. Birçoğu, Amerika’ya nasıl bakıyorsa, insanlarına da aynı bakıyor.

-          Olur, mu hiç? Dünyada insanların haklarını savunan binlerce Amerikalı var. Hatta Amerika’nın yaptıklarını protesto eden, Amerika’ya karşı çıkan binlerce insan var. Belki sende öylesindir.

-          Ben pek siyasi işlere karışmam

-          Benim hayata bakışım ekmek parası diyorsun yani

-          (Gülerek) evet. (diyerek devam etti) İşte onun için, birçok Amerikalı dünyanın değişik yerinde ekmek parası için çalışıyor. Bende Türkiye’de çalışıyorum. Türklerin içinde yaşarken, bizi Türklerin sevmemesine üzülüyorum.

 

İşte Halkapınar mevkiinden geçiyoruz. Otobüsün pencereleri hava alsın diye açıktı.  Birisi bağırdı, “Pencerelere yakın olanlar, lütfen kokulu yeri geçinceye kadar pencereleri kapatalım” Bir diğeri “ne olacak iki dakika sabretsen, sanki başka yerler kokmuyor” diye cevap verdi. Böyle diyen belli ki İzmir’e laf söyletmeyenlerdendi. Başka yerler derken başka şehirleri kastediyordu. Yani başka yerlerin kokması, İzmir’in lağım kokmasını normal göstermeye yetiyordu. Bu nasıl mantıktı ki? Büyük şehir belediyesi ne güne duruyordu? Şehrinin yönetiminden sorumlu olanlar lağım kokularına çözüm bulmak zorunda değiller miydi? Orada burada “çağdaş İzmir, güzel İzmir” diye boy göstermekle işler yürümüyordu ki!

 

Köşede kendimize iyi bir yer bulduk. Yüzümüz pencereye doğruydu. Açık pencereden dışarıya karşı hafif sesle konuşuyorduk. Yüksek sesle konuşarak kimseyi rahatsız etmek istemiyorduk. Yine de konuşmalarımız duyan bazı yolcuların, konuşmalarımızı merakla takip ettiklerini hissediyorduk. Büyük ihtimalle, onlarla yüz yüze gelsek, bazıları hemen konuşmalarımıza katılacaktı. Konuşmalara katıldıklarında hoş olmayan gelişmeler olabilirdi. Bunu bildiğim için hem çok yavaş konuşuyor. Hem de asla çevremdekilerin yüzüne bakmıyordum. Gözlerim ya dışarıya ya da Kirk’e çevriliydi. Bir ara arkamdaki adam sıkıştırmaya başladı. Ona doğru dönüp bakarken, yanındaki uzun boylu, iri yapılı genç delikanlının sıcak bakışlarıyla karşılaştım. Bakışlarıyla “haydi bastır” der gibiydi. Yüzünde mutluluk, dudaklarında gülümseme vardı. Delikanlıya pek pas vermedim. Kirk’le konuşmaya devam ettim.   

 

-          Bak Kirk. Türklerin Amerikalıları sevmemesinden dolayı üzülüyorsun. Söylesene niçin Amerikalıları Türkler sevsin? Amerikalıları sevmemiz için bir neden söyle…

-          Biz Türkleri seviyoruz

-          Kendi adına mı söylüyorsun, yoksa Amerika adına mı?

-          Her ikimiz adına…

-          Bence doğru değil. Seni bilmem ama bence Amerika devletiniz buradaki çıkarlarını seviyor, bizi değil…

-          Yok, canım, Amerika o kadar kötü mü?

-          Değil mi? Şöyle düşün. Amerika, siyasi, askeri, ekonomik açıdan zayıf bir ülke olsa… Bizde Türkiye olarak sizden her açıdan kuvvetli bir ülke olsak... Sizin şimdiki yaptığınız gibi Amerika’ya gelsek. İş adamlarımızla, şirketlerimizle yer altı yer üstü zenginliklerinize el koysak. Siyasetçilerinize kibarca yönlendirmeler yapsak. Politikalarımıza karşı olan yöneticilerinizi el altından tehdit etsek… Tehditlerimize aldırmayanlara karşı darbeler yapıp iktidardan uzaklaştırıp yerine bizi dinleyecekleri yönetici seçtirsek… Ordularımızın yönetiminde Amerika’nın her yerine askeri üstler kursak… Üstlerimizle, ülkenizi, çevresini, ordularınızı kontrol altında tutsak…  Askerlerinizin kullanacağı silahları pahalı, kazık fiyata sizlere satsak… Sizlerin silah üretmemeniz için her türlü dolabı çevirsek.  Türklere ülkenizde bol maaşlar verip, birinci sınıf hayat yaşatsak. Sizlere ikinci sınıf muamelesi yapsak... Daha sıralayalım mı?

-          Yani biz böyle mi yapıyoruz?

-          Siyasetten anlamadığın ne kadar belli oluyor… Veya anlıyorsun da, anlamazlıktan geliyorsun…

-          Vallahi ben hiç bu gözle olaylara bakmıyordum

-          Olabilir tabi, sen olaylara bu gözle bakmayabilirsin. Ama diyelim ki, benim dediklerim doğru, ne dersin?

-          O zaman kötü tabi

-          Bak Kirk sen iyi adama benziyorsun. Eşin de harika bir insan. Türk ailelerle tanışmayı, onlarla konuşmayı, yaşamayı çok seviyor.

-          Evet, biz ailecek Türkleri çok seviyoruz.

-          Tamam, seviyorsunuz da, bir düşün, bir kerecik olsun, “ülkemizden binlerce kilometre uzaktaki Türkiye’de ne işimiz var?” diye sor kendine. Sizi biz çağırmadık. Sen buraya çalışmaya gelmişsin. İşvereniniz biz değiliz. Ülkeniz, siyasi, askeri, ekonomik gücüyle gelip oturmuş. Sende çalışmaya gelmişsin. Söylesene şartları biz mi belirliyoruz, siz mi?

-          Herhalde biz

-          Hangi hakla, başka bir ülkede şartları siz belirleyerek varlığınızı sürdürüyorsunuz? Biz sizin ülkenize gelip, sizleri takmadan, şartları biz belirleyerek yaşasak, bizi sever misiniz? Yoksa ülkenizden kovmaya mı çalışırsınız?

-          İyice düşünmem gerekir.

-          Düşün, düşün… İngiltere’ye karşı kurtuluş mücadelesi verip Amerika’yı kuran atalarınız, İngilizlere karşı niye özgürlük savaşı verdiler?

-          Bakıyorum bizim tarihten de bilgilerin var…

-          Elbette var.

 

Otobüs Sakarya caddesine girdi. “Durağa geliyoruz Kirk. Sohbet ediyoruz derken vakit çabuk geçti” “Evet çabuk geçti”

 

Öğretmen evi durağında birlikte indik. Kirk’in oturduğu ev bizim evden beş apartman önceydi. Birlikte eve doğru yürürken, artık konuşmuyorduk. Bornova’nın meşhur ayazı çıkmıştı. Pardösülerimize iyice büzüldük. Zaten bu havada konuşmak zordu. Yine öyleyken, Kirk “valla ne diyeyim, haklılık payların çok” dedi. Ona gülerek baktım.

 

Ülkemizin insanları nedense Avrupalı deyince hemen yayları gevşetiyordu. Birçok insanımızı yabancılarla konuşurken “ağzından sular akıyor, gözleri hayranlıkla bakıyor, aptallaşmış şekilde ne söyleyeceğini bilemiyor” görmüştüm. Avrupalılar hem ülkemizi soyup soğana çevirecekler. Hem siyasi askeri tehditlerle ülkemizi yönetmeye kalkacaklar. Bize pahalı mallar satarak, bizim ürünleri mümkün olduğu kadar ucuza kapatacaklar. Böylece zenginleşip başımıza efendi kesilecekler. Gerçekleri görmeyerek, onlara hayranlık duyacağım. Onlarla konuşurken, onları anlatırken ağzımın suları akacak… Ben asla böyle bir insan değildim. Böyle cahilliğin içinde olamazdım. Hele gerçeği bilip, gerçeklere aykırı davranarak ikiyüzlülük yapamazdım. Bir çok insanın yaptığı gibi “Amerika karşıtı söylemler söyleyip, hayatımı Amerika’da geçirmek için hülyalar kuramazdım” Ülkenin özgürlüğünden, kurtuluşundan söz edip, bir ayağım Avrupa’da, Amerika’da, bir ayağım Türkiye’de olamazdı.

 

 

Eğer güçlü ülkeler, “bileğinin hakkıyla, eşit şartlarda zenginleşmeyi, her açıdan üstün olmayı başarmış olsalardı” o zaman şöyle derdim. “Biz aptallar gibi uyuduk. Onlar çalıştı, çabaladı, gelişti.” Öyle olmadığını kesin olarak biliyorum. Gerçi ülkemizin batı hayranı aydınlar, siyasetçiler, eğitimciler onların istediği gibi konuşuyorlar ama işin gerçeği asla bu değildi. İşin gerçeği, Birinci dünya savaşında çökertilen Osmanlı Devleti toprakları üzerinde birçok devletler kurulmuş… İçinde yaşadığımız ülke Türkiye’de dâhil, batılı iş adamları, şirketler tarafından sömürülüyordu. Her ülkeye kurulan, İngiliz, Fransız, İtalyan şirketleri, ülkelerin kanını emiyorlardı. İkinci dünya savaşından sonra sömürme işini Amerika’ya devretmek zorunda kaldılar. 1950 yılından sonra parsayı Amerikan şirketleri topluyordu.

 

Kirk’in evine yaklaşıyorduk. Ona “Nancy’ye selam söyle, tekrar akşam oturmasına gelin” dedim. “Sende selam söyle, sizde gelin” diyerek apartmanın kapısına doğru yürümeye başladı. “İyi akşamlar” “Good evening” güldü. “Good evening”… İngilizce iyi akşamlar diyerek jest yapmıştım.

 

Rüzgârın hızını artırdığı sokakta evime doğru yürürken zorlanmaya başlamıştım. Kirk’in tavırlarını düşünerek, içimden “samimi” dedim. Büyük ihtimalle siyasetten uzak yaşayışı ile ülkesinin ne haltlar yediğinden habersizdi. Belki de onlara ülke yöneticileri çok farklı şeyler anlatıyorlardı. Amerika’nın kuzeyindeki Dakota bölgesinde yaşayan Kirk, dağlık, soğuk bölgelerde yaşayan insanların, mertliğini, dürüstlüğünü, samimiyetini taşıyordu. Allah var içimden ona hiçbir zaman kızma hissi uyanmadı. Ona anlattıklarım sanki gerçeklere karşı uyuyan birini uyandırmak için söylenen fısıltılar gibiydi.

 

İki ay sonra Bornova’dan Gaziemir’e taşındık. Eşim, Nancy’le vedalaşmak için uğradığında, onların da Amerika’ya döneceklerini, Kirk’in istifa ettiğini öğrenince şaşırmıştım.

 

İyi bir dost mu kaybetmiştik, yoksa iyi bir dost mu kazanmıştık bilmiyorum. Kirk ailesinin Dakota’daki çiftliğinde hayatını devam ettirmeye karar vermişti. Doğal yaşamın, samimi, dürüst, sert, ikiyüzlü olmayan kucağında kendini bulacaktı.  

 

 

 

.

Son Güncelleme (Pazar, 05 Ağustos 2012 05:22)

 

Degerli Yazarimiz MEHMET ÇOBAN Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Cumartesi, 16 Ocak 2010.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
0 #1 TebrikMehmet Ali OĞUZ 2012-08-05 11:22
Sayın yazarın hikâye tarzındaki yazıları çok akıcı bir uslûpte. Özellikle hikâye metninde vermek istediği mesajları ustalıkla yerleştirmesi gerçekten tebrike şayan. Kendisine başarılar diliyorum.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün891
Dün1626
Tüm Zamanlar4409089
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 57 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2925
İçerik : 1504
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?