• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon DÜRÜSTLÜK

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 
HİKAYELER - Seçme Hikâyeler

         Mahkeme salonu hâkimin arkasındaki pencereden hafif süzülen ışıkla aydınlanıyordu. Süzülen ışık salona yetmiyordu. Işığın değmediği yerler yeteri kadar aydınlık değildi. Genel görünüş loşluktu. Salondaki loşluğa havasızlık da eklenmişti. Sanık sandalyesine oturmuş olanları düşünüyordum. Cezaevine gelişim, cezaevinde yaşadıklarım hızlıca gözümün önünden akıp gidiyordu. Cezaevine girişimden bu yana mahkemeye ilk defa karılmıştım. Aradan aylar geçmişti. Unuttum. Belki sekiz, belki on ay. Neredeyse bir yıl olacaktı. Bahar gelmişti. Bir yaz günü ayrıldığım köyümü çok özlemiştim. Sesleri kulaklarımda çınlayan talebelerim burnumda tütüyordu. Keratalar ne çok yaramazlardı. Onları disiplin altına almak çok zordu. Olsun, ben hayırlı bir iş yapıyordum. Çocuklara Kur’an öğreterek sevap işliyordum.

 

         Salona uzun boylu, kilolu, kumral, suratı sinekkaydı taraşlı biri giriyordu. Tepemdeki adam beni ayağa kaldırdı. Daha önceden sol taraftaki kürsüde oturan, cübbeli biri vardı. Onu hâkim zannediyordum. Meğer o hâkim değilmiş. Beni ayağa kaldıran adam “hâkim geliyor” demişti. Demek ki, şimdi içeriye giren hâkimdi. Kürsüye oturdu, bana bakmaya başladı. Oturuşu, bakışı, etkiliydi. Kendine güvenen, salonun hâkimi olduğunu belli eden tavrı vardı. Önündeki dosyayı, açarak göz gezdirdi. Elindeki kalemiyle dosyadaki bazı yerlere işaret koydu. Dikkatle izliyordum. Hiç mahkeme görmediğim için merak ediyordum. Bir taraftan hâkimin beni tahliye etmemesi için dua ediyordum. Dosyadaki incelemesini bitiren hâkim yüksek, tok, emredici bir sesle,

 

-         Adın

-         Yusuf Taş

-         Baba adın

-         Osman

-         Ana adın

-         Fatma

-         Doğum tarihin

-         Hicri 1312

 

Hâkim sinirden deliye dönmüştü.

 

-         Miladi ne, sen onu söyle, şu an ülkemizde miladi geçerli. Hala anlayamadınız geri kafalılar.

-         Miladiyi bilmiyorum

-         Ne bilirsiniz zaten, (Etrafa rastgele) hesaplayın bakalım şu tarihi

-         (kâtip) 1896’ya denk geliyor efendim

-         Hangi ay doğdun

-         Güzün

-         Güzün ne be adam, hangi ay? Eylül mü? Ekim mi?

-         Bilmiyorum. Anam babam hep sen güzün doğdun derlerdi.

 

Hâkim yerinde duramıyor. Sürekli kıpırdıyordu. Öyle hınç doluydu ki, neredeyse oturduğu kürsüden inecek, tekme tokat girişecekti. Yüksek sesle bağırarak,

 

-         Nüfus kâğıdında ne yazıyor?

-         Kafa kâğıdımı okuyamıyorum. Gâvurcayı (Latin harflerini kastediyor) okumasını bilmem.

 

Hâkim alaylı bir şekilde,

 

-         Arap harflerini okursun değil mi?

-         Evet. Onlar Arap harfleri değil, İslam yazısı

-         Ne İslam yazısı be adam, Arap harfleri işte… Hem cahilsin, hem ukalasın… Arap harflerini öğrendin de, Latin harflerini mi öğrenemedin?

-         Gavur harflerine dilim dönmüyor

-         Ne gavuru geri kafalı. Yeni Türkçe harfler onlar. Daha dünyadan, ülkede yapılan devrimden haberiniz yok. İşimiz var sizlerle

 

Hâkimin sol tarafında oturan cübbeli adam, efendim, dosyada nüfus kâğıdının sureti var. Nüfus kâğıdında doğum tarihi 16 Eylül 1896 yazıyor.

 

-         Teşekkür ederim sayın savcı, yaz kızım, doğum tarihi 16 Eylül 1896, (Sanığa hitaben) Yaşından başından utan, elli yaşını geçmişsin. Hala ipe sapa gelmez şeylerle uğraşıyorsun. Nerede otuyorsun?

-         Köyde

-         Adam hangi köy, köyün ismini söylesene

-         Sav

-         Sav, gerici yuvası işte. Bu köyden başka ne beklenir ki? Köyde ne iş yaparsın?

-         Çocuk okuturum.

-         Nasıl yani?

-         Çocuklara Kur’an okuturum.

-         Yasak, bilmiyor musun?

-         Hayır. Allah’ın kitabını çocuklara öğretmek niye yasak olsun?

-         Şuna bak mahkemeye soru soruyor. Yasak, yasak. İzinsiz okutmak yasak... Öğretmenlik belgen var mı?

-         Yok

-         Çocukları okuttuğun yer için vilayetten izin aldınız mı?

-         Yok

-         Oh ne ala, kendi kafanıza göre kurs açmışsınız, öğretmenlik belgeniz yok. Devleti, yasaları takmadan, çocuk okutuyorsunuz? Otur yerine!

 

Yerime oturdum. Mahkeme yasa nedir? Ne bileyim. Bizim köye hükümet arada bir gelir. Gelenlerde bağırır, çağırırlar. Köylünün takkesine, sarığına karışırlar. Hükümetten ne gördük ki? Diye, içimden söyleniyordum. Mahkemenin soğuk yüzüyle ilk defa karşılaşıyordum. Karşısına gelen insanlara doğru dürüst söz hakkı vermeyen kişiye hâkim diyorlardı. Yüksekte oturarak, yargıladıkları insanlara tepeden bakıyorlar. Tavırlarında sanki buranın hâkimi biziz edası var. En ufak hareketimde beni uyaran siyah elbiseli bir adam tepemde zebella gibiydi. Öyle yapma, böyle yapma, şöyle yap. Orada durma şurada dur. Kalk ayağa. Otur yerine. Mahkemeye düştüğümden beri başımda beni yönetmeye çalışan adama sinir olmuştum. Hâkimin sol tarafında oturan adamın savcı olduğunu öğrendim. Savcının ne yaptığını bilmiyordum.

 

Savcı olduğunu öğrendiğim adam hâkimden izin alarak, “Efendim iddianamemi okumak istiyorum” dedi. Hâkim eliyle izin verdi. Savcı ayağa kalkarak, önemli bir iş yapıyorum edasıyla, yüksek sesle, elindeki kâğıdı okumaya başladı. “Yusuf Taş 20 Haziran 1946 tarihinde, köye yapılan baskın sonucu, gizlice Kur’an kursu açarak çocuklara yasadışı Kur’an öğretmekten tutuklanmıştır”

 

         Konuşmanın sadece bu bölümünü hatırlıyorum. Savcı sürekli konuşuyordu. Bir sürü yasadan söz ediyor, benim en ağır şekilde cezalandırılmamı istiyordu. Bense, suçum yok inancıyla, tutuklanışımdan itibaren geçen hayatımı gözden geçiriyordum. Neredeyse bir yıl olmuştu. Cırtlak sesiyle Mustafa bağırıyordu.

 

-   Yusuf amca, Yusuf amca!

 

Dışarıdan gelen seslerle çocukların dikkati dağıldı. Okumayı bıraktılar. Aralarında konuşmaya başladılar.

 

— Hişt susun bakalım.

 

Ayağa kalkıp hanaya çıktım. Mustafa koşturarak geliyordu.  Kan ter içinde kalmıştı. Burnundan sümükler akmış, çenesine doğru iniyordu. Zavallı çocuk sekiz yaşında olmasına rağmen epey yol kat etmişti. Mustafa aşağı mahallede oturuyordu. Aşağı mahalle köyümüzün girişindeydi. Buraya kadar yürüyerek neredeyse yirmi dakikaydı. Çocuğun yirmi dakikalık yolu koşturarak geldiği, nefes alışından belliydi.   

 

-         Ne var oğlum

-         Cendirmeler Yusuf Amca, Cendirmeler geliyor.

 

 Jandarmalar buraya geliyordu. Hemen içeri girdim. Çocuklar Jandarmalar buraya geliyormuş. Haydi, dağılın evlerinize gidin. Çocuklar çıkmaya hazırlanırken, kapıda Jandarmalar göründü.

 

-         Durun bakiyim. Ne oluyor burada? Burası kaçak kuran kursu mu?

-         Ne kaçağı asker oğlum

-         Bana oğlum deme, ben senin oğlun değilim.

-         Yaşım gereği dedim evladım.

-         Hala konuşuyor, evladım deme bana. Ben senin evladın değilim. Kelepçeleyin şu adamı!

 

Jandarmalar içeriye girdiler. Çocukların ellerindeki elifbaları yırttılar. Kuran cüzlerini yerlere attılar. Birisi üzerine basıp çiğnemeye başladı. Kolundaki kırmızı apoletlerden komutanları olduğu belliydi. Bir taraftan Kur’an-ı çiğniyor, bir taraftan bağırıyordu.

 

-         Ulan yobazlar. Ulan gericiler. Kaçak Kur’an kursu açarsınız ha. Nedir sizden çektiğimiz? Sizin yüzünüzden bu memleket bir türlü gelişemiyor. Ah elime yetki verecekler, kafanıza kurşunu nasıl sıkarım, siz o zaman görürsünüz.

-         Evladım basma Kur’an-a çarpılırsın.

-         Ne çarpılması be adam, al işte basıyorum. Hani çarpılıyor muyum?

 

Kur’an-ı ayaklarıyla çiğnerken katılırcasına gülüyordu. Bağırarak sinirini boşaltıyordu. Jandarmalar beştahtaları (rahleleri) oraya buraya fırlattılar. Elifbaları, cüzleri, Kur’an-ları yırttılar. İçlerinden biri geri planda kalıyordu. Komutanları onu görmüş olacak ki, büyük bir hiddetle,

 

-         Sen niye duruyorsun eşek oğlu eşek. Yoksa sen de mi bu yobazlardansın?

-         Emredersin komutanım. Hayır komutanım.

 

O da diğerlerine katıldı. Sanki kendini yobazlıktan aklar gibi, diğerlerinden daha güçlü Kur’an-ın yazıldığı sayfalara basıyor. Üstüne üstlük tükürüyordu.

 

Çocuklar çok korkmuştu. Tir, tir titriyorlardı. Bazıları ağlıyordu. Dışarıdan sesler geliyordu. Komutana,

 

-         Evladım çocuklar çok korktu. Onları bırak eve gitsinler.

-         Ulan kaç defa diyeceğim. Ben senin evladın değilim. “Sonra çocuklara döndü” gidin lan evlerinize

 

Çocuklar korkularından deli gibi kaçtılar. Bazıları hanayın merdiveninden düşecek diye korktum. Çocukları okuttuğum yer, iki katlıydı. Önünde dere vardı. Dereyle aramızda iki bahçe vardı. Dereye doğru ince bir yol iniyordu. Ahşap evin ikinci kata çıkan tahtadan merdivenleri gıcırdar. Hanayında biraz sertçe yüründüğünde sallanırdı. Onun için kaç defa çocuklara tembih etmiştim. “Yavaş hareket edin, koşturmayın” diye. Kuran okumaya otuz kadar çocuk geliyordu. Gelenlerin sekizi kız, yirmi üçü oğlandı. Köylü küçük çocuklarını bana gönderirdi. Çünkü onlar tarlada çalışamazdı. Okumaya gelen çocuklar, küçük, çelimsiz, güçsüzlerdi. Çoğunun burnundan sümük eksik olmuyordu.  

 

Jandarmalar etrafı dağıtıp hırslarını aldıktan sonra, dışarıya çıktık. Dışarıya çıkınca sesleri etraftan gelen köylülerin çıkardığını anlamıştık. Yaklaşık dokuz kişiydiler. Herhalde jandarmaların kursu bastığı haberini alınca koşturarak gelmişlerdi. Yaz günleri köyde fazla kişi olmazdı. Çünkü herkes tarlalarda çalışırdı. Tarlalar köyden yarım saat uzaktı. Köyün girişindeki harman yerinde, toplanan buğdaylar dövenle öğütülürdü. Döven zamanı çocuklardan yararlanılırdı. Orak biçerken çocuklara ihtiyaç olmazdı.

 

Komutan gelen köylüleri görünce, onlara doğru döndü. Eli tabancasının üzerindeydi.

 

-         Siz karışmayın bu işe. Değilse hepinizi tutuklarım.

 

Tehdidi işiten köylüler söylenerek dağılmaya başladılar. Bazıları biraz uzaklaşıp uzaktan seyrediyordu. Köylüler jandarmaya karşı çıkacak gücü göremezdi. Zaten kaç kişiydiler ki? Sonra jandarmalara karşı çıksalar, daha sonra köyü askerler basardı. Olmadık zamanda, tam işin gücün ortasında köyün askerler tarafından basılması iyi olmazdı. Komutan bana dönerek,

 

-         Adın ne senin?

-         Yusuf

-         Bak Yusuf. Söyle onlara dağılsınlar. Seni tutuklayıp götüreceğiz. Adalete teslim edeceğiz.

-         Dağılın arkadaşlar. Korkmayın bir şey olmaz. Döner gelirim. Ben suç işlemedim.

 

“Çok konuşma tamam”, diyerek komutan beni susturdu. Jandarmalar beni aralarına aldılar. Ellerim kelepçeliydi. Köylülerin gözleri önünde yürümeye başladık. Kimse korkusundan bir şey diyemiyordu. Jandarmaların tüfekleri ellerindeydi. Emniyetleri açılmış, ateşe hazırdılar. En küçük bir tehlike gördüklerinde çekinmeden ateş edeceklerdi.

 

Köyümüzle şehir arasında bir saatlik yoldu. Komutan köylülerle karşılaşmamak için ana yoldan gitmek istemedi. Kurnaz bir şekilde dağlık, kenar yolları seçti. Bir saatlik yolu iki saate çıkardı. Şehre girerken akşam güneşi dağlara doğru eğilmişti. Şehrin merkezindeki hükümet binasının önünde beklettiler. Komutan hükümetten içeri girdi. Yarım saatten fazla beklemiştik ki, elinde bir kâğıtla geri geldi. Askerlere “haydi yürüyün cezaevine” dedi.

 

Cezaevi Isparta’nın merkezinde hemen hükümet binasının doğu yönündeydi. Yürüyerek beş dakika sürmezdi. Çok eski bir binaydı. Güney tarafında tutuklu ve mahkûmların yattığı koğuşların penceresi vardı. Cezaevinin çatısında nöbet tutan jandarmalara yakalanmadan, pencerelerden cezaevinde yatanlara isteğiniz her şeyi verebilirdiniz. Tabi cezaevinde yatanlar da yoldan geçenlere istediklerini verirlerdi. Cezaevinin kuzey tarafında idari odaları vardı. Kuzey yönünün ön tarafı yemyeşil küçük parktı. İnce uzun bir şekilde, cezaevi boyunca ilerliyordu. Cezaevi parkını ayıran küçük yolun hemen yanında daha büyük park yapılıyordu.

 

 

Cezaevinin kapısına gelince Jandarma komutanı, gardiyana “al şunu içeri” dedi.  İçeriye girdim. Askerler geri dönüp gittiler. İçerisi Lüks lambayla aydınlatılmıştı. Üzerimde hiçbir şey yoktu. Beni başgardiyana götürdüler. Kırk yaşlarında, saçları beyazlaşmaya başlamış, beyaz tenli, kalın bıyıklı, tıknaz başgardiyan “geçmiş olsun amca, sen şu sandalyeye” otur dedi. Küçük şirin, pencere kenarında çiçekler olan onayı, gardiyanın masasının karşısındaki duvarda asılı olan lüks lamba aydınlatıyordu. Lamba girerken gördüğüm lambalardan daha büyüktü. Sandalyeye otururken, elindeki kâğıtlarla başka odaya gitti. Geldiğinde beni bekleyen gardiyana “amcayı koğuşa götür” dedi. Üç demir kapıları geçtikten sonra geniş bir salona girdik. Her demir kapının arkasında sandalyeye oturmuş gardiyanlar vardı. Masalarının hemen üzerinde gaz lambaları ortalığı aydınlatıyordu. Kapıları gardiyanlar açıyordu. Herhalde her kapının anahtarı ayrıydı. Geniş salon cılız iki gaz lambasıyla aydınlanıyordu. Işıklar yetmediği için karanlık görünüyordu. Geçtiğimiz ince uzun salonun ortasında büyük bir kapı vardı. Gardiyan kapıyı açarak, “gir içeri” dedi. İçerisi karanlıktı. Uzakta yanan küçük lambadan yayılan ışık odayı aydınlatmıyordu. Beni kapıda karşılayan mahkûmlar “Allah kurtarsın, geçmiş olsun” dediler. Bir yatağın yanına götürdüler. Gardiyan kapıyı kapatıp geri giti.  Yatakta oturan adam, bana eliyle işaret ederek, “buyur otur” diyerek yatağına oturttu. Kırk beş yaşlarında, kuru yağız biriydi. Konuşmasından doğulu olduğu belli oluyordu. Bazı mahkûmlar yanımıza gelerek meraklarını gidermek istiyorlardı. Akşamın bu vaktinde benim cezaevine gelmem onları şaşırtmıştı. Yatağına oturduğum adam,

 

-         Benim adım Ahmet, senin ki ne?

-         Yusuf

-         Söyle Yusuf amca, benden büyüksün, sana amca desem mahsuru olur mu?

-         Hayır, niçin olsun ki?

-         Ne suç işledin de geldin buraya?

-         Hiçbir suç işlemedim

 

Etrafımızdaki mahkûmlar hep birlikte gülüştüler.

 

-         Zaten hiç kimse suçlu olarak gelmiyor buraya… İnsanları öylesine alıp geliyorlar.

-         Yol valla ben hiçbir şey yapmadım.

-         Peki, nasıl oldu da tutuklandın?

-         Hiç, ben köyde çocuk okutuyordum. Jandarmalar bastı, beni alıp getirdiler.

-         Sen hoca mısın?

-         Yok değilim.

-         Peki, nasıl çocuk okutuyorsun?

-         Ben çocuklara Kur’an okutuyordum.

-         Hocasın işte, niye inkâr ediyorsun?

-         Yok, valla hoca değilim. Çocuklara Kur’an öğretecek kadar bilgim var. Ben hafız olamadım. Ama tilavetim (okumam) iyi olduğu için köylü bana çocuk okutma görevi verdi.

-         Hafız olamadın da ne oldun?

-         Ben mollayım.

-         Molla da ne?

-         Kur’an-ı tamamen ezberleyememiş, yarım kalmış olanlara bizim köyde molla derler.

-         Tamam. Demek suçun çocuklara Kur’an öğretmek ha...

-         Öyle diyorlar.

 

Durumum mahkûmlara komedi gibi geliyordu. Gülüşüyorlardı. Ahmet sağından başlayarak yanındakileri tanıştırdı. Veli, Osman, Ali, Hüseyin, Osman, Mustafa bu da küçük Ali’miz. Elini karnına götürerek,

 

-         Karnın aç mı?

-         Sabahtan beri bir şey yemedim.

-         Çocuklar hemen bir şeyler hazırlayın

-         Tamam ağa

 

Mahkûmlardan birisi söze karıştı.

 

-         Ağam, artık hocamızda oldu. Namazları Yusuf kardeş kıldırsın

-         Kıldırır mısın?

-         Olur, tabi niye kıldırmayayım.

 

Bir diğer mahkûm ortaya atıldı.

 

-         Ağam ben Kur’an öğretmek istiyordum. Bir türlü fırsat bulamamıştım. Hoca bize Kur’an okumayı öğretebilir mi?

-         Yusuf amca öğretir misin?

-         Tabi öğretirim. Ama elifba lazım bulabilir misiniz?

-         O da ne?

-         Kur’an elifbası, önce ondan başlamak gerekir. Sonra Kur’an-a çıkarız.

 

Hüseyin söze karıştı.

 

-         Ağa namaz kılan bir gardiyan var. Ona sorsak.

-         Görünce soralım.

-         Burada ağa, nöbetçi o…

 

 Ağa kapıya yürüdü.

 

-         Cemil efendi, cemil efendi. (gardiyana sesleniyordu)

-         Ne var Ahmet ağa?

-         Ya, bizim koğuşa hoca düştü. Çocuklar Kur’an öğrenmek istiyor. Hoca Elifba lazım diyor. Bulabilir miyiz?

-         Kaç tane söyleyin yarın getireyim.

 

Ahmet ağa, henüz kapıdayken, koğuşa seslendi.

 

-         Arkadaşlar koğuşumuza yeni gelen Yusuf hocayı, çocuklara Kur’an okuturken yakalayıp getirmişler. Bazı arkadaşlar Kur’an öğrenmek istiyor. İsteyen varsa ismini söylesin elifba getirteceğiz.

 

Koğuştaki herkes ayağa kalkıp bana doğru geldiler. Hepsi geçmiş olsun, Allah kurtarsın diyerek kucakladılar. Yaşı benden küçükler elimi öptü. Hatta aynı yaştakiler, benden büyükler bile elimi öpmeye çalıştılar. Onlara fırsat vermedim. Herkes Kur’an öğrenmek istiyordu. Kırk iki kişiydiler. Ahmet ağa, kırk iki diye kapıdan bağırdı. Cemil efendinin “tamam” sesi içeriye kadar geldi.

 

Ne güzel günlerdi. Arkadaşların hemen hepsi elifbayı tamamlamak üzereydi. Herkes bana saygı gösteriyordu. Onlara öğleden önce, öğleden sonra iki defa ders veriyordum. Okuma sayfaları vererek çalışmalarını istiyordum. Gardiyanların çoğu namaz kılıyordu. Dikkat çekmemek için yüksek sesle Kur’an okumuyorduk. Yine de duysalar, ne güzel deyip bizi kutluyorlardı. Onlar için cezaevinde dövüş olmaması daha iyiydi. Geldiğimde koğuştakilerin hepsi Ahmet ağaya saygı gösteriyorlardı. Ahmet ağa cinayetten otuz yıl ağır ceza almış. Ailesi çok iyi para desteği yapıyordu. Cezaevinde mahkûmlara yemek çıkmıyor. Yemekler içeride pişiriliyordu. Isparta’da yakınları olan mahkûmlara aileleri her gün yemek getiriyorlardı. Ahmet ağa, parası olmayanlara yardım ederek, zayıfları koruyarak, babacan tavırlarıyla koğuşun saygısını kazanmıştı. Ahmet ağayı sadece mahkûmlar değil cezaevini yöneten, gardiyanlar, müdür, savcı da çok seviyordu. Onlar biliyordu ki, Ahmet ağanın sayesinde, koğuş huzur içindeydi. Bundan dolayı ona çok değer veriyorlardı. Cezaevi yöneticilerinin istediği gerçekleşiyordu. Onlar kavgasız, gürültüsüz, sorunsuz bir cezaevi istiyorlardı. Ahmet ağada koğuşta bunu sağlıyordu.

 

Kur’an öğrenmeye başladığımızdan bu yana aramızdan gidenler oldu. Ama yeni gelenler de Kur’an öğrenmek istediler. Sayımız elliye kadar çıkmıştı. Şimdi ise çıkanlar nedeniyle otuz beş kişi kaldık. Yirmi altı kişi Kur’an-a çıkacaktı. Kur’an-ları sipariş ettik. Şimdi tahliye olursam ne olacaktı? Arkadaşlar yarım yamalak kalacaklardı. Tahliye olma korkusu içimi yakıyordu. Sessizce Allah’a dua ediyordum. İnşallah tahliye olmam. Hâkim inşallah mahkemeyi talik eder. Talik etmek, kararı bir sonraki mahkemeye ertelemekti. Arkadaşların Kur’an-a tam hâkim olmaları için beş altı ay lazımdı. Nasılsa köyde işler yürüyordu. Allah razı olsun köylüler aileme sahip çıkmışlar. Bağıma, bahçeme, tarlama bakıyorlardı. Benim tek hasretim çocuklarıma, torunlarıma, dostlarıma, köyümeydi. Ama buradaki işim daha önemliydi. Cezaevindeki arkadaşlara Kur’an okumayı öğretmeye söz verdim. Bazı arkadaşlar hafız olmaya niyet etmişlerdi. Onlara kısa sureleri ezberletmeye başlamıştım.

 

Sorgusuz sualsiz beni on aydan fazla cezaevinde tutan mahkeme, Kur’an okutmamın cezası olarak beni daha çok cezaevinde tutabilirdi. Koğuştaki arkadaşların bütün korkusu mahkemenin beni salmasıydı. Onlar da benden vazgeçmek istemiyorlardı. En azından Kur’an öğreninceye kadar tahliye olma, “nasılsa köydeki işlerin tıkırındaymış, sen asıl bize bak” diyorlardı. Onlara hak veriyordum. Bende işim bitmeden cezaevinden çıkmak istemiyordum. Duyduğuma göre bana en çok bir yıl ceza verirlermiş. Hâlbuki ben zaten on aydır cezaevindeydim. Ceza alırsam iki ay sonra çıkmam gerekecekti.

 

Hâkim, savcı ne derse desin hiçbir şey beni ilgilendirmiyordu. Savcı hiddetle konuşup bütün suçlarımı sayarken, içimden “oh iyi, iyi, abart, çok iyi, inşallah hâkim dediklerine önem verir de, mahkemeyi uzatır” diyordum.  Savcıya kalsa ben ömür boyu cezaevinden çıkmamalıydım. Benim gibi devrim düşmanları, yobazlar dışarıda olmayı hak etmiyorlardı. Hatta yaşamayı bile hak etmiyorlardı. Savcının söylediği hiçbir şeyi tınmıyordum. Hâkim kürsüsünden bana “ezeceğim seni” dercesine bakarken, “elime düştün artık, göreceksin, seni sürüm sürüm süründüreceğim” tehditleri vardı.

 

Savcı yarım saattir okuduğu iddianameyi bitirmişti. Sanki rahatlamış, bütün kinini boşaltmıştı. Bana “sen busun işte” diye bakıyordu. Sen busun, böcek gibi ezilecek bir zavallı. Hâkim,

 

-         Savcının iddianamesine bir diyeceğim var mı?

-         Yok efendim.

-         İtiraz etmiyorsun yani?

-         Çoğunu anlamadım hâkim bey.

-         Zaten neyi anladınız ki? 

 

Karara varmış gibi şöyle arkaya doğru gerindi. Nefes aldı… Tepemde sürekli dikilen adam bana “ayağa kalk, hâkim kararını okuyacak” dedi. Ayağa kalktım. Kalbim küt küt atıyordu. İnşallah tahliye olmam. İnşallah tahliye olmam. Hâkim söze başladı…

 

— Okuttuğu çocukların ifadesinin alınması, dosyadaki belgelerin tamamlanması, başka suçlarının olup olmadığının araştırılması için, mahkemeyi altı ay sonrasına talik ediyorum.

 

Hâkim öyle yüksek sesle, öyle hızlı söylemişti ki hiçbir şey anlayamamıştım. Zaten küçük salon en ufak bir sesle yankılanıyordu. Kâtip kararı yazmaya başlamıştı. Tahliye olabilirim korkusuyla, hâkime,

 

-         Efendim bir şey sormak istiyorum.

-         (hâkim hiddetle)  Ne var? Sor bakalım?

-         Efendim kararınızı anlayamadım. Talik mi? Tahliye mi?

-         Ne tahliyesi be adam, altı ay sonrasına talik ettim.

 

Öyle rahatlamıştım ki, ağzımdan gayri ihtiyari “oh” kelimesi çıkıverdi. Sevinerek yerime otururken, Hâkim,

 

-         Hayrola niye oh çekiyorsun. Kararıma pek sevindin, niye?

-         (başımdaki adam hemen ayağa kaldırdı) Çekinerek, efendim koğuşta Kur’an okumak isteyen arkadaşlar vardı. Onlara elifba okutuyordum. Bitirmek üzereyiz. Bazı arkadaşlar Kur’an-a çıkacaklar. Tahliye olsaydım yazık olacaktı. Onun için talik etmenize çok sevindim.

-         Ne? Ne diyorsun be adam? Sen kursu cezaevine mi açtın?

-         Hayır, efendim ben kurs falan açmadım. Sadece cezaevindeki arkadaşların boş vakitleri olduğu için onlara Kur’an okutuyorum.

-         Yahu nasıl adamlarsınız sizler? Cezaevini de mi zehirlediniz? Sizden kurtuluş yok mu?

-         Dur kızım deminki kararı yazma. Kararı değiştiriyorum. Hakkında yapılan inceleme de herhangi bir suç unsuru bulunmadığından, savcının iddialarını kanıtlayacak yeterli delil olmadığından, ceza alsa bile cezaevinde geçirdiği süre kâfi geleceğinden tahliyesine karar verdim. Karar sanığın yüzüne okunmuş olup, itiraz yolu açıktır.

 

Hâkim yeni kararıyla çok rahatlamış görünüyordu. Cezaevini büyük tehlikeden kurtarmıştı. Kutsal görevini yapmanın sevinci gözlerinden okunuyordu. Sevincim kursağımda kalmıştı. Dilimi şeytan arısı soksun. Niye cezaevindeki arkadaşlara Kur’an öğrettiğimi söyledim ki? Hâkim ne güzel talik etmişti. Altı ay daha cezaevinde kalacaktım.

 

Mahkeme salonundan çıkarken, Hâkim savcıya, “anlaşılan kurtuluş yok bunlardan, dışarıya salıyorsun halkı zehirliyorlar. İçeriye alıyorsun cezaevlerini zehirliyorlar”

 

Cezaevine dönerken duyduğum üzüntüyü anlatamam. Beni mahkemeye götüren askerler “haydi hayırlısı, kurtuldun bak, sakın bir daha suç işleyip gelme” diyorlardı. Suç işlesem ne olacak? Hâkim beni tekrar içeriye atar mıydı? Beni içerdeyken dışarıya salan hâkim, bir daha içeriye zor alırdı. Onların tek derdi, milletin dinini, diyanetini, Kur’an-ını öğrenmemesiydi. Suçluymuş, suçsuzmuş hiç önemli değildi. Dine, Müslümanlara karşı kin biriktirenler her yerde kendini belli ediyordu. Bugünkü yönetim de onlara çanak tutuyordu. Gerçi aralarında çok iyi, hak ve adaleti sağlamak için gayret gösteren insanlar da vardı. Ama dine, dindarlara karşı olanların sesi daha çok çıkıyordu.

 

Koğuştaki arkadaşlara durumu anlatınca herkes çok üzülmüştü. Hemen hepsi, okumayı bırakmayacaklarına söz verdiler. Onlara her hafta ziyaret edeceğime söz verdim. Cezaevinden çıkış işlemlerim tamamlanınca gardiyan beni koğuştan alıp cezaevinden dışarıya çıkardı. Başgardiyan kapıya kadar beni uğurlamaya geldi. Bana “sana teşekkür ediyorum. Tekrar görüşmeyi çok arzu ederim ama tutuklu değil” Ona ziyarete geleceğime dair söz verdim. Cezaevinden çıkıp, köyüme doğru yürürken üzüntülüydüm. Köy şehirden yürüyerek bir saatlik uzaklıktaydı. Ama ben yaşlıydım. Köye bir buçuk saatte varabilirdim. Dışarıda hava çok güzeldi. Güneş ikindiye doğru meyletmişti. Akşam olmadan köyde olurdum.  Ailemi, çocuklarımı çok özlemiştim. Ahmet ağanın cebime sıkıştırdığı parayla fırından ak ekmek (somun ekmeği) ve ak helva (tahin helvası) aldım. Çocuklarım buna çok sevineceklerdi.

 

.

 

Degerli Yazarimiz MEHMET ÇOBAN Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Cumartesi, 16 Ocak 2010.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
0 #1 TebrikMehmet Ali OĞUZ 2012-08-11 10:17
Sürükleyici bir üslûp ile kaleme alınan hikâye, içerdiği mesajlar ile daha da bie önem kazanmakta. Yazarın başarılarının devamını dilerim.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün494
Dün1148
Tüm Zamanlar4529282
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 46 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 5235
İçerik : 1505
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?