• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon MUHTAÇ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 
HİKAYELER - Seçme Hikâyeler

.

13 Ocak 1978 tarihli takvim yaprağını kopardım. Artık bugün bitmişti. Eşim iki gündür yoktu. Güya yarın gelecekti. Ocak ayının en soğuk günlerinden birinde, ayaz bütün şiddetiyle esiyordu. Geçen hafta yağan kar henüz kalkmadan dün üzerine tekrar yağmıştı. İnşallah yollar açıktır. Eşimin başına yolda bir şey gelmemiştir diye düşünürken tıkırtılar duymaya başladım. Hemen kapıya koştum. Eşim titreyerek içeri girdi.

 

 

-          Selamünaleyküm

-          Aleykümselâm hoş geldin

-          Hoş bulduk.

-          Aç mısın?

-          Kurtlar gibi…

-          Hemen bir şeyler hazırlayayım.

-          Dur hele, oğlum nasıl? Nerede?

-          Yatağında uyuyor. İstersen uyandırma.

-          Tamam, uyandırmadan seveyim keratayı, çok özledim.

-          Olur, ama sakın uyandırma, zor uyuttum.

-          Ne oldu ki? Niye zor uyuttun?

-          Hiç, bir şey yok. Sen hadi oğlanın yanına git. Sessiz ol. Uyandırmadan sev. Ben sana yemek hazırlayayım.

-          Tamam.

 

Eşim oğlanın yanına giderken,  ben de yoldan gelen eşime bir şeyler hazırlamak için mutfağa gittim. Eşimin karnını doyurduktan sonra onunla konuşacaklarım vardı. Acele etmeliyim. Şöyle çabuk hazırlanacak yiyecekler hazırlamalıyım. Eşim nasılsa sucuklu yumurtayı sever. Yanına da çay yaptım mı tamam.  Karnım toktu. Onun için eşime yetecek kadar çaydanlığa suyu koydum. O kaynamaya başlarken, sucukları çıkarıp madeni para şeklinde daireler halinde kesmeye başladım. Eşim ince severdi. Onun için ince olması için dikkat ediyordum. İki yumurta yeter. Çayın suyu kaynamaya başladı. Hemen üstündeki demliğe su koyarak, altına tekrar su ekleyip ocağa koydum. Çay demlenirken sucuklu yumurta pişmişti. Çayın altı kaynamış, çay hazırdı. Küçük tepsiye hepsini koyarak oturma odamıza geldim. Yere sofrayı koydum.

 

-          Yusuf haydi gel, yemek hazır.

-          Tamam geliyorum. Uf sucuklu yumurta yapmışsın. Nereden buldun sucuğu? Ben aldığımı hatırlamıyorum. Ben yokken akrabalarımızdan biri mi geldi?

-          Hayır.

-          Peki, nereden buldun?

-          Sen yemeğini ye. Yemekten sonra söylerim. Zaten seninle konuşacağım önemli şeyler var.

-          Ne konuşacaksın ki? Önemli şeyler ne?

-          Acele etme, önce karnını doyur.

-          Bak merak ettim şimdi.

-          Tamam işte, yemeğini ye, rahatça konuşalım.

-          İyi tamam.

-          Benim mutfakta biraz işim var. Yemeğin bitince seslen.

 

Aslında mutfakta işim yoktu. Kocam merakından iki de bir soru sormasın diye mutfaktaki işi bahane edip mutfağa geldim. Zaten mutfakta işimiz yok desek de mutlaka iş çıkardı. Elime bez alıp, hafifçe ıslattım. Dolapların içindekileri indirerek, rafların tozlarını silmeye başladım. Aradan çok geçmemişti. Eşimin sesi geliyordu.

 

-          Meryem ben yedim. Tamam.

-          Geliyorum.

 

Tam mutfak kapısından çıkarken eşim elinde tepsi, karşıma çıktı. Elinden alarak mutfağa koydum.

 

-          Çay içmeye devam edeceksen, çaydanlıkla bardağını getireyim.

-          Hayır, biliyorsun çayı fazla sevmem. Gerek yok. Haydi, gel, ne konuşacaksan konuşalım.

-          Tamam.

 

Salona girip, karşılıklı kanepeye oturduk. Eşimin beyaz yüzü hafif siyahlaşmıştı. Oldum olası, tedirgin olacağı bir şey olduğunda, yüzü kararmaya başlardı. İri kara gözleriyle dikkatle bakmaya başladı.

 

-          Hadi, ne anlatacaksan anlat.

-          Yusuf seninle evlendiğimizden beri, Allah’ın dinini yaşamaya çalışıyoruz. Değil mi?

-          Evet

-          Biz kendi dini yaşamımıza en iyisi, en doğrusu diyoruz. Bizim gibi yaşamayan insanlar var. Onlar da kendilerini Müslüman kabul ediyor. Ama onlar bizden farklı şeylere inanıyorlar. Farklı şekilde dini yaşıyorlar.

-          Ne gibi?

-          Mesela, ben çarşaf örtüyorum. Gözlerim dahi görülmesin diye iyice bürünüyorum. Yüzüme peçe takıyorum. Vücudumun hiçbir yeri görünmüyor. Hâlbuki başka Müslümanlar var. Başörtüsü takıyorlar. Yüzleri, elleri görünüyor.

-          Ama bizim ki daha doğrusu Meryem… Bu konuyu sen benden daha iyi biliyorsun. Ben seninle çarşaflı iken evlendim. Çarşaflı olduğun için seninle evlenmeyi seçtim. Hatırla sen de, çarşafımı, peçemi kabul ediyorsan seninle evlenirim demiştin.  

-          Biliyorum. Bütün şartları ben sana koydum. Sende böyle yaşamamıza rıza gösterdin. Rızadan öte destekledin. Hatta ben çarşaflı, peçeli olduğum için benimle evlenmek istedin. Uzak, farklı şehirlerde yaşamamıza rağmen beni arayıp buldun.

-          Evet, aynen dediğin oldu. Peki, sorun ne? Çarşafı çıkarmak mı istiyorsun?

-          Yok, öyle bir şey demiyorum. Müsaade et, bütün söyleyeceklerimi söyleyeyim. Çünkü sen yokken çok düşündüm.

-          Tamam. Allah, Allah, ben yokken neler olmuş neler? Devam et…

-          Biliyorsun eve telefon almadık. Sebebi arayan erkek olursa konuşurum, erkek sesi duyarım, yanlışlıkla alo derim, karşıdaki erkekte benim sesimi duyar. İnancımız hiçbir şekilde mahrem olan erkek sesini duymamak, kadın sesimizi erkeklere duyurmamaktı.

-          Evet…

-          Biliyorsun, ne sen arkadaşlarının eşlerini gördün, ne senin arkadaşların beni gördü. Ders yapmak için birbirimize gidip geliyoruz. Arkadaşların bize geliyor. Hiçbir şekilde kadınlar erkeklerimizle konuşmuyor. Erkekler kadınlarımızla konuşmuyor. Hiçbir erkek arkadaşımız kadınlarımızı tanımıyor. Yolda sokakta görseler, bizi asla tanımayacaklar.

-          Evet, Meryem de, bunları niye anlatıyorsun.

-          Geleceğim acele etme.

 

Eşim sorgulayarak başladığım konuşma tarzından hoşlanmamıştı. Ama eşimle konuşacağım şeyleri iki gün boyunca kurmuştum. Çünkü eşim iki gün başka şehre göreve gitmişti. Yalnız başıma evde kalmış. Kadın başıma, çocukla, gündüzümü, gecemi evde geçirmiştim. Uzun, uzun düşünmeye, düşündüklerimi kocama nasıl anlatacağımı planlamaya vaktim vardı. Her zaman eşimle dini konularda, dini yaşantımızla ilgili konuşmalar yapardık. Ancak konuşma konumuz genellikle aynı olurdu. Birbirimizi hiç rahatsız etmezdi. Bu sefer eşim beni şaşkınlıkla dinliyor. Sıkılıyor, ne yapacağını bilmiyordu. Huy olarak çok iyi olan eşimin bana saygısını, sevgisini biliyorum. Bu konuda hiçbir şüphem yoktu. Çoğu erkekler gibi, beni susturmaya kalkmaz, sonuna kadar dinlerdi. Şimdi de dinliyor, ama konuşma biçimimden rahatsız oluyordu. Çünkü evlilik hayatımız boyunca hiç böyle konuşmamıştık.

 

-          Şehir dışına göreve gitmişsin.

-          Evet, Ankara’daki şubeye acil gittik. Orada büyük bir arıza varmış. Biliyorsun şirketin bakım servisinde çalışıyorum.

-          Evet, biliyorum, neyse… Sen bana haber vermeden gittin. Herhalde arkadaşlarına tembih etmişsin. Eve uğrayın, ailemin ihtiyacı varsa sorun diye…

-          Evet, öyle tembih ettim.

-          Tamam da, arkadaşların benimle konuşuyorlar mı ki? Biz erkeklerle konuşuyoruz mu ki? Sen büyük ihtimalle yarın geliriz demişsin.

-          Evet…

-          Ama iki gün geçti.

-          Anladım, sonuca gel, ne oldu? Meraktan ölüyorum.

-          Arkadaşların iki torba erzak almışlar. Yediğin sucukları da onlar almış. Benimle konuşmayacaklar ya, oturup bir mektup yazmışlar. Eve kadar gelmişler. Erzak dolu iki torbayı kapının önüne koymuş, zile basıp kaçmışlar.

-          E…

-          Kapıya yaklaştım. Kim o diye seslendim. Ses yok. Gözetleme deliğinden baktım. Kimse yok. Kapıyı hafif açarak baktım. Kimse yok. A bir de ne göreyim kapının önünde iki torba… Eğildim içlerine baktım. Erzak dolu, birinde de bir mektup. Dur mektubu getireyim.

 

Hemen yatak odamıza gidip, yastığın altına koyduğum mektupla eşimin yanına geldim. Mektubu okuması için ona uzattım. Eşim mektubu eline aldı. Sessizce okumaya başladı. Ona,

 

-          Sesli oku.

-          Sen okumadın mı?

-          Okudum da, yine de sen sesli oku.

 

“Selamünaleyküm bacım.

 

Eşin Yusuf kardeşimiz acil görevle Ankara’ya gitti. Büyük ihtimalle yarın gelecekmiş. Bize, eve gidip haber verin, ihtiyacı varsa görün dedi. Bizde markete uğrayıp ihtiyacın olur diye torbadaki erzakları aldık.

 

Allah’a emanet ol”

 

-          Allah, Allah Meryem… Arkadaşlarım seninle konuşmadı mı?

-          Nasıl konuşsunlar ki? Bizim inancımızda mahrem olan erkek ve kadınlar birbiriyle konuşuyorlar mı?

-          Ha, hayır elbette konuşmayacaklar. Peki, ne var bunda?

-          Bunda bir şey yok. Ama benim asıl ihtiyacım torbadakiler değildi ki?

-          Neydi?

-          Biliyorsun ben bu şehre gelin geldim. Burayı bilmiyorum. Sende pek gezdirmiyorsun. Çalıştığın işyerini bile bilmiyorum. Bilsem de gelip seni arayamam. Çünkü o zaman işyerine gelip seni ararken erkeklerle konuşmam gerekiyor. Üstelik sen ne olursa olsun işyerime gelme demiştin. Sen sabah gittikten sonra oğlan ateşlendi. Elimden ne geliyorsa yaptım. Çocuğun ateşi bir türlü düşmedi. Tek umudum akşam senin gelmendi.

-          E… Komşulara falan uğrayıp sormadın mı?

-          Allah aşkına Yusuf, geldiğimizden beri, apartmandaki hangi komşuya gittik? Hangi komşuyla ilişki kurduk? Kim bize geldi? Kadınlar bizim kılığımıza kıyafetimize baktı, bizi dışladı. Zaten biz de onları doğru dürüst Müslümanlığı yaşamıyor diye dışlıyoruz. Beş katlı apartmanda on aile var. Ama bizim hiç biriyle ilişkimiz yok. Arkadaşlarının evinin nerede olduğunu dahi bilmiyorum. Bu şartlarda nasıl komşulara giderim? Nasıl arkadaşlarına giderim?

-          Peki, ne yaptın? Ne oldu? Oğlan şimdi nasıl, iyi mi?

-          Oğlan iyi merak etme… Ben o gün akşama kadar senin gelmeni bekledim. İstedim ki, sen gelince oğlanı hastaneye götürelim. Ama sen gelmedin. O gün benim asıl ihtiyacım çocuğumun hastaneye götürülmesiydi. Allah korusun ateş iyice yükselirse ölüm tehlikesi vardı.

-          Allah korusun Meryem sen ne biçim konuşuyorsun?

-          Öyle tabi, ateş yükselirse ben ne yapacaktım? Nereye, kime, nasıl gidecektim?

-          Doğru, durum çok kötü… Peki, anlatmaya devam et ne oldu? Belli ki bir şey olmuş?

-          Senin gelmeyeceğini öğrenince beynimden vurulmuşa döndüm. Erzak torbalarını içeriye alıp saatlerce ağladım. Benimle birlikte oğlan da ağlıyordu. Ateşi gittikçe yükseliyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bir ara zar zor uyuttum. Bir iki saat uyudu. Tekrar uyandı. Bir şey yemiyordu. Önceden aldığımız ilaçların hepsi bitmişti. Çaresizdim, vakit gece yarısına gelmişti. Oğlanın ateşi gittikçe yükseldi. Baktım evladımız gidiyor… Hemen giyindim. Dış kapıyı açıp, karşıdaki komşunun kapısını çaldım.

-          Şu her gün içtiğini söylediğim, sarhoşun mu?

-          Evet, o sarhoşun.

-          Allah, Allah, yahu onun kapısını çalacağına başkasınınkini çalsaydın ya…

-          Allah aşkına ben ne yaptığımı biliyor muyum? Sarhoş dediğin adamın kapısını çaldım.

-          E…

-          Kapıya adam çıktı. Durumu ona anlattım. Tamam kızım dedi. Hemen içeri girdi. Biraz sonra eşiyle birlikte kapıya çıktılar. Bende oğlanı aldım. Apar topar hastanenin aciline gittik.

-          E… Allah, Allah, neler olmuş ya?

-          Hastanede oğlana serum verdiler. Serumun içine birçok ilaç koydular. Doktor benimle değil adamla konuşuyordu. Bana pek bir şey söylemediler. Karısı geldi. Kızım görüyorsun çocuğa serum veriyorlar. Doktor niye bu kadar geç kaldınız diye soruyor. Eğer getirmeseymişiz sabaha çıkmazmış. Ağlamaya başladım. Kadın beni kucağına aldı. Ağlama kızım. Çocuk ne zamandan beri böyle? Eşin nerede? Deyince olup biteni anlattım. Kadın bana çok kızdı. Şunun şurasında komşuyuz. Madem çocuk sabahtan beri hasta, insan çıkıp gelmez mi diye çok kızdı.

-          E sonra ne oldu? Artık çatlatma adamı, neticeye gel.

-          Ne kadar duyarsızsın? Ben çektiğim acıları, korkuları sana anlatıyorum. Sen sanki, herhangi bir olaymış gibi dinlemek istiyorsun.

-          Olur mu öyle şey Meryem? Senin çocuğunsa, benim de çocuğum. Ben sonunda ne oldu onu merak ediyorum.

-          Çocuğa serum verilince uyumaya başladı. Doktor bizi salmadı. İki saat gözaltında kalacak dedi. Komşumuzla birlikte acilde bekledik. İki saat sonra doktor gelip tekrar muayene etti. Sevinçli haberi verdi. Önemli bir şey kalmamış. Reçete yazarak elimize verdi. Bana dönerek, madem annesi sensin, şu iğneleri yaptıracaksın. Biz şimdi ilk iğneleri serumla verdik. Şu hapları üç saatte bir yarımşar vereceksin dedi. Ama ilaçları alacak param yoktu ki… Hastaneden çıktık. Komşu ilaç almak için nöbetçi eczaneye giderken, amca benim param yok dedim. Merak etme kızım bende var dedi. İlaç paralarını verdi. Eve geldik. Dün amca iğneci getirdi. Çocuğa günde iki defa iğne vuruldu. Sen gelmeden biraz önce iğneci gitmişti. Oğlan iğneyi yiyince derin uykuya daldı. Onun için şimdi rahat konuşuyoruz.

-          Şimdi iyi değil mi oğlan?

-          Evet, şimdi iyi…  Doktorun dediğine göre, bir hafta içinde normal hale gelirmiş. Zaten ilaçları bir hafta yetecek kadar verdi. İlaçlar bitince kontrole gideceğiz.

-          Şükür… Oğlanın iyi olduğuna sevindim. Peki, bütün konuşacakların bunlar mı? Yorgunum, uykum var. Yatalım artık.

-          Ne yatması, benim daha konuşacaklarım var.

-          Konuş o zaman…

-          Bu anlattıklarım konuşmama neden olan olaylar… Bu olaydan sonra çok düşündüm.

-          Neyi?

-          Din anlayışımızı, kılığımızı, kıyafetimizi, dini yaşantımızı, din adına bildiklerimizi…

-          Ne yani, inançlarımızı, yaşantımızı mı sorguladın?

-          Evet…

-          Nasıl yani?

-          Biliyorsun, biz hep kendimizi doğru bildik. Başka Müslümanların yaşantılarını, zayıf, eksik, imanı yetersiz bulduk. Kendimize göre bir yol çizdik. Müslüman kardeşlerimizle bile ilişki kurarken, erkeklerimizi kadınlarımızı asla bir araya getirmedik. Konu komşuyla ilişki kurmadık. Ama olaylar öyle gelişti ki, ben sarhoş dediğimiz adama, ailesine muhtaç kaldım. Allah razı olsun, onlar, “siz bizi adam yerine koymadınız” demedi. Hastaneye koşturdular. Gecelerini bizim için harcadılar. Yanımda param yoktu. İlaçları aldılar. Yol bilmez, iz bilmezdim, iğneci bulup getirdiler. Hanımı Fatma teyze her gün uğrayıp çocuğa baktı. Oğlan bizim ilk evladımız. Başımızda bir büyük yok. Ben kendim çocuğum. Çocuk bakmasını tam bilmiyorum. Sen ilk defa baba oluyorsun. Babalık nedir tam bilmiyorsun. Bütün bu olaylar, bizim gittiğimiz yolun yanlış olabileceğini düşündürdü.

-          Ne yani, peçeni, çarşafını çıkarıp, erkeklerle mi konuşacaksın? Sarhoş olduğunu bildiğimiz ailelere selam verip, konu komşuluk mu yapacağız?

-          Hatırlıyor musun? Bir bayram günü, akrabalardan birine uğramıştık. Orada da kadın erkek ayrı oturmuştuk. Uğradığımız aile de Müslüman’dı. Hatta eşi, dini konularda mücadele ediyor, yazılar yazıyordu. Sana birçok şey anlatmıştı. Sen gelip benimle paylaşmıştın. O adamın anlattığını yanlış bularak tatmin olmamıştık. Daha sonra, tekrar bir bayramda uğradığımızda, aranızda konu tekrar açılmış, adam anlattıklarına inanmadığımıza üzülmüş, anlattıklarını delilleriyle bize küçük bir yazı yazarak göndermişti.

-          Evet hatırlıyorum.

-          Biz o yazıyı okuyup, arkadaşlara göstermiştik.

-          Evet, arkadaşlar yazıyı okuyunca, yakın bu yazıyı. Sapık bu adam demişlerdi.

-          Evet, sen benim yakmam için yazıyı bana vermiştin. Ben o yazıyı yakmayıp saklamıştım. Çünkü memleketime gidince orada güvendiğim hocalara gösterecektim.

-          Konunun yazıyla ilgisi ne?

-          Ben bu olaydan sonra yazıyı sakladığım yerden çıkardım. Defalarca okudum. Adam haklı. İstersen bir de beraber okuyalım.

-          Tamam okuyalım. Hadi getir.

 

Yazıyı getirerek eşime verdim. Yüksek sesle okumasını söyledim.

 

“Selamünaleyküm,

 

Kıymetli kardeşim.

 

Aramızdaki konuşmalara tepkini anlıyorum. Çünkü uzun zamandır belirli bir kültürle yetişmiş, kendine yaşam kurmuş insanların, duydukları farklı fikirlere karşı tepkileri normaldir.

 

Konuştuğumuz ana konular şunlardı. Dünyada kadın olsun, erkek olsun Müslümanlarının temel görevi… Kadınların giyim kuşamı… Müslümanların, akraba, konu komşu ilişkileri...  Müslüman erkeklerle, Müslüman kadınların ilişkileri…

 

Allah dinini tüm insanlara cehaletten bilgiye ulaştırmak için göndermiştir. Allah’ın gönderdiği dini, önce resuller, sonra bütün Müslümanlar insanlara duyurmak, yaşamlarına aktarmakla sorumludurlar. İslam’ın ilk tebliğ edilmesinden itibaren, Müslümanlar etrafındaki bütün insanlara dini anlatmaya başladılar. Toplumdaki fakire, yoksula, yetime, ihtiyaç sahibi olanlara sahip çıktılar. Müslümanların sahip çıktığı insanların çoğu putperestti. Müslümanlar tarihi olayların böyle geliştiğini bilmesine rağmen, değişik düşüncelere sahip oldular. Birçoğu kapalı cemaatler oluşturdular. Bırakın toplumdaki dine karşı olanları, Müslümanları bile, bizden, bizden değil diye ayırdılar. Kendilerinden olmayan Müslümanları sapıklıkla, cahillikle, dinsizlikle suçladılar. Nereden uydurdularsa bir fırka-i Naciye (kurtulmuş fırka) uydurdular. Herkes kendini fırka-i Naciye ilan etti. Kalanları cehenneme yolladı. Allah’ın resulü ve arkadaşları Müslüman kâfir demeden, bütün insanlara sahip çıkarken, kapalı cemaatler oluşturanlar, Müslümanlara bile sahip çıkmadılar. Çıkmadıkları bir yana, selamı, ilişkiyi kestiler. Bugün ben görüyorum. Mahallemde bir cemaate mensup aile oturuyor. Kendisi gibi olmayan, komşularıyla ilişkileri kesmişler. Kimseye gelip gitmiyorlar. Komşuluk haklarına riayet etmiyorlar. Ben Müslüman olduğum halde… Allah’ın dini uğruna mücadele verdiğimi bildikleri halde, bana bile selam vermiyorlar. Hâlbuki sizde biliyorsunuz. Kaç defa Allah’ın dininin propagandasını yapıyor diye kaç defa yargılandım. Yıllarca cezaevlerinde yatırıldım. Şimdi onlara sorsak, siz resulün sünnetine uyuyor musunuz? Evet derler. Peki, resulün sünnetinde, Müslüman olmayanlarla ilişkiyi kesmek var mı? Müslümanları, sapık, cahil, kâfir diye suçlamak var mı? Müslüman olsa dahi, dinin gereklerini yerine getirmeyen, böylece günah işleyenlerle ilişkiyi kesmek var mı? Aksine, onlara Allah’ın gerçeklerini en güzel şekilde anlatmak… Onları içinde bulundukları halden en güzele çıkarmak için sahip çıkmak var. Farklı görüşte olabilirsiniz. Farklı görüşte olunca Müslümanları, insanları dışlamaya hakkınız var mı? Peygamberin arkadaşları da farklı fikirlerdeydi. Hatta ayetlerin gelmediği zamanlarda, peygamberin arkadaşları peygamberle bile ters düşerlerdi. Peygamber arkadaşlarıyla fikir alış verişi (istişare) yapar. Arkadaşları ey resul eğer bu konuda ayet yoksa bizim fikirlerimiz var diyerek resule itiraz ederlerdi. Resulde bundan dolayı Allah’a şükrederdi. Bugün insanlar farklı düşünüyor diye hemen kâfir, sapık, cahil ilan ediliyorlar, niçin? Gerçekten peygamberin yolundan gidenler böyle yapar mı? Haydi, tarihten, ayetlerden, hadislerden yaptıklarınıza dair bir delil gösterin. Komşularımız İslam’a göre yaşamıyor. Hatta bazıları içki içiyor. Öyleyse onlarla selamlaşmayalım. Kapılarını çalmayalım. Gelip gitmeyelim. Derken, bu yaptıklarınıza bir tane delil gösterin. Hâlbuki tersine, onlarla selamlaşmaya, ilişkiyi kesmemeye, her fırsatta İslam’ı onlara anlatma yönelik deliller, o kadar çok ki? Bu konuda yüzlerce ayet, hadis, tarihi olay var. Bütün bunları nasıl göz ardı edersiniz? Kendinize göre yaşam kurup adına İslam dersiniz?

 

Allah’ın ayetlerini bütün Müslümanlar, kadın olsun, erkek olsun tebliğ etmekle görevlidirler. Diyorsunuz ki, efendim kadınlar kadınlara, erkekler erkeklere dini anlatsın. Allah aşkına bunu neye göre söylüyorsunuz? Allah resulü ve arkadaşları, kadın olsun erkek olsun, hiç fark etmeden, herkes her fırsatta herkese ayetleri tebliğ ettiler. Hem de Müslümanlara değil. Düpedüz putperestlere. Müslüman kadın, putperest bir erkeğe çekinmeden dini tebliğ etti. Müslüman bir erkek çekinmeden putperest bir kadına dini tebliğ etti. Buna rağmen sizler, kadınlarınızı erkeklerinizle karşı karşıya getirmiyorsunuz. Neymiş efendim, kadının sesi erkeğe, erkeğin sesi kadına harammış. Nereden çıkardınız bunu? Siz peygamberin hanımı Ayşe’nin önemli fakihlerinden olduğunu, erkek Müslümanların ona gidip ders aldıklarını bilmiyor musunuz? Aynı zamanda Ayşe’nin büyük hadisçilerden olduğunu, birçok fakihin, Müslüman’ın ondan hadis öğrendiğini bilmiyor musunuz? Ki, ondan hadis öğrenenlerin geneli erkek Müslümanlardandı.

 

Kadınların örtüsüyle ilgili olarak ayetlerde, açık şekilde başların örtülmesi emrediliyor. Ayetin uygulamasında resule sorulduğunda, kadınların ellerinin, yüzlerinin açık olacağını, elbiselerini o şekilde giyeceklerini resul söylediği halde, sizler kadını tamamen kapatıyorsunuz. Hiçbir erkeğin görüp tanıyamayacağı hale getiriyorsunuz. Kadının erkekle, erkeğin kadınla konuşmasını yasaklıyorsunuz. Deliliniz ne? Sizin yaptığınızın aksine o kadar çok delil var ki? Yani size göre, her Müslüman erkek, Müslüman hanımlara şehvetle mi bakıyor? Müslüman kadınlar Müslüman erkeklere güvenmiyor mu? Müslüman erkekler Müslüman erkeklere güvenmiyor mu? Yani her Müslüman erkek, aman Müslüman kardeşim karımı görmesin, ne olur ne olmaz mı diyor? Allah aşkına bu saçmalık niye? Siz hiç ayet okumuyor musunuz? Bütün Müslümanlar, kadın erkek fark etmez, hepsi birbirinin dostu, kardeşidirler. Birbirlerinin ırzının, namusunun teminatıdırlar. Müminler müminlere güvenir. Ama size bakarsak, hiçbir Müslüman erkek, diğer Müslüman kardeşine güvenmiyor. Allah resulü kadının yüzü görünebilir dediği halde, kadını tepeden tırnağa kadar kapatıyor. Müslüman kadınların Müslüman erkeklerle, hatta kâfir erkeklerle bile konuşmasını din yasaklamamasına rağmen, sizler yasaklıyorsunuz. Bu konudaki ayetleri, hadisleri hiçe sayıyorsunuz. Niçin? Bu kadar ayetlere, hadislere aykırı davranıp nasıl sünnete, Allah’a uyuyoruz diyebiliyorsunuz?

 

Şimdi düşünün. Başınıza bir şey gelse, akrabalarınız uzakta olsa. Karınıza, çocuklarınıza kim yardım edecek? Müslüman kardeşleriniz değil mi? Mesela yolda giderken, çarşaflı, peçeli bir kadının başına bir şey geldi. Hiçbir erkek, yahu bu bizim bacımızdır, zor durumda kaldı, yardım edelim demeyecekler mi? Gidip sormayacaklar mı? Öyle garip bir yaşamınız var ki, ayetlere, hadislere, ilk Müslümanların hayatlarına uymuyor. Hiç biriniz, arkadaşlarınızın kadınlarını tanımıyorsunuz? Bir kardeşinizin başına bir şey gelse, gidip karısına yardım edemezsiniz? Allah aşkına bu ne biçim Müslümanlık? Bu nasıl, Müslümanlar Müslümanların yardımcısı olma anlayışıdır? Bir din uydurmuşsunuz… Ayetlerle ilgisi yok… Hadislerle ilgisi yok. İlk Müslümanların hayatlarıyla ilgisi yok. Müslüman âlimlerin fıkıh kaideleriyle ilgisi yok. Tamamıyla bambaşka bir hayat kurmuşsunuz. Adına Müslümanlık demişsiniz. Söyleyin Allah aşkına, bu ne büyük cesaret? Kendi anlayışlarınızı, yaşamınızı, İslam dini diye tanımlıyorsunuz? Kendinizi Müslüman diye tanımlıyorsunuz? Allah’ın ayetlerine aykırı olarak yaptığınız bu şeyleri, Allah’ın dini diye tanımlayarak, niçin Allah’a isyan ediyorsunuz? Allah’ın arkasından dolap çeviriyorsunuz?

 

Resulün üvey kızları vardı. Onlar putperestlerle evliydi. Hatta bir tanesi, Peygamberin en büyük düşmanı amcası (Hişam Bin Melik’in) Ebu Cehil’in geliniydi. Kızlar Müslüman oldu. Babalarına, kocalarımızı terk edelim mi diye sordular. Peygamber hayır dedi. Bilmiyor musunuz? Medine’de, bayramlarda, düğünlerde oyunlar olurdu. Pehlivanlar güreş tutar. Delikanlılar kılıç oyunları oynardı. Resul hanımlarıyla katılırdı. Müslümanlar hanımlarıyla katılırdı. Hep birlikte seyrederlerdi. Hatta bir keresinde milletin gözünün önünde, peygamberin hanımı Ayşe, peygamberin göğsüne başını dayayıp uyuyakalmıştı. Sizler bu olayları bilmiyor musunuz?

 

İslam hukukçuları, ayetlerden, hadislerden giderek kadının, erkeğin giyimini tayin etmişlerdir. Bu konuda aralarında ihtilaf yoktur. Kadının yüzü açıktır. Peçe yoktur. Arap kadınları çölde kum tozlarından yüzlerini korumak için peçe takarlardı. Sadece Müslümanlık geldikten sonra mı? Hayır, putperest Arap kadınları da peçe takarlardı. Peçenin Müslümanlıkla bir ilgisi yoktur. Peçe, süsüne düşkün, yüzünü korumak isteyen Arap kadınlarının ta putperestlik devrinden kalma giyim şeklidir. Peygamber, Müslüman kadınların yüzünün, elinin açık olacağını açıkça ifade etmiştir. Böyleyken bazı Müslümanların illaki peçe şarttır demeleri, Allah’a rağmen, resule rağmen, din adına din uydurmalarıdır. Bu en büyük suçtur. Kaldı ki şöyle düşünün, kadınların yüzlerini örtme şartı olsaydı ne olurdu? Kâfir erkekler, çarşafları giyer, peçeleri takar, Müslümanlar arasına dalarlardı. Kimse de onlara karışamazdı. Onlarda güzelce ajanlık yapar. Müslümanların en mahrem yerlerine girer. Yapacaklarını yaparlardı. Onun için asla, ne resul, ne de arkadaşları, kadınların yüzlerini kapamalarını istememişlerdir. Hele Müslüman kadınların erkeklerle, Müslüman erkeklerin kadınlarla konuşmamaları gerektiği, saçmalıktan başka bir şey değildir. Çünkü her Müslüman, kadın olsun, erkek olsun, diğer Müslüman kardeşinin güvenidir, teminatıdır. Müslümanlar arasında güvensizliği doğuracak anlayışlarla kurulan her mantık, düşünce, uygulama, fitneden başka bir şey değildir. Allah’a düşmanlıktır. Çünkü Allah müminleri müminlere dost, kardeş, yardımcı kılmıştır.

 

Değerli kardeşim. Müslümanlık diye yaşadığınız tüm konularda, ayetlerden, hadislerden, peygamberin arkadaşlarından delil getirmek zorundayız. O nedenle düşündüğünüz, inandığınız, yaptığınız her şeyin delilini, ayetlerden, hadislerden, fıkıhtan bulmak zorundasınız. Değilse sizin Müslümanlık adına ortaya koyduğunuz her şey uydurmadan ibarettir. Müslümanlıkla bir ilgisi yoktur. Sadece kendinizi kandırmış olursunuz. Şunu unutmayın! Sizin İslam adına düşündüğünüz, yaptığınız her şeyin aleyhine, ayet, hadis, tarihi olay, fıkıh hükmü vardır. Onun için size tek kelimeyle soruyorum. Siz hangi dini yaşıyorsunuz? Eğer İslam diyorsanız, İslam’ın temelini teşkil eden ayetler, resulün ortaya koyduğu sünnet, peygamberin arkadaşlarının hayatları, Müslüman hukukçuların ortaya koydu fıkıh kaideleri sizi yalanlıyor. İslam’ı uygulayan bir yönetim olsa, sizi şeriat mahkemesinde dini saptırmakla yargılardı.

 

     Yazdıklarımı iyi düşünün, delillerinizi iyi araştırın, gerçekten Allah’a inanıyorsanız, Allah’ın dinini yaşayın… Müslüman kardeşiniz olarak size tavsiyem budur.

 

Selamünaleyküm. Allah’a emanet olunuz. “

 

-          Aleykümselâm… Evet, Yusuf ben bu mektubu bu olaylardan sonra defalarca okudum. Biz bu mektubu alıp okuduğumuzda hiç önem vermedik. Allah beni öyle bir duruma düşürdü ki, bu mektupta söylenenlerin hepsi başıma geldi. Ben en çaresiz zamanımda Müslüman kardeşlerimi yanımda bulamadım. Çünkü Müslüman kardeşlerim beni tanımıyor, benimle konuşmuyordu. Neden? Ayet mi emrediyor? Hadis mi emrediyor? Fıkıh mı emrediyor? Söyle Allah aşkına kim emrediyor?

-          Meryem niye böyle konuşuyorsun? Üstatlarımız ne dedi?

-          Bırak Allah aşkına üstatları. Ağızlarından bir kerecik olsun ayet işittik mi? Hadis işittik mi? Fıkıh kaidesi işittik mi? Şöyle yapmayın günah. Böyle yapmayın günah. Delil nerede, yok. Onlardan söylediklerinin delillerini isteyelim bakalım ne diyecekler.

-          Yani sen, biz hepten yanlış mıyız diyorsun?

-          Yok, tamamen yanlışız demiyorum. Yanlışlarımız çok diyorum. Al işte yüzüne bakmadığımız, sarhoş diye adam yerine koymadığımız, selam vermediğimiz, gelip gitmediğimiz karşı komşumuza sığınmak zorunda kaldım. Yaptığımız yanlışlar yüzünden sarhoşa muhtaç kaldık. Muhtaç kalarak yanlışlarımız yüzümüze çarpıldı. Bunun bir anlamı yok mu?

-          Ne gibi?

-          Hala anlamıyorsun, ne gibi diyorsun. Pes doğrusu…

-          Allah aşkına çatlatma adamı, ne söylemek istiyorsan açıkça söyle, açılmak mı istiyorsun?

-          Hâşâ…  Böyle kötü fikirli olma… Ben şöyle diyorum. Biz Müslüman olarak, etrafımızdaki insanlara, Müslümanlığı, Müslümanların insanlığını göstermek zorunda değil miyiz?

-          Zorundayız…

-          Ama ne oldu? Biz etrafımıza ne Müslümanlığı gösterdik, ne de Müslümanlığımızın insanlığını. Allah bize siz bu işi beceremediniz, bakın insanlık neymiş dedi, sarhoş dediğimiz adam ve ailesinin insanlığını gösterdi. O sarhoş adam ve ailesi, kendilerine vardığımda bana ne demedi. Siz bizi adam yerine koymuyorsunuz, ne haliniz varsa görün demedi. Parasıyla, puluyla, arabasıyla gece vakti bizim için koşturdu. Ben artık öyle inanıyorum ki, böyle bir şey onların başına gelseydi, biz hiç ilgilenmezdik. Mesela adam hasta olsaydı. Kapımızı çalsalardı. Sen kadın diye karısıyla konuşmaz. Yardım edip hastaneye götürmezdin. Sarhoş herif layığını buldu derdin.

-          Yani biz bu muyuz?

-          Değil miyiz? Söyle Allah aşkına dönüp bakar mıyız?

-          Valla Meryem sen çok dolmuşsun. Ne söylediğini bilmiyorsun…

-          Yusuf ben ne söylediğimi gayet iyi biliyorum. Ama sen duvar gibisin. Asla anlamak istemiyorsun. Benim iki gün boyunca çektiğim acıları düşünmüyorsun. Kafamdaki fikir yorgunluğunu, sorguları anlamıyorsun.

-          Ne yapacağız o zaman?

-          Şimdi yatalım, tekrar düşünelim. Bu mektubu tekrar okuyalım. Ayetlere, hadislere, fıkıh hükümlerine bakalım. Tarih kitaplarını okuyalım. İlk Müslümanların hayatlarına bakalım. Ona göre yaşayalım.

-          Ne yani gittiğimiz yolu terk mi edelim?

-          Ne yolu Allah aşkına? Gittiğimiz yol, yol mu? Ne ayete, ne hadise, ne fıkıh kaidesine, ne de ilk Müslümanların hayatına dayandırabiliyoruz… Söyle dayandırabiliyor muyuz?

-          Hayır…

-          Öyleyse, bizde araştıralım, inceleyelim. Bize mektup yazan gibi, düşündüklerimizi, yaptıklarımızı, göğsümüzü gererek iddia edebilelim, savunabilelim.

-          Haklısın galiba…

-          Haklıyım tabi... Bu olay bize ders olsun. Yarın postaneye git, eve bir tane telefon için müracaatını yap. Ben bundan sonra peçe takmayacağım. Haberin olsun… Yarından itibaren komşularımla tanışmaya başlayacağım. Eskiler komşu komşunun külüne muhtaçtır derlerdi anlamazdım. Başıma gelenler külün ne olduğunu bana gösterdi. 

-          Meryem acele karar verme…

-          Yok, yok, benim kararlarım acele değil… Artık benim gittiğimiz yola inancım kalmadı. Ben yeniden İslam’ı, Allah’tan, resulden öğrenmek istiyorum. Artık insanların şu günah, şu sevap demelerine, delillerini göstermeden inanmak istemiyorum. Sen ne yaparsın bilmem… Öyle açılıp saçılmam. Madem peygamberimiz kadın elini, yüzünü gösterebilir diyor, gösteririm. Madem Müslüman erkekler, kadınlar, birbiriyle konuşabilir diyor, konuşurum. Ben derdimi, Müslüman erkek kardeşim varken ona söyleyemeyeceğim de kime söyleyeceğim? Yeter artık bağnazlığımız. Ben bağnazlığımız yüzünden evladımı kaybediyordum. Senin haberin var mı?

-          Tamam, Meryem, dilediğin gibi yap. Söz yarın telefon için postaneye müracaat edeceğim.  

-          Ha unutma amcaya seksen lira ilaç parası borcumuz var. Gerçi adam, taksisiyle oraya buraya koşturdu, taksi parası vermek lazım ya, sordum asla olmaz dedi.  Komşuyuz şurada ne taksi parası dedi?

-          Ben yarın amcaya parasını vereyim. Yaptığı yardımdan dolayı teşekkür edeyim.

-          Olur… Ha bir akşam bize gelmek istiyorlarmış… Geçmiş olsun diyeceklermiş. Gerçi Fatma yenge her gün geliyor ama, herhalde amcada oğlanı gözüyle görmek istiyor. Sen yoksun diye çekinip gelemiyor.

-          Gelsinler…

-          Ne zaman?

-          Yarın akşam gelsinler.

-          Ben amcaya hastane, eczane derken alıştım. Ayrı oturmak istemiyorum. Dış kıyafetimi giyer otururum.

-          Hayda nereden çıktı Meryem? Güzelce ayrı otururuz.

-          Yok, artık bu saatten sonra amcayla ayrı oturmam. Onu bırakıp hanımıyla ayrı oturmamız, ona hakaret olur. Söyle Allah aşkına, Müslüman kadının kıyafeti, topluma, yabancılar arasına çıkmak değil mi?

-          Evet

-          O zaman, ben niçin kıyafetimi giyip, sadece elim yüzüm görünerek, amcanın yanında oturamayacağım?

-          Peki, sen bilirsin. Artık sana söyleyecek sözüm yok. Belli ki inançlarımızdan, yaşantımızdan vazgeçmiş gibisin…

-          Hayır vazgeçmedim. Ama şu anki inançlarımızın, yaşantımızın doğruluğundan şüpheliyim. Gerçeğini öğreninceye kadar, diğer Müslümanlar gibi normal davranacağım.

-          Yani biz anormal miydik?

-          Değil miydik? Normal olduğumuz için mi, arkadaşların kapıya torbaları, mektubu bırakıp kaçtılar. Bunu ben insanlara anlatsam katılarak gülerler.

-          Tamam Meryem, yol yorgunuyum, yatalım artık. Önümüzdeki günlerde konuyu enine boyuna tartışırız.

-          Tartışalım.

,

Son Güncelleme (Çarşamba, 29 Ağustos 2012 11:33)

 

Degerli Yazarimiz MEHMET ÇOBAN Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Cumartesi, 16 Ocak 2010.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün572
Dün1148
Tüm Zamanlar4529360
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 48 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 5236
İçerik : 1505
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?