Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon Anlamak ya da Anlamamak (*)

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 18
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri
Çizgiler Arasında:
Kırıldığım noktalar, arkaya bakıp da düşününce, var elbette. Bazen gülüp geçiyorum, bazen içime dert oluyor düşüncelerim. Sonra “boş ver” diyorum kendi kendime. “Dost, dost” diye andığım insanlar yok artık sağımda solumda. Zaman çoktan geçmiş, ölüm ayakucumda. Beynim girift bir bilmece, çöz, çöz bitmiyor, geleceğim aynanın öte yanında. Her şey aklımın içinde, bir sevda “Kızılelma”, git, git tükenmiyor. Düşüncelerimi serdim önüme bir, bir seçiyorum ha varsın ha yoksun, yalnızlığı yaşıyorum. Aklımın içinde hep o bir var…
Hayatımda bir kere mektup yazmadım!..
Masal dinlemedim ninemden, türkülerle büyümedim!..
Bir tane şiir bile ezberlemedim, şarkıların sözünde kendimi bulamıyorum!..
Penceremde hiç çiçek büyütmedim, bir fidan dikmedim, çimenlerde yatıp uzanmadım!..
Karlar üzerinde yuvarlanmadım, kar topu oynamadım!..
Hayvanlara hiç yakın olmadım, onları okşamadım, sevmedim, bir kuzuyu kucağıma almadım, kedilerle oynamadım, köpek
yavrularına dokunmadım, bir buzağının baharla tanışmasını seyretmedim!..
Bir dağın yamacındaki gözeden eğilip kana kana su içmedim!..
Dağlarda haykırıp sesimin karşı yamaçlardan geri gelmesini beklemedim!..
Bir defa bir ağacın gölgesinde yatıp uyumadım!..
Karanlık gecelerde, sırt üstü uzanıp yıldızları seyretmedim, onlardan kendime bir arkadaş seçmedim, her baktığımda “işte o benim yıldızım” diyip yarenlik yapmadım!..
Hiç kimseden nefret etmedim, isyankâr olmadım, kin tutmadım, bağırıp çağırmadım, kavga etmedim!..
Haksız olduğumu anladığımda üzüldüm, özür dilemedim!..
Hayatımda hiç korku yaşamadım, karanlık gecelerde ağlamadım, şimşekler çakıp gök gürlediğinde ürpermedim!..
Bir defa bile Allah’ı hatırlamadım, içimden gelerek dua etmedim, gözyaşlarım akarak ondan yardım istemedim!..
Ayda en az bir kitap okuma alışkanlığım olmadı, günlük bir gazeteyi, aylık birkaç dergiyi sürekli takip etmek gibi alışkanlığım olmadı!..
Ara sıra da olsa sinemaya ya da tiyatroya gitmedim!..
Herhangi bir sporu düzenli olarak yapmadım!..
Sanat dallarından biriyle ilgilenmedim!..
Anamın yanaklarından bir defa bile öpmedim, başımı dizine koyup yatmadım, onun dualarıyla evden çıkmadım!..
Çocukluğumda babamın elinden tutup gezmelere gitmedim!..
Ben hiç hayâl kurmadım, hayâllerimle yaşamadım, alıp başımı kaçmadım, kendimle kavga etmedim!..
Ben hiç sevmedim, âşık olmadım, sevdiğimi kimseye söylemedim, kıskanmadım, öfkelenmedim.
Şöyle bir taşın üzerine oturup da kuşları uçarken seyretmedim, arkalarından bakıp bakıp düşlere dalmadım!..
Arılar kovanlarına girip çıkarken seyretmedim, karıncaları çalışırken izlemedim!..
Bir gün bile olsa güneş ufukta doğarken ve batarken sonuna kadar seyretmedim!..
Yağmurun altında saatlerce dolaşmadım, ıslanıp hasta olmadım!..
Bir kez “ben kimim?” diyerek kendimi tanımak için kafa yormadım!..
Erzurum’da bar, Elazığ’da mendil açıp halaya durmadım. Diyarbakır oyunlarıyla coşup, Kafkas oyunlarını seyrederken duygulanmadım. Antep’in çepiklisini, Silifke’nin yoğurdunu hiç duymadım. Zeybekler oynarken ortaya çıkmadım, efelerle diz kırıp “haydı be efem” diye nara atmadım. Düğünlerde başa geçip, kol kola girerek davul zurna ile halay çekmedim!..
Memleketimin dertlerini dert edinmedim, en uzak köşesinde ağlayan bir bebek var diye düşünmedim, yaralı bir annenin acısını hissetmedim, bu memleketin meselelerini bir kez olsun benim de meselem olduğunu düşünerek uykumu kaçırmadım!..
Diyorsanız eğer beni anlamanız mümkün değil. Bunlar insanlık vasıfları. Benim hayat felsefem işte bunlar üzerine kurulmuş.
Bazen bir günde dört mevsimi yaşarım; bazen de yıllarca aynı mevsimi... Sular akar ben durulurum. Bazen dağlarda alageyik, bazen uçan şahin olurum. Sevincimi de üzüntümü de hep saklarım. Bazen üzüntülerim bile beni mutlu eder. Çileler olmasa ben olgunlaşır mıydım, diye düşündüğüm çok olmuştur. İleler ektiğim vicdan azaplarım olsa gerek…
Günümüzde insanı esir edip, uğruna değerlerinden taviz verilen para, mal, makam ve mevki gibi samimi olmayan şeylere hiç özenmedim. İsmimin sonuna takılan unvanları da duymazlıktan geldim, zira işgal ettiğim makamlarda uzaklaşınca sahte gülümsemelerin kesileceğini düşünürüm.
Doğuştan Şanslı Olanlar:
Bir gün harçlığımla bir kitap almış eve doğru sayfalarını karıştırarak gidiyordum. Daha ilkokul birinci sınıftayım. Komşu hanım görünce, “Bu çocuğun başı kitaplardan kalkmıyor belli adam olacak” dedi. Onun dediği doğru olsun diye ondan sonra fırsat buldukça kitap okudum.
Üniversiteye geldiğimiz sene fakültenin bahçesinde bir çam ağacı vardı yanında fotoğraf çektirmişiz, boyu dizimize ancak ulaşıyormuş. Bir fotoğraf da mezun olduğumuz yıl çektirmişiz. Çamın tepesinden insan düşse ölür. Burada çok vakit geçirdiğimi düşündüm, onun için giderken üzülmemiştim.
12 Eylül sabahı imtihana girmek için kalktığımda sokakta beni askerler karşıladı. “Dur gelme!..” diye bağırışı hiç aklımdan çıkmıyor. Türk fikir hayatının üzerine çöken o karanlığı unutmam mümkün değil. İhtilale annem sevinmiştir mutlaka; ama ben, o gün ve sonraki günlerde çok üzüldüm…
Dahiliyenin bir dersinden son sınıfta kalmıştım. Hemen provokatörler devreye girmişti. “Bu hoca seni kasıtlı bıraktı…” diyorlardı. Ben üzülmüştüm ama dolduruşa gelmedim. “Yok, ben boş kâğıt verdim” deyince şaşırmışlardı. Hocam bunu duymuş, kaldığıma benden çok o üzülmüştü.
Cerrahi dersine giren hocam, dekanlık kupasında ilk maçta gol atarsam imtihanda soru sormadan beni geçireceğini söz vermesine rağmen kıyasıya imtihan yapmıştı. Büyük bir mücadele sonucu yaklaşık kırk beş dakikalık bir sürede Özel Cerrahiyi gerçek anlamda o gün öğrenmiştim.
Ankara’ya tayinim çıktıktan sonra yabancı dil öğrenmek için bir dershaneye gidiyordum. Anam telefonla aramıştı. Kursa gittiğimi söyledim. “Oğlum okumaktan bıkmadın mı hâlâ?” demişti.
Okuldayken siyasî, fikrî guruplar vardı. Komünistlerin başkanı Hıdır, Ülkücülerin başı Hüseyin, kanlı bıçaklılar. Hıdır’ı Tunceli’nde çalışırken bölücü terör örgütü kaçırmıştı. On beş gün rehin tuttular. Bu benim çok komiğime gitmişti. Hani geçmişte Hıdır o örgütlere hizmet, üstelik başkanlık yapmıştı. Hüseyin ise rüşvet yemek suçundan yargılanıyor. Bu çelişkileri hâlâ anlayamıyorum.
Köyde komşumuz Anşa Abla beni sormuş bir seferinde. Anam ona benim yeni bir okul okuduğumu söyleyince, “İşte Mayil’i gördük onun için biz çocukları okutmadık. Onun okuması hiç bitmeyecek Emine Abla…” demiş. Ben meğer köyde kötü örnek olmuşum da haberim yok. Uzun zamandır bizim köyden liseye gitmemelerinin sebebi benmişim meğer.
Bazı kişiler doğuştan şanslıdır, demişti hocalarımızdan biri, yanımda boş kâğıt veren bir sınıf arkadaşımız o dersten geçince. Doğuda çalışırken devletin kudretinin, korumacılığının farkına vardım, ne yalan söyleyeyim müsteşar arayıp halimi hatırımı sorunca kendimi mühim adam saymıştım. Ankara’ya gidince ülkeyi cambazların yönettiğini gördüm; hepsi birbirinin altını oyuyor, yukarıdakilerin önünde ne taklalar atıyorlardı. İzmir’e gidince ülkenin neden geri kaldığını anladım. Bir sürü işe yaramaz insan bürokrasiye yerleşmiş mevcut durumu korumaya çalışıyorlar. Durdum, düşündüm. Baktım ki, ben işte bunlardan biriyim: Çocuğum iltimaslı, tembel ama sınıf geçiyor, benden iyiler olmasına rağmen ben idareci olmuştum. İşgal ettiğim makamdan kendi isteğimle çekilmek istedim benden iyi olan biri gelsin diye, kabul etmediler. İzmir’e gittim o bürokratlardan biri oldum…
Ah O Mektuplar:
Hayatımın geride kalan dönemlerinden birinde, denir mi bilmem ama yazarlık başladı işte. Önce köydeki mektupları okumaya başladım, sonra yazmaya. Gurbet mektupları, asker mektupları, ah o mektuplar!.. Ne maniler yazılırdı… “Mektup yazdım kışıdı / Kalemim gümüşüdü / Daha çok yazacaktım / Parmaklarım üşüdü.” Bunların içinde hasretlik vardı, özlem vardı, sevgi vardı… Bir de aşk mektupları vardı; aman Allah’ım ne ince düşünceler, ne kıvrak zekâyla yazdırılmışlar bir görseniz. Bu mektuplar günlerce anaların, kızların koynunda, babaların çengel iğneyle kapatılmış ceketlerinin iç cebinde saklanırdı.
O günleri özlüyorum. Köyde bataryalı tek radyo vardı, çoğu zaman akşamüzeri “acans” dinlerdik ara sırada türküleri. Ah o türküler!.. Sevdalı, yanık, gurbet türküleri… Sonradan her evde bir tane radyo oldu. O arkası yarının saatini bekleyişimizi asla unutamam…
Televizyon şimdi ulaştı her yere, ama insanlar o zamanki kadar mutlu değil. Kızlar gördü ojeyi, boyayı durur mu artık köyde? Kendinin varlığının farkına vardı. Alımlı, çalımlı genç kızlar, giyinip kuşanıp tuttu şehrin yolunu. Kimi okumaya gitti, kimi göç… Delikanlımızı köye çeken sebep yoktu artık, o da bir daha geriye dönmedi. Aşkını unuttu, sevdasını unuttu, toprağını unuttu.
Herkesin cebinde iki üç hatlı telefon, ne mektup kaldı ne de telgraf. Artık reklâmlar köy yerinde, kayabaşlarında çekiliyor. Oyuncu ya bir inek ya da keçi, geyik…
Biliyor musunuz? Ben o eski günleri özlüyorum. Fistanlı kızları, şalvarlı kadınları, kasketli adamları… Kış günü caminin güney duvarının dibinde çömelip sohbet eden köylüleri, yüzü gülen insanları, para, mal konuşmayan insanları özlüyorum. Ölenin arkasından hep beraber yas tutmayı, davul zurnalı düğünlerde oynamayı, bayramlarda el öpmeyi, ocak yakıp gece yarısına kadar mısır pişirdiğimiz günleri özlüyorum...
Ben mektupları okuyup, yazdığım günleri özlüyorum…
Endişem O Değil:
Yalnız kalmaktan korkmuyorum, yalnız bir gün insanlığın sınıfta kalacağı endişesi üzüyor beni. Onun için arkadaşlarımı ya gecekondulardan ya da fakir köylerden seçiyorum yani uzaklardan. O insanların gülmesi bana daha anlamlı geliyor, az gülseler de bir gün çekip gitseler de üzülmüyorum.
Belli bir yaşa kadar kendimi çok önemli kişi sanıyordum. Zaman geçtikçe bir şey olmadığımı anladım. İyi ki, çok yukarılarda değilmişim yoksa düşüşüm hasarlı olacaktı.
Neyse ki ben yuhalanacak kadar meşhur değilim. Bazı üniversitelerde yuhaladıkları adamların hepsi ünlü vallahi... Geçende eski Cumhurbaşkanını bile yuhaladı üniversiteli, acaba bu bir iltifat şekli mi, diye düşündüm bir an. Öylede olsa ben hoşlanmadım bundan.
Korkarım insanlar benden acizleşir; onun için ayağımı yorganıma göre uzatmayı öğrendim. Hayatımda dört tane samimi dostum olsun istedim onlar ki benim nazımı çeken olsunlar, sırlarımı bilsinler ama kimselere söylemesinler, omuzlarına yaslanıp dinleneyim, bir gün tabutumu tekbirlerle yerden kaldırıp götürsünler, başka bir ses istemem.
(*) Fırat Üniversitesi Veteriner Fakülte’sinde 5 Haziran 2008 tarihinde yapılan konuşmadır.

Son Güncelleme (Perşembe, 15 Kasım 2012 20:40)

 

Degerli Yazarimiz Mahir ADIBEŞ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazartesi, 05 Aralık 2011.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
0 #5 RE: Anlamak ya da Anlamamak (*)MEHMET ÇOBAN 2012-11-16 14:40
Yaş kırkı geçmiş....

Kırkı geçen yaşlarda insan kendine yöneliyor...

Kırkın altındaki yarlaşda dışına yöneliyor..

Samimi içten bir yazıydı. Ancak çok fazlasıyla abartılıydı.

Özellikle , dim, dım biten cümlelerin gerçekçiğili tartışılır.

Yazarların hayalciliği yazıya düşmüş...

Yazıdan ne keyif ne de ders aldım.

Önemli bir yazıydı. Neresi önemli diye sorarsanız, gerçek dışıydı.
Alıntı
 
 
0 #4 RE: Anlamak ya da Anlamamak (*) 2012-11-14 15:06
Yazar yıllarca bir kalemin arkasına saklandın. Ben de sussam, içime kapansam bunları düşünebilir miyim? Bu yazıdan çok etkilendim.
Alıntı
 
 
0 #3 TEBRİK ve TEŞEKKÜR 2012-11-13 19:00
Seni seviyorum mahir. Bu yazın beni perişan etti. Hislerime tercüman, derdime derman oldu. Tebrik ederim, Teşekkür ederim. İyi ki seni tanımışım, arkadaş olmuşum. Çok şükür ki GÖNÜL SİTESİ sizin gibi bir değeri de barındırıyor. TYB deki yerin müstesna. Lakin rica ediyorum, istirham ediyorum yazmaya devam ediniz.
Sevgilerimle...
Alıntı
 
 
0 #2 Tebrik.Mehmet Ali OĞUZ 2012-11-13 17:33
Hiç geç kalmadınız. Mü'minler kardeştir.
Alıntı
 
 
0 #1 RE: Anlamak ya da Anlamamak (*) 2012-11-13 14:06
çok beğendim, aslında kuşak kuşak bilinmesi gerekenleri yazmış arkadaşımız,
birde dikkatimi çeken bişi gördüm; İnsanlığın sınıfta kalacağından korktuğunu yazmış yazar arkadaşımız,

Ben de özellikle şunu belirtmek isterim:
Merak edilmesin ki İnsanlık asla sınıfta kalmayacaktır.İnsanlığı sınıfta bırak mak isteyenler asla başarılı olamazlar.
İyi yürekli insanların sayesine tabiki.....
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün3021
Dün3100
Tüm Zamanlar4123482
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 162 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2349
İçerik : 1491
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?