• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon MEHMET AKİF GİBİ SEVMEK

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 9
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

“Akif yalnız bizim asrımızın değil, hatta tarihimizin en büyük destan şairidir.” diyor Cenab Şahâbeddin. Onun kalbi katı hislerden çok uzak ve çok yüksek iki aşk ile yanar; din aşkı, vatan aşkı. Türk ve İslam tarihi Akif’ten daha büyük bir şair tanımaz. Alnında parıldayan inancın ışığını, ölümsüz mısralara dönüştüren, köylüsünden kentlisine, avamından havasına, her gönüle hitap etmesini bilen şair, mütefekkir, devlet adamı, önder.
Tarih boyunca önemli ve değerli insanlar gelmiştir. Önemli insanlar makam mevki, rütbe veya servetleri ile insanlar üzerinde etkinlik kurmuş ama bunları kaybedince tarihin mezarlığına gömülmüşlerdir. Değerli insanlar ise ölseler bile gömülen bir hazine gibi her zaman gönül tahtında yerlerini almışlardır. İşte Mehmet Akif Ersoy bu sözünü ettiğimiz insanlar sınıfındadır. Onun ölümü hayatı kadar hazin olmuştur. Cenaze merasiminde Devlet erkânı, şatafat yoktur. O siz öğrencilerimiz gibi Üniversite gençliğinin elleri üzerinde taşınarak ebedi istirahatgahına defnedilmiştir. O Türklerin İslam potasında oluşturduğu medeniyete hayrandır. O İslam dininin milli hayatın vazgeçilmez asla ihmal edilmez bir unsuru olduğunu unutmamış, tevekkül zannedilen tembelliğin, din zannedilen hurafenin, din ilmi zannedilen uydurma hikâyelerin de amansız düşmanı olmuştur.
O öz eleştiride de üstattır. Yani Müslüman doğuyu, içinde bulunduğu cehalet ve tembellik ten, zamanın icaplarını yerine getirmemekten, ümitsizlik ve tefrikaya düşmekten ve Allah’ın Kitabı olan Kuranı Kerimi hakkıyla anlamamaktan ve onun emrettiği istikameti bulamamaktan dolayı da yere vurmaktan çekinmemiştir.
O halde kimdi Akif?
Çağının vicdanı, bir sanatçı, bir şairdir.
Bütün gerçek vatanseverler gibi asrının tanığı olan bir düşünürdür. Ülkesinin ve milletinin yaşadığı acıları, yıkımları, zulümleri en derin şekilde hissetmiş, yaralı bir gönül adamıdır. Nihayet Var olma mücadelesine bütün coşkusuyla katılmış bir kahramandır... Akifi bilmek, tanımak bu günümüzü, yarınımızı, mazimizi bilmek ile eş anlamlıdır. Akif’i bilmeyenin aydın olması mümkün değildir.
Aydın demek, “Çağını tanıyan ve toplumuna yön veren insan” demektir. O çağının tanığı bir aydındır. Bu özelliği ile Milletimizin bütün değerlerini, özlemlerini, geçmiş ve geleceğimize ait bütün hassasiyeti bünyesinde bulunduran böylesine bir aydın, sadece Türkiye’de değil dünyada da azdır. Akif’in hayatını ve ahlakını oluşturan en önemli unsur “kendi kendisi” olmaktır. Bu onun bütün hayatını yönlendiren temel “ilkedir.” Bu ilkeli bütünlük Akif’i bir erdem Anıtı haline getirir. Akif yanılmış olabilir, yanlış yapmış da olabilir ama asla tutarsız ve samimiyetsiz değildir. O’nun için verilmiş bir sözün, kurulmuş bir dostluğun, bağlanılmış bir imanın, sahip olduğu vatanın bedeli “hayat’tır. Akif hayatı pahasına sever, hayatı pahasına bağlanır, hayatı pahasına inanır, hayatı pahasına verdiği sözü tutar.
Akif’le ilgili temel yanılgılardan biri onu sadece yazılarından, şiirlerinden tanımaya çalışmaktır. O yazdıklarından daha derin, daha geniş ufuklu, çok daha sanatkâr, çok daha şaşırtıcı insandır. Kısaca O’nun hayatını üç kelimeyle özetleyecek olursak O bir “ dert, aşk ve eylem” adamıdır.
O her anlamda zor ve zorlu bir hayat yaşadı.
Yoksulluk, mahrumiyet savaş ve mücadelelerle, yalnızlık ve ayrılıklarla dolu altmış üç yıllık ömründe bir kere bile eğilmedi.
Küçülmedi, kirlenmedi.
İnsan olmanın, insan kalmanın, vatanını sevmenin, iman ve inanç adamı olmanın bedelini çekinmeden ödedi.
***
Dönemin en ileri tekniğine sahip silah ve araçlarla Çanakkale’ye yüklenen düşman karşısında, Türk askeri “ölürsem şehidim, kalırsam gazi” iftiharı ile çarpışıyordu. Emperyalistler geldikleri gibi gittiler. Zaferden sonra Başkumandan Vekili Enver Paşa, İmparatorluğun en uzaktaki müfrezesine kadar Çanakkale Zaferini müjdelemek için Telgrafhaneye koşmuş tek tek kumandanları telgraf başına çağırmıştı.
Enver Paşa, Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Kuşçubaşı Eşref Beyi aradı. Eşref Bey, Anadolu Bağdat Demiryolu hattının son durağı olan El Muazzam istasyonundaydı. Telsiz başında bizzat şu telgrafı yazdırdı:
“Çanakkale Savaşında ordumuz muzaffer oldu. Düşman mağlup, mahcup ve mecruh (yaralı) olarak çekiliyor...”
Haber bütün yurtta mutluluk yarattı. El Muazzam’daki sevinç muazzamdı. Orada bulunanlardan biri haberi duyunca Kuşçubaşı Eşref Beyin boynuna sarıldı ve hıçkıra hıçkıra ağlamağa başladı. Bu hıçkıran vatanperver, yüreği yanık memleket evladının adı, Mehmet Âkif’ti... Hani diyor ya: “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.”
Mehmet Âkif, büyük vatan sevgisi ve meftun olduğu Türk istiklal ve hürriyet sevdasıyla yavaşça kalabalığın arasından sıyrıldı. Gerisi Kuşçubaşı Eşref Bey anlatıyor:
«...Ay bedir halindeydi. Çöl gecelerinin parlak yıldızlı semasını, zaferimizin şerefine aydınlatan ayın bu efsanevi ışıkları altında, Mehmet Akif, bu güneşi unutturacak kadar parlak çöl gecesinde sabahladı. İstasyon binasının arkasındaki hurmalığın içine çekildi. Sadece hıçkırıklarını duyuyorduk. İçli, derin hıçkırıklar...
İşte Çanakkale'ye layık o büyük destan, bu hıçkırıklar içinde meydana geldi...
Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi
En kesif orduların yükleniyor dördü - beşi...
Sabahleyin, vazifesini tamamlamış fanilerin az kula nasip olan rahatlığıyla yüzüme derin derin baktı: Artık ölebilirim Eşref! dedi. Gözlerim açık gitmez!.. » Akif Vatanını ve Milletini canı pahasına böyle seviyordu.
***
Akif. “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” inancındaydı. Haksızlığa tahammül ettiği ve hele yaltaklanarak menfaat peşinde koştuğu görülmemişti. Veteriner İşleri Müdür Yardımcısı görevini üstlendiği yıllarda Veteriner İşleri Müdürünün bir haksız karar ile azledilmesi üzerine görevinden istifa etti.
Kendisine bu hareketinin sebebi sorulduğunda başkasına yapılan haksızlığa tahammül etmesinin mümkün olmadığını söylüyordu. “Arkadaşıma yapılan haksızlık bana yapılmış demektir” diye yirmi yıllık memuriyetine tereddütsüzce veda etmişti.
“Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam.
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale
Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum.
Kesilir belki fakat, çekmeye gelmez boynum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim
Adam “aldırmada geç git” diyemem; aldırırım
Çiğnerim çiğnerim Hakkı tutar kaldırırım.”
***
Hiç kimse Âkif’in verdiği sözden döndüğünü, hangi şartlarda olursa olsun sözünden bir sapma gösterdiğini görmemişlerdi. Yakın arkadaşı Şair Mithat Cemal görevinden istifa ettiği ilk günlerde ziyaret eder. Balkan harbinin yaşandığı zor günlerde Âkif, geçimini sağlayacak yeni bir iş bulmuş değildir.
Yakın dostlarından Mithat Cemal Kuntay anlatıyor.
«Balkan Harbi başlarken, Akif Bey, yegane geçim yolu olan resmi memuriyetinden istifa etti. Kirada oturduğu evine, bir cuma günü gittim. Beş çocuğundan başka, dört çocuk daha vardı.
- Bunlar kim? dedim.
- Çocuklarım! dedi. Sonra anlattı
Âkif, Baytar Mektebinde iken bir arkadaşıyla anlaşmışlar. Kim önce ölürse, çocuklarına sağ kalan baksın! demişler. Arkadaşı vefat etmiş Mehmet Akif'te, verdiği söze bağlı kalarak anlaşma hükmünü yerine getirmiş.
Mithat Cemal devam ediyor;
- Hâlbuki o zamanlar, Akif Beyin beş parası yoktu; fakat beş çocuğu vardı!
Yine çok yakın dostlarından Fatih Gökmen anlatıyor;
Akif, verdiği söze bağlı olmayanlara insan gözüyle bakmazdı. Aramızda geçen bir olayı anlatayım: Ben Vaniköy'de oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi'nde. Bir gün, öğlen yemeğini bende yemeyi, sonra da oturup sohbet etmeyi kararlaştırdık. O gün, öyle yağmurlu, boralı bir hava oldu ki her taraf sele boğuldu. Havanın bu haliyle karadan gelemeyeceğini tabii gördüm. Yakın komşulardan birine gittim. Yağmur, bütün şiddetiyle devam ediyordu. Eve döndüğümde ne işiteyim, bu arada, Mehmet Akif Bey sırılsıklam bir vaziyette gelmiş. Beni bulamayınca, evdekilerin bütün ısrarlarına rağmen içeri girmemiş. «Selam söyleyin» demiş ve o yağmurlu havada dönmüş gitmiş! Ertesi gün, kendisinden özür dilemek istedim.
- “Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir,” dedi ve benimle altı ay dargın kaldı. »
Eğer Mehmet Akif’i anlayıp onun gibi düşünsek, onun gibi sevsek, onun gibi düşünsek bu karışıklıklar olmazdı diye düşünüyorum. Bir an düşündüm de biz O’nun hakkında ne kadar az şey biliyoruz…
Mehmet Akif, 27 Aralık 1936 yılında bütün hayatını vakfettiği sevgili vatanını ve edebiyat alemini terk ederek, gözlerini dünyaya kapadı. Cenazesi için devlet töreni düzenlenmedi. Fakat şairin cenazesi bütün gençliğin ve onu sevenlerin elleri üstünde Edirnekapı Şehitliğinde toprağa verildi.

Son Güncelleme (Pazartesi, 25 Mart 2013 20:09)

 

Degerli Yazarimiz Mahir ADIBEŞ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazartesi, 05 Aralık 2011.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün1135
Dün4918
Tüm Zamanlar3774251
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 401 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 1310
İçerik : 1480
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?