Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon AŞKINLIĞA DAİR METİNLERİ ALGILAMA/ ANLAMA NOKTASINDA

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 11
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri



MUTLAKLAŞTIRMA ANLAYIŞLARI

                  Değişim; Sünnetullahtır/Allah’ın yasasıdır. 

         İnsan, ontolojik olarak aşkın gücün takdirine bağlı bir irade ile yaratılmıştır. Kulluğun

icrası için var kılınan insan, akıl sahibi bir varlık olarak bir çok varlıktan daha ayrıcalıklıdır.

Yeryüzünde mevcut olan bütün nimetler, insanın emrine uygun olarak belirlenmiş oranlarda tayin ve takdir üzerine musahhar ve mukadder kılınmış bulunmaktadır.

       İnsan, yeryüzü evreninde seçiciliği olan özgür iradesi ile yaşar.Tercihlerini yaparken de baskı ve zorlama gibi bir yönlendirme şeklinde kendisine hiç bir mudahalede de bulunulmaz.

İnsan, kainatta yaratılan varlık olarak ne varsa onlarla ilgi kurar ve yaşayacağı evrenin imarını tasarlayarak inşa eder ve hayatiyetini orada sürdürür.Hayatının idamesi için de zaruri ve kendisi için gerekli olan her şeyi yapmaya çalışır.

       İnsan; aklın dışında beş duyu, hissi selimden başka sezgi, varsayım (ilimde deneme yanılma) ve ilham dediğimiz yeteneklerle de donatılmıştır.

       İnsanlık, yaşam yolculuğuna çıktığından bu yana sürekli olarak değişim ve gelişim çizgisinde yol alarak zamanları aşındırarak yürür. Keşifler, buluşlar ve yeni yönelişler ile gelişen merhalelere katılarak toplum ile birlikte yaşanılır bu hayat.

       İnsanlık, bütün kazanımlarını, kendine tahsis edilmiş olan ontolojik yetenek ve çabalarına dayanarak elde eder.Çabasız hiç bir karşılık olmadığı gibi her çabanın istisnasız tüm insanlara verilmiş karşılıkları da vardır.

       İnsan, ister pozitif bilim ister sosyal bilim çatısı altında tüm kazançlarını yüce Allah’ın izniyle yapar.İlmi ilerlemedeki bütün kazanımlar, Allah’ın yardımı ile gerçekleşir. İnsan, bir keşif ya da buluş yapacaksa çalıştığı konularda ne kadar emek yoğunluklu çaba gösterirse göstersin Allah’ın ilham ile lutfedici desteği olmadan hiçbir şey yapamaz.Çünkü insan, kul olarak sınırları belli olan bir varlıktır.

        Evrende yaşanılan insanlık medeniyetlerinin ilerlemesinde, gelişmesinde, bilmin katkıları her ne kadar olmuşsa da bilim kutsanılacak bir fenomen olmamalıdır.İnsanlık bilgi bakımından maksimum düzeye ulaşsa bile bilginin ve bilmin verileri insanlık medeniyeti için bir kazanımdır. Ancak bilgi ve bilim her şey değildir.

       İnsanın hedefi, her çeşit bağdan kurtulmak ya da kendisini yaratan bir güç gibi bir değişim ile ödevli olmak için “ her şeyi bilmek” değilse, o zaman varlığının ne değeri olabilir ve yaşamasının bu evrendeki anlamı nedir? Böylesine var olabileceğini düşünmekse olmamamak daha iyidir.

       Buluşlar, keşifler, yenilikler ve yazılan, çizilen her şey Allah’ın çaba gösteren her insana ilham vermesi ve sonsuz lutfuyla gerçekleşebilir.Yüce Allah emek gayreti olan hiçbir insanın çabasını boşuna çıkarmaz.Temel yasalar (Yer çekim, suyun kaldırma yasası vs.) bir araştırmanın neticesinde insanlığa bahş edilmiştir. Elektiriğin icadı tam beş yüz deneme/ yanılma çalışmasının sonunda Allah’ın izin vermesi ile gerçekleşmiş ve insanlığın kullanımına arz olunmuştur.Müspet bilimlerdeki bütün buluşlar ve keşifler hayatı yaratan, yaşatan ve yöneten aşkın paradigmanın inisiyatifinde olduğu tartışılmaz bir gerçekliktir.

       Bu nedenle sosyal ve pozitif bilimlerde yazılıp çizilerek verilen her özgünlüğü olan eser yine aşkın iradenin sevk ve idaresindedir.Bir şair şiirini,bir bestekar bestesini , bir edebiyatçı romanını, bir düşünür düşüncelerini, bir pozitif bilimci icadını,bir felsefeci veya sosyolog aşkınlık içeren alanlardaki araştırmalarına özgün eserler katabilmek için onca çabalarının karşılığını yine Allah’ın kendilerine lufedici ilhamını dileyip takdir etmesiyle alabilirler.

       Allah’ın dilemesi//izni olmadan muratlarına ulaşmaları söz konusu bile olamaz.Tabiatta yere düşen her tane tohum ve yaprak şüphesiz kainatı tüm zerreleriyle hâlk edip,yaşatan ve yöneten kul insanın sahibi olan Rabbimizin kontrolü altındadır.

       İnsanın en ilginç teşbih, mecaz,istiare, kinaye, telmih,tevriye,tağlip,intak ve daha zengin metaforlarını da muhayyile kurgusu ve düşünce yetisi olmadan elde etmesi söz konusu olabilir mi? Bu yetenekleri kullanılır kılma adına emek verilerek elde edilen çıkarımlar hangi hayal fabrikasından üretilebilir ?

       Bu bağlamda ontolojik, epistemik ve fenomolojik imkanlarda bütün varlık donanımlarının hakikate dair olmadığı nasıl yadsınabilinir ? En güzel sözler, engüzel cümleler, en güzel edebi dizeler en güzel anlatım lirizmi ve en güzel buluş/ icat mütekabiliyetleri yine hakikatin lûtfedici menbaından yararlandırıl mıyor mu?

         Özgün bir söz,deyim,kavram gibi mantıklı düşünceler, fikirler, aforizmalar, çeşitli betimlemeler ve imgelerin Allah’ın insana verdiği yetenek desteği ile ortaya çıkması, hakikatin kapsama alanı içinde değil mi?

         Böylesine güzel söz ve manzum edebi deyişler ancak aşkınlığa bağlı ilahi mantığın ve ilahi nutkun kapsam alanı içinde olabilir.Bu çerçevede düşünülüp kurgulanmış, insan ruhunu besleyecek, insanlığı kucaklayabilecek ve ihya olunabilecek güzel eserler vucuda getirilebilir.

       Yazılı kültürel hayata geçtikten sonra insanlığı etkileyebilecek edebi eserlerin ortaya çıkması ancak böylesine yapılan emek verici çalışmalarla bir zenginlik olarak günümüze değin ulaşır. Söz konusu eserlerdeki metinlerin retorik gücü insanı, büyüleyici ve etkileyici ruh iklimlerine taşır.Duygularımızı beslemede öylesine bir ilgi alanı oluşturur ki bu mezkur metinleştirilmiş eserler, aşırı ilgiden dolayı ne yazık ki zamanla eserin sözleri naslaştırma evresine vardırtacak kadar teveccüh görür.Yüceltilerek azami değer verilir sevilen bu eserlere.

       Aşırı bir sevgiyle algıları ve anlayışları yoğunlaştırıp eserler baş tacı edilir.Bir müddet sonra farkında olmadan esere olan yönelim”Tek doğru” eksenine oturtularak yegane esere dönüştürülmesini mümkün kılabilecek bir biçimde taassup bağlamında olur bile alabilir.

Eğer bu mezkur eser, yoğun aşkın söylemsel bir içerik taşıyorsa, maazallah söz konusu durum; esas temel öğretiyi ikincil plana itme ya da gözardı etme meyline varabilecek bir sakınca da taşıyabilir.

     İşte o, zaman beşer sözü olan bu gizemli metin eser, nas gibi kelime kelime ezberlenerek hayatlara mâl edilebilir.Beşer lafzı olan bu metinleşmiş eserler, sadeleştirilmez, dokunulmaz ve eleştirilmez kılınarak dondurulabilir de.

     Özellikle vahiy orijinli bilgiyi yorumlayarak ciltler dolusu yayınlanmış bu eserler nas gibi kutsanılır bir kültüre dönüştürülmeye bile çalışılır.Malesef kutsallaştırılmaya çalışılmış bu mezkur eserler, günümüze kadar taşınmış kimi elli, kimileri yüz yıllarca sürdürülmüş bir süreç içinde günümüze uzanan efsane eserler olarak bırakılmış bulunuyor.

     İnsanlık tarihinde mütekabiliyetini harûkulade biçimde eser ya da eserler bırakarak göstermiş bazı zeki insanların, fani hayatları hitama erdikten sonra onların yazdıkları nasıl bir mitolojik efsaneye dönştürüldüklerini de görebiliyoruz.Antik medeniyet coğrafyarında yaşamış bazı meziyet ve güç sahipleri yine tarihsel kalıtlardan onların nasıl kült haline dönüştürdüklerini kazı yaplımış arkeolojik kalıtlardaki heykellerinden anlaşıl mıyor mu?

 

       Bazen kişilerin görüş ve yorumlarıyla ( Metodolijik çalışmalar hariç) Kur’an tefsir adı altında yürütülen çalışmalarda bile sözünü ettiğimiz durumla karşı karşıya gelebiliyoruz.Bir tek tefsire verilen aşırı önem ve takınılan duyarlı tutumlar nedeniyle tefsir çalışmalarında edebi , soyolojik ve felsefi yorumlar bile nas gibi algılanabiliyor. Tabir yerindeyse retorik/belağat gücü yüksek olan tefsir çalışması bile abartı ile muteberleştirilerek neredeyse Kur’an’laştırılmaya çalışılabiliyor.

       Bu tür çalışmalardan hangisi bir grup ya da hizbin elinde kabul görmüşse o muteber sayılıyor. Oysa Kur’an ‘ın okuma biçimleri ve anlam alanları metodoljik olarak o kadar çok ki. Ama bazen bir eserde işlenen bazı konular öyle etkileyici bir yorumla anlatılıyor ki bu yorum çalışması da bir muteber yorum çalışması olarak kabul edilerek maalesef tek doğru biçimine indirgenip herşeyleştirilmeye vardıracak kadar bir ifrat şekline de bürünebiliyor.

       Anlamın hikmeti, bir tek yorum üzerine sabitlenip, ilmin ilerlemeci ve hikmet arayıcı özelliğini de darmadağın edebiliyor. Metne dayalı bu çizgideki öğretilerin tartışılmaz hale getirilmesi şirk dahil kebâir günahlara kadar insanı götürebileceğini ciddi biçimde düşünmemiz gerek.

       Burada gerek Kur’an tefsirlerinde gerekse retoriği etkileyici beşer sözü ile meydana getirilmiş eserlerde sakınılması gereken şey; aşırı tutkulara bağlı akidevi büyük hatalar yapmamaktır.

         Fani olan dünyadaki hayatı boşa geçirmemek için gerçek kaynakla yüz yüze gelinmesini sağlamamız gerek. Tutucu, körleştirici bağnazlıklardan, tek doğruculuk yapamaya kalkışan hizipçi anlayışlardan bir an önce müslüman toplum olarak kurtulmamız gerek.

       Allah’ın sünnetullah yasası , ilmi ilerlemeyi değişimle tavsiye etmesine rağmen, beşer sözü olan edebi gücü etkileyici metinleri, ne her zaman tekrar ederek zamanımızı israf etmeli, ne de mutlaklaştırma yanlışına düşmemeliyiz.Metne dayalı yazılı eserler, edebi formları bozulmasın diye ısrarla sadeleştirilemez dokunmazlığından çıkarılmalıdır.

       Bu tür metinsel eserler günümüze uygun ve dilimize uygun biçimde sadeleştirilip en azami surette yararlanabilecek hale getirilmeden okuyucuya arz edilmemelidir.

     Bu gün kültür dünyamızda Kur’an meali çalışmalarını bile nasıl daha yaygın nasıl daha iyi anlaşılır hale getirebiliriz diye özel bir çaba sarfedilerek dilimize ve dünya dillerine özenle çevirmek için( hatalarımıza rağmen) bir gayret veriliyorsa, metinlere dayalı eserlerin anlaşılması için de aynı gayretin verilmesi gerekir.

       İlim adamlarının, yaşadıkları insanlık tarih dilimi içinde yazdıkları eserleri bugün’ün insanının anlama seviyesine göre uygun olmalıdır.Yazılmış eserleri, bugün kullanılan dilin söz dizim kalıplarıyla ele alınmalı.Günümüze uygun kullanılan dile uygun sadeleştirmeler de yapılıp arı bir dil zenginliği içinde anlatılarak geleceğe yönelik katkılar sağlanmalıdır.Bu şekilde yapılan çalışmalardan sonuçta hem İslâm alemi hem de dünya insanlığı en iyi biçimde yararlanacaktır.

       Düşüncenin gelişmesini, aklın işlevsel bağlamda kullanılmasına engel olan bütün anlayışlar, ne yazık ki beşer sözünün retoriksel edebi gizemine kapılmış demektir.Bu tür anlayışlarımız var kılındığı müddetçe elde bulunan mevcut eserler hala ve ısrarla hiç tükenme bilmeyen eskimezlik yaftası içinde okunmaya devam edilecektir şüphesiz.Bu tarz duruşlar ne yazık ki görüş mesafemizi daraltacak ve ilmi düşünmenin gelişmesini engelliyecek anlayışlar olacaktır.

       İşte bu sebeplerden dolayı bugün’ün İslam dünyası, artık yüzünü aşkın paradigmaya tam olarak çevirerek yüz yüze geldiği zaman, anlama ve kavrayışlarımız da özgür olacaktır.Aşkın paradigmanın temel öğretisi ile yeniden tanışılacak insanlık ailesi yeniden doğacaktır.Zihinler, pırl pırıl aşkın gerçeğin dayanılımaz hikmeti ile o’ na meftun olacaktır.

       Bugün özellikle islâm dünyasında kişi ve kişiler üzerinden din algısı bir akıl tutukluğuna yol açıyor.Tevhidin önerdiği bütünlük ve birlikteliğimizi de zedeleyebiliyor.Tek tipçi, yerinden oynatılmaz anlatım üslübundaki işte bu ısrarcı kullanım anlayışları, gelişmeye yönelik bir ilmi bakış disiplinine de zarar veriyor.Böylelikle bu tür çalışmalar, neticede zihinsel uyuşukluklara, körlüklere, tembelliklere ve ufuksuzluklara da yol açıyor.

         Düşünmenin ve düşüncenin önü kesilerek akim bırakılıyor.Akıl ve Vahiy ilişkisinin birbiriyle olacak irtibatı engellenerek kült hale getirilen metinlerle de tıkandırılmaya çalışılıyor.Tabir yerindeyse insanlığın zihin dünyası, neredeyse bir metruk harabeye dönüştürülüyor.İnsanın zihni, böylesine ufuk daraltıcı ortamlarda nefes alması da zorlaşıyor. Velud ve devingen bir dinamizm yakalanamıyor. Akıl ,durağanlaştırılarak örseleniyor.Ef’al durumda insanın kullanımına arz olunan akıl işlevsiz bırakılıyor.Deyim yerindeyse insan zihnsel olarak böylesi anlayışlarla göz altına alınıyor ve hayatlar tutuklanıyor.

         Bu tek tipçi tradisyonalıst/geleneksel öğreti biçimi insana “ Yerinde say” komutu veren bir öğreti olmakla belki daha pürütenleştiriliyor(aşırı gelenekçilik).İnsanları zihinsel anlamda kolonileştirmeye ve sürüleştirmeye yönelik durağan öğretilerden sakınmak gerek.Ontolojik yaşamın değişmez kurallarını şekilsiz kılmaya yönlendiren makul ve objektivitesi olmayan bu tür dayatma disiplinlerini hayatımızdan çıkarmak gerekiyor.

         Değişmezliği tartışmalı öğretilere kim kendi içinden bir eleştiri yaptıysa bütünden kopmaları ve parçalanmaları meydana getirmiş ya da getirilmesine göz yumulmuştur.

Başlangıçta bir bütün olan doktriner disiplinler, aynı metodolojik çalışmaları terk edemedikleri için zihinsel bölünmeler de kaçınılmaz olmaktadır.

         Başlangıçta bir bütün olarak yola çıkmış doktriner düşünce disiplinlerinin elli yıllık süreç içinde otuz parçaya bölünebildiklerini müşahade edebilmekteyiz. Beşer sözü içeren aşkınlık havzasında bulunarak geçmişlerini günümüze kadar taşıyan doktriner disiplinler aşkın öğretiyi içselleştiremedikleri ve bu ana kaynaktan uzak hareket ettikleri için parçalanma akibeti ile karşı karşıya gelmiş olabiliyorlar.

         Belki de aşkınlık görüntüsünü külliyat olarak sergilemiş mezkur doktiriner öğretiler, zamanla söylemsel anlamda ideolojik yörüngede bir seyir almış olduğu için parçalanmalar da bu sebeple artmış olabilir.Her parçalanma ise ya bir enaniyetin bir baş kaldırısı ya da bir güç kaybının işaretlerini vermekten başka ne işe yarar.

           Aşkın öğretiyi yaşam kılavuzu olarak temel almayıp şiar edinmeyen doktriner ilahi disiplinler, kendilerini hangi kriterler ile oto kritik edebilir? Retoriği tartışılmaz bir fikri disiplindeki yoldan çıkıp beşer sözleri üzerinden bir hayat tarzı oluşturmaya çalışanlar; gerçek anlamda yapısal donanımlarını nitelleştirebilecek bir müşavereden bile nasıl uzak oldukları yaptıkları çalışmaların nihayetine ancak anlaşılıyor.

           Belkide söz konusu durum ; mevcut statükocu yapılarına sıkı sıkıya tutundukları için kendi içinde katı ama kendileri dışında ise başkalarına karşı dogmatik kapalılık içinde değişmez bir tavır aldıklarındandır.

           Aynı akidevi görüş çizgisine uygun parelel anlayış disiplinleri ile bile ne bir uzlaşı ne de bir konsensüs sağlayamamaktadırlar.Sürdürülen diyaloglar, kendi aidiyetlerine mensup olanlarla değil de bilakis tamamen öteki olanları muhatap alarak, yani içeriye dönük değil , bilakis dışarıya yönelik ve tezatlığı tartışılır bir tavır sergilemektedirler.Üstelik her iki yönelim eylemini birlikte yapmaları gerekirken.

           Bu tarz zihin tutuklusu formel yapılar ne kadar potansiyel donanım içinde olsalar da ne kadar nicel çoğunluk içinde bulunsalar da hakikatin aydınlanmasına yönelik bir inşa süreci içinde kalıcı ve hakikat temelli sağlıklı salihata bir katkı da sağlayamazlar.

          Temeli, aşkın paradigmanın öğretisi ile atılamayan adımlar, yol almada inisiyatiflerini kaybedebilir. Kişi ve kişilerin görüşleri üzerine kurulu fikri disiplinler ne kadar güçlü görünseler de etkili olamayacaklarını tarih bir gün gösterecektir. (Hudeybiye sözleşmesinde müslümanlar güçsüzdü ama inisiyatif sahibiydiler)

           Çokluğun ya da çoğulculuğun aldatıcı yanılsatmalarına dikkat etmek gerek.Niceliğin üzerine kurulu ve başat kimlikle yönetilen münferit disiplinlerde kişilerin görüş ve kanaatleri bir irade gösteremeyip kararlarında ortak katkılar sağlayamıyorlarsa sözü edilen disiplinlerin yapısal sorunları var demektir.

           Çokluğun ve çoğunlukçuluğun mantığı içinde en çok barınan şey vesvese dolu fitne tehlikesidir.Çokluğun steril saflaşması ancak niteliğin keşfedilip içselleştirilmesiyle olur. Niteliksiz niceliğin egemenliği uzun soluklu olamaz ama belki hormanlanmış yapay konjonktürel bir plan çerçevesinde çölde görülen bir serap misali yaniltıcı geçiciliği olabilir.Oysa niteliğin egemenliği ise ruhları fethedici olma özelliği ile kalıcıdır.

           Nicel çoğunluklar (Özcü ve özgünlüğe dair bir hikmet temeli olmayan) uniform, monoton kalıplara bağlı oldukları müddetçe bölüne bölüne (Amip gibi) üremeye devam ederler.Bütünden kopan her bir kopma statükoculuğu benimsemiş aynı öğreti ile kendi tarzına uygun şekilci geleneği ile baş başa kalmaya yeni adaylar olurlar.

           Dominant bir kimliğin etrafında bir araya gelip ismi var kendisi olamayan kimlikler dünyada olup biten ne varsa bırakın karşı durmayı kayıtsız, tepkisiz, duyarsız bir hayat tarzına (bağlı değil) bağımlı olarak dışa kapalı yaşamaya devam ederler. Şekilci, çizgiden çıkmayan, ipotekli kimlikli kimliksizler olarak…

           Yüzyıllardan beri bu tür gelenekselleşmiş asketik anlayışlar dış dünyaya kapalı vaziyetleriyle ne yazık ki bertaraf olmuyor.İçe kapanık geleneksel asketik disiplinlerin içinde otoriteryenler var olduğu sürece… Dış dünyaya yönelik yönetim anlayışlarına sahip otoriter oligarklar var olduğu sürece…Ancak kalıcı durumun sürgit devam edeceği izlenimini verebilir.

             Aklını kullanmayı 744 yerde beyan eden aşkın öğretiye kulak asmayanların niceliksel varlığı, nitelik mücadelesini verenlerin azlığından dolayı bu günün dünyasında bile uyutulmuşluğun, uyuşturulmuşluğun anaforundaki prangalar maalesef kırılamıyor.

           Sorgusuz sualsiz bir teslimiyet; mutlak hakikate(tartışmasız doğru) yapılacağına ne esef verici ki statükocu, donuk, tek tipçi aymazlığı olan otoriter zihin dünyalarının başatlarına yapılmaya çalışılıyor.

          Bugün için bir insan bir beraberlik olgusunun içinde hala reyini verebilecek ve varlığına yaraşır biçimde bir bilinç oluşturamamışsa bu olgu içinde kişi kendini tanımlayamıyor demektir.

           Akidesine ve aidiyetlerine mensubiyetini ifade edip kendini kanıtlayamamış bir kimlik ise işte o zaman kanaat sahibi olarak reşit olamamış demektir.Aşkın öğretinin kul insandan istediği şey sorumluluk taşıyabilecek bir bilinçle rüşt sahibi biri olmasıdır.

           Akıl varlığını koruyan her insan, akıl sahibi olarak toplum içinde bir görüş ya da rey sahibidir. Görüş sahibi olan her insan ise karar ve irade sahibidir. Yüce Rabbimiz akıl, karar ve irade sahibi her insanı kulluğuna muhatap ya da kulluğuna aday olması için yaratmıştır.

           Konuyu toparlayacak olursak insanlık alemi için eserler vermeye çalışmış bilge insanların eserleri elbette okunmalı. Ancak eserlerin retoriksel/söylemsel anlamlarının tutucu etkisinde kalınmamalı. Edebi gücü etkileyici bu manzum eserlere hak ettiği kadar değer vermeliyiz. Bu eserlerdeki bilgilerden bir öğrenci gibi yararlanmalı fakat nas gibi algılayıp anlamaktan kaçınmalıyız.Yazımızda niyetimiz ne eserelere ne de yazanlara muhalefet ve düşmanlık yapmak değildir.

         Sadece abartı yapma vasıfları olan insana yönelik bir hatırlatmadır.

         İnsanlık, kutsallaştırılmış beşeri sözsel metinlerin ve nesnelliklerin tehlikeli sahalarından uzaklaşabilmelidir.İlk önce başta kendini, ailesini ve toplumunu korumalıdır.

         Allah’a kullukta kulca arınarak aklanmalıyız.Hakkı ve hakikati idrakle itaat etmeli.Aşkınlığı içselleştirmiş kendilikleri bir araya getirerek bilinç işıklarımızı tevhidi bizliğin içine almalıyız. Tevhide uygun ve yaraşırlığı olabilecek biz olmalıyız…

        Bu dünyaya Allah’ın kulluğuna muhatap alınıp gönderilmişsek eğer hayatlarımızı vahyi ilkeler bağlamında terbiye etmeliyiz.Başkalarının görüşlerinden asgari ölçülerde istifade etmeliyiz .

         Ancak başkalarının kanaatleriyle hayatlarımızı kurmamalıyız. Hakkın ve hakikatin mutlak ilkelerine teslim olunarak kulca Allah’a haşyet içinde itaat ederek kendimiz olmalıyız.

                  “Bilinç ışıkları yanmadan özgürlük ışıkları yanmaz”

Not:
Yazarımızın bu yazısı Umran Dergisinin Haziran 2013 tarihli, 226. Sayısında yayınlanmıştır.

Son Güncelleme (Pazartesi, 03 Haziran 2013 20:22)

 

Degerli Yazarimiz NACİ CEPE Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazar, 06 Aralık 2009.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
0 #2 RE: AŞKINLIĞA DAİR METİNLERİ ALGILAMA/ ANLAMA NOKTASINDA 2013-06-04 13:59
Yazarımız sayın Naci Beyi tebrik ediyorum.
Çok güzel bir bakış açısı ile insanlığın ne denli cemaatciliğe yönelmesinin ve yönlendirilmesi nin kolaylığını ve çarpık görüşleri açığa çıkaracağını izah etmiş.
Türkçemizi kıvraklıkla kullanan, bizlere düşünme metaımız olan kavramları sindirten yazılarından ötürü yazara teşekkürler ve tebrikler...

DR. ALPEREN ÇALIŞICI
Alıntı
 
 
0 #1 TebrikMehmet Ali OĞUZ 2013-06-03 23:06
İnsanı ve tüm varlığı koruyup gözeten, programlayan, eğiten ve bunu sağlamaya yönelik buyruk ve yasaları koyan, itaat ve ibadet edilecek tek kudret olan Rabbimizin, tüm dünya insanlarını karanlıklardan aydınlığa çıkabilmeleri için vahyettiği Kur'anın mucize oluşunu o kadar güzel bir şekilde açıklayan sayın yazarı tebrik ediyorum. 1400 yıl geçmesine rağmen aynı tazeliğini koruyan Kur'anî hakikatlerin bugün halâ konuşulup yazılması gerçekten bir mucizedir. Sayın yazarın Kur'anın anlaşılmasındak i gayretler içinde bulunurken dikkat etmemiz gereken ilkeleri açıklaması çok önemli. Mehmet Ali Oğuz
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün2872
Dün2795
Tüm Zamanlar4207363
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 74 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2193
İçerik : 1497
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?