Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon Ankara’dan Siirt’e Kültür Kervanı (4)

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 28
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

DÖRDÜNCÜ DURAK: ŞANLIURFA (Birinci Bölüm)

 

8 Mayıs 2013 Çarşamba günü saat 18.00 de Urfa’ya geldik. İkindi namazını Balıklı gölün kıyısındaki camide kıldık. Urfa’da anlatılan efsanelerin içinde en özel yere sahip olan, kuşkusuz ki Hz. İbrahim’in ateşe atılma hikâyesi. Tektanrıcı üç din olan İslamiyet, Musevilik ve Hıristiyanlık tarafından tanınan ve bu dinlerin kutsal kitaplarında adı geçen Hz. İbrahim’in Urfa’da doğduğu rivayet edilir. Hikâye bu doğumun olduğu bölgenin Kralı Nemrut ile Hz. İbrahim arasında geçer. Anlatılan şu, Kral Nemrut, yıldızlarda, bir adamın ona ve putperestliğine savaş açacağını haber veren bir işaret görür. Bu adam Hz. İbrahim’dir. Ancak sadece Nemrut’un putperestliğine başkaldırmamış, aynı zamanda kızı Zeliha’ya da gönlünü kaptırmıştır. Kral Nemrut bu durum karşısında Hz. İbrahim’in yakılması emrini verir.

 Bugün Balıklı Göl’ün bulunduğu yere, kentin her yerinden görülebilecek büyüklükte bir ateş yakılır. Ateşin karşısına denk düşen tepeye yaptırılan iki büyük sütun arasındaki mancınıkla İbrahim ateşe fırlatılır. Ancak ateş göle, odunlar ise balıklara dönüşür. O gün bugündür buradaki göl kutsal sayılır. Tıpkı göl gibi içindeki balıklar da kutsaldır; her kim bu balıklardan yerse onun kör olacağına inanılır. O günden sonra gölün adı Halil-ür Rahman olur. “Allahın Dostu” anlamına gelen bu isim Hz. İbrahim’in kutsallığını yansıtır. Bugün göl hem Halil-ür Rahman, hem de Balıklı Göl olarak anılmaktadır. İbrahim için ağlayan Nemrut’un kızı Zeliha’nın gözyaşlarından ise Balıklı Göl’ün hemen yanında küçük bir göl daha oluşur, bu gölün adı ise “Zeliha’nın gözü” anlamına gelen “Ayn-Zeliha”dır. Bugün her iki gölün karşısındaki tepenin üzerinde mancınık olarak kullanıldığına inanılan iki sütun hâlâ ayaktadır. İnanışa göre bu sütunların birinin altında “bitmeyen su”, diğerinin altında ise “bitmeyen altın” bulunuyor; biri yıkılırsa Urfa altına, diğeri yıkılırsa Urfa için altın kadar değerli olan suya gömülecek kent. Balıklı Göl’ün hemen yanı başında yer alan 1211 yılında yaptırılan Halil-ür Rahman Cami ise, gölün doğal güzelliğine mimari estetik katıyor.

 

Gölün etrafında kısa bir gezinti yaptık. Balıklara yem atanlar da vardı, sulara bakıp dua eden de vardı. Çimlerin üzerinde uzanmış yatan bile vardı. Balıklar sanki bizi takip ediyorlardı. Biz hangi yana gitsek onlarda o tarafa yüzüyordu. Surların dibinde çay içilecek yerler vardı, o tarafa doğru yürüdük…

Surların dibinde ince belli cam bardaklarla şark döşemeli sedirlere oturup çaylarımızı içtik. Urfa Şube başkanımız Cuma Ağaç uzun uzun her konudan bilgi veriyordu. Bu arada Erbay merakla dinliyor, onunla baş edemeyeceğe benziyordu. Erbay Hoca onunla baş edemezse Cuma bizi esir alacak, diye aklımdan geçirdim. Erbay Hoca, Cuma Ağac’ı iyi tanıyor. Bu arada Cuma Beye laf attıkça dağıldı. On beş dakika sonra Cuma teslim oldu, bağırıyor, “Bir daha gelende Erbay Hocayı getirmeyin…”

Cuma Urfa milletvekilinin televizyonda konuşma yaparken anlattığı en önemli projesini bize naklediyor. “Urfa’nın kurtuluşu için ‘üç e’ formilinin gerçekleştirilmesi gerekir. Bunlar; eğitim, ekonomi, ehlak…” diyor. Şimdi herkesin dilinden bu söz fıkra olmuş dolaşıyor.

 

 

 

Akşam yaklaşıyor, yavaş yavaş kaleye doğru çıkıyoruz. Bir gün önce surlardan biri çökmüş. Bu durum herkesi üzüyor. Surlar yıllara mağlup düşmüş…

Akşam yemeğini kalenin yamacında Çifte Mağara’da hazırlamışlardı. Kimse yokken içerisini yalnız gezdim. Burası on metre derinliğinde altı yedi metre yüksekliğinde bir mağara. İçerisi sedirle ve alçak masalarla döşenmiş. Ankara Şube Başkanı Mehmet Kurtoğlu, İstanbul Şube Başkanı Mahmut Bıyıklı da bize katıldı. Kısa bir an selamlaştık, Mahmut Bey aramıza yeni katılmıştı ona “hoş geldin” dedik tamam da Mehmet Kurdoğlu’na neden dedik onu anlayamadım. Mehmet Bey Urfalıydı…

 İçeride yaklaşık atmış kişi var. Mehmet Doğan içeriye girince aşka geldi ve Sarı Gelin türküsünü söylemeye başladı. Mehmet Beyin ilk defa türkü söylediğini duydum. Atilla Bey, “bunu yaz,” diyor bana. Mehmet Bey bunu fark etti, kulağıma eğilerek, “Sakın bunu yazma. Zaten kimse duymadı,” diyor. “Yok, biz duyduk,” diyip gülüşüyoruz. Bu gezide güzel olan her şeyi yazacağım…

Bostana (Nar ekşisiyle yapılan salata), Lebeli (Nohutlu yoğurt) masaya konuluyor. Arkasından kebaplar geliyor.

Cuma Ağaç, hoş geldin konuşması yapıyor. Bu konuşma hoş geldin konuşmasından çok politikacıların oy toplama nutku gibi oldu. “Sıra geceleri esnaf dayanışmasıyla ortaya çıkmıştır. Sıra geceleri, ‘Entebin hamamları,’ diye göbek atma geceleri değildir... Çetle metle delikanlılar başka yerlerden kız alıyorlar bu olmaz. Bu mübarek yerlerde akşamları sıra gecesi arayan ailelere rastlıyorum, bu olmaz. Sıra gecesi yapanların sertifika alması gerekir, Urfa’ya, Halil-ur Rahmana yakışır geceler olmalı,” diyor. Bu arada öyle dalmış ki ne kadar uzattığının farkında değil. Bıraksalar sabaha kadar konuşacak. Neyse yandan uyardılar…

 

Müzik başlayınca herkes onun havasına kapıldı. Aklıma yeniden rahmetli Kazancı Bedih düştü, “Nemrudun kızı yandırdı bizi, / Çarptı sillesini felek misali…” Burada herkes birbirine yerini veriyor ve saygı gösteriyordu. İsteyen istediği yere oturabiliyordu. Bu arada Urfa Valisi Celalettin Güvenç içeriye girdi. Müzik devam etti. O sırada şairler şiirlerini okuyorlardı. Atilla Maraş’tan “Aney” şiiri istendi. O önce şiirini Erzurum’da karlı bir gecede kırk, kırk beş yıl önce, annesini özleyip şiiri nasıl yazdığını anlattı. “Bu şiir üzerine çok şey söylendiğinden bahsetti. Ama bu benim çocuk yaşta anam için yazdığım şiirdi, dedi. Şu an bu mağaranın arkasında annem mezarlıkta yatıyor. Özür dilerim okuyamayacağım,” diyerek duygusal bir an yaşadı. Bize başka şiirini okudu.

Bedirhan Kırmızı, yaşlanmış artık. Duruşundan dopdolu olduğunu anlarsınız. Türk müziğinde usta… Ciddi manada besteleri var, ömrü geçmiş ama kimseler tanımıyor. Bu topraklarda bunun gibi bilmem kaç tane var. “İnsan olmayan insan kıymeti bilmez,” demiş Ziya Paşa. Değil mi insan olmayan insan kıymetin ne bilsin?.. Kendi bestelediği Ziya Paşa’nın gazelini okudu.

“Âsaf'ın mikdârını bilmez Süleymân olmayan

Bilmez insan kadrini âlemde insân olmayan

Zülfüne dil vermeyen bilmez gönül ahvâlini

Anlamaz hâl-i perîşânı perîşân olmayan

Rızkına kaani’ olan gerdûne minnet eylemez

Âlemin sultânıdır muhtâc-ı sultân olmayan

Kim ki Hak’dan korkmaz ondan korkar erbâb-ı ‘ukuul

Her ne isterse yapar Hak’dan hirâsân olmayan

İ’tirâz eylerse bir nâdan Ziyâ hâmûş olur

Çünkü bilmez kadr-ı güftârı sühandân olmayan”

Bu parçayı Bedirhan Kırmızı okurken salon dikkat kesildi. Bana göre gecenin en güzel sözünü söyledi. Vallahi on kere okusa yine dinlerdim… “Bu parçayı ilk defa 64 de okumuştum, şimdi bir daha yani elli yıl sonra okudum,” dedi. Bu yaşlı, zayıf, ince adam doğrusu bir kültür hazinesi, elinden tutulması için bu kadar yıl beklemiş. Ümidini kaybetmemiş. Burada Bedirhan Usta olarak anılıyor. Bedirhan Usta inan sana yardım etmek çok isterim ama benim elimden inan bir şey gelmez. Keşke bir vicdanlı bu güzellikleri görse, diye içimden geçiyor…

Vali Bey, konuşmasında, “İyi ki geldiniz,” diye söze başladı. “Ankara’da birkaç defa Mesnevi Derslerine katıldım. Allah kuluna ilmi vahiy edermiş. İlham değil vahiy… Türkiye Yazarlar Birliği bir ilham irfan yuvası. Sizle bir arada olmak beni mutlu etti. Urfa’da buluştuk işte…”

Müzik yeniden başladı arkasından çiğköfte ve künefe geldi. Ben Urfalıların bu çiğköfte ve künefeleri yediğini sanmıyorum zaten yemediler. Doğrusunu söylemek gerekirse bize sıra gecesi diye bu müziği ve çiğköfte diye bu karışımı yutturmaya çalıştılar. Çiğköftenin türküsünün söylendiği Urfa’da böyle olmamalıydı diye düşündüm. Urfalılar kusura bakmasınlar ama bize sıra gecesi ve çiğ köfte borçlandılar.

Artık kalkmak gerekiyordu. Atilla Maraş’la yan yana oturuyorduk. Onun da canı sıkılmıştı. Sıkılmaz mı, Atilla Bey Urfalı! Onun hatırına çiğ köfteleri ben yedim ama doğrusu mideme oturdu…

Dışarıda güzel bir hava vardı. Yamaçtan aşağıya topluca indik. Balıklı gölün kenarında biraz yürüdük. Gece serin, sessiz ve huzurluydu…

Son Güncelleme (Cumartesi, 22 Haziran 2013 21:01)

 

Degerli Yazarimiz Mahir ADIBEŞ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazartesi, 05 Aralık 2011.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
0 #2 RE: Ankara’dan Siirt’e Kültür Kervanı (4) 2013-06-23 11:31
Uzun zamandır bu tip gezi yazıları yazılmamıştı. Teşekkür ederim... Sabırsızlıkla arkasını bekliyorum.
Alıntı
 
 
0 #1 RE: Ankara’dan Siirt’e Kültür Kervanı (4) 2013-06-23 11:27
Bu yazıları dikkatle okuyorum. Doğrusu çok hoşuma gitti, nereye kadar gidecek merak ediyorum, sırada hangi iller var?
Bu gezi yazısı çok güzel, bildiğim yerler hatıralarımı canlandırdı...
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün3020
Dün3100
Tüm Zamanlar4123481
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 160 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2349
İçerik : 1491
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?