Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 29
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri


BEŞİNCİ DURAK: MARDİN (Birinci Bölüm)

Mahir_Adibes10 Mayıs 2013 Cuma, Mardin’de uyandığımızda güneş çoktan doğmuştu. Ne olsa öğleden sonra görevimiz var, diye kimsenin acele ettiği yoktu. Otelden sabah saat 10’da çıktık.

Dün yol yorgunluğu olmuştu. Şehrin girişinde Artuklu Üniversitesinde öğretim görevlisi Beyhan Kanter ve bir bayan arkadaşı bizi karşıladı. Hemen bir lokantaya yakın otobüsümüzü kenara park yapıp yemek yemek için içeriye geçtik. Hava serinlemiş ve etraf sakindi. Sokaklarda tek tük geçenler oluyordu. Farklı bir şey olsun diye lahmacun istedik, bu bölgede bütün yemek kültürü et üzerineydi. Bazımız acılı olsun dedi diğerleri acısız… Bol salatalı, yoğurtlu bir akşam yemeği yedik.

Açık bakkal aradık, tütün mamulleri ve içki satan yerler açık ama bir diş macunu bulamadık. Hiç beklemeden otelin yolunu tuttuk. Kalacağımız otel şehrin dışındaydı. Çok uzak sayılmazdı ama bana çok uzak geldi. Hani derler ya, “Git git bitmiyor.” Ayakta duracak halim kalmamıştı. Bir an önce yatıp uyumak istiyordum.

İbrahim Ulvi Yavuz, belli etmiyor, iyice sessizleşmiş yorgun bir görünümü var. “Çok dinçsin,” diyecek oldum şaka zamanı değil, diye sustum. Mehmet Doğanın gözkapakları düşmüş, zoraki gülümsüyor. Sanki “Bana dokunma,” der gibi bakıyordu. Muhsin Mete, eh biraz ekşimiş görünüyor. Birkaç kelime söylese de yazsak ama ağzını açmıyor. Ahmet Fidan, yola çıkalı tıraş olmadığından beyaz bir sakalı vardı. Doğrusu bu sakalın ona yakıştığını ve zamanı geldiğini düşündüm. Ferhat Koç, yanımdan geçerken gülümsüyor, üşür gibi bir hali var montunu giymiş. Eğer bir konuyu kaçırsam şunu da not al diye beni uyarıyordu. Vedat Güneş’in yüzünden düşen bin parça. Aman Allah’ım borcunu alamamış esnaf gibi duruyor. Bizde bir söz vardır, “Güzelim güzeldi çiçek tuttu daha güzel oldu.” Yola çıkarken zaten çok keyifli değildi yorulunca iyice çaptan düştü… İbrahim Eryiğit’in yüz hatları farklı olduğundan, yabancı arazi gibi karar vermek zor. Ne üzüldüğü belli ne de güldüğü. Oun için ona karşı temkinli yaklaşmak lazım. Mehmet Kurdoğlu yine somurtup duruyor, gören derki Karadeniz’de gemileri batmış. Dünyanın yükü onun omuzlarında düşünüp duruyor. Bir gülde görelim birader, diyecek oldum… Fatih Gökdağ yine kendini unutturdu, sanki konuşmak için para istiyor. Nedir bu ketumluk anlayamadım?.. “Derdini söyle kardeşim anlat, anlat ne varsa içinde,” diye bağırasın geldi. Fatih Uğurlu kilosuna yenik düşmüş aba güreşçileri gibi, biraz daha antrenman yapması lazım. Bizim ayrılmaz ikili Mehmet Sılay ve Şükrü Can bir başka havada, feodal dönem ağalarına benziyorlar. Sılay önden giderken Can arkasından koşturup duruyor. Salih Lütfü Bey sıkı bir arkadaş bu kadar yol geldik renk vermedi. İçimizde en dayanıklı o çıktı. “Bana değmeyen yılan bin yaşasın,” duruşu vardı. Bak az daha Mahmut Bıyık’ı unutacaktım; komando gibi, dinç görünüşlü, sessiz kardeşimiz. Bir insana bu yaşta sakal ancak bu kadar yakışır, diye içimden geçirdim. Tam unuttum diyecektim ki Atilla Mülayım, genç kardeşimiz göründü koltukların arasında bizim yaylacılardan. En arkaya geçmiş kendini unutturdu. Sesi en az duyulan yol arkadaşımız. Sami Terzi, bıraksan orada yığılıp kalacak. Aramızda en çok yorulan o, arabada Doğan’a yardım ediyor, dursak bütün kitapları taşıyıp duruyor. Şoför Tamer ve Murat zımba gibi sapasağlam yola gidiyorlar…

Otel girişinde biraz sükûneti bozuldu. Daha önce iki gece Fatih Gökdağ ile kalmıştık. Ben yine beraber kalacağımızı düşünürken Fatih Bey ses çıkarmadan yanımdan geçip gitti. Arkadan seslendim, “Aldın mı anahtarı?” geri dönüp yüzüme bile bakmadan alçak bir sesle, “Ben yalnız kalacağım,” dediğini zor şer duydum. Demek herkes yalnız kalıyor diye düşünürken otel görevlisi, “Siz Fatih Beyle beraber kalacaksınız,” demez mi. Ben bir an isimler çakışınca karıştırdım. “Fatih Bey yalnız kalacağını söyleyip gitti ya,” dedim. “Yok, o Fatih Gökdağ, siz Fatih Uğurlu’yla kalacaksınız,” dedi. Fatih Uğurlu daha önce de kimseyle kalmadığını biliyordum. “Fatih Uğurlu’ya sorun benimle kalmak ister mi?” dedim. O anda Fatih Bey de oradaydı. “Ben babamla bile kalmam,” dedi. Otel görevlisi, “Şirket öyle listeyi göndermiş,” demez mi. Sinirlerim tepeme sıçradı. “Bu şirket hangi şirket, beni ya da Fatih Beyi tanıyor mu? Bu ne terbiyesizce bir hareket, ben odamın parasını vereceğim tek kişilik oda verin dedim…” diye sesimi yükselttim. Aslında otel görevlisinin suçu yoktu. Şirket ise bir maske olarak kullanılıyordu. Ben iki kişilik değil on kişilik bile odada kalabilirim. Kendime o konuda güvenirim. Utanacağım bir kusurum da yok yeter ki arkadaşlarım benden rahatsız olmasın. Ben arkadaşlarımın, arkadaşlarım benim kahrımı çekmezse kim bizim kahrımızı çeker. Yalnız bu dalavereyi Ankara kadroları her zaman oynarlar onu bilirim. Onlar kendilerinin asil diğerlerinin figüran olduğunu düşünür. Biz değil onlar kaybeder, diye düşünsem de her zaman onların yaptığı yanlarına kâr olarak kalıyordu.

Herkes çekildikten sonra görevli gencin yanına gitti, onun kalbi kırılmıştı. Tanımadığım bir insanın kalbini kırmaya ne hakkım var, diye düşündüm. “Delikanlı tepkim sana değil ekipte bu işi sinsice yapanlara,” dedim. “Yok, abi ben alınmadım. Zaten o işi söyleyen de oradaydı ama sesleri çıkmadı,” dedi. İçim rahatlamıştı.

 

Sabahtan uyandığımda akşamki olayın etkisini üzerimden atamamıştım. Bir müddet otelin penceresinden dağları seyrettim. Yamaçlarda yavaş yavaş otlar sararmaya başlamıştı.

Kahvaltıdan sonra şehir gezisine çıkacaktık. Havuzun başında herkes kahvaltısını yaparken ben yalnız bir tas mısır ezmesi ve soğuk süt aldım…

Akşam, olaydan canım sıkılmış eşofmanları giyip dışarı çıktığımda birkaç kişi otelin girişinde oturuyordu. Beyhan Kanter beni tanımamıştı. Orada kendimi tanıttım. Çok değiştiğimi söyledi. Doğru artık saçlarım bembeyaz olmuştu. “Elazığ’dan kız alanın sonu böyle,” dedim. “Yok bizim eniştelerimiz çok memnundur,” demesi doğruydu ama demek bana böylesi nasip olmuştu.

Uyku tutmamıştı, dışarıda dolaştım ama serindi... Otelimiz şehre bayağı uzaktı. Dün gelirken otobüste Vahap Akbaş “İnşirah” adlı şiir kitabını imzalayıp bana vermişti. “Acıları İstif Etmişiz” diyor Vahap Akbaş. Gece oturup onu okumuştum.

“Acısı büyük kentler gömdük içimize Ferhat

Ne susuz ne susuz kentler

İnce uzun kirli sokaklar gömdük

Loş odalarda sarhoş kahkahaları içerken

Fahişelerin gözbebekleri

Ne imreniyoruz bilsen

Ne imreniyoruz Ferhat / ölümüne Şirin’in…”

Vahap Akbaş’la kahvaltıdan sonra otobüste yan yana oturup şiir ve hikâye üzerine sohbet ettik. Yüzünde ince bir acının izleri var. “Bu sabah biraz başım ağrıyor,” dedi. Otobüsün arkasında gürültü şamata var. Muhsin Mete, “Onlarda yiv set kalmamış,” diyor.

Beyhan Kanter ekibe katıldı. Akşamdan evine gitmiş, gelip bizi buldu. Gezide bize yardımcı olacaktı…

Mardin’e çıkarken mezarlığın duvarında küçük bir tabelada, “Kale Pansiyon” diye bir yazı vardı. Bence çok uygun bir yere konulmuştu!.. Zira bu pansiyonlar çok uzun süre için tutulmuş / tutulacak olmalı. Doğrusu ilginç yazılar listesine geçen bir buluşmaydı, kimsenin aklına gelmez böylesi.

Artık otobüsten ayrılmak zorunda kaldık! Zira bundan sonra bu şehirde yürümek gerek. Mardin bir tepenin üzerinde bir kale gibi sırtını vermiş yamaçlara. Her tarafta ova ve o ovanın taa uzağına kadar seyre dalmış. Uzaklardan kuş uçsa haberi oluyor burçtaki gözlerin. Sokaklar dar ve basamak basamak, ala bildiğine taş her taraf. Taş burada sarı, bazı yerde bal rengi bazı yerde ya biraz açık ya da daha koyu… Mardin büyük medeniyetlerin kurulduğu, ilim adamlarının yetiştiği bir şehir olmalı. En büyük medreselerin bulunduğu, çok sayıda öğrenim kurumunun yer aldığı bir şehir.

İpek yolu uzun mu uzun… Kervanlar geçip gidermiş buralardan batıdan doğuya, doğudan batıya, sayılamayacak kadar çok. En kıymetli eşyaları taşır bir handan öteki hana, bir şehirden diğerine… Şimdi güneşin kızgınlığına terk edilmiş; şimdi Mardin sessizliği yaşıyor baharın bitimine yakın…

Birkaç yaşlı adam, yüzünde çizgiler derinleşmiş, hâlâ ümitleri var ki gülümsüyor bizi görünce. Bizi görünce elini uzatıp sıkıyor elimizi, “sefa geldiniz” derken bakışları derin… Mardin’de taşlar soğuk değil, her şey cana yakın, hoşgörülü, gülümseyen şehir…

İnsanlar güneşten duvarların gölgesin erkenden sığınmışlar. “Kenarda oturan yaşlı adamlara, “Selamünaleyküm,” diye selamımız veriyoruz. Adamlar ayağa kalkıp ellerini göğüslerinin üzerine koyarak “ve aleykümselâm,” diye selamımızı alıyorlar. Burayı bilmeyenler şaşkın. “Bizde böyle arkadaşlar,” diyorum. Buraya gelmeyen ne bilsin, ne bilsin bu yaşlı adamın yetmiş / seksen yıl değil binlerce yıldır yaşadığını. Burada zaman hızlı geçmez, şehirler uzak değildir. Burada her şey yavaş çalışır. Burada insanlar akşamdan sabaha birbirine yabancı olmaz. Burada yabancı yok, gelmişsen eğer buradan birisin… “Uzaklardan burayı hayal bile edemezsiniz. Kafanız karıştı, değil mi?”

Yaşlı adamın gözleri uzaklara takılmış, kaçak tütün sarmış elinde, bir çekiyor bir uzakları kolluyor. Belli ki uzaklardan beklediği var…

“Nereden geldiniz efendi?” diye soruyor…

Mardin uzaklara bakıp bakıp gülümsüyor… Taştan yapılmış merdivenin basamağına oturup çevreyi seyrediyoruz, kimse bizi yadırgamıyor. Birisi elimize çay tutuşturuyor, önümüzden geçen çocuk ayakkabılarımıza bakarak, “boyayayım ağabeyi” diye soruyor…

KulturK6
Şehidiye Camisinin yanındaki çay bahçesinde çay içmek için oturduk iskemlelere. Sokaklarda taşlar kaldırılmış yeniden yapılıyor, geçerken çok yorulduk. Erbay Hocanın başında kocaman beyaz bir kovboy şapkası, sesleniyor, “Kaçak çay mı yerli çay mı istiyorsunuz?..” Altın kemerli, ince belli cam bardaklarda kaçak çaylar geldi, dumanı başında. Taş duvarlı yapılar karşısında sıcak bir havada biz çayımızı içtik. Gözlerim dolaştı Mardin Kalesinin burçlarında bir bir… Biri bana sesleniyor işte şu surdan. Elimi siper yapıp gözüme görmeye çalışıyorum daha net. Orada büyük bir Ay yıldızlı Türk Bayrağı dalgalanıyor. Bu sesi ben tanıyorum!.. Tarihi okuyoruz Mardin’in taş duvarlarında, yıpranmış sokak taşlarında ve camisinde, kilisesinde. Her taşı bize uzaklardan ses getiriyor. Dar sokakları, birbirine geçmiş yapıları, taş yolları, taş merdivenleri bize insan adına çok şeyi hatırlatıyor. Kemerli sokaklardan geçiyoruz. Mardin Artuklu Üniversitesinin bazı bölümlerini geziyoruz. Onlar da eski binalar onarılarak hazırlanmış. Bir kemerin penceresinden Mardin Ovasını seyrediyoruz.

Burada dinler birbiriyle akraba olmuş; Müslüman, Mecusi, Hıristiyan, Süryani aynı mekânı kullanıyor.  Sokağın bir ucunda cami öbür ucunda kilise var. İnsanlar selamlaşmadan geçmiyor. Burada herkes birbirini tanıyor, vicdani bir hoşgörü sarmış insanların benliğini.

Merdivenler uzun uzun bitmek bilmiyor. Üniversitenin bir birimi haline getirilmiş tekkeyi geziyoruz. En ilginç yeri çile hane, sabrın sembolü dayanabilirsen dayan. Tek tek giriyoruz, alçak, karanlık, dar bu ine. Hava sıcak, biraz bunaldık. Bu gün günlerden Cuma, yüksek minarelerde sala başlıyor. Bu ses bu şehre çok yakışıyor. Yamaca kurulmuş şehrin üzerinden ılık bir hava gibi iniyor sıcak ovaya doğru. Şadırvanda üç kişi abdest alıyor, iki kişi arkada dikilmiş sıra bekliyor. Bizi görünce biri kenara çekilip, “buyurun” diyerek yerini gösteriyor. İtiraz edecek oluyorum, bana gülümseyerek, “sen misafirimizsin” diyor…

Taş bir camiye girip serin bir köşeye bağdaş kurup oturduk. Yan bir odada Artuklu Sultanı Kutbettin İlgazi’nin türbesi var ve duvarda Peygamber Efendimizin taştaki ayak izi!..

İmam cübbesi genç bir imamda, oturmuş kuran okuyor… Cumayı bekleyen insanlarda hiç acele yok, sabır burada taş olmuş…

Son Güncelleme (Çarşamba, 10 Temmuz 2013 09:08)

 

Degerli Yazarimiz Mahir ADIBEŞ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazartesi, 05 Aralık 2011.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
0 #1 RE: Ankara’dan Siirt’e Kültür Kervanı (6) 2013-07-11 10:44
Hocam kaleminize sağlık. Çok keyifli bir yazı okudum. "İpek yolu uzun mu uzun… Kervanlar geçip gidermiş buralardan batıdan doğuya, doğudan batıya, sayılamayacak kadar çok. En kıymetli eşyaları taşır bir handan öteki hana, bir şehirden diğerine… Şimdi güneşin kızgınlığına terk edilmiş; şimdi Mardin sessizliği yaşıyor baharın bitimine yakın…" Bu cümleler Mardin'e çok yakışıyor...
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün755
Dün2376
Tüm Zamanlar3939469
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 104 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2195
İçerik : 1482
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?