• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon Ankara’dan Siirt’e Kültür Kervanı (7)

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 25
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

BEŞİNCİ DURAK: MARDİN (İkinci Bölüm)

 

MadibesCuma namazından çıktığımızda Beyhan Kanter ve arkadaşı bizi ağaçların gölgesinde bekliyorlardı. Ekibimiz çok dağılmıştı. Üniversitenin bir bölümü şehir içindeydi, tarihi taş bir bina, oraya yemeğe gittik. Tam tarihin ortasında yemeğimizi yiyorduk. Beyhan Hoca yemeklerimizi eliyle getirdi. Aman Allah’ım bir telaş, bir telaş ki görmek gerekirdi. İnan biz memnun olalım diye koşuşturuyor. Elazığ’ın o samimi, kibar yapısının hepsi Beyhan’da cem olmuş…

Beyhan benim çok önceden tanıdığım Elazığ’da Necati Kanter Hocanın kızı. Necati Hoca benim değer verdiğim bir hikâyeci. Tanışmamız ise Bizim Külliye Dergisine dayanır. Külliye Dergisi Ailesi gerçekten çok büyük başarılara imza atmış bir topluluk. Aynı zamanda Beyhan’da bu aileden biri, doğrusu beni tanıyamamasına alındım!.. Bu arada Necati Kanter’in yeni çıkan hikâye kitabı, “Divaneler” üzerine sohbet ettik. Telefonda Necati Hoca, “Bilsem ben de gelirdim,” diyor…

 

Mardin Artuklu Üniversitesi’ne öğleden sonra geldik. Ortalıkta üç kişi vardı. Vakit yaklaşmış ama kalabalık olacağa benzemiyordu. Öğretim görevlilerinden biri, “Bu etkinlikten kimsenin haberi yok, olsaydı burası dolardı,” diyor. Kendisinin de biraz önce İbrahim Eryiğit’in telefonuyla haberi olduğunu söyledi. Meğer İbrahim Beyin eşi Mardinliymiş burada öğrendik. Kıymetli karşılanmasından anlamamız lazımdı, bize de çaktırmıyor. Üniversitenin salonunda biz ve üç-beş kişi çaresiz, bu an çözülecek bir iş değil, belli…

Vakit geldi Sami kürsünün başına geçti, güzel bir hitapla başlattı. Arkasından Ahmet Fidan’ın açılış konuşması ve tanıtım merasimi geçti. Arkasından, Mardin milletvekili Abdurrahim Akdağ yapmış olduğu konuşmada; “Kervan Mardin’e geç geldi ama geldi. Eminim söyleyecek çok sözünüz var. Mardin kültürümüzün harmanlandığı ve yoğrulduğu bir şehirdir. Üniversite düzeyinde medreseleri vardı. Bilgi sahibi olmak çok önemlidir, özellikle vahiy ile yoğrulan bilgiye insanlığın bugün çok ihtiyacı var. Hafızamızı toparlamaya çalışırken bir takım tezgâhlardan henüz kurtulamadık, adeta hafızamızı sildiler. Biz gözümüzü kapattık ama bu bizi kurtarmaz. Bizim kültür kardeşliğimiz var,” dedi. 

Mardin Artuklu Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Ahmet Erbol maşallah dört dilde “hoş geldiniz” dedi, henüz Süryaniceyi bu gün öğrenmiş. “Kültür kervanı güzel duygular, güzel düşünceler, güzel hisler taşıyan bir kervan olarak, güzel hizmetlere vesile olmaktadır,” sözleriyle düşüncelerini dile getirdi.

Şairlerimizden A.Vahab Akbaş “Açmış gözlerini dağa” şiirini okudu. Vedat Güneş bu bölümde “Gazel” adlı şiirine yer verdi.

“Sobama kar doldurdum, hüznüm bitmesin diye

Resimlerini indirdim, görüntün gitsin diye

Her anımda gökkuşağı gülüşün bir ferâce

Ki gülüşün bir daha gailem olmasın diye

Bağbozumu güneşinde yükseldi sesimde nevâ

Kar beyazı soğuklara adadım, yok olsun diye…”

M. Atilla Maraş “Geceden”, Mahmut Bıyıklı  “Yaz orucu”, İbrahim Eryiğit ise “Sin ve Şin Harfleri” şiirlerini okudu. Allahtan bu garip şair “elif”ten başlamadı, diye içimden geçirdim, o kadar harfi sıradan başlasaydı o gün bitmezdi.

Mehmet Doğan konferansın açış konuşmasında Mardin hakkındaki düşüncelerini aktarırken “Ankara’dan buraya molalar vererek geliyoruz. Yollarda güzellikler devşirdik, Mardin’den de güzellikler ve latif kokular devşirerek bunları gittiğimiz yerlere götüreceğiz. Bu şehirde tarih bize çok şeyler anlatıyor,” dedi.

Dr. Mehmet Sılay, “Şarkın en sevgili sultanı: Selahattin” sohbetinde, Selahattin Eyyübi’yi Sarayı olmayan Sultan, olarak değerlendirirken bu Sultanın bir akademisyen, Hadis Âlimi olduğuna vurgu yaptı. Hayatı Allah yolunda, hayatını Allah’ın kullarına hizmet yarışına adayanların şüphesiz öldükten sonra milletin gönlünde yaşadığına dikkat çekti. Asıl konuya girmeden Çanakkale, Yemen’den bahsetti. Arkasından Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra ve kuruluş aşamasında isyan veya ihanet edenlerin söz arasında geçmesi bazılarını şaşırttı. Daha doğrusu, İskilipli Atıf Hoca, Şeyh Said, Çerkez Ethem, Seyit Rıza gibi isimlerin bu konuşmada işi neydi? Kimse bu bölümü anlamadı. Anlamamış olacak ki beş bayan öğrenci ikinci sıradan kalkıp salondan ayrıldılar.

Etkinlikler sırasında zaten çok az sayıda dinleyici olan salonda yarısının da çocuk olması ve şiirleri dinlememesi konuşmalardan sıkılması sonucu pek tatsız oldu. Daha doğrusu bu çocukların burada ne işi vardı onu merak ettim ama kimseye de soramadım. Hele o çocukların şımarık rahat hareketleri canımı çok sıktı. Ben o salonda ne konuşma yapardım ne de şiir okurdum, diye düşündüm. Yani bu salonda çok şey söylenebilirdi ama dinleyen yoktu.

Şairlerin de çok keyifli ve isteyerek şiir okumadıklarını düşünüyorum. Hani şöyle şair edasıyla gümbür gümbür olmuyordu. Sırayı savam hesabıyla hareket eder gibiydiler.

İkindi vakti Kasımiye Medresesini gezdik. Büyük taş bir bina. Bina Artuklu dönemi mimarisiyle inşa edilmiştir. İki katlı olan medrese, tek bir avlu etrafında yapılmıştır. Yapının güney cephesi ovaya bakar. Binanın giriş kapısı bu cephede bulunur. Kapı çeşitli işlemelerle süslüdür; ama bunların bir kısmı tahrip olmuştur. Binanın batısında ise bir mescit mevcuttur. Dikdörtgen biçimli bu mescit, kubbeli bir yapıdır. Yapının kuzeyindeyse çeşme yer alır. Binada toplam yirmi üç medrese odası bulunur. Bunların on biri alt katta, on ikisi üst kattadır.

 Mardin

Akşam yine aynı salonda TRT İstanbul Radyosu Tasavvuf Musikisi Topluluğu bir konser verdi. Bu güne kadar seyrettiğim en güzel ilahi korosuydu. Çok güzel müzik icra ettiler. Çoğu yerde biz de onlarla birlikte söyledik. Yalnız salonda bizden başka dinleyici çok azdı, onları da öğrenci yurdundan bizim otobüs getirmişti. Belli ki Mardin’in öncelikleri farklı! Koro şefi ara konuşmasında, “Biz de bu güzel kutsal yolculukta üstümüze düşeni yerine getirmeye çalışıyoruz,” dedi. Doğrusu Mardinliler bu koroyu dinlememekle çok güzel bir fırsatı kaçırdılar.

Hele bu koroyu dinleyici bulunmamasına üzüldüm. Gerçekten çok kaliteli bir ekipti üstelik Mardin gibi yerde bunun dinleyicisi yoktu. Anlaşılan biz bu dönemde burada ne söylersek söyleyelim dinleyen olmayacak. Görülen şu ki Mardinlinin kafası çok karışık ve ülkesini seven bu insanlara saygısı olan zeki insanlara çok ihtiyaç olacak.

Yatsı geçiyordu salondan çıktık. Mardin yukarıda yıldızlarla buluşmuştu. En güzel görüntüsü bu olmalıydı. Otobüsümüz soluk sokak lambalarının ışığında bizi bekliyordu. Beyhan Kanter ve arkadaşları arabamız hareket edene kadar orada beklediler. Derin bir iniltiyle otobüsümüz yerinde sallandı. Arkamızdan keyifsiz birkaç kişi el salladı…

 MardinTYB

Gündüz şehri gezerken İbrahim Ulvi Yavuz; “Bizim arkadaşların seyahat kültürü yok. Rehbere uymayıp herkes burnunun doğrultusuna gidiyor. Bu tip toplu hareketlerde herkesin gönlünü yapmak mümkün değil. Bu alışkanlıklarından vazgeçip birlikte hareket etmeyi öğrenmeliler. Öylece daha çok yer gezip görebiliriz. Böyle zor oluyor,” diye yakındı. Ben de, “Bu zamanla kazanılabilecek bir alışkanlık olacak. Yazarlar sosyal insan olsa da çok varlıklı insanlar değiller. Onun için yeterince seyahat edip gezip görerek bu kültür kazandıkları iddia edilemez. Bu alışkanlık zamana ve variyete bağlı,” dedim. İbrahim Bey, başını yavaş yavaş salladı, dura dura konuştu, “O dediklerin önemli elbet… Sende de onlar yoktu… Sen istedin…” dudaklarımın ucuyla gülümsedim. “Allah devlete zeval vermesin,” dedim. “Devlet sana karşılıksız o hizmeti vermedi. Sen devletin işini yaptın ve çalıştın. İdarecilerde bunun farkına vardı…”

Gece 22.10 sıralarında arabamız Siirt’e doğru gidiyordu. Ahmet Fidan ve Şükrü Can Hocanın dualarla atışması herkesin hoşuna gitti. Duayı Şükrü Hoca yapacaktı, hemen mikrofonu Ahmet Fidan aldı ve dua gramerini bize anlatıp sonra duaya geçti. Doğrusu bir şey anlamadık. Şükrü Can’a mikrofonu verdi. Şükrü bu duruma güldü, “Bana yapacak bir iş kalmadı en iyisi bir imam fıkrası anlatayım…” diyerek işi şakaya götürdü.

Bu arada Fatih Uğurluya bir kalem hediye edildi o da yazmaya başladı. Sık sık küçük cep defterine not alıyordu. “Sakın kopya çekmeyesen,” dedim güldü. “Sonunda beni de kendinize benzettiniz, yazmaya karar verdim,” dedi.

Bu arada Şükrü Hoca kuran okudu, uzun bir dua etti. Dışarıda yağmur yağıyordu…

Günün olaylarını lacivert deftere not ediyordum. Kime bir yazı lazım olsa alıp yazısını yazıyor. Çok hoş olay ve sohbetler de üzücü, karşılaşmak istemediğimiz söz ve olayları da not ettim. Lacivert deftere bu “gezini hafızası” diyordu arkadaşlar. Benden çok onlar korumaya başladılar. Aman ortaya koyma kaybolur diye endişelendiklerine şahit oldum. Herkes günün değerlendirmesini yaparken Ferhat Koç’la ben yazıları konuşuyorduk. O her zaman haber olarak yazıyı yayınlanmak üzere günün arkasından gönderiyordu. Ben ise kontrol için gezi yazısını bitirince kendine gönderip okutmayı düşündüm, kabul etti.

Yolumuz Batmana yakın geçiyordu. Vahap Akbaş, annesini görmek için izin istedi, yüzü gülüyordu. Onun sevincini gözlerinde görmek mümkündü. “Anaya bizden selam götür Vahap Bey,” diye seslendik inişte dikilirken. Şehre yakın bir yerde bizden ayrıldı şair...

Bu yaşta anası varmış yolunu bekleyen, “Ananın yaşı mı olur be hey adam?” dedim kendi kendime. Galiba anamı çok özlemişim kıskandım Vahap Beyi… Bir zaman benim de başımı koyduğum bir diz, saçımı okşayan bir el vardı…

O zaman yalnızlık nedir bilmemiştim, eşimin sözleri zoruma gitmiyordu, dağ gibi anam arkamda duruyordu, başım hiç yere eğilmemişti…

“Ananın Ellerinden öp benim için…” diyerek başımı otobüsün camına yaslandım. Kimse beni görmesin istiyordum…

Vahap Beyin dün bana imzalayıp hediye ettiği “İnşirah” adlı şiir kitabını rast gele açıyorum…

“Trenler miydi onlar / kara yılanlar gibi

Geçerlerdi çocukluğumuzun varoşlarından

Dumanlarını ve türkülerini savurarak

Firari arap atları mıydı yoksa

Masal dağlarından doğup hakikat çölüne süzülen…”

Otobüsümüz dağlara doğru başını alıp gitti. Derelerden tepelerden geçerek Siirt’e doğru hızla ilerliyordu…

 

Degerli Yazarimiz Mahir ADIBEŞ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazartesi, 05 Aralık 2011.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
0 #1 Teşekkür 2013-07-13 01:47
Bu kervanda sizi tanımış olmanın verdiği iç huzuru çektiğiniz fotoğraflara bakarken bir daha yaşadım. Akıcı, sade ve yerinde gözlemlerinizle gitmediğimiz şehirleri adeta dolaşmış gibiyiz. Teşekkür ve selamla...
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün1145
Dün4918
Tüm Zamanlar3774261
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 550 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 1310
İçerik : 1480
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?