Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon Ankara’dan Siirt’e Kültür Kervanı (8)

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 26
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

ALTINCI DURAK: SİİRT / TİLLO

MadibesSiirt diye çıkmıştık yola bu gece geç vakitte Tillo’da verdik mola. Ama nasıl yorgunuz, otobüs giremedi misafir hanenin park yerine, biraz uzak kaldı. Dışarıda şimşek çakıp gök gürlüyor, yağmur yağıyordu. Yağmur hızlandı, kimse inmek istemiyor. Bu arada uyuyanlar da uyandı. “Geldik mi?” diye soranlar var. “Geldik ama inemiyoruz, dışarıda yağmur yağıyor, rüzgâr var…” diyenler de oldu. Çaresiz valizini eline alan büzülerek hızlı hızlı misafirhaneye doğru koştu…

Mardin’den çok geç çıkmıştık. Etkinliklere ilgi gösterilmemesi de canımızı sıktı, moralimizi bozdu. Mardin’de bir tek yanımızda olan Beyhan Kanter ve adını bilmediğim kız arkadaşıydı. Onlar da ilgilenmeseydi Mardin’i kendi halimizce gezip dönecektik. Beyhan Hanım, üniversitede öğretim görevlisi, aslen Elazığlıdır. Hikâyeci Necati Kanter dostumun kızı…

Siirt yolları dağların arasından geçiyor, kıvrım kıvrım. Her taraf alabildiğine dağ ve dere. Gece inadına karanlık, arabamızın ışığının dışında karanlık bir tünel bizi içine doğru çekiyordu. Siirt’ten sonra yollar daralıyor başka derelere dalıyor ama sürekli yükseliyorduk. Dağların yüksekliğine doğru çıkıyoruz. Şoförümüz Tamer Bey oldukça usta, yollar ne kadar kötü olursa olsun o bizi hiç incitmeden götürüyordu. Murat, her uzun yol çıkışlarında su, çay, kahve dağıtıyordu. Yollar ıpıssız, yalnız bizim arabamızın ışıkları var, ne karşıdan gelen ne de bizi geçen bir araç oluyordu… Erbay, sessizliği bozuyor; “Sordum sarı çiçeğe / Annen baban var mıdır? / Çiçek eydür derviş baba / Annem babam topraktır…” Şarkıya cılız cılız katılanlar oluyor…

Mehmet Doğan, bilgisayarında bir şeyler yazıyor, onu da tam olarak başaramadığından sürekli Sami Terzi’den yardım istiyordu. Sami hiç acizleşmeden gelip gidiyordu. Ulvi Yavuz beklediğimden daha dayanıklı çıktı, maşallah… Gayet sabırlı davranıyordu. Salih Lütfü, yüksek dağlar gibi dirençli çıktı. Hâlâ yolculuğa çıktığımız ilk günkü gibiydi. Gülen yüzü hiç ihmal etmedi. Muhsin Mete, ayık uyanık arasında yolculuğa tahammül ediyordu. Muhsin Abi benim için hep güvenilen bir kişiliğe sahip olmuştur. Ferhat Koç, eski toprak, her zaman benim için moral kaynağı olmuştur. Bir insanın ancak bu kadar içi dışı bir olur. Rahatça konuşup sohbet edilebilen bir dost, arkadaştır. Mehmet Sılay, bu gün iptal edilen sunumun acısını salonda çıkarsa da kafası hâlâ iptal edilen Kızıltepe’deki sunumda kalmış olacak ki uyuklar gibi yapıyor, bu akşam sessiz. Şükrü Can nasıl derseniz, nasıl olsun, Sılay’ın ayağına diken batsa acısını Şükrü duyar… Atilla Maraş, Mardin’de bizden ayrılmıştı, yeri boş kaldı. Vedat Güneş ile İbrahim Eryiğit ayrılmaz ikili. Vedat çok dalgın ve bir sıkıntısı var gibi, İbrahim ise şiirleri çarpıp bölerek bir şeyler yapıyor. İnşallah sonunda ben bu işlemleri anlayacağım ama şiir şiir olacak mı onu bilemiyorum. Fatih Uğurlu’nun direnci kırılmış gibiydi ama büyük bir keyifle küçük deftere notlarını düşüyordu. “O konuşan adamın adı neydi,” diye soruyor. Ferhat Abiyle işi muzipliğe veriyoruz. “Orada konuşmayan adam yoktu ki hangisini soruyorsun?” diyince kendisi de bizimle beraber güldü. Mehmet Kurdoğlu, bu günde gülmedi. Her şeyi uzaktan izliyordu. Fatih Gökdağ, hiç değişmeyen arkadaşımız. Her şeyi çok ciddiye alan biri! O resimlerle, kitaplarla titiz ilgilenmesini unutmam mümkün değil. Gezide ciddi manada sorumluluğunu taşıyor…

Siirt girişinde emekli öğretmen İzzettin İcin karşıladı. Uykulu ve yorgunduk. Bize misafirhaneye kadar o rehberlik etti. Kendine güvenen bir duruşu vardı. O haliyle daha genç göründü. Sabah gördüğümde onu tanıyamadım, gözüme daha yaşlı göründü…

Tillo İbrahim Hakkı Kültür ve Konaklama Evi’ne ayakkabılarımızı girişte çıkarıp, halılar üzerinde yürüyerek girdik. Ferhat Koç, “Beraber kalalım,” deyip üst katta bir odaya girdi, bende arkasından. Odaya yerleşmeye başladık bile. Odalarda tuvalet banyo yoktu, ortak kullanımdan faydalanılacaktı. Görevli çok geçmeden geldi, “Bu odalar tek kişi kalacaklar için siz aşağı odalarda kalacaksınız,” demez mi. Biz “kunta kinte” biraz bozulduk ama fark ettirmedik. “Olsun aşağıya inelim,” dedi. O önden ben arkadan adeta sürünüyordum. Ferhat Abi çok candan bir dost ve sakin bir mizacı vardı. Ben ise erken patlıyordum. İdare kısmını Ferhat Abiye bırakarak ben sakin davranmaya çalıştım. Alt kattaki odaya girdiğimizde gördük ki içeride banyo ve tuvalet var. Ferhat Abinin yüzü güldü. “Bak ilahi adalet tecelli etti,” diye neşeyle kahkaha atıyordu. İçeri girince hemen kapıyı kapattık, kimsenin bizi rahatsız etmesini istemiyorduk. “Sen rahatça yazını yaz, ben yatacağım,” dedim. “Yok, ben de çok yorgunun sabah erken kalkıp yazarım,” diyerek yataklarımıza uzandık. Dışarıdan cama vuran yağmurun sesini kısa bir süre dinledik, ninni gibi geliyordu, üzeri açık uyumuşuz…

11 Mayıs 2013 Cumartesi sabahı uyuyup kalmışız. Kapıyı dışarıdan tıkırdattılar. Ben uyandım ama Ferhat Abi hâlâ yatıyordu. Gece de rüzgâr kapıyı, pencereyi tıkırdattığından, o rüzgârdan bilmiş. Önce ben kalktım, hava bulutlu ve rüzgâr esiyordu ama yağmur kesmişti. Doğrusu gece rüzgâr şiddetli esti. Tillo zaten dağların yükseğinde her türlü rüzgârı alan bir yere kurulmuş… Karşıda iki tane ev vardı, penceremin karşısında yaşlı doru bir at arkasını rüzgârın gelişine dönmüş otluyordu.

Ben tıraş olup çıktım, Ferhat Abi lavaboya girdi. Üzerimi değiştirdim ama ayakkabılarımı bulamıyordum. Her tarafı aradım. Ferhat Abinin de ayakkabıları yoktu. “Bu hırsız yalnız ayakkabıları mı aldı,” diye içimden geçirdim. Sonra ayakkabıları bina girişinde çıkardığımız aklıma geldi. Henüz vakit olduğundan yatağın üzerine uzandım. Televizyonda haberleri izlemeye başlamıştım. Çok geçmeden Ferhat Abi lavabodan çıkıp üzerini giydi. Odada bir şeyler aranmaya başladı. Ben de onu seyrediyordum. Bana döndü, “Ayakkabılar yok!..” dedi. Hiç renk vermeden, “Vicdansız hırsız girip sadece ayakkabıları almış, benim de yok,” dedim. Baktı ki ben hiç oralı değilim sanırım o zaman hatırladı. Gülmeye başladı ama iki gün otobüstekiler bu olaya güldüler. Ben bunu otobüste anlatırken Ferhat Abi, “Yaa abartıyorsun,” dedi. “Ne abartması kısa bile kestim. Yatakların altına kadar baktın,” diyince kahkahaya boğuldu.

Kahvaltı hazırdı. Bu dağ başında gayet güzel bir kahvaltı yaptık. Yola koyulmadan bizim kilerin işi belli olmaz, İbrahim Hakkı Hazretlerinin türbesini ve rasathaneyi görmek için çıktık. Mezarlıktan geçip oraya ulaşılıyordu. Her taraf susam çiçekleriyle kaplıydı. Bahar burada bir başka güzeldi.

Mezarların ve susam çiçeklerinin arasından yürüyerek geçtik. Her tarafta bel boyu otlar vardı. Mezar taşları otlar arasında kayboluyordu. Hava çok bulutlu ara sıra yağmur atıştırıyordu. Rüzgâr vardı ama hava üşütecek kadar soğuk değildi. Yinede bu herkes üşümüyor anlamına gelmez, kazak giyenler bile vardı aramızda. Onlarda üşümediklerini söylüyorlar, tedbir olarak giydiklerini söylüyorlardı. Şimdi burada isimlerini yazsam kırılacak, olmadık laflar söyleyecekler…

imagekervan001Türbenin oralarda çarşaflı kadınlar vardı. Bizleri görünce türbeyi boşalttılar. Rasat hane türbenin üst katındaydı. Alt katta İsmail Hakkı Hazretlerinin hocası İsmail Fakirullah hazretleri ve öğrencilerinin mezarları vardı. İbrahim Hakkı Hazretlerinin türbesi onların arasında yer alıyordu. Sami Terzi, acele gitmemizi istiyordu, otobüs hareket eder diye endişeliydi. İşine çok dikkatli bir delikanlıydı. Biraz sonra, acele yola çıkmak isteyen bizim ekibin hepsi oradaydı. Türbeyi iyice gezmeye başladık.

İbrahim Hakkı Hz. 1703 yılında Erzurum’a bağlı Hasankale İlçesi’nde doğmuştur. Babası Molla Osman, bir mürşit aramak maksadıyla Tillo’ya gelmiş, burada İsmail Fakirullah Hz.’ni bularak hizmetine girmiştir. Babasının arkasından İbrahim Hakkı da Tillo’ya getirilmiş. Okuma çağındayken İsmail Fakirullah Hz.’ne talebe olup, o günün şartlarına göre çok ileri seviyede dini ve fenni ilimler tahsil etmiştir. Bunun üzerine hem dini ilimlerde, hem de fenni ilimlerde üstünlüğü ifade eden “Zülcenaheyn” yani “İki kanatlı” unvanını elde etmiştir. Bu sırada hocası ve şeyhi olan İsmail Fakirullah Hz.’nin tarikatı olan “Uveysiyye” tarikatına intisap etmiştir.

Büyük mütefekkir İbrahim Hakkı Hz. hadis ve fıkıhta, tasavvuf ve edebiyatta, psikoloji ve sosyolojide, tıp ve astronomide ve pek çok ilim dalında büyük bir kudret ve yetenek göstermiştir. Doğunun yetiştirdiği bu büyük alim, kısa zamanda dünya çapında ün salmıştır.

Mürşidi ve hocası İsmail Fakirullah Hz.’nin vefatından sonra irşat ve öğretim görevlerini hocasının oğlu Abdulkadir-i Sani Hz. ile birlikte devralarak hayatı boyunca sürdürmüştür.

İbrahim Hakkı Hz. 1758’de İstanbul’a gitmiş, bu gidişinde saraya özel olarak davet edilmiştir. O zamanın sultanı I. Mahmud tarafından davet edilmesinin sebebi daha önce sultan ile İsmail Fakirullah Hz. arasındaki haberleşme olmuştur. İbrahim Hakkı Hz. sarayda bulunduğu müddetçe, zamanının çoğunu saray kütüphanesinde geçirmiştir, bir süre sonra yeniden Tillo’ya dönmüştür.

1780’de 77 yaşında iken Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Kendi arzusu üzerine Mürşidi İsmail Fakirullah Hz. için daha önce yaptırdığı ve kozmografik bir özelliğe sahip olan türbede, mürşidinin ayaklarının ucuna defnedilmiştir.

Yola koyulduğumuzda yağmur atıştırmaya başlamıştı. Tillo’nun yolları kıvrım kıvrım aşağıya doğru iniyordu. Gece buraları karanlıkta görememiştik. Şimdi gündüz gözüyle her şey daha açık seçik görünüyordu. Derelerde sular azalmış ama halen dupduru akıyor, yağmurların etkisiyle yamaçlar yemyeşil ve her tarafta çiçekler açmıştı. Otobüsümüz derede akan suyla adeta dans ediyordu…

Otobüste Erbay Bey, Ahmet Fidana takıldı. “Sabah bayanlar tuvaletindeki sen miydin?” deyince, Ahmet kızgın bir şekilde gözlüklerin üzerinden baktı. Mehmet Doğan, “Sen neredeydin?” diye sordu. Erbay, “Ben de oradaydım!..” derken gülüşmeler oldu. Hani onlar tek tek odalarda kaldılar ya odalarda da tuvalet banyo yoktu. Ortak tuvaleti kullanacaklar ama o kattaki tuvalet bayanlara ayrılmış. O iş için bir alt kata inmeleri gerekirmiş. Tembellik yapmışlar bazıları bayanlar tuvaletini kullanmış. “Mehmet Sılay durur mu, arkadan sesleniyor, “Hem de mübarek kutsal yerde ha… Sizden korkulur…” Salih Lütfü, gayet sakin, “Bu yaşa gelmiş ha kadın ha erkek ne fark eder,” diyince Ahmet şaşırıyor. “Ee dadaş sana ne oluyor hele anlayak…” diye sesleniyor.

Siirt’in girişinde “hoş geldiniz” levhası Türkçe ve Kürtçe olarak iki dilde yazılmıştı! Bu durum elbette içimi burktu. Buralar binlerce yıldır Türk vatanı, sokaklara Ermenice isimler verilmeye başlamış duyanınız var mı?..

Siirt’te yalnız rehberimiz İzzettin İcin’i alacak kadar durduk. Yolun kenarında bekliyordu. Şehri hiç görmeden ayrıldık. Gece uykulu halimde İzzettin Beyi genç görmüşüm. Şimdi akşamki genci sordum, Erbay durur mu ortalığı karıştırmaya devam ediyor. “İzzettin Bey, bu söz üzerine bize bir ziyafet çekmen lazım,” diyor ama fazla üzerinde durulmuyor…

imageKervan004
Yolumuz bu sefer Veysel Karani’ye uğradı. Yağmur devam ediyordu. Biz hemen hazırlığa başladık. Türbeyi ziyaret ettik. O gün “Veysel Karani ve Anneler Günü Törenleri” başlamış. Her taraf bayram yeri gibiydi. Bütün ilçeler sergiler açmış. Çok güzel satış yerleri ayarlanmış. Üniversitenin tiftikten yapılmış ürünler satış yeri çok dikkat çekiciydi. Bal satıcıları müşteri bekliyordu.

O gün Devlet bakanı Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç törenlere katılmak için gelmiş. Bizim faaliyetlerimiz bakanın ziyaretiyle iyi oldu ama sonrasında her şey güme gitti. Önce bizim kitap sergisini gezdi ve herkesle tek tek tokalaştı. Sonra hep beraber salona geçtik. Salon oldukça kalabalıktı. Ön sıralarda biraz münakaşa oldu. Kendini beğenmiş kadınlar ortada dolaşıyordu. Önce mehter takımı kısa bir konser verdi. Ben bu sahneyi beğendim. Salon da beğenmiş olacak ki uzun uzun alkışladılar. Bakan bey gözyaşları arasında konuşmalarını yaptı. Zaten başkasının bir şey demesine gerek kalmadı. Söz bitince herkes yerinden kalktı. Biraz önce üzerine itilip kalkılan yerler birden boşaldı.

Bize rağbet yoktu! Dolayısıyla biz artık orada kalamazdık. Yola çıkmak için toparlandık. Sonra arkada bir şey kaldı mı diyerek Sami Terzi’yle beraber serginin açıldığı yere uğradık. Bizim resim sergisinin resimleri çocukların, kadınların, yaşlı adamların elindeydi. Çoğu dağılmış. Şaşkınlıkla bunları kurtarmaya çalışırken yaşlı adam resmi vermiyordu. Biz çekiştiriyoruz o çekiştiriyordu. “Bu ne işine yarar?” diyoruz, adam, “Ben bu resmi eve asacağım,” diyor. Resim bizim genel merkez eski yöneticilerinden birin resmiydi. Ben gülüyorum ama Sami çok heyecanla resimleri toplamaya çalışıyordu. Güvenlik görevlisi olmasaydı bize aldırdıkları yoktu. Bu arada Fatih Gökdağ geldi. O bizden daha şaşkın. Resimlerin yarısının olmadığını görünce bir an donakaldı. Ben onları teselli ediyordum, “Artık yapacak bir şey yok arkadaşlar,” dedim. Onlar resimleri kalabalığın arasında aramaya çıktılar. Beş dakika sonra dönerken ellerinde üç resim daha vardı…

Veysel Karani’den, Baykan’da öğlen yemeğine gitmek için ayrıldık. Bu arada unutmadan söyleyeyim uzun yollarda İbrahim Eryiğit bazen fıkra anlatıp bizi güldürmeye çalışıyordu ama fıkralar sürekli sansürlü olduğundan daha çok güldürmüyor düşündürüyordu. Algılamalarımız farklı olduğundan hep birden bir türlü gülemiyorduk ya da zamanı geçiyor gülmüyorduk. Her şeye rağmen İbrahim Beyin fıkra anlatmasını istiyorduk. Bu arada o da keçisakalı koydu. Çenesine doğru acayip bir karaltı vardı, sanki tüy değil kömürle çizilmiş gibiydi. Her gün o da şekil değiştiriyordu. Şair olması dolayısıyla bu pozları takınması gayet normal zaten kimse de yadırgamıyordu. İbrahim otobüste arkadaki yaylacılardandı. Vedat Güneş’le kafaları sardığından ekibin ikinci ayrılmaz ikililerindendi. Diğerlerini sonraki bölümlerde anlatacağım.

Tam o sırada yola çıkmıştık ki Erbay Bey, mikrofonu her zamanki gibi aldı, “Arkadaşlar yolculuğumuz sırasında en iyi fıkra anlatan kişi olarak Şair İbrahim Eryiğit’e bir ödül vermeye karar verdik. Hepimiz İbrahim’i kıskandık. Keşke biz de fıkra anlatsak diye düşünenler olmuştur. İbrahim alkışlar arasında öne geldi. O sırada kutunun içinden daha bir günlük bir civciv çıkarıp eline verdi. İbrahim civcivi iki elinin içinde tutuyordu. Bu hepimiz için iyi bir sürpriz oldu. Ama ne sürpriz, doğrusu beklemediğimiz bir olaydı. Önce şaşkınlıktan tepki veremedik sonra gülmeye başladık…

Yolda yemek konusunda öneriler vardı. Öğlen yemeğini öğretmen evinde yemek üzere yola çıktık ama Siirt’te kalmayacaksak orada yemenin bir anlamı yoktu. Bitlis buraya çok yakındı. Neredeyse oy birliği ile öğlen yemeği için Bitlis’e gitmeye karar verildi. Bitlis bu gezide programımızda yoktu. Yolun kenarında bize eşlik eden arkadaşlardan ayrılırken ben de Ankara’ya döneceğim diyen Fatih Uğurlu da ayrıldık. Fatih Beyle yolculuğun başından bu yana yakın olmuştuk. Bu gün sabahtan bu yana keyifsiz görünüyordu. Sorduksa da söylemedi ama ani bu kararın sebebini kimse bilmiyordu. O ayrılınca yanım boş kalacak diye düşündüm ama boşalan koltuğa Mehmet Sılay geçti.

İzzettin Bey, “Biz bunu saymayız, bütün program alt üst oldu…” diyordu. “Biz de bunu saymadık,” dedik. İki tarafımız dağ ve biz yol ortasında vedalaştık. İzzettin Bey güler yüzlü, cana yakın bir dost olarak aklımızda kalacak. Görülen şu ki buralarda kültür faaliyetlerine değer veren yok, buraların önceliği farklı. Buralardaki insanlar hayallerle uyutuluyor, vebali sebep olanlara… İnsanların politikacılardan beklentileri çok fazla... Ne zaman ki buralardan siyasetçilerin ayağı kesilir, ülkesini, milletini, bayrağını seven kültür adamları gelir o zaman buralar kazanılır. Siyaset ve politikacılar buraları taşı ayıran çivi gibi ayırmış…

Burada şairlerimiz şiirlerini okuyamadan, sunum yapılamadan, kaçak ya da yerli çay içilemeden geldiğimiz gibi gidiyoruz. Bu dönüşe kimse bir açıklama yapmadı. Zaten açıklamaya da gerek yoktu, ortada kalmıştık. Belki de en iyi kararı verdik, geri dönülüyordu…

İbrahim Beye hediye edilen civcivi kutuya koyup bizi yolcu eden arkadaşlara bıraktık. Böylece bir civciv üç kişiyi mutlu etmişti. Biri civcivi alan, biri hediyeyi kazanan biri de civcive sahip olan… İbrahim’e resimleri gönderdim. Bundan sonra hediyesine bakıp bakıp mutlu hayaller kursun ve üzerine fıkralar anlatıp şiirler yazsın...

Buralarda herkes beleşe alışmış. Neredeyse elimizdeki kitapları çekiştiriyorlar. Veysel Karani’de, sergi için götürdüğümüz kitapları erken kalkınca hemen arabaya geri getirdik. Vatandaşın biri, “Biraz önce getirdiniz şimdi götürüyorsunuz. Bize verin de okuyalım…” deyince, Erbay Bey, “Biz de henüz okumadık ki verelim!” demez mi?

Sürekli inceden inceye yağmur yağıyordu. Siirt gezimiz çok tartışılacağa benziyor. Fatih Gökdağ, “Kitapları yağmurdan kurtardık ama resimleri insanlardan kurtaramadık. Resimlerin üçte biri gitti,” derken üzülüyordu. Mehmet Doğan ise Diyarbakır’da yeni çıktılar almanın yollarını arıyordu.

Aklıma gelmişken söyleyeyim, geziyi resimleyen Ahmet Dur bu arada siyasi havaya girmiş bol bol bakanın konuşma ve gezisin resmini çekmişti. Gördüğü her yaban çiçeğinin üç-beş defa resimliyordu. Her şeye rağmen Mardin’deki kahvaltıdaki yemek seçimi hatalıydı. En kıymetli Pervari balı yanında ayva reçeli ve tahin helvası da alınca, Ahmet İlhan bana, “Şunun Tabağını incelesene,” dedi. “Bu adam güzeli bilmiyor ya da anlamıyor. Gönlü çok hovarda,” diyince dillere düştü. Ahmet bu incelemeden hoşlandı mı bilmem ama en çok o güldü. Hatta bir ara kulağıma eğilip “Vallahi doğru teşhis koydun,” demez mi. Bu sefer ben güldüm, Ahmet benim veteriner hekim olduğumu bilmiyordu…

Yolumuz Bitlis’e doğru, şoförümüz Tamer Bey sanki buralarda doğup büyümüş… Koromuz türkü söylemeye başladı.

“Bitlis’te beş minare

Beri gel canan beri gel

Yüreğim dolu yare

Beri gel canan beri gel...”
imageKervan003

Son Güncelleme (Perşembe, 18 Temmuz 2013 13:10)

 

Degerli Yazarimiz Mahir ADIBEŞ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazartesi, 05 Aralık 2011.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
0 #1 RE: Ankara’dan Siirt’e Kültür Kervanı (8) 2013-07-20 21:25
Emeğinize müteşekkiriz Mahir Bey,

Öylesine incelikli ayrıntılar yakalamışsınız ki, kervana iştirak etmeyen biri, kaleme aldıklarınızı okumakla bu seyahatin bir yolcusu gibi olur. Ramazan bereketi hânenizden eksik olmasın. Selam ile...
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün742
Dün1503
Tüm Zamanlar4263277
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 31 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2513
İçerik : 1500
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?