Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon Ankara’dan Siirt’e Kültür Kervanı(10)

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 20
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

SEKİZİNCİ DURAK: DİYARBAKIR (Birinci Bölüm)


12 Mayıs 2013 Pazar günü Diyarbakır’daydık. Doğrusunu söylemek gerekirse bende önemli hatırası var bu şehrin. Mesleğe 1986 yılından burada başlayıp beş yıl Lice’de çalışmıştım. Şehri de iyi bilirdim ama akşam yolları şaşırırdık, oteli bulmakta oldukça zorluk çektik. Gece şehre tam olarak nereden girdiğimizi bilemedik bile. Neyse, “soran dağları aşmış…” diyerek, sora sora kalacağımız otel Dedeman’a ulaştık. Gece Urfalı Mehmet Kurtoğlu’yla beraber aynı odayı paylaştık. Mehmet, Ankara şube başkanımızdı. Bu yolculukta onu yakinen tanıma fırsatı buldum. Düşüncelerini çoğu zaman doğru bulup, olaylara karşı yaklaşımını beğendiğim bir arkadaştı. Bana sorarsan o gece, beni rahatsız edecek diye uyumadı. Başkalarını incitmeden korkuyordu. Bu konuda çok benzer yanımız olduğu kesin…

Diyarbakır’a gelmişken iyice değerlendirmek istedik. Erkenden şehri gezmeye çıktık. Dicle Köprüsü’nden başlamaya karar verdik. Dicle Nehri’nin üzerinde bulunan bu köprünün kitabesinden Nizamüddin ve Müeyyidüddevle tarafından yaptırıldığı öğrenilmektedir. Mervaniler zamanında, 1065 yılında yaptırılan köprü, on gözden meydana gelmiştir. Siyah volkanik taştan yapılan köprünün güney cephesinin kemerleri ile korkulukları arasında uzun bir yazı frizi vardır. Bu friz ilk üç ayağı kapsamaktadır. İki satırlı olan bu yazı çiçekli kûfi yazı şeklindedir. Beyaz mermer üzerine yazılan bu kitabe okunamayacak derecede silinmiştir.

Köprünün üzerinden Kırklar Dağı’nı uzaktan seyrettik. Dicle Nehri, yeşil vadide ağaçlar arasında dolu dolu akıyordu, yağmurlardan olacak suları biraz bulanıktı. On gözlü tamamen taştan yapılmış bu köprü sapasağlam duruyordu. Surların etrafından dolandık. Keçiburcu’nu nehir tarafından seyredip ve orayı gezmeye karar verdik. “Çayımızı surun üzerinde içeceğiz,” dediler, bu hoş bir teklifti.

Diyarbakır çok büyümüş ve gelişmiş. Surların etrafı çoğu yerde yıkılıp temizlenmiş. Yıkılan yerler yeşil alan olmuş. Kalan yerlerde yıkılıp surların etrafı temizleniyordu.

Keçiburcu Kilisesi, daha önce tapınak olarak kullanılmış, sonradan zaman zaman askeri alan olarak kullanmışlar. Günümüzde ise onarılarak sergi ve konserler için kullanılmaktadır. Mardin kapısının doğusunda yontulmuş olan kaya kitlesinin üstüne inşa edilen Keçi Burcu; surlar üzerinde bulunan burçların en büyüğü ve en eskisidir. İnşa tarihi bilinmemekle birlikte 1223 yılında Mervan oğulları tarafından onarıldığı anlaşılmaktadır. Bu görkemli burç içinde on bir kemer bulunmaktadır. Eskiden tapınak olarak kullanıldığı sanılan burcu son bölümünde bir kuyu ve yeraltı geçidini andıran dehliz bulunmuşsa da üzeri beton bir blokla kapatılmıştır. Bu alan daha önceki yıllarda kapalıydı, şimdi insanların görmesi için açılmış olması bizi sevindirdi. Bu mekân insanlık tarihinde önemli bir yer tutmakta. Gerçekten iç görünümüyle bizi çok düşündüren bir alan; sütunlar, kemerler güzel görünüyordu. Tavanın yüksekliği baş döndürüyordu. Sütunlar Diyarbakır’ın kara taşından duvar ve tavan ise taş ve tuğladan yapılmıştı. Oldukça ferah bir görüntüsü vardı. İnsan burayı gezerken binlerce yıl geçmişi düşünüyor hatta yaşıyordu…

Kenarlara sedirler ve yer minderleri konulmuş, ot yastıklar dayalıydı. İsteyen orada kahvaltı yapıyordu. Buradaki işletmeler çok amatör hatta eğretiydi. Göze hitap etmediği gibi pek ticari amaçlı değilmiş gibi geldi bana.

Bizim gibi tek tük dolaşanlar vardı. Doğrusu biz bu eser karşısında büyülendik. Bu mekânda saatlerce gezinip inceden inceye bakmak isterdim. O kocaman burcun bu zarif ayaklar üzerine oturtulması doğrusu bir mimarlık harikasıydı…

Yüksek Burcun üzerinde oturacak yerler vardı. Çok güzel sohbetlerle iskemlelerde oturup çay içtik. Burcun üzerinden Dicle Nehrini seyrettik, Ongözlü Dicle Köprüsüne baktık, kırklar dağı uzaktan bize seyrediyordu. Buradan şehrin her yanını görmek mümkündü. Burçlara sırtımızı verip, yemyeşil vadiyi ve alabildiğine şehri seyrettik. Hava gezmeye çok müsaitti. Genç biri fotoğraf çekmeden anlıyormuş doğrusu onu ispatladı; burçların önünde sağa sola resimlerimizi çekti. Burçların arasından uzakları ayarlıyordu. Hatıralarımıza tatlı dilli bu delikanlıyı da ekledik. “Benim misafirim olun,” dedi. Teşekkür edip tokalaşarak ayrıldık…

Şehirde birçok medeniyetten izler vardı. Ahmet Fidan bize, gezdiğimiz her yerde gördüğümüz medeniyetleri anlattı; Artuklular, Safaviler, Emeviler, Bizans, Selçuklu, Osmanlı eserleri hakkında bilgilendirdi!.. Bak burada devlet kuranlar bu medeniyetlerden belli. İşte Keçiburcu’nun üzerindeyiz tarihi çok eski… Son olarak yapılan eserler Türkiye Cumhuriyeti’ne ait…

Dört ayaklı minarede resim çektirdik. Çoğusu bunu daha önce görmemişler. Hatayda caminin girişi minarenin altından oluyordu burada ise minare dört ayak üzerine oturtulmuştu. Bu şehir geçmişte çok büyük medeniyetlere ev sahipliği yapmış olduğu apaçık ortadaydı.

Hazreti Süleyman Camisini gezmek için geldiğimizde yağmur başladı. Diyarbakır’ın alınması sırasında yirmi yedi tane sahabenin şehit olduğu ve burada yattığı yer. Cami Diyarbakır’ın siyah taşından yapılmış. Girişteki tavanı görülmeye değer desenlerle süslü, uzaktan halı gibi görünüyordu. Sahabe mezarları cami girişinde sol tarafta ve girişte dışarıda sağ tarafta bir türbedeydi. Buralara iyi bakılmış ve korunmuş, her taraf tertemizdi. İçeride bekledik ama yağmurun keseceği yoktu. İki taksi çağrıldı ama hepimizi almadı. Yöneticilerimiz binip gitti biz dört kişi orada kaldık.

Yağmurdan dolayı uzun zaman camiden çıkamadık. Sonra bir kahvenin önünde Salih Lütfü Şengül, Sami Terzi, Fatih Gökdağ ve Şevki Efe oturup yağmur yağarken çay içtik, gelip geçeni seyrettik. Yağmur hızlanıyor gelip geçen azalıyor. Şevki Bey sabırsızdı arabayı getirip bizi götürmek için kalktı. Yağmur arkasından şiddetlendi. Doğrusunu söylemek gerekirse çay taze ve güzel demlenmişti. “Çayları tazele…” diye içeriye seslendik…

Salih Bey Erzurumlu, kıtlama şeker bulamadığından tatlı çay içmeyi tercih etti. Fatih Bey iki diş kaybettiğinden kıtlamadan vazgeçmiş.”Nasıl oldu?” diye sorduk. Şekerleri dişlerinin arasında tutuyormuş, iki dişi sonunda çürümüş. Salih Bey bu işin uzmanı, “Damak ya da dilin altında tutacaksın, bu işin elmi var encami…” diyor. Bu arada Şevki Efe arabayı getirip biz Cahit Sıtkı Tarancı Kültür Merkezi’ne götürüyor.

Bu gün okur yazar buluşması, şiir şöleni ve “Sezai Karakoç’la 80 Yıl” paneli burada olacak. Vakit yaklaşmıştı ama etrafta kimseler gözükmüyordu. Ahmet İlhan ile ayaküzeri sohbet ediyoruz. “Neden Diyarbakırlılar Karakoç’a sahip çıkmıyor?” diye soruyorum. Ahmet Bey her zamanki gibi çok sakin konuşuyor. “Karakoç hayatında kaç defa gelmiş Diyarbakır’a? Bu tesadüf değil. Ne ekersen onu biçersin. Ziya Gökalp’a, Ahmet Arif’e, Cahit Sıtkı’ya sahip çıkıyorlar…” Ahmet Beye hak vermemek mümkün değil. Burada halk aydınlarını arsında istiyor. Uzaktan kumanda edilmek istemiyor. Arada bir uğramakla olmaz, diyorlar. Halk ne olursa olsun onu anlayanın arasında aynı havayı soluyan insanlar olduğunu düşünüyor. Artık fildişi kulelerdeki ulaşılmazların çıkar için ara sıra uğramalarına kanmıyor. Buralarda insanlar sevdiklerine uzanınca dokunmak istiyorlar. Bu şehirleşmemiş, insanların düşüncesi, insanlar henüz bireyleşmemiş, yalnızlaşmamış, bencilleşmemiş, paylaşmayı, yardımlaşmayı bırakmadığı dönemi yaşıyor…

Şöyle bir göz attım; bizim arkadaşlar ne yeni bir mekân ne de yeni bir sima görmek ister gibiler. Kaç gündür beraberiz ama hemen herkes yola çıktığımız gibi belli kişilerle konuşuyor, geziyor hatta yemekte bile beraber oturuyorlar. Kolay kolay yeni insanlarla konuşup tanışamıyorlar. Bir tanıdıklarını görünce ya da karşı cinsten biriyle biraz konuşunca çevreyi unutuyorlar.

Sami terzi bu seyahatin en dikkat çeken insanı! Terbiyesini hiç bozmadı. İş ciddiyeti ön sırada, şaka bile yapmıyor. Şaka yapsak korkarım ciddiye alacak. Kimseyi incitmek istemiyor, fedakâr bir arkadaş. Her gittiğimiz yerde kitap işleriyle o ilgileniyor. Resim sergisine Fatih Beye yardımcı oluyor. Bu arada Veysel Karani’de resimlerin başına gelenler de unutulacak gibi değildi.

Şükrü Can, benim pek anlayamadığım biri! Mehmet Sılay’la hiç ayrılmadılar. “O benim manevi babam,” diyor. Doğrusu Allah herkese Şükrü gibi bir evlat nasip etsin. Çok çalışkan ve girişken bir yapıya sahip Şükrü, Sılayı gölge gibi takip ediyordu. Üstelik Mehmet Sılay’ın yapacağı konuşmaları, kitap imzalama törenlerini çok iyi yönetiyordu.

Mehmet Kurtoğlu ile otelde aynı odada kalıyoruz. Daha yakın tanıma fırsatı buldum. Beni rahatsız edecek diye çok titiz davranıyor. Farklı düşünen kişilerden biri, rahatça konuşup tartışılacak bir yapısı var. Gayet açık bir arkadaş, başkasını incitmemek için kendini sıkıntıya sokacak kadar hassas düşünceli. Geleneksel düşünmüyor, düşüncelerini akıl süzgecinden geçirerek söylüyor. Olaylara, kültüre farklı bir açıdan bakıyor. Şahsi yatırım yapanları sevmiyor, toplum çıkarlarını düşünüyor. Yörede her yere bir kutsallık kazandırarak bunu çıkarları doğrultusunda kullanmalarına açıktan tepki koyuyor. Eminim Mehmet Kurtoğlu gibi düşünenler çoğalır buralarda şahsi çıkarlar doğrultusunda insanların kullanımı engellenirse bölgede ileriye dönük gelişmeler daha hızlı ilerler.

İlhan Genç’le dört defa telefon ile görüştük. Program ona yanlış bildirilmiş. Sezai Karakoç panelinde konuşmacılardan biriydi. Fakat program yanlış bildirilmiş. O bir gün sonra biliyor. Ben aradığımda Ankara’ya geliyordu. Oradan saat bir ellide uçağa binip Diyarbakır’a gelecek. Program saat ikide başlıyor. “Hocam ilk uçağa atlayıp gel,” dedim. Başka uçak yok ki gelsin. Dışarıda yağmur devam ediyor. Salon girişinde bizim kadrodan başka sekiz on kişi var yok… Ben biraz programı geç başlatın diyorum onlar hızlandırıyorlar. Sanki bir an önce olsun kurtaralım der gibiler.

Salona 14.04 de girdik. Karşımızda kırmızı bez perde!.. Önünde üzerinde konuşmacıların yazılı olduğu kırmızı örtülü masa duruyordu. İsimlerin her birinin yanında oraya hiç yakışmayan plastik su şişeleri!.. Bu tarafta boş bir salon… Bu soğuk görüntüler karşısında tek sıcak olan kürsünün başında konuşmayı başlatan Sami’nin içimizi ısıtan sesi. Ahmet Fidan o tok sesiyle açılış konuşmasını ve tanışma merasimini tamamladı. Doğrusu bu sahne karşısında disiplini hiç bozmayan bu arkadaşımızı da takdir ettim.

Vedat Güneş, Mehmet Kurtoğlu, İbrahim Eryiğit, Nesrin Erdoğmuş, Ferit Mergen, Necat Uslu, Mehmet Oğuz, Erbay Kücet, Bülent Sönmez, Ali Kutay, Hamdullah Işık, Süleyman Aydın ve Vahap Akbaş şiirlerini okudular.

Vedat Güneş “Lâleler” adlı şiirinde şöyle seslendi: “…leylekler gibi göçebe yaşasam / kanar damarları hayatın / her öpücük bir tebessüm / muş ovasına / yusuf’un kuyuları / yeniden kazılır /

boy atar lâleler…”

İbrahim Eryiğit’in “Hanım Anneme” şiiri beni derin duygulara gark etti.

“Yumuk gözlerin bana bahşedilmiş senin gibi bakayım diye
Büyüyünce anladım bu gözler bana Rabbimden güzel hediye...”

Doğrusunu söylemek gerekirse bu gün şiir okuyanlar da coşkusuzdu. Dün yolda konuşurken, “fazla duyurulmasın salon 250 kişilik dışarıda kalırlar,” derken bu gün salonda bizden başka kimse olmaması insanın şevkini kırıyor. Diyarbakır’dan şiir okuyanlar; Sezayi Karakoç, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Arif’ten seçtiler. O gün anneler günü olmasına rağmen en güzel şiir ve en çok dikkat çeken “Babam” adlı şiirdi.

Bizim şiir okuyanlar acele kürsüye çıkıp bir an önce bitirmek için hazırlık yapmadan şiire giriyorlar dinleyici anlayana kadar şiir güme gidiyordu. Hâlbuki kısa bir söz faslıyla salonun dikkati çekilebilirdi. Doğrusu bu şiir şölenlerinde baştan beri geçmişteki şairlerden şiir okunmasını anlamış değilim. Belki onun için başka şiir okumaları yapılabilir, ama bu tip şiir şölenlerinde herkes kendisinden şiir okumalı.

Doğrusunu söylemek gerekirse, gezinin başından beri, Erbay Kücet’ten modifiye bir şiir bekliyordum o da oldu. Kürsüye şiir için çağrıldı ve bir şiir okudu. Tabiî ki benim gibi şiiri kimse anlamadı ama herkes alkışladı. Doğrusu bu gezinin sürprizlerinden birisi burasıydı…

“Sezai Karakoç’la 80 yıl” Panelini Yrd. Doç. Dr M. Emin Uludağ yönetti. Prof. Dr. İlhan Genç, Mahmut Bıyıklı,  İbrahim Eryiğit ve M. Ali Abakay panelist olarak konuştular. Diyarbakır Vali yardımcısı Mustafa Can’da dinleyici olarak katıldı.

İbrahim Eryiğit; “Evren matamatik diliyle açıklanır,” diye başlayıp, “Karakoç, divan şiirini Cumhuriyet şiirine bağlayan kişidir…” diye sözüne devam etti. Bu arada şiirleri açıklarken birçok matematik işlemi yaptı ama çok iyi anlaşılamadı bu konu. Bu konuda İbrahim Beyin belki eksikliği yoktu da matematiğin sevimsizliğinden kaynaklanıyor olabilirdi! Şiir mısralarında birçok çarpma, bölme; toplama, çıkarma yaparken benim kafam karıştı. Araya fizik, kimya diye de karışınca iş iyice anlaşılmaz oldu. Bu konuyu dinlenmiş bir zamanda dinlemem lazım doğrusu aslında bu konuyu merak ettim…

M. Ali Abakay; “Her yazarın doğduğu, çocukluğunun geçtiği coğrafyanın eserlerinde önemli bir yer tutmuştur. Mimari, sanat, müzik gittiği yerlerde unutulmaz. Sezai Karakoç bu güne kadar Diyarbakır’a gelmedi! Belki de biz çağırmayı bilmiyoruz. Biz bu konuyu hiç sorgulamadık…” diye sözüne devam etti. Bize güzel şeyler anlatıyordu ama doğrusu belki biz de buraya bir daha gelemeyeceğiz…

Bu arada İlhan Genç Hoca salona girdi. Saat 15.28, doğrusu çok rahatladım, yüreğime su serpti.

Mahmut Bıyıklı; “Üstat hakkında yanlış bilinenler var!.. Üstat kimseyi kovmuyor. Yanına gittiğimizde bir dürüm yiyorsa onu bizimle paylaşıyor... Sezai Karakoç, Diriliş Yayınlarını canlı tutmaya çalışıyor. Karakoç gibi düşünürler ancak bir millete yüz yılda bir gelir. Sezai Karakoç’u genç kardeşlerime tavsiye ediyorum, onu okuyarak anlamaya çalışsınlar…”

Prof. Dr. İlhan Genç; “Üstat Leylâ ile Mecnun’u yazdığı yıllar okuduğumda anlamamıştım. Gelecek yeni edebiyatta anlaşılmıyor. İslam medeniyetinin batı medeniyetiyle bütünleşmesi çok kolay olmayacaktır. Yahya Kemal geleceği diriltmemiştir, Sezayi Beyin bahsettiği tarzda edebiyat geleneğinden istifa etmiştir. Eğer Fuzuli yaşasaydı batı medeniyeti ile İslam medeniyetini hangi ölçülerde takdir ederdi ya da Mimar Sinan yaşasaydı Süleymaniye’yi aynı ölçülerde mi yapardı. Sezai Bey yaklaşımından farklı düşünce ve sanatı gerçekleşiyor. Bunu başarmak ne mimari ne de mizahi kolay olur. Sezai Bey bunu Laylâ ile Mecnun’da ispatlamıştır...

Çiğ düştü göklerden

Ve bir bahar günü doğdun sen

Güvercinler geçti menekşelerden

Ve bir bahar günü doğdun sen…

Düşünce ve sanat her şeyin düşünerek değişmesi lazım ve onun da sanatta anlatılması lazım,” diyerek sözlerini bitirdi.

Vakit ikindiyi geçmiş hava açmıştı. Dar sokaklardan geçerek Muharrem Erim Diyarbakır Evi’nde bir çay içimine karar verdik. Orası kalabalıklaşmıştı. Doğrusu burası saray gibi bir yerdi. Siyah taşlardan yapılmış, insanı büyülüyordu. Her şey insan zevkine göre yapılmış içimizi okşuyordu. Burada çaylarımızı içerken her tarafını gezdik. Burada oturup şiir üzerine sohbet ettik ama Diyarbakır’da konuşulacak çok şey vardı. Bu kültür şehri bitecek gibi görünmüyordu. Sokakları, yerdeki taşlar, evlerin birbirine karşı duruşu görmeye değerdi. Sokaklarda taşlarla örülmüş kemerler altından geçtik, taşlardan oyularak yapılmış pencere siperlerini gördük. Bunlar başka yerlerde rastlanması zor görüntülerdi. İlhan Genç’le evin içinde gezerken arkadaşları konuştuk. İzmir Türkiye yazarlar Birliği’ni beraber kurmuştuk. Bir buçuk yıl önce Düzce Üniversitesine Dekan olarak gitti. O halinden memnun görünüyordu… “Memnunun,” dedi. “Bütün akraba, eş, dost orada, insan kendini yalnız hissetmiyor,” derken sanki beni acıyordu. Ben ise bu halimle nere gitsem yalnızım Hocam, diyemedim.

Akşam 19.00’da yine aynı salonda TRT İstanbul Radyosu Tasavvuf Musikisi Topluluğu bir konser verecekti. Konser saati biz oradayız ama halktan yalnız bir kadın ve çocuğu vardı. Oda yanlışlıkla gelmiş. Anlam vermek zor… Konser 17.47’de başladı. Koroyu yöneten adam, “Ben bu kültür kervanına ‘gönül kervanı’ diyorum. Türkiye Yazarlar Birliği, Ankara’dan Siirt’e gönüllü olarak yollara düşmüş. Ne mutlu sizlere, bizler de bu ilahi korosuyla bu gönül kervanına biraz katkı sağladıysak ne mutlu bize,” diyerek ilahilere başladılar. Bu koro Mardin’de de konserini vermişti. Gerçekten insanı büyülüyordu. Bir nevi terapi ediyordu. Diyarbakırlılar da çok önemli bir fırsat kaçırdığını düşünüyorum. Bu koro kolay kolay bir daha buraya getirilemeye bilirdi.

Doğrusu radyo evininde bu şehirde olmasına rağmen salona gelmemelerini anlamış değilim. İnsanların kafası karışık görünüyor. Siyasilere ilgi fazla, kahveler maç saatinde dolu ama kültür etkinliklerine ilgi yok!.. Komünistlerin yaptığı etkinliklerin de rağbet gördüğünü söylüyorlar ama onlar belediye destekli oluyormuş. Daha doğrusu, din ve devlet aleyhinde burada yapılan etkinliklere rağbet olduğu söyleniyor. Müslümanlar ise ümitlerini hükümete bağlamışlar. Bir gün bu politik kurtarıcıların el uzatacağını düşünüyorlar…

Son Güncelleme (Perşembe, 25 Temmuz 2013 09:19)

 

Degerli Yazarimiz Mahir ADIBEŞ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazartesi, 05 Aralık 2011.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
0 #1 RE: Ankara’dan Siirt’e Kültür Kervanı(10) 2013-08-02 00:39
Mahir Ağabey, teşekkürümüzü kabul ediniz. Saygılarımla..
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün744
Dün1503
Tüm Zamanlar4263279
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 44 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2513
İçerik : 1500
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?