Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon Ankara’dan Siirt’e Kültür Kervanı(11)

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 20
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Yazılar, Görüntüler, Videolar


SEKİZİNCİ DURAK:
DİYARBAKIR (İkinci Bölüm)



Akşam otele geç vakitte dönerken yolları çıkaramadık. Ferhat ve Fatih Beyle beraberdik. Yolda birine sorduk, Sağlık Müdürlüğünde memurmuş. “Benim de yolum o tarafa,” diyerek bizimle otele kadar yürüdü ve geriye döndü. Meğer bizi otele getirmek için arkadaşlık etmiş. Bu arada sohbet ettik. Bize anlatacak çok lafı olmalı onun yaşadığı, bizim bilmediğimiz. Diyarbakır’da büyük oranda kültür uyuşmazlığı olduğunu söyledi. Nüfus son yirmi beş yılda çok artmış. Köyden gelen şehirli gibi yaşayamadığından bu sefer şehirli nüfus burayı terk etmek zorunda kalmış. Dolayısıyla şehirde kültür uyuşmazlığından bir anlaşmazlık, huzursuzluk ortaya çıkmış. Köylü alışkanlıklarından vazgeçmesi zor görünüyor, şehirli de onu bu haliyle kabul etmek istemiyor. Anlaşılan sıkıntı çok büyük ve kısa zamanda halledilecek gibi değil. Aslında orada yaşayan insanlar teşhisi çok doğru koyabiliyorlar ama çözemiyorlar. Bu çözümü zamana bırakmak gerekir ama birkaç nesil iki tarafın da fedakârlık yapması lazım. Sıkıntı eninde sonunda aşılacak ama çok şeyi de kaybedeceğimiz kesin. Bizden ayrılıp geriye döndü, arkadaşlar üzüldü. “Bizim için mi bu adam buraya geldi?” dediler. “Üzülmeyin, ya yolu sormayacaktık ya da kime sorsak aynısını yapacaktı. Ben buraları bilirim,” dedim.

13 Mayıs 2013 Pazartesi hava bulutlu, yağmur ha yağdı ha yağacak. Bu mevsimde buralara yağmur yakışıyor, tabiat bir başka neşeli, sevimli. Diyarbakır’da ikinci günümüz…

Vali Mustafa Toprak bizi bekliyormuş, kahvaltıdan sonra oraya gittik. Çok sıcak ve yakın bir karşılama yaptı. Ahmet Fidan herkesi tanıttı. Çaylarımız geldi. Vali Bey herkesle tek tek ilgilendi. Sohbetimiz Diyarbakır üzerineydi. Kültür konuşuldu, ne yazık ki bu tarihi şehir son yıllarda olumsuz olarak gündeme gelmektedir. Bu konu hiç kimseyi mutlu eden bir olay değildir. Biz isteriz ki, surlarıyla, Ulu Camisiyle, Keçiburcu Kilisesiyle, Dicle Nehriyle, sanat olaylarıyla, insanlığıyla gündme gelsin. Dün akşam burada sanat ve kültüre verilen değer hemen hemen hiç olmadığını gördük. Hele İlahi Korosu ile ilgilenilmemesi çok garibimize gitti. Sanata doymuş bir toplum ile olsa bu müzik topluluğunu görmemezlikten gelemezdi. Yağmur Bahane… Biraz sonra televizyonda canlı yayınlanan maç sona erdiğinde kahvehanelerin dolu dolu olduğu anlaşıldı ve caddelerde konvoylar dolaşmaya başladı…

Vali Mustafa Toprak’ın yanından ayrıldıktan sonra Ulu Cami’yi gezmeye gittik. Ben bir gün önce fırsat bulunca burasını gezmiştim. Şimdi dha inceden inceye görmek için geldim. Anadolu’nun en eski camisidir. 639 yılında Diyarbakır'a egemen olan Müslüman Araplar tarafından şehrin merkezindeki en büyük mabedin (Martoma Kilisesi) camiye çevrilmesiyle oluşturulmuştur. Daha sonra 1091 yılında Büyük Selçuklu Hükümdarı Melikşah'ın buyruğu ile büyük bir onarım gördüğünü, değişik dönemlerde birçok kez onarım ve eklentilerle bugünkü şeklini aldığını kitabelerinden öğrenmekteyiz. 1115 yılında geçirdiği yangın ve deprem sonucu içerisindeki kemerler sütunlar bezemeli taşlar hepsi yıkılmış. Dışarıda bulunan mermer taşları bu tarihten sonra yapılmış. Erken İslam döneminin ünlü Şam Emeviye Cami'nin (benzerliklerden dolayı) Anadolu'ya yansıması olarak yorumlanan Diyarbakır Ulu Camii, İslam âleminin 5. Harem-i Şerifi olarak kabul edilmektedir. Ayrıca Camide sibernetiğin babası olarak kabul edilen ünlü bilgin El Cezeri'nin yaptığı güneş saati bulunmaktadır. Ortadaki büyük avlunun doğu ve batısında yer alan maksureleri, güneyinde Hanifiler Cami'i, kuzeyindeki Şafiiler Camii, Mesudiye Medresesi ve Caminin batı girişinin hemen yakınındaki Zinciriye Medresesi ile dini ve kültürel yapıları bir araya getiren bir yapılar grubu niteliğindedir. İslam dünyasında mezheplerin ayrı camisi olarak da ilk defa burada duydum. İslam’da mezheplerin hepsi aynı mihrapta namaz kılar ve aynı imama uyar.

Uzun bir avludan girdik Ulu Camiye. Tam karşımızda avluda şadırvan vardı. Avlunu tam karşısı ve bu tarafı cami olarak kullanılıyor, diğer yanlarında iki katlı külliyatı bulunuyordu. Camisi ve avlusu siyah taştan yapılmıştı. Avlunun tam ortasında üstü kapalı, yanları açık namaz kılmak için bir selamlık vardı. Caminin içerisi alışıla gelmiş bildik cami mimarilerinden farklıydı. Çan kulesinden çevirme bir minareye sahipti.

Burası bizim için değişik bir yapıydı ama insanın içini rahatlatan bir eserdi. Oradan ayrılmamız kolay olmadı. İki sebepten, birincisi burayı iyice gezip tanımak istiyorduk, ikincisi dışarıda ara sıra yağıp kesen yağmur yeniden başlamıştı.

Hasan Paşa Hanı’nı gezmeye görüp, gezmeye geldik. Çok büyük ve görkemli bir han, zamanımızda alışveriş merkezi haline getirilmiş. Kat kat iş yerleri, balkonlar oturup sohbet için düzenlenmiş. Han başımızı döndürecek kadar görkemliydi. Türkiye Cumhuriyetine isyan edip öldürülen ya da kaçan ve dünyanın en ünlü komünistlerinin halılara işlenmiş resimleri duvarlarda asılıyor.

Hanın bodrum katında yer alan Ensar Kitapevi 800 M2 kapalı alana sahip. Bu hanın en güzel köşesi burası, sessiz, sakin ve ısısı sabit… Oturup kitabını okurken çayın geliyor. İster sediri tercih et isterse masayı… Naci Abi (Gümüş) burasını anlata anlata bitiremiyordu, dediği kadar varmış. Çok fazla kitap bulunduruyordu. Çok büyük şehirlerde bile benzerinin olduğunu sanmıyorum. “İşte bir şehrin kültürüne böyle hizmet edilir,” dedim. Böyle bir yatırımı ancak bize düşen taktir etmektir.

Sedirde oturup sohbete başladık. Burada sigara içmeye müsaade etmiyorlar.

İlhan Genç, “Necip Fazıl sigara içiyormuş. Arkadaşlar; Bütün nebatat Allah’a itaat halinde yalnız bu tütün isyan etmiş,” diye söze başladı. “Üstat, Getirin o kâfiri yakalım, demiş. Sigarayı uzun bir çubuğa takıp içmeye başlamış. Neden uzun çubukla sigarayı içersin, diye sormuşlar. ‘Doktor sigaradan uzak dur dedi, demiş.”

Mehmet Bıyıklı anlatıyor, “Bir gün öğrenciye, zil okundu mu, diye sordum. Okundu hocam siz kamet mi getireceksiniz, dedi.” Hasan Paşa Hanının her tarafını gezdikten sonra ayrıldık. Bu mekânı herkes çok beğenmişti.

Otobüsümüz Dağkapıda bekliyordu, yavaş yavaş orada toplandık. Herkes tamam olunca yola koyulduk, arabada daha önce hiç görmediğim bana kalırsa diğerlerinde tanımadığı biri vardı. Ne kimseyle tanıştı ne de konuştu. Garip kalmasın diye yanına oturdum, yüzünü cama doğru döndü, şaşırdım. Diyarbakır sokaklarında gariban kalmış biri sandım. “Merhaba” dedim yüzüme bakmadı. Kültür Kervanı için mi geldiniz, diye sordum. Zoraki konuştu, “Çağırdılar geldim.” Sonradan öğrendim bizim çağırdığımız panelistlerden biriymiş bu kendini beğenmiş…

Dicle Üniversitesinde yapılacak olan konuşma için üniversiteye geldik. Kongre Merkezi Salonunda “Yeni Mecralar ve Edebiyat, Sinema, Televizyon, İnternet uyarlama ve Diziler” konulu Muhsin Mete’nin yönetimde düzenlenen panel de Yrd. Doç. Dr. Bülent Sönmez, Yusuf Kaplan, İsmail Güneş ve Ömer Erdem sundukları bildirilerle iletişimin çağımızdaki müspet ve menfi etkileri üzerine durdular.

Muhsin Mete; “Kültür konusunda istenmeyen durumlarla karşılaştık. Bu durum diğer illerde de karşımıza çıktı. Görüyoruz ki kültürün alıcısı çok yok. Belkide az olsu öz olsun daha önemli.” Muhsin Mete bu gezinin baştan beri ortaya koyduğu tabloyu özetliyordu. Sonunda çözüm cümlesini de yerleştirdi. Aslında durum iç açıcı değildi. Belki gelecek zamanda bunlara çözüm aranacaktı. “Ne doğrarsan çanağına o gelir kaşığına,” sözü apaçık ortadaydı.

Bülent Sönmez; “Şiir dinlerken fotoğraf çeken kimse şiiri dinleyemez, tarihi eseri gezerken fotuğraf çeken o eseri inceleyemez, kendini esere veremez. Onu internette paylaşır ve o zaman onu görür. Değerli olan görünür olarak öne çıkıyor. Günümüzde her şey görünmeye dayanıyor. Bir hakikat var bir gerçeklik var bir de üretilmiş gerçekler. Mesela Diyarbakır’da hep çöplük resmi çekip servis yapsanız Diyarbakır çok kötü görünür. Görmek anlamakla ilgili bir durumdur. Gerçeklikle üretilmiş gerçeklik farklı şeydir. Bir şeyin imajı üretilince anlamı aşınıyor. Görmek yalnız yüzeyi görmek değil anlamlandırmaktır. Bunun için dimağının sağlam dinlenmiş olması lazım…” diye konuşmasına devam etti.

Yusuf Kaplan; İnsanlığın tarihinde en büyük iletişimsizliği yaşıyoruz. Mesela bir şeyi görünür kılmakla onu kendi hakikatinden uzaklaştırıyoruz. Yaşadığımız dünya “Medya uygarlığı.” Medya uygarlığı üzerimizde bir hakimiyet kuruyor. Yönetmen tanrısal bir rol oynar onun için medya bir silahtır. Zamanımızda silah ve reklamın gücü üzerine duran Kaplan; Silah hâkim olma çabası, gücü ele geçirme çabasıdır. Reklamda bunun dilidir. Kamera izleyiciye yöneltilmiş bir silahtır. Film çekmekle silah çekmek aynıdır diyen Kaplan “Son 10 yıldır ülkenin Kültür bakanı olmadığına” dikkati çekti. 

Yönetmen İsmail Güneş’te “Her ailenin 5 çocuğu olsun diyen bir kızıl elmamız olduğuna, işaret ederek, “bu kızıl elmanın gerçekleşmesini isteyenler eğitim konusunda ciddi bir proje ortaya koyamamışlar. Filimler, diziler birer felaket, bu çocukları kim yetiştirecek. Çocuklarımız TV’lerin konusuz, anlamsız dizilerine teslim edilmişlerdir. Kültür, kitap, şiir, güzel sanatlar hayatımızdan çekiliyor. Bu çocuklar yarın bizim olacak mı?..” diye sorarak sözlerine devam etti.

Ömer Erdem; “Resmi kanalları eleştirecek kadar bile bahse değer bulmuyorum. Göz olgusal bir şeydir, doğusu batısı olmaz. Gözü de hakikat olarak alırsak hakikatin doğusu batısı olmaz. Bir kavram üretiyoruz ona da kültür diyoruz. Bir ülkeyi yüceltecek olanlar sanatçılar, şairler, mimarlar, yazarlardır ama asla ve asla politikacılar değildir. Kendi romanını, şiirini, hikâyeni kendin yazamazsan, kendi sanatını kendin yapamazsan, kendi filmini kendin çekemezsen başkalarının adamı olursun…” diye sözlerine devam etti.

Bu Panelden sonra Mehmetali Abakay “10 yıl sonra Şevket Baysanoğlu” başlıklı bir sunum yaptı. Kültürün var olmanın tek sebebi olduğuna vurgu yaparak, Şevket Baysanoğlu’nun Diyarbakır kültürüne çok şey kazandırdığını söyledi. Yıllar önce Ulu Caminin iki katı kitaplarla doluydu. Hangi el değdiyse hepsi yok oldu. İngiliz 100 yıl önce yazılmış eserlerini okuyup anlıyor da biz neden 50 yıl önceki eserleri anlayamıyoruz? diyerek çok önemli noktalara parmak bastı. Şevket Baysanoğlu hakkında bilgi verdi.

Konuşmalar bittikten sonra bir süre dışarıda biz bize konuştuk. Zaten yabancı yoktu aramızda. Böylece bu güzel konuşmaları biz konuştuk biz dinledik. Çıkışta Dicle Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ayşegül Jale Saraç’ı ziyaret ettik. Ufacık tefecik bir hanımefendi. Kültür Kervanı hakkında bilgi ve kitap hediyeler verdik. Çaylarımızı içip oradan ayrıldık. Otobüse binerken İlhan Genç Hocayla da vedalaşıp ayrıldık. Onun uçağı iki saat sonra kalkacaktı…

Diyarbakır’dan ayrılırken dudakları bıçak açmıyordu. Güneş tam karşıdan vuruyor şoför arabanın panjurunu yarıya kadar indirmiş bütün dikkati yollarda. İki tarfta park etmiş arabalar sebebiyle sokaklardan yavaş geçiyorduk. Buna rağmen şehir içinde yolu kaybettik. Yardımcı şoför murat gençliğin verdiği hisle telefonla oynuyor. Muhsin Mete Her zamanki yerini almış, sessizliğini bozmadan otururken Fatih Gökdal yanında oturuyor ama küskün gibiler ikisi de başka tarafa bakıyor. Erbay Hoca bu sefer yerini Ahmet Fidan’la değişmişler ama orada eğreti gibi duruyordu. Ahmet Fidan, hiçbir şey olmamış gibi duruşunu bozmuyor. Doğrusunu söylemek gerekirse bu yolculuğun sıkmadan geçmesinde bu ikilinin payı çok büyük. Ahmet Beyin dua ve nasihatleri bize sabır ve rahtlık verdi. Salih Lütfü Şengül her zamanki gibi aynı yerdeydi ve bu sefer yalnız değildi yanında Mehmet Sılay vardı. Bir konu açılacak, uygun zamanı bekler gibi duruyorlardı. İkisi de pek kararsızlardı. Vahap Akbaş’ı o an biraz gergin ya da yorgunluğa direnmeye çalışır gibi gördüm. Sanki şairlerin hesabını o verecekmiş “ne yapsam” gibi düşünüyordu. Genel başkan İ. Ulvi Yavuz’un duygularını yüzünden okumak mümkün, Mehmet Doğan her zamanki kadar dirençli değil gözleri şimdiden yumulmaya başladı. Ferhat Koç’un direnci artık kırılmış, neredeyse uyuyup kalacak. Şükrü Can içimizde en canlı olan kişi, herkesi takip ediyordu. İbrahim Eryiğit “bana kimse dokunmasın” der gibi, bilgisayarında bir şeylerle uğraşıyordu. Vedat Güneş uyuma numarası yapıyordu, yanına gittiğimde beni görmemiş gibi yaptı. Ahmet İlhan, sanki bütün olanların hesabı ondan sorulacakmış gibi duruyordu. Sami Terzi, yarının hazırlığını kafasında yaparken, kitapların taşınmasını dert edinmişti. Mehmet Kurtoğlu’nun bakışlarında istediklerini yapamamanın sıkıntısı görünüyordu. Atilla Mülayim yetkilerini Erbay’a kaptıralı sessizliğini bozmadı. Bu yakışıklı genç kardeşimiz sanki hepimize küskündü. Ahmet Dur, makinesi hiç elinden düşmedi, gezinin bittiğine üzülmüş gibi, kafası kitapevinde kalmış olmalı. Ahmet bu gezinin renkli birkaç kişisinden biri, kızları görünce resim çekmeyi unutuyordu. Neyse ki Vedat ile bende de fotoğraf makinesi vardı da açığı kapattık.

Çok geçmeden ekibimizin çoğu uyudu. Bunun altında Diyarbakır’da umduğumuzu bulamamanın etkisi de olmuş olacak. Kimse bu sayfayı açmak istemiyordu. Arkadaşlar bu haldeyken ben ise sessiz sedasız geziyi not etmeye çalışıyordum. Yazmaktan çoğu yeri göremeden devam ettim. Lacivert kaplı defter bu gezi sonuna kadar dolacak gibi görünüyordu.

Mehmet Kurdoğlu’nun "Keşke toprak olsaydım" şiiri sayfalarım arasında gözüme ilişti, bir de ben okuyayım…

“Sevda sürgünüyüm yaban ellerde

Kafamdan silinmeyen modelsin

Güzelliği güzelliğin belirler

Ne yapsam oturmaz kişiliğim

İçimde çan çalar ezan işitilir

Ruhumda derin bir boşluk dans eder

Aman vermez haramlar

Sunarım düşkünlüğümü bir bir

Fahişe odalarının loş ışıklarında

Yaşanılan zevk değil

Tiksinilen bir günahtır yalnızca…”

Otobüsümüz gecenin içinde Adıyaman’a doğru hızla giderken, yol ayrımını karıştırdık. Kahta’dan mı yoksa Urfa yolundan mı derken Kaptan Tamer kendince seçim yaptı…

Benim aklımdan Diyarbakır çıkmıyordu, kültür adına geldiğimiz şehirde Cahit Sıtkı Tarancı evini, Ziya Gökalp Müzesini görmeden ayrılıyorduk. Ben bu Diyarbakır gezisini hiç saymıyorum. Diyarbakır bize bir daha gel diyecek ve adam gibi bir kültür mirası gezisi yapacağımızı düşünüyorum. Belki bu yazı o zaman tamamlanmış olacak…

 

Degerli Yazarimiz Mahir ADIBEŞ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazartesi, 05 Aralık 2011.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün753
Dün1503
Tüm Zamanlar4263288
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 75 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2513
İçerik : 1500
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?