Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 9
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri


Edirne’ye 21 Mayıs 2013 Salı günü ikindi ile akşam arasında geldim. Baharın bütün özellikleri çevreden şehre dalga dalga akıyordu. Ama hava sıcaktı. Kırkikindiler sayesinde mevsimin güzelliği yaza doğru uzamış, otlar henüz sararıp solmamıştı. Ekinler başağa dönüşmüş, her taraf yemyeşil ve çiçekler canlıydı. Edirne ile birlikte akla gül ve lâle gelir; gülü bahçelerde görmek mümkün lakin lâleye (mevsimden dolayı sanırım) rastlamadık…

Güneyden kuzeye hafif bir yel esiyordu…

İstanbul yolunda, şehir merkezine iki/iki buçuk kilometre uzaklıktaki otelde eşyalarımı bırakıp çıkayım derken uyumuşum, dışarı çıktığımda akşam yaklaşmıştı. O sırada hava durgun, çevre sessiz ve sakindi. Yol boyu şehir merkezine doğru yürüdüm…

Gelirken arabada gördüğüm Selimiye Camisinin minareleri söylendiği gibi iki değil üç görünüyordu. Sonradan öğrendim, batı tarafındaki minarelerden biri yıkılmış, tekrar yapılırken biraz eğri yapılınca da tam olarak diğerinin arkasında değil, üçüncü şerefeden sonra biraz kenara çıkıntılık yapacak şekilde duruyordu. Mevcut yolu camiye kadar yürümeye karar verdim. “Şehir böyle tanınır.” diye düşündüm. Geniş kaldırımda çok az gelip geçen oluyordu. Yaşlı bir adamla selamlaştık; üniversite öğrencileri bana aldırmadan geçip gitti.

Edirne caddelerinde/sokaklarında yürürken insan kendisini güvende hissediyor. Bende çok mütevazı bir şehir intibaı bıraktı. Hele geleneklerin yaşatılması konusunda ummadığım görüntülerle karşılaştım. Kahvehanenin camına, “Kıraat Hane” yazması, satış yerlerine, “bakkal, manifatura, lokanta, berber” yazılarını doğrusu unutmaya başlamıştık. Gürültüsüz, sade, serin bir akşamüzeri kaldırımlardan merkeze doğru ilerledim. Bu şehirde doğup-büyümüş kadar hür ve rahattım…

Yolların kesiştiği yere yaklaşıp sağa dönünce, Selimiye Camii bütün ihtişamıyla karşıma çıktı. Tarihi fakat tarifi zor bir bakış!... Aslında, kibar estetik görüntüsüyle Edirne’nin her yerinden görünen bu cami bütün nezaketiyle gökyüzüne doğru yükseliyordu. O, hâkim tepeye bir kartal gibi konmuş, bakışlarını gezdiriyor kızıl elmanın sonsuzluğundaki ufuklarda… Kim eğilmez ki bu haşmetli bakışın karşısında? Yaşayan tarih hükmediyor üzerimize.

Turan!... Dünyada sınırlarını çizemediğimiz yurt, merkezi ya Selimiye olmalı ya da Süleymaniye, diyorum, küçük dilimi yuttum bu ihtişam karşısında. O şaheser kubbe aslında kibar bir duruş sergiliyor, kalem gibi üç şerefeli minareler yukarı doğru uzarken, zamanı unutuyor insan. Bunu görüp de kıskanmasın İstanbul… Mimar Sinan atanın, “ustalık eserim” sözünü şimdi daha iyi anlıyorum. Kaba denilecek tek bir taş, yakışmamış, gereksiz denecek tek bir nakış konulmamış. Edirne’deki bütün tarih ve tabiat zenginlikler ortasında yalnız Selimiye’yi görmem herkes gibi benim de kusurum sayılabilir. Ölçü olarak Selimiye alındığından bence diğer eserlerin hiçbir şansı yoktur…

Türkler, beğendikleri dudaklara, gözlere “mühür gibi” derler ya, işte Selimiye burada mühür gibi duruyor diyorum…

Bakışlarımı gördüklerimden alamıyorum, şaşkınlığım yüzümden okunuyor olmalı…

“Selimiye’yi gezmek için sahibinden izin almak gerekir!...” diye aklımdan geçti. Öyle paldır küldür dalmamak gerek içeriye. Durdum düşündüm, Koca Mimar karşımda dikilmiş bana bakıyordu! “Selamünaleyküm” diyerek selamımı verdim. Akşamın ışıkları çoktan yanmış, o mühür gözlü Selimiye bana gülümsüyordu. Gecenin ışıkları, her minarede her kubbede ayrı ayrı parlıyor, bu durum bir başka güzeldi. Başka hiçbir ses duymuyorum bu manzara karşısında, bir fısıltı geliyor kulağıma.

Ressam, kara zeminli bir tuvali siyahın tonlarıyla boyamış; bir ses, bir kıpırtı yok! Ben Selimiye’yi dinliyorum bu yatsı vaktinde.

Beni çağırıyor…

Lozan görüşmeleri sırasında Venizelos, Lord Curzon'dan Edirne'nin Yunanistan'a verilmesini istemiş. "Verelim, fakat Selimiye'yi ne yapacağız? Yıksak bize barbar derler, Selimiye ve Edirne'yi size versek zalim derler. Söyle, zalim mi olalım, barbar mı?" der.

Selimiye Camisi ile karşı karşıya geldiğimde akşam ezanı okunup minarelerin ışıkları yanalı epeyim olmuştu. Bu görüntü ona çok yakışıyordu. Onun ihtişamı karşısında her şey suskun, sessiz duruyordu. Parkta dikilip hayran hayran seyrettim…

Hava serin, ince bir yel esiyor, gece şarkılarını mırıldanıyordu…

Giriş kapısını ararken de zaman kaybettim. Güney tarafındaki Selimiye Arastası[1] kapalı olduğundan geçit vermedi. Caminin görünüşü ışıklar altında bir başka güzeldi. Etrafını dolaşırken kuzey tarafına geçtim. O yanı da kale duvarı gibi bir duvarla çevriliydi. Küçük bir giriş yeri bulup sekiz on basamaktan bahçeye çıktım. Yalnız burasının ana giriş olamayacağını düşündüm, böyle haşmetli bir camiye alçak, dar bir giriş yakışmazdı. Bahçe karanlık, uzaklardan bahçedeki çınarlar arasında sızan sokak lambalarının cılız ışıklarıyla gideceğimiz yönü, çınarlar arasında, tayin etmeye çalışıyordum. İleride tek tük hareket eden karartıları görünce girişin orada olduğunu düşündüm. Tabiî ki böyle bir caminin girişi de kendine lâyık olmalıydı.

Bahçe, çınar ağaçlarının gölgesinde, karanlık ve tenha olmasına rağmen iç avlu ışıklı ve canlıydı. Akşam namazını geçirmemek için önce müezzin mahfilinin önünde namazımı kıldım. Caminin her tarafını gezmeye başladım.

Heyecanlıydım, kalbim hızlı vuruyordu, içim sevinç doluydu…

Selimiye Camii, Sinan'ın doksan yaşında yaptığı ve "ustalık eserim" dediği, gerek Mimar Sinan'ın gerek Osmanlı mimarisinin en önemli eserlerinden biridir. Selimiye, medeniyetimizin, mimarimizin, estetiğimizin gözbebeği; daha iyisi, daha güzeli, daha vezinlisi yok!...

Tepe üzerinde bulunan Selimiye bütün şehre hâkim ve rahat bir yerde kurulmuş. Daha önceki hiçbir camide ya da antik çağ mabedinde görülmemiş bir teknik kullanılmış. Öncekilerde, asıl kubbe kademeli yarım kubbelerin üzerinde yükselmesine rağmen, Selimiye Camii kırk üç metre yirmi beş santim (43,25 metre) yüksekliğinde, otuz bir metre yirmi beş santim (31,25 metre) çapında, tek bir lebi ile örtülmüştür. Kubbe sekiz sütuna dayanan bir kasnak üzerine oturtulmuştur. Bu sütunların yerden tavana kadar uzantısında bir estetik görülür. Yer pabuçlarına taşların demir bağlantılarının kurşunla sabitleştirilmiş olması dikkat çekicidir. Kasnak, filayaklarına altı metre genişliğinde kemerlerle bağlıdır. Sinan, bu şekilde örttüğü iç mekâna verdiği genişlik ve ferahlıkla birlikte mekânın bir kerede kolayca anlaşılmasını sağlar.

Kubbe aynı zamanda caminin dış görünüşünün ana hatlarını da belirlemiş. Kubbe desenleri ve hat yazıları görüntüyü estetik ve çekici hâle getirmektedir. Cami içi pencerelerinin uyumu, süsleme ve hat işçiliğinin başarısı kubbeyi olduğundan çok daha görkemli gösterebiliyor.

Caminin mihrabının bulunduğu bölümdeki çini seçimi ve desenleri insanı büyülüyor. Eserin içi İznik çinileriyle süslü, diyeceğim ama bu anlatmaya yetmez. Bu çiniler dünyanın en güzel çinileriydi demek daha doğru olur. Bir kısmı Osmanlı-Rus savaşları sırasında sökülerek Moskova’ya götürülmüş. Hat sanatı âdeta çini desenleriyle bütünleşip seyredeni büyüleyip içine doğru çekiyor. Mihrabı sarıp kuşatan çiniler merkeze doğru yaklaştıkça karşısında duranı kuşatıp bir kapıya doğru götürüyor. Mihrap sevgiliye açılan bir yol gibi uzanıyor gül bahçesine…

Minber, sanki bütün bir mermer taştan hece hece işlenerek yapılmış. Ustanın bütün hayali üzerine çizilmiş. Her oymada her desende ölçü ve mana var. Kaya ustanın ellerinde şekillenip yerine konulmuş, yüz yıllar geçmiş üzerinden, zaman eriyip gitmiş ama taş dayanmış… Hani derler ya, “Dili olsa da konuşsa,” Selimiye Camisi’ndeki minberin ne çok hikâyesi vardır kim bilir?!

Büyük kubbenin tam altındaki müezzin mahfili, on iki mermer sütunlu ve iki metre yüksekliktedir. Etrafı çok ince çiçek desenleriyle süslenmiştir. Kullanılan boyalardan olsa gerek, renkler o günden bu güne solmadan zamanı bize kadar taşımış. Altındaki küçük fıskiye yapılışından bu yana suyu yavaş yavaş akıtmaktaymış.  Caminin müezzin mahfilinin mermer ayaklarından sol köşedekinin alt kısmında ters bir lâle motifi var. Rivayete göre, caminin yapılacağı arsa üzerinde bir lâle bahçesi bulunmaktaymış. Bu arsanın sahibi, başlarda arsasının satılmasını istememiş. En sonunda, Mimar Sinan'dan camide bir lâle motifi olmasını isteyerek arsasını satmış. Mimar Sinan da lâle motifini ters olarak yapmış. Lâle motifi bu arsada bir lâle bahçesi olduğunu, ters olması ise sahibinin tersliğini temsil etmekteymiş. Bu motif Edirne’nin bir lâle şehri olduğunu göstermeye yeter. Lâlenin mührümüzü taşıdığının başka bir şahidi…

Caminin dört köşesinde her biri üç şerefeli dört minare vardır. Minarelerin alem dâhil yükseklikleri seksen beş (85) metre olduğu söylenir. Cümle kapısının iki yakınındaki minarelerin şerefelerine üç ayrı yoldan çıkılır. Diğer iki minare tek merdivenlidir. Öndeki iki minarenin taş oymaları çukur, ortadaki minarelerin oymaları ise kabartmalı. Minarelerin kubbeye yakın olması, camiyi göğe doğru uzanıyormuş gibi görülmesine sebep olmaktadır.

Yapının, kuzeye, güneye ve avluya açılan üç kapısı vardır. İç avlu, revaklar ve kubbelerle süslüdür. Avlunun görüntüsü bile insana hayranlık verecek bir şaheser.

Avlunun ortasında mermerden bir şadırvan yer alıyor. Şadırvan ince bir oyma işçiliğiyle doğrusunu söylemek gerekirse taş işçiliği, insanlığa örnek olacak ince düşüncelerle donatılmış. Günümüzde yapılan hiçbir şadırvanda olmayan düşüncenin estetiğini Koca Sinan buraya yerleştirmiştir. Burada her şey, abdest almak için oturaklara kadar mermerden... Suyun musluktan aktığı yerde, üzerine sıçramasın diye görüntüye güzellik katan, mermerde oyma, küçük bir çukur yapılmış. Ne kadar özene bezene kibar işlenmiş. Ayrıca bu çukurda biriken suyu kuşlar içiyorlar. Şadırvanın camiye bakan tarafında ayrıca kuşların içmesi için her zaman içinde su bulunan kurun (kürün, yalak)  bile yapılmış. Anlaşılan şu ki, cami yapılırken sadece insanların abdest alması için, mermerden oyularak, şadırvan yapılmamış. Estetik görünüm ve kuşların su içmesi gibi diğer faydalar bile düşünülmüş.

Dış avluda ise sibyan mektebi, darül kurra, darül hadis, medrese ve imaret bulunmaktadır. Sibyan mektebi günümüzde çocuk kütüphanesi, medrese ise müze olarak kullanılmaktadır.

Yatsı namazına kadar cadde kısmandan caminin dış görünüşünü görmek için çıktım. Bahçe tarafından uzun uzun seyrettim. Cami karşımda canlı gibi duruyordu. Bu arada başka yerlerden görmek için gelenler de vardı. İlk bakışta Anadolu’dan geldiği belli olan iki kadın aceleyle Arastanın kuzey kapısı tarafında girişi arıyorlardı. “Gardaş, gardaş…” diye seslendi. Geriye döndüm. “Caminin girişi nerede? Arkadaşlar gezmiş, biz görmeden gitmeyelim.” dedi. “Acele etme teyze, buraya gelen Selimiye Camisi’ni görmeden gitmez. Yoksa buraya neden geldiniz? Onlar da sizi almadan gidemez. İçini ferah tut. Ben de o tarafa gidiyorum, beraber gidelim.” dedim. Cadde ıssızdı, benden çekindiklerini fark ettim. Benim ilk girişte girdiğim, küçük kapıya gelince, “Burası mı?” deyip oraya yöneldiler, burası benim ilk gelişte girdiğim kapıydı. “Orası da camiye gidiyor ama bahçe karanlık. Ana kapıdan girin isterseniz.” deyince beni takip ettiler. “Siz nereden geliyorsunuz teyzeler?” diye sordum. “Ankara Haymana’dan,” dedi. “Bende…” dedim, konuşkan olanı. “Hepimiz gardaşuk,” diye de ekledi. Caminin ana kapısından içeri girerken, “Sakın acele etmeyin, arkadaşlarınız da şimdi buraya gelir. Bakın bizim ecdadımızın bize bir mektubudur bu eser, dersinizi nasıl alırsanız alın…” dedim. Kadınlar caminin karşısında ellerini açmış, dua ediyorlardı. Benimle konuşan kadın değil de diğeri başörtüsünün ucuyla gözlerinin yaşını siliyordu…

Kayserilinin, “Burayı yapan bizim hemşerimiz.” deyip sahiplenirken heyecanını görmek gerekirdi. Eşi ve oğlu onun kadar olmasa da onlar da her tarafa hayran hayran bakıyorlardı.

Yatsı namazı yaklaşmıştı, her adımda yeni bir tarihî vakaya şahitlik ediyorduk. Taşlar, ağaçtan oymalı kapılar, kemerlerdeki süslemeler, hat yazıları, caminin girişindeki müezzin taşı bana çok şey anlattı.

 Selimiye Camisi’nin minarelerinden yatsı ezanı okunmaya başladı!

“Allahu ekber... Allahu ekber…”

Dışarıda hafif bir yel esti, ezan sesini alıp götürdü ötelere. Bütün varlıklar o an lal olmuş, bütün varlıklar pürdikkat kesilmiş ezanı dinliyordu…

Caminin içinde oturanlar, ayakta sohbet edenler, bir kenarda namaz kılanlar, fotoğraf çekenler, arka köşede kadınlardan dua edenler, gezinenler bir anda mihraba yöneldi. Bütün canlılar Selimiye’nin minarelerinden yükselen sese kulak verdi…

Müezzinin salâvata başlamasıyla herkes kıbleye yöneldi. İmam cübbesini giymiş arkadan yavaş yavaş gelip yerini aldı. Selimiye herkese kollarını açmıştı, herkesi bağrına basıyordu…

Üç sıra insan dizildi; yüzler Kâbe’ye döndü, eller bağlanıp başlar yere eğildi, kıyama durdu canlar…

Müezzin farz için kamet getirmeye başladı. Ses dalga dalga caminin içinde yankılandı. Aman Allah’ım!... Ne kadar duru ne kadar berrak ne kadar içten bir sedaydı… Caminin içindeki bütün taşlar, mermerler, çiniler aynı sesi tekrarladı. Bütün ışıklar yanmış, âdeta milyonları içine sığdırmıştı.

Selimiye o yatsı namazında, Türk milletini kubbesinin altına almış secdeye giderken gözümün önüne geldi. Kesinlikle Selimiye Camisi’nin imamı namaz kılarken saflara bakmayıp kendisiyle birlikte milletin kıyamda olduğunu düşünme coşkusuyla tekbirini alıp namaza duruyordu.

Bu kubbeler yerinde durdukça, mihraplarda İslam bülbüllerinin sesi duyuldukça bu milletin  kim birliğine dirliğine halel getirebilir!...

Bir yanda Tunca, Meriç diğer yanda Tuna Nehri türküsünü söylüyor…

Macar Ovası’ndan kükreyen Arap atların nal sesleri geliyor. Gülbaba’nın selamını alıyoruz gelip geçenden. Estergon Kalesi’nde akıncı beyinin yolunu bekleyen, sarı kız şarkısını söylüyor…

Ah, bizim kızıl elmamız ah…

Ey şahin bakışlı Selimiye, gözlerini dikmiş nazlı Budin’e, Viyana’ya, Budapeşte’ye belki daha öteye…

Bakışlarında hüzün vardı. Sedası bir hoş geliyor, kolları uzanmıştı Mevlâ’ya…

Bir yatsı vakti!...

Bir yatsı vakti, karşısına geçip, Selimiye’yi seyrettim; gece karanlık, yıldızlar zayıf kalmıştı yanında…



[1] Arasta: Çarşılarda aynı ürünü satan dükkânların bulunduğu bölüme verilen ad.

 

Degerli Yazarimiz Mahir ADIBEŞ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazartesi, 05 Aralık 2011.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün748
Dün2376
Tüm Zamanlar3939462
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 91 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2195
İçerik : 1482
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?