• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon HAŞHAŞİLİK ve GÜNÜMÜZDEKİ VERSİYONLARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri


mer_naciBaşbakan Erdoğan’ın son grup toplantısında 17 Aralık devleti ele geçirme operasyonunu haşhaşilerin politikalarına benzetmesi, haşhaşilik konusunu yeniden gündeme getirdi. Selçuklu Devleti’nin en güçlü zamanlarında ortaya çıkan bu hareket, dini bir hareket olmaktan ziyade devletin içine sızmış bir suikast timi olarak varlığını hissettirmiştir. 11. yüzyılda İsmaililik mezhebine bağlı olup Hasan Sabah tarafından kurulan tarikattan ziyade, siyasi bir örgüt görünümündedir. Öncelikle İran’da daha sonra Suriye’de yayılma alanı bulmuştur. .Özellikle devlet adamlarına yönelik olarak organize ettikleri suikastlarla adından söz ettirmeyi başarmışlardır. Hedeflerinde Abbasi halifeliği ve onun koruyucusu konumunda olan Selçuklu Devleti vardı. Selçuklu Devleti’nin yıkılışında önemli rol oynamışlardır. Tarikatın müritleri sıradan insanlar değil, özel yetiştirilmiş suikastçı fedailerdi. Suikastları, muhatabın öldürülmesiyle değil; yarattığı etkiyle ön plana çıkıyordu. Meydana getirdikleri etkiyle topluluklara korku salmayı başarmışlardı. Planladıkları suikastları gerçekleştirebilmek için fedailerine haşhaş içirmişlerdir. Böylelikle Hasan Sabah müritlerinin zihinlerini ele geçirmiş ve onları istediği gibi yönlendirmiştir. Haşhaşiler tüm operasyonlarını Alamut kalesinde planlamışlardır. Bugün İran’ın başkenti Tahran yakınlarında olup sarp dağların tepesinde yer almaktadır. Müritleri liderleri Hasan Sabbah’ın adını Seyduna olarak bilmektedir. Suikastlarını kalabalık içerisinde gerçekleştiriyorlardı. Özellikle de Cuma namazlarını seçiyorlardı. Maksat kalabalıklar üzerinde korkunun iktidarını kurmaktı. Fedaileri öldürmenin yanında ölmeyi de bilen insanlardı. Suikastların ardından muhafızların gelip kendilerini öldürmelerini bekleyecek kadar da akıldan yoksun insanlardı.

 

Hasan Sabbah’ın yöntemi uyuşturma, uyutma ve kullanma üçlüsü üzerine kuruluydu. Öncelikle muhatabını, akli melekeleri öldürülmüş aklını kullanamaz, verileni yapan birer ölüm makinesi haline getiriyordu. Tarih sahnesi böyle bir suikast timinin varlığına da şahit oldu. Hasan Sabah ve adamları tarihin çöplüğünde yerlerini aldılar.

 

Hasan Sabbah’ın yöntemini kendisine model olarak alan dini hareketlerin varlığına şahit oluyoruz. Bir takım tasavvuf ve tarikatlarda da akıl işletmeciliği yapılmaz, yapılması hoş karşılanmaz. İlmin kapısı meraktır, bu da soru sormayı gerektirmektedir. Ancak buralarda soru sormak da yasaktır. Sadece söylenecek, muhatap da söyleneni ve isteneni yerine getirecektir. Sorgulamak yasaktır. Israr edilirse kapı dışarı edilir. En iyi mürit itaat eden mürittir. En kötü mürit ise soru soran ve sorgulayan mürittir. Buralarda akıl işletmeciliği yapılmaz, yapılması da salık verilmez. Sen anlamazsın, biz anlamayız, şeyhim ne derse odur. Okunacak kitaplardan, okunacak yazarlara kadar yukarısı karar verir. Muhataba düşen gereğini yerine getirmektir. Salt bir teslimiyet ve itaat vardır ki, ne islamidir ne de insanidir. Talebeliğin yerini kölelik almıştır. Hâlbuki yüce Rabbimiz akletmeye, düşünmeye davet etmiş, aksi durumları ise kınamıştır. Rabbimiz, peygamberimiz üzerinden kullarını akletmeye, düşünmeye davet etmektedir: “Ey kavmim! Sizden bu (çabam) için maddi bir karşılık talep etmiyorum. Yaptıklarımın karşılığını takdir edecek olan yalnızca beni yoktan var edendir. Bunu olsun akledemiyor musunuz?” (11/Hud, 51)

 

17 Aralık’tan bu yana yaşananlar uzun zaman tartışılacak gibi görünüyor. Yapılanlar, yapılmak istenenler hiç de ahlaki değildir. Kasetler, komplolar, fişlemeler, referanslar ne islamidir ne de insanidir. Su testisi su yolunda kırılır. Tartışmalardan, şu mu zararlı çıkacak, bu mu zararlı çıkacak bunu ileride göreceğiz. Peki, bu tartışmaların hiç mi olumlu bir yönü olmayacaktır? Elbette olacaktır. Yaşananlar bir uyanışa, bir silkinişe vesile olacaktır. Kuru kuruya, bundan sonra kör bir itaat olmayacak, sorgulama başlayacaktır. Sorgulama oldukça yanlışa düşülmeyecek, doğrular artacaktır. Doğruların artması demek hakikatin hayat sahası bulması demektir. İşte bunun yolu açılmıştır. Allah’ın insana verdiği en değerli nimet olan aklı kullananların, akledenlerin yolu açık olsun.

 

Degerli Yazarimiz ÖMER NACİ YILMAZ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazartesi, 04 Ocak 2010.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün2756
Dün5992
Tüm Zamanlar4631035
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 108 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 923
İçerik : 1505
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?