• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon Bütün zamanların en iyisi: “KÜLTÜR DÜNYASI”

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 11
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri


Mahir_AdibesKelebek ömrünce çok uzun, çınar ağacını örnek alırsak kısa sayılır elli yıl! Bunu insan ömrüne kıyaslarsak, yetmişli yılların ortasından bu yana, gâh uzaktan gâh yakından seyrettik, diye anlatırız serüveni. Bazen hayran olduk bazen yerin dibine batırdık kendi halimizce, yazdık işte.

Aslında kökü daha eski, hemencecik konuya gelecektim ama şunu demeden de geçemeyeceğim: Bu serüven bizde “tıngır mıngır” sallanırken tahta beşikte ninnilerle başlayıp, tandır başında hikâyeler, masallarla devam etmiştir. Sonra mani atışmaları ve düğünlerde, bayramlarda türkülü oyunlarla bir geçmişe sahiptir. Yine de bunun en gelişmiş yeri köyodaları; tartışmanın başladığı, eleştirinin sıkı yapıldığı meclisler. Âşıkların saz çalıp söylediği, hikâyeli türküleri ağzı açık dinlediğimizi hiç unutamam. Gece yarısına kadar eve gitmediğimiz kış gecelerini bilirim. Ortada sac sobanın bir yanı narlaşır, üzerinde çaydanlık cızırdardı. Nefesin havada buz kesildiği gecelerde, pencerenin önü bile dolu. Soğuk mu soğuk, ayaz insanı göğe çekerken, kar bel boyu, oluklardan buzlar bir metreden fazla sarkardı…

Sıcaklık insanların kendisinde; dürüstlüğünde, saflığında, sohbetinde, tatlı dilinde… Az şeyle mutlu olmayı bilen, beklentisiz, tevazulu, tahammüllü, derviş gönüllü insanlar…

Daha sonradan “Destancıyla” karşılaştık; kolunun üzerinde iki yaprak destan, gaydeli uzun şiirleri okuyarak dolaşırdı caddelerde… Küçük kasabamızda böyle çıktı karşımıza yazılı edebiyat, yıllar sonra…

Kasabada geçen hayatımızı bir orta oyununa benzetirim!.. Aklıma geldikçe bazen güler bazen de hüzünlenirim. Düşüncelerimi sıkı sıkıya sarıp sarmalar çocukluk yıllarımda görüp yaşadıklarım…

Biz, ötelenmiş insanlar, kültür yarası almışız; kadere razı, taşrada toplum değerleri ve gelecek arasında, sıkışıp kalmışız! O gün İstanbul sadece hayalimiz… Efendilik falan bizi teselli ediyor o dönemlerde, sonradan alçaklık sıfatı olduğunu öğrendik! Saf, temiz, yürekli, güvenilir gibi laflar ama bunlar ne anlama geliyor tam olarak da bildiğimizi söyleyemem, iyi meziyetlermiş işte…

Bu kadar yıl geçti üzerinden, birinin karşısında ceketimizin düğmeleri açık ve yüzüne bakarak konuşamayız, ufak ufak ter akar şakaklarımızdan!...

Ezik girdik medeni denilen topluma, okul olmasa geleceğimiz de yoktu. Okul dedimse, köydeki medreseden sonraydı. Derken o uzun süreç başladı… Önce kitaplar sonra dergiler, bu arada köklerden de kopmamaya çalıştık elbet… Uyum buraya kadar zor olmadı ama kolay da sayılmazdı, çok tâviz verdik çok; saflığımızı, temizliğimizi, tevazuumuzu göz göre göre yitiriyorduk. Değerlerimiz her gün değişti…

Beynimizin içindekiler değişiyordu!... Soğuduk, uzaklaştık, koptuk birbirimizden!...

Neden sonra aklımız başımıza geldi. Tutunacak bir dal aradık, kendimizce. Hâlen aklımızın bir yerinde köy meclisleri kalmıştı; türkülerimiz, mânilerimiz, destanlarımız, masallarımız, hikâyelerimiz… Ne çok şey öğrenmişiz oralarda, elimizde Türk’ün kültür mirası, dil anamın dili, Türkçe…

Gizli kalsın düşünceler, gizli kalsın bir sandık dolusu yazı. Tandırda yanışlarını seyrederken ne hissettin derseniz, unuttum, derim. Yazılar yok olsa da çok şükür dağarcığımız sağlamdı. O günden sonra köklere döndük, o tahta beşikte sallanırken tıngırtılar arasında duyduğum ninniler hâlâ kulağımda…

Kultur_DunyasiDergiler, hemen hepsi İstanbul menşeli, yollarını bekliyoruz. Yazarların, şairlerin çoğunu dergilerden tanıdık. Hikâyeleri orada bulduk, şiirleri ezberledik. Yıllarca sürdü, onlara olan hayranlığımız.

Ah! Bir gün biriyle karşılaşmak, ne güzel hayaldi, dünyalar bizim olurdu... Heveslendik, ne yalan söyleyeyim…

Dergiler her dönem çok önemliydi.

Çok sonradan edebiyat kültür dergileri taşradan da yayınlanmaya başladı. Bunlar ilk zamanlarda İstanbul dergilerine benzemedi, her yönden kalitesi düşüktü. Çoğu zamana direnemedi, kısa ömürlü oldular. Para bulamadılar, para bulsalar da yazanı bulamadılar derken olmadı. Çok azı diyeceğim ama o da değil sonradan birkaçı dayanabildi. Uzun ömürlü çok az dergi var aklımda kalan “Türk Edebiyatı”, “Varlık”, “Dergâh” uzun yıllardır devam ediyor. Kısa zaman yayınlanıp kapanan dergilerden de iz bırakanlar oldu. “Kültür Dünyası”, “Yaşasın Edebiyat”, “Kervan”,  “Seviye”, “Seyir” bunların bazıları. Bazı dergiler ise yalnız bir ya da iki sayı çıkabilmişlerdi.

Daha sonra doksanıncı yılların sonuna doğru Anadolu’da çıkarılan dergilerden “Kümbet”, “Berceste”, “Bizim Külliye” günümüze kadar ulaşan dergilerden bazıları. Bu dergiler bir nevi taşra dergiciliğini teşvik ettiyse de çok dergi çeşitli sebeplerle yayınına devam edemedi.

Zengin yerel kültür, dergilere taşınmaya başlayınca daha önce fildişi kulelerdeki şair ve yazarlar taşra dergilerine doğru yol almaya başladı. Eee Hocam, dün hayal bile edemediğimiz efendilerle şimdi aynı saftayız!..

Başta taşrada çıkarılan edebiyat kültür dergileri çok fazla tutunamasa da yerel yazara büyük bir moral ve özgüven aşılamıştı. Yazılar, şiirler menşeinde yazılmaya başladı. Ayağı çarıklı, eli nasırlılar, sadece tiyatro sahnelerinde görüntü olarak temsil edilenler dergilerde ve kitaplarda da boy gösterir oldu.

Dergiler sayesinde, adeta Çıfıt pazarında bir yer ararken, kendimizi lortlar kamarasında bulduk!..

Rahmetli Ahmet Kabaklı Hocam zamanında Türk Edebiyatı Dergisinde yazılarım yayınlanmaya başladı. Sonradan çok dergide vakit buldukça yazdım; hikâye, eleştiri, gezi, tanıtım ve denemeler. Bu yazımda ömrü çok uzun olmayan ama bende unutamadığım iz bırakarak, çok iyi anında kapanan bir dergiden bahsetmek istiyorum. Zirvedeyken bırakmak buna derlerdi ama çok erken olmuştu…

Kültür Dünyası, “Aylık Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi Yıl: 1 sayı: 1 Mayıs 1997 Fiyatı 250.000 TL” Aynen böyle bir yazıyla adımını attı yayım dünyasına. Hüzünlendim şimdi sayfalara bakarken; Ergün Göze, Olcay Yazıcı, Dilaver Cebeci hemen gözüme ilişen isimler, Allah rahmet etsin…

Kültür Dünyası Dergisi, rahmetli Osman Olcay Yazıcı yönetiminde çıkmaya başlamıştı (Yazı işlere Müdürü). Fatih Yayıncılık adına sahibi Ahmet Yıldızhan, Genel Müdür Hüseyin Türkoğlu olarak kayıtlara geçti. Dergi klasik boydan biraz daha büyük beyaz kâğıt ve siyah beyaz hemen her sayfada resimlerin yer aldığı bir dergiydi.

İlk sayısına, kapakta N. Fazılı Kısakürek’in resmi vardı. Üstadın ölümünün 14. Yılı dolayısıyla bu sayı ona armağan ediliyordu. Üstadın “Sayıklama” adlı şiiriyle giriş yaptı. Dergi bu sayısında Üstada çok geniş bir yer ayırmıştı. “Çile” demiş şiirin adına, “Gençliğe Hitabe”yi eklemiş peşi sıra. Ergün Göze, Olcay Yazıcı,Üstün İnanç, Abdurrahman Şen,Yaşar Ömeroğlu, Sedat Umran, Dilaver Cebeci  ve diğerleri Üstadı yazıyorlardı. Ve “Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam; Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam…” vasiyetiyle dosya kapanıyordu. Sevinç Çokum, “Uzun Kalan Güneş” hikâyesiyle yerini almıştı. “Ayın Şairi” köşesinde Sedat Umran görünüyordu. Kısa kültür haberleri, kitap tanıtımları unutulmamıştı. Son sayfada da bir bulmaca yayınlanıyordu.

Kültür Dünyası, benim için farklı bir anlayıştı. Türk Edebiyatı Dergisi çizgisinde bir edebiyat dergisi düşünürken bunu buldum karşımda. Dergi, okuması kolay, yazılar doyurucu ve sürükleyiciydi. Osman Olcay Yazıcı ismi ve çok geniş yelpazeyi kucaklayan yazar, şair kadrosuyla güven veriyordu daha ilk sayısında. Kimler yoktu ki dergide; mimar, sosyolog, doktor,  sinema yönetmeni, tiyatrocu, müzik yapanlar, eleştirmenler; daha sonraki sayılarında veteriner hekim, mühendis… Dünya şiirlerinden, yazılarından tercümeler yayınlanıyor, söyleşiler, sinema mutlaka yer alıyor, müzik araştırılıyor, tiyatro unutulmuyordu. Türk’ün harcı “dil” konusuna her sayıda yer veriliyordu.

Yazıların sıralanması bana göre doğru olmasa da daha ilk sayıda dönemin bakanı İsmail Kahraman ile “Kültür devletin tekeline bırakılmamalı” başlığıyla Abdurrahman Şen’in yaptığı uzun söyleşi çok yerinde olmuştu. Olcay Yazıcı bu sayıda, “Şiiri Yazılamayan Şehir” şiirini yayınlamıştı. “Gökçe atlar üstünde fethe uçan cihangir:/Bu pürfüsun şehre nasıl yazılır şiir/Bir masal diyarının gölge-ışık Kaf’ını/Kalem çizebilir mi mânâ fotoğrafını?” diye anlatıyor mısralarında.

“Bu derginin sırtı yere gelmez,” dedik, daha birinci sayıda!...

İkinci sayı birincinin benzeriydi ama fark vardı! Reklamlar artmış olarak karşımıza çıktı. Sadece rakamlar mı, yayım kadrosu çok geniş tutulmuştu. Kapakta, alfabe ağacının yaprakları yerlere dökülmüştü. M. Zeki Akdağ’ın şiiriyle giriş yapmıştı. “Mazi denen mutlu masal/Gerçek dışı umut artık/Kırık aynadaki resim/Ne yap ne yap unut artık…” Ben olsam oraya iddialı bir şiir koyardım, diye içimden geçirmiştim. Ahmet Yüksel Özemre, “Toplum Kültür Deformasyonu”nu yazıyordu. Bu sayıda merhum Cemil Meriç’e yer verilmişti, kızı Ümit Meriç’le yapılan bir söyleşi, Dursun Gürlek’in yazısı yer almıştı. Olcay Yazıcı ve Aydın Arıtan “Erich Fromm” hakkında yazmışlardı. A.Nihat Asya’dan “Seccadem Kumlardı” şiirini alarak onu da unutmamıştı.

“Kâmus, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla... Kâmusa uzanan el, namusa uzanmıştır.” Cemil Meriç’in bu sözleriyle “Dil Dosyası”nı açmıştı. Ahmet Kabaklı, Sevinç Çokum, Y. Bülent Bakiler, Özcan Ünlü, Orhan Okay, Bahattin Karakoç, M. Niyazi Özdemir, Tarık Buğra, Atilla İlhan ve diğerleri orada buluşmuştu. “Ayın Şairi” olarak, “Bekleme, ağlama, beni çağırma! / Tükendi dermanım gelemiyorum.” diyen, “Türkiyem”in şairi  Dilaver Cebeci seçilmişti. Şimdi o şiirler karşısında mahcubum, hüzünlüyüm… Ve bu sayıda resimlerden daha çok genç olduğu görülen Mehmet Doğan “Tevhid-i Tedrisat gibi Tevhid-i Neşriyat var” yazısıyla karşımıza çıktı. M. Nuri Yardım “Yansımalar” yazı dizisiyle bu sayıda başlayıp sonuna kadar gidecek…

Üçüncü sayı elimize geçtiğinde bir önceki sayılara göre biraz daha kendine güvenen bir hali vardı. Önceki yazarlarını, şairlerini korurken yeni isimlere de yer verilmişti. Kapağa Ayasofya’nın yağlı boya tablosunun resmi yerleştirilmişti. Açılış sayfasına Olcay Yazıcı’nın kendi şiiri “Devr-i Dilâra” oturmuş, sayfanın sağ üst köşesine de Hayri Mader’e ait “Derviş” isimli bir desen yerleştirilmişti. Dilaver Cebeci “Anadolu Erenlerinin Karizması” başlığıyla bir yazı hazırlamıştı. M. Şevket Eygi, “Müslümanlar ve estetik” yazısıyla dikkatimizi çekiyordu. “Gülnâre” adlı şiiriyle de Nurullah Genç ve “Ötüşler” şiiriyle Vahap Akbaş bu sayıda saflara katıldı.  Bu sayıda ayın şairi koltuğunda Bahaddin Karakoç karşımıza çıkıverdi. “Beyaz Dilekçe” şiirini kaçıncı defa okuyorum unuttum. “Rahman ve Rahim olan adına sığınarak/Açtım iki elimi: Kor gibi iki yaprak…/Bir edep ölçeğinde umutlu ve utangaç./işte dünya önümde; benim ruhum sana aç.” diyordu. Nazir Akalın, “Kandil” şiiriyle burada yer almıştı. Bu kardeşimizi, daha sonraki yıllarda, genç yaşta Ankara’da kaybettik. Mehmet Nuri Yardım diğer sayılarda da vardı; bu sayıda “Ahmet Kutsi Tecer” yazısıyla yer almıştı.

Dördüncü sayıda Anadolu’da yaşayan kalem erbaplarından yenilerine rastladık. Sadabad’dan bir resimle kapak süslenmişti. “Toprağın Büyüsü” adlı şiiriyle Yahya Akengin, “Turgut Uyar, geleneğin neresinde?” başlıklı yazısıyla Cevat Akkanat, “Selo’dan Sılaya” şiriyle Ali Akbaş, “Ayın Şairi” Bekir Sıtkı Erdoğan, Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı!” ve “Kara gözlüm, efkârlanma gül gayrı!” diye sesleniyordu. Her sayıda dil konusu işlenirken bu sefer de eski spikerlerden Jülide Gülizar ile yapılan söyleşiyi Taceddin Ural yazmıştı. “Niçin milli kültür?” diye soruyor Ahmet Özdemir. Tahir Kutsi Makal “Karacaoğlan’ı” anlatıyordu. Bu sayı da sinemaya oldukça fazla yer ayrılmıştı. Abdurrahman Şen, “Ertem Göreç” ile uzun bir söyleşi yapmış. Kâab Bin Züheyr’in “Kaside-i Bürde” adlı şiirine Sezai Karakoç çevirisiyle yer verilmiş. “Yurdundan koparılmış gözleri sürmeli yaralı bir ceylân gibi/Suat’ı alıp götürdüler. Gönlüm öyle kırık ki” diye başlıyor kaside… Abdulkadir Akgündüz, “Türkçe’miz ah Türkçe’miz” diyerek iç çekiyor. Derginin titizlikle üzerinde durduğu konulardan biri Türkçe-Dil meselemiz. Bu sayıya kadar bu konuya önemli bilip öne çıkardı. Özcan Ünlü, Ayhan Songar Hocanın ölümü üzerine bir yazı hazırlamış. Sefa Saygılı da aynı konuda yazı yayınlamıştı. Mehmet Nuri Yardım bu sayıda Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nu anlatıyordu.

Beşinci sayının kapağında Eylül ayını simgeleyen yaprakları dökülmüş ağaç resimleri yer almıştı. Arkasından, Bahattin Karakoç, “Eylül” şiiriyle merhaba diyordu. “Bir elma bahçesinin siyecinde/Güzsü bir ezgiyi şakıyor birkaç ispinoz/Elmalar soğuk soğuk terliyor dallarda/Yolcusu seyrekleşen yollarda/Kıymık kıymık savruluyor toz” diyordu Eylül ayında çıkan bu sayıda. Vehip Sinan geçen sayıda olduğu gibi bu sayıdaki yazısını da çizgileriyle süslemişti. Sosyolog Cafer Vayni, “Batı ile son tango” adlı kültür yazısıyla saflara katılmıştı.  Yavuz Bülent Bakiler “İsimsiz Şiir”ine, “Üstüme lapa lapa kar yağıyor yeniden/Yeniden yüreğim beyaz bir lâle.” Mısralarıyla başlıyordu. Önceki sayılarda da kültür yazılarını gördüğümüz M. Şevket Eygi’ye bu sayıda da rastladık. Ümit Meriç bu sayıda Dış Türklerle ilgili yazısıyla yer aldı. Said Başer’in tarihle ilgili ciddi bir uyarı yazısı ve Ömer Altan’ın Orhun Abideleri hakkında önemli bir söyleşisi yer alıyor. Ahmet Özdemir’i burada anmadan geçemeyeceğim hemen her sayıda güzel bir denemeyle yer alıyor. Nazım Payam “Biz sözle ikiz kardeşiz usta” başlığının altında, “Sırtımız sevdaya dayanmadan/Dayanır söze/Söz… Usta/Böyle başlar aşkımız/Söz mensur gülü/Ve yol fermanımız” sözleriyle ailede yerini almıştı. Gülşen Kılınçer’i baştan beri söyleşileriyle okuduk. Önemli konulara dikkat çekiyor. Dursun Gürlek de her sayıda “Ayaklı Kütüphane” yazılarıyla önemli bir kültür hizmeti yapıyordu. Bu sayıda “Ayın Şairi” olarak genç bir kardeşimiz karşımıza çıkıyor Hasan Akçay. Olcay Yazıcı bu sayıda da bir hikâyesini yayınlamıştı.

Birçok dağa kar düşmüşken, altıncı sayı kapağında sıcak bir resimle çıkıyordu. Girişte tanınmamış bir şair olan Osman Bülent Manav’dan “Son Bahar Şiiri” yayınlanmıştı. Önemli bir konu olan üniversite eğitimine dikkat çekerek başlıyor, dergi. Dosya bu sayıda pek bu tip dergilerde alışık olmadığımız bir şekilde karşımıza çıkıyor, “Paparazzi”. Bu konu bir ay önce trafik kazasında ölen Lady Diana sebebiyle irdelenmişti. Ahmet Tevfik Ozan  “Ayın Şairi” olarak yer alıyor ve “Külrengi, kırmızı ve sarı bir fırça/Gezinmiş gibidir; şimdi Erzurum/Çarşısı, pazarı, çayhaneleri…” diye sesleniyor. Ve Hikâyede değerli dostum Necdet Ekici’yle karşılaştık. İşte nihayet iyi bir hikâyeciden örnek bir hikâye, “Yoncaları sevda sardı”

Yedinci sayının kapağında Yahya Kemal Beyatlı’nın resmi yer almış; dosya konusu belli oldu. Beşir Ayvazoğlu, Mustafa Özçelik, Hasan Akay şair hakkında yazmış. Derginin girişinde bu sefer Bahattin Karakoç’un “Bu Garip Adam” başlıklı şiiri yer almıştı. Bu sefer konuya Oktay Sinanoğlu, “Yabancı dille eğitim ihanettir” diyerek sert bir giriş yapıyor. Nurullah Genç “Ayın Şairi” koltuğuna kurulmuş, “Yağmur yağar geceleyin/Periler gülümser kaldırımlarda/Her biri ıztıraplı bir kızın hülyasıdır/Yalnızlık, yine Hâşim bakışlı bir karanfil/Sonsuzluk, yağız atlı bir devin rüyasıdır” diye şiirini okuyor. Bu sayıda baştan bir değişiklik daha yapılmıştı; baştan beri “genel müdür” olarak yer alan Hüseyin Türkoğlu “genel müdür ve yayın koordinatörü” olarak yazılmıştı.

Sekizinci sayıya Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Çoban Çeşmesi” şiiriyle başladık. Kapakta Mehmet Akif’in resmine yer verilmişti. Bir önceki sayıda terfi eden “Genel Müdür” Hüseyin Türkoğlu koltuğunu Ali Çitli’ye bırakmıştı. Dosyada dostları Akif’i anlatıyor. Bu sayıda Olcay Yazıcı ve Mustafa Necati Özfatura Rahmetli Seyyid Ahmet Arvasi hakkında yazmışlar. Vahap Akbaş “Ayın Şairi” kürsüsünde bize şiirini okuyor. “Cami avlusu güvercinler/Bir de Sinan kokan şadırvan/Mermerlere/Sonsuzluğu anlatırken zaman…” Ve ben çıktı benim karşıma, yani Mahir Adıbeş, “Taşa yazılan sevda” adlı hikâyede…

Dokuzuncu sayı, kapakta mevlevi resmiyle çıkmıştı. Dosya konusu olarak Ramazan-ı Şerif incelenmişti.  Dosyada, Arif Nihat Asya, “Biz, kısık sesleriz… minâreleri,/Sen, ezansız bırakma, Allah’ım!/Ya çağır şurda bal yapanlarını;/Ya kovansız bırakma, Allah’ım!” diyerk “Dua” ile açıyordu. “Eski İstanbul Ramazanları”nı Dursun Gürlek, “Kütürümüzde Ramazan” yazısını Ahmet Özdemir yazıyordu. “Ayın Şairi” olarak Zeki Akdağ anlatılmıştı. Sevinç Çokum’dan “Tarifsiz bir sesin hikâyesi” yer alıyordu.

Onuncu sayıda reklamlar iyice renklendi ve çoğaldı. Bu sefer girişte Nurullah Gençten “Ayrılığın Arkasından Duyulan” şiir yer almıştı. Derginin arkasında dokuz sayıdır yer alan bulmaca kaldırıldı ve yerine daha önce içerde yayınlanan Vehip Sinan’ın karikatürleri aldı. “Kültür Değişmeleri”ni Ali Rıza Temel yazmıştı. Ümit Meriç bu ülkeyi sosyoloji penceresinden değerlendiriyordu. Tarık Buğra bu sayıda geniş olarak yer almış. Hikâyede Ümit Fehmi sorgunlu “Asker’in Türküsü” hikâyesiyle yerini aldı. “Ayın Şairi” olarak Gültekin Samanoğlu, “Ağaçlar ayakta ölür” diyor. “Ağaçlar soyunurken birer-ikişer/Tam kalbim üstüne bir yaprak düşer./Tut ki şairsin, duramazsın kaskatı;/İmdada çağırır sevdiğin san’atı,/Bildiğin şiirleri belki yüz kere/Söylersin, ağlarsın; sonra eskilere,/Deli çağlarına dönersin, ümitle…” Bu sayı Şubat 1998 de çıkmış. Türkiye Yazarlar Birliği’nin 20’nci yılının kutlanmasına bir sayfa ayırmıştı.

On birinci sayının kapağında lâle desenli bir ebru yer almıştı. İlk defa kapakta içindekilere yazılı olarak yer verilmişti. “İbn Haldun ve tarih” yazısıyla Cafer Vayni önemli bir konuyu ele almış.  Sevinç Çokum ise “Bir devrin bugüne sözcüsü” yazısıyla Ömer Seyfettin’i anlatmıştı. Ahmet Mercan’a ait “Ağlayan Güvercin” şiiri mutlaka okunmalı bu sayıda. Sabri Akdeniz, “Dil zenginliği nedir?” diye soruyor. Ömer Çakır, Necdet Ekici, Çanakkale savaşları hakkında yazmıştı. Kapaktaki resmin hikmeti Ekrem Kaftan’ın “Ebru, bir sır sanatıdır” başlıklı yazısında gizli. Dursun Gürlek, “Tolstoy’un manevi dünyası”nı anlatıyordu. “Ayın Şairi” köşesinde Mustafa Özçelik’in “Firuze, Ağrı, Kıyı” şiirlerinden örnekler sunulmuştu. “Bir gönlün kıyısında akşam/Son kuşlar da gitti/Şimdi kim tarar saçlarımızı anne yerine Kim tutar içimizde sevinci”. Hikâyede Mustafa Miyasoğlu “Üç odalı yalnızlık” hikâyesiyle yer almıştı.

On ikinci dergi “Câmideki rektör: Erol Güngör” yazısı ve Erol Hocanın resmiyle çıktı. “İslâmiyet kitaplarda okunan değil, yaşanan bir hakikat olduğu ölçüde kıymet kazanacaktır. Biz onu bir sahâbenin, bir velinin veya geçmişteki herhangi bir kahramanın hayatından ziyade kendi hayatımızda görmeliyiz. Bu günün insanı, bu günün problemleri karşısında İslâm'la yüz yüze gelmelidir.” Yalnız Türk Milletine değil bütün dünyaya fikirleriyle ışık tutan Türk aydınıydı Erol Güngör Hoca. Allah mekânını cennet etsin. Bu dosyada Sevinç Çokum, Mahmut Çetin, Mustafa Nadir Önay, Dursun Gürlek, Cafer Vayni yazılarıyla; Ali Akbaş “Güngör’e Ağıt” şiiriyle yer almış.

Derginin girişi Bahattin Karakoç’un şiiriyle başlamış,“Bilirsin ki burada değilim artık/Ihlamurlar çiçek açtığı zaman/Gelir benim yüreğimde toplanır/Dağların üstünden sıyrılan duman/Bir yanım mosmordur, bir yanım beyaz/bir yanım karakış bir yanım ilkyaz/Can evime bakışların saplanır/Ihlamurlar çiçek açtığı zaman”. Orhan Türkdoğan Hoca, “Türkiye’de demokratik rejimin yapısı”nı inceliyor.  Mimar Türkkahraman, “Sembol-iktidar ilişkisi ve sembolizim” başlıklı yazıyı yazmış.  Olcay Yazıcı, şiirde milli kimliği irdeliyor. İlhan Yardımcı’nın “Âşık Reyhanî ile söyleşi” yazısı dikkat çekici. Şiirde “Hisar”dan bir şair var; İlhan Geçer. “O şehirde yine şarkılar söyleniyordu/Karşılık görmemiş sevgiler üstüne/Işıkları sönmüş odamda/Yarım kalmış şarkımı duyuyor musun/Beni sorarsan gene yapayalnızım/Sen sıcak döşeğinde rahat uyuyor musun”. İlk defa bu sayıda “Hızırla Kırk Saat” şiirinden bir bölümle Şair Sezai Karakoç’la buluştuk.

On üçüncü sayıda kapak resmi olarak Fatih’in at üzerinde İstanbul’a girişi seçilmiş. Necip Fazıl’ın “Otel Odaları” şiiri ilk sayfadan verilmiş. Bu sayıda “Ayın Şairi” olarak Nazir Akalın anlatılmış. Hikâyede Muhterem Yüceyılmaz “Fuzuli Devranıdır” başlıklı hikâyesiyle yer alıyordu.

On dördüncü sayı Cemil Meriç dosyasını açıyor. Kadir Turan “Ahlâk ve İrade âbidesi”, Vehbi Vakkasoğlu “Cemil Meriç ve en sadık öğrencisi”, Recep Garip “İz bırakanlar için” yazılarıyla dosyaya katkıda bulunanlardan. Ali Nar “Tarikat ve Tasavvyf” üzerine uzun bir denemeyle sayfalar arsındaki yerini alıyor. Gencay Zavotçu “Türk edebiyatında gül ve bülbül hikâyeleri” inceleme yazısını yayınlamış. Bu sayıda “Ayın Şairi” Metin Önal Mengüşoğlu. “Ne yazmışsam bu kitapta/Sokağa dair yazmışım/Sayısı gelmez hesaba/Ben ne sokaklar gezmişim” diye sesleniyor.

On beşinci sayıda “İnceleme”de karşımıza bir usta çıktı Orhan Türkdoğan; Türk düşünce sistemi üzerine yazıyor. Lütfi Şahsuvaroğlu şiirini “Kıbrıs” için yazmış. Muhsin Karabay ile beraber Ayhan Songar Hocayı anıyoruz. Fırat Kızıltuğ “Mavi Kız-1” ile bize sesleniyor. Nurettin Topçu’yu; Mustafa Özçelik, Cafer Vayni, Mustafa Kök anlatıyor. İncelemede İsmail Çetişli, “Cahit Külebi’nin şiirinde memleket” başlığıyla yer alıyor. “Ayın Şairi” Mehmet Çınarlı; “Çağ geçti, gün tükendi, ömür bitmek üzeredir;/Hâlâ bu bitmeyen heyecan, çırpınış nedir?” sözleriyle şair bize sesleniyor.

On altıncı sayıda kapak koyu renklerle ve diğerlerinden farklı çıktı karşımıza. Fark elbet yalnız kapak renklerinde kalmamış Yazı İşleri Müdürü Osman Olcay Yazıcı’nın yerini de Ahmet Önçırak almıştı. İç tasarımda fark olmamıştı.“Mihriban”ın söz yazarı Abdurrahim Karakoç “Ayın Şairi” olarak yer almıştı. “Sarı saçlarını deli gönlüme/Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban/Ayrılıktan zor belleme ölümü/Görmeyince sezilmiyor Mihriban” diye aşkı anlatıyor. Salih Memecan “Karikatürde etik tartışması”nı yazıyor. Doğrusu bu konu bütün dallarda incelenmesi gerekir, diye düşündüm. Alâeddin Yavaşça “Türk mûsikisinin dünü, bugünü ve yarını”nı konuşuyor. Abdurrahman Şen “Türk Sineması”nı yazıyor. Ödüllü yazar Asuman Şenel, dupduru ve titiz bir Türkçeyle, “İpek Böceği” adlı hikâyesiyle karşımıza çıkıyordu.

On yedinci sayı sayfalarını tiyatroya açtı. Kapakta görkemli bir sahne ve oyuncular resmi ile “Açıldı Perdeler”. Zaten her sayısında sinema ve tiyatroya geniş yer ayırıyordu. Gazanfer Özcan, Kenan Işık, Nedret Güvenç, Üstün İnanç başta olmak üzere birçok kişiyle söyleşi yer almıştı. Ali Erkan Kavaklı “Yabancılaşan Aydın”ı ele almış. “Ayın Şairi” köşesinde Elbistanlı şair Celalettin Kurt yerini almıştı. Şevket Eygi “Estetik ve moda” hakkında bir denemeyle, Ara Altun “Çini sanatına bir bakış” makalesiyle katılmışlardı.

On sekizinci sayı, “2000’e Doğru Türk Sineması’nın Seyir Defteri” kapak yazısıyla sinemayı ele alıyordu. Burçak evren, Ertem Göreç, Kartal Tibet, Mesut Uçakan, Şerif Gören ve başkalarıyla sinema hakkında söyleşiler yer almıştı. “Hüzün Yağdı Dağlara” hikâyesiyle Necati Kanter vardı. “Ayın Şairi” olarak bu sefer tanınmamış genç bir şair yer aldı, Servet Yüksel. Mehmet Nuri Yardım “Osman Yüksel Serdengeçti” hakkında yazmıştı. Hikmet Barutçugil ise “Ebru Sanatımız” başlıklı yazısıyla katılmışlardı.

On dokuzuncu sayı: Kültür Dünyası, “Aylık Kültür ve Sanat Dergisi Aralık 1998 Yıl: 2 Sayı: 19  Fiyatı: 600.000 TL.”. Kapakta eski bir daktilo resmi yerini almıştı. Işıklandırmayla tarihi duygu dolu bir filim karesini andırıyordu. “Yazar, doğum sancısı çeken bir ana gibidir; Kelimeleri sayfalara döker ve kurtulur.” Yazısı resmin üzerinde yer almıştı. Bu sayıda her sayıda girişten verilen şiir yer almadı. Onun yerine Ali Adem Yörük’ün “Ahir zamana mı kaldık?” başlıklı denemesi konulmuştu. Ayşegül Yıldız “Dolmabahçe” hakkında bir araştırma ve Mimar Çelik Gülersoy’la bir söyleşiyi yayınlamıştı. Dosya konusu Roman olunca; Gülten Dayıoğlu, Yavuz Bahadıroğlu, Mustafa Miyasoğlu, Durali Yılmaz, Alev Alatlı ile söyleşilere yer verilmişti. Fatih Andı’nın “Roman ve trajik hayat” başlıklı denemesi de yerini almıştı. “Ayın Şairi” bu sayıda Tahir Kutsi Makal olmuştu. “Hüzünlü Şarkı” diyor gülümseyerek. “Hüznümü yaşıyorum, dokunma şimdi/Çay demledim: deme, kahve getirme/Girme ani sevinç gibi beynime/Hüznümü yaşıyorum, dokunma şimdi!..” Bu şiirin arkasından, “Aşık olayım da gör” diyor yetmiyor, “Babanız yine aşık çocuklar./Yüzünün gülüşü ondan/Erken gelişi ondan/Ve bu sefer iş berbat!/Babanız yine aşık çocuklar.” diyerek “Sohbet” ediyoruz… Mehmet Doğan, Merhum Mehmet Akif’in anısına, “İstiklâl Marşı; Bir Milli Mutabakat Metni” başlığı altında bir deneme yayınlamıştı.

Her sayıda dünya edebiyatından alıntılar yer almıştı. Bu sayıda Simyon Prokapiyeviç Kadişev’e ait “Baykal Gölü” adlı şiiri yayınlandı. Sinemadan, tiyatrodan, mimariden yazılar. Ayın kültür olayları, edebiyat yarışmaları ve Vehip Sinan yine çizgileriyle bizlerle beraber oldu.

Kapak kâğıdındaki değişiklik, renkler, iç kâğıdın kalitesi, harflerin karakterindeki değişiklik on altıncı sayıda gözden kaçmadığını söylemiştim. Bu değişiklik adeta okuyucular üzerinde soğuk duş gibi oldu! On beş sayıdır dergiyle bütünleşen Osman Olcay Yazıcı’nın Yazı İşleri Müdürlüğünden ayrılıp yayım danışmanlarının arasında yer alması, Yazı İşleri Müdürlüğüne Ahmet Önçırak getirilmiş olması, kafalarda soru işareti oluşturdu. Genel Müdür Ali Çitli de yerinde yoktu. Yayın Koordinatörü olarak Abdulkadir Akgündüz yerini almıştı. Akgündüz’ü her sayıda görüp tanımıştık. Bu değişimler hem görüntüde hem de muhtevada değişiklik olarak yansımıştı dergiye…  Daha önce dil konusu hemen her sayıda işlenirken bu sayıdan sonra daha az yer verildi, baştan beri yazan bazı yazarlar artık sayfalar arasında yoktu ve “Söyleşi” köşesi on yedinci sayıda “Röportaj” olarak yazıldı. Dergi dil hassasiyeti politikasını acaba bırakmış mıydı?...

Osman Olcay Yazıcı, edebiyat çevrelerince “Bütün zamanların en iyisi” diye değerlendirilen Kültür Dünyası Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliği’ni on beş sayı yaptı. Mutlaka işin içinde bir ekip çalışması vardı ama lokomotif olarak derginin her işi onun elinden geçiyordu. On dördüncü sayıda “Bahar” adlı şiirini girişte görüyoruz. Ebrulu bir lâle altına yazılmış; “Zaman bir daha çığlık/İlkyaz bir daha kurşun/Nasıl kıyamet olur/Goncaya dokunuşun”. Daha önceki sayılarda da şiirleri, yazıları ve hikâyesi çıkmıştı. Bu sayıdan sonra yazıları, şiirleri bir daha dergide yer almadı. Her ne kadar kırılmayı dışarı yansıtmamak adına Yayım Danışmanları arasında yer alsa da Osman Olcay Yazıcı üzerinden dergiye muhabbet besleyenlerde bir burukluk olmuştu.

Her ne kadar bazı şiir ve hikâyelere zemin koyarak okunmaz hale getirseler de Kültür Dünyası Dergisi, kısa zamanda taşrada çok okunan dergi haline gelmişti. Anadolu’daki yazar ve şairlere oldukça çok yer vermesinin de bunda etkisi olmuştu. Âdeta Anadolu Türk Kültürü, düşüncesi, sosyal yapısı dergiye taşınmıştı. Sayıların birinde çıkan bir hikâyeye itiraz etmiştim. “O yazar patronun adamı mı” diye yazdım. Hikâye bu dergiye yakışmamıştı. Telefonla aradı, uzun uzun konuştuk... Yeni kalemlere cesaretle yer vermişti; yelpaze genişlemişti. Fildişi kule yavaş yavaş yıkılıyordu, taşralı kalemlere cesaret gelmişti. Okuyucu, tanımadığı taşradan yazan kalemleri sevdi…

1998 yılının Mart ayının 5’nci günü bir öyleden sonra hikâyeci Necdet Ekici’nin de bulunduğu kalabalık bir gurupla dergiyi Fatih’teki yerinde ziyarete gitmiştik. O hafta “Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması”nın ödül törenlerine katılmak için İstanbul’a gelmiştik. Yağmurlu bir havada Sultanahmet’teki Edebiyat Vakfından Fatihe kadar yürüdük. Yolda Osman Olcay’ın “Eylül’ün Kırdığı Gül” şiir kitabını aldık. Bizi karşısında bulunca şaşırmış ve sevinmişti. Derginin yazılarıyla uğraşıyordu. Kitabını o gün imzalattık. Onu kıran “Eylül” bizi de kırmıştı. Belki o sebeple erken kaynaştık. Şimdi kütüphanemde Osman Olcay Yazıcı’dan kalan hatıra “Eylül’ün Kırdığı Gül”

“Yiğit, körpe ölüler; ağıtsız geçti çölü

Destanlık öykümüzü güne anlat kır gülü!

Kılıçlar kılıçlarla öpüşerek bilendi

Aşkların taşrasında bir umut türkülendi”

Dergi, Ankara’nın Eskişehir yolunda Söğütözü’nü geçtikten sonra sağ taraftaki üçüncü petrol istasyonunun dükkânına geliyordu. Benim iş yerim yolun karşısındaydı. Her ayın ilk haftası oradan satın alıyordum. Dört adet geliyormuş ama benim her gidişimde üç tane kalıyordu. Diğer üçünü alıp iki tanesini iş yerindeki arkadaşlara veriyordum biri de bende kalıyordu. O bir taneyi kimin aldığını öğrenemedim. Satıcı Bayan, “Orta yaşlı bir adam…” dedi. Tam on dokuz ay o adam bir dergiyi, üç dergiyi de ben aldım. Yirminci sayı gelmedi satış yerine. Üç hafta üst üste yolu karşıya geçip baktım, “Yok, gelmiyor artık…” dedi Bayan…

 

NOT:Yazarımızın bu yazısı Bizim Külliye Dergisi 59. Sayıda yayınkanmıştır.

Son Güncelleme (Pazartesi, 03 Mart 2014 15:50)

 

Degerli Yazarimiz Mahir ADIBEŞ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazartesi, 05 Aralık 2011.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün1149
Dün4918
Tüm Zamanlar3774265
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 630 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 1310
İçerik : 1480
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?