Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon FARKLI BİR BAKIŞ AÇISIYLA KURBAN

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 10
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri


GÜNDEMİ KIYAMETE KADAR SÜRECEK BİR YAKINLAŞMA

 

 

NaciCepe“Benim gibi düşünmenizi sitemiyorum.

Sadece düşünmenizi istiyorum”

 

 

“Kurban” sözcüğü, Arapça bir sözcük olup “yaklaşmak”anlamındadır. Esasında dini bir terim olarak kulanıldığında; Allah ı razı etmek için yapılan her ameli kapsamına alabilecek önemli bir Kur'an kavramı olarak icrai olarak kullanılmaktadır. Müslümanlar olarak da “kurban keserek” kan akıtma eylemi, Allah'a yaklaşmak şeklinde anlaşılarak Hz. İbrahim den günümüze kadar bir ibadi gelenek olarak sürdülegelmektedir.

 

Tanrıya/ tanrılara insan/hayvan Kurban edilişinin geçmişi kesin olarak bilinmese de insanlık tarihi kadar eskidir diyebiliriz. Dinler Tarihi incelenirse tüm cahil, ilkel insanların tanrılarına yakınlaşma, onlara şükran duygularını ifade etme veya onların öldürücü güçlerinin azametinden kurtulabilmek amacıyla Kurban ile ilgileri görülür. Antik yunan dininden tutun da Japon dini Şintoizme, eski Çin inançları ve Hinduizme kadar hepsinde kurban vardır. Ahdi Atik ve incil’de de israiloğullarının sunduğu Takdimelerden sıkça söz edilir.

 

Cahil insanlık, insanlığın başlangıç tarihinde korktuğu şeylere, putlarına, totemlerine, ilahlarına hep kurban sunmuştur. Bu kurban kimi zaman, yetişkin insan olmuş, kimi zaman çocuk olmuş, kimi zaman da hayvan (deve, sığır, davar) şeklinde olmuştur.

 

İSLAM DİNİNDE KURBAN

 

Müslümanlar arasında ise Kurban, ilkel dinlerdekinden farklı olarak yer almıştır. Kurban’ın toplumda kardeşliği, yardımlaşmayı ve dayanışmayı pekiştirdiği, sosyal adaletin tesisinde yardımcı olduğu, et alma imkânına sahip olmayanların et yeme imkânı bulduğu, zenginlerde yardımlaşma ve paylaşma duygusunu geliştirdiği biçiminde anlaşılıp bir ibadet olarak kabul edilmiş ayrıca “kurban bayram günü” olarak kutlanagelmiştir.


İlm-i Hal ve fıkıh kitapları kurban konusunu işlerken kurbanın delil ve kaynaklarını Kur’ân’a dayandırmaya çalışırlar.

1- Kevser suresindeki VE-NHAR emri, KURBAN KES diye tercüme ve tefsir edilir.

2-Kurbanın  İbrahim As.’dan gelme bir sünnet olduğu kabul edilip, İbrahim As.’ın özverisinin konu edildiği Saffat/ 83- 113. Ayetlerini İbrahim peygamberin oğlunu Allah’a kurban olarak kesmeye çalıştığını ileri sürerler.

3- Hacc Suresi 34-37 âyetlerinin kurbandan bahsettiğini iddia ederler.

4- Maide/ 27- 32’de konu edilen olaya binaen de, Kurbanın Âdem peygamberden beri var olan bir ibâdet tarzı olduğu kabul ederler. Böylece de kurbanın Kur’ân’ kaynaklı olduğuna inanılır.

İşin aslına bakılırsa, delil olarak ileri sürülmeye çalışılan ayetlerde konu edilen olayların bizim bildiğimiz ve uyguladığımız kurbanla hiç alakası yoktur. Âyetlerin kurban için delil teşkil etmeleri söz konusu değildir. Âyetlerin bu tarz meal ve tefsirleri de yanlış olduğu görüşündeyiz. Bunları inceleyelim:

KEVSER SURESİ:

Dinî ve tarihî kaynaklarda belirtildiği gibi, ilk günden itibaren müşriklerin kendisini hafife ve alaya almalarıyla, hazırladıkları hile ve tuzaklarla karşı karşıya kalmıştır. Peygamberimizin maruz kaldığı bu tür davranışlardan biri de soyunu devam ettiremeyeceği yönündeki alaycı hafifsemelerdi. Günümüzde bazı ilkel aileler tarafından da hâlâ sürdürüldüğü gibi, o zamanın Arap kültüründe de kız çocukları evlâttan sayılmaz, ailenin erkek çocuk tarafından devam ettirildiği kabul edilir ve erkek çocuğu olmayanlar horlanırdı. Peygamberimizin Hatice'den doğma oğulları Kasım ile Abdullah ölünce, başta As b. Vâil es- Sehmî, Ebû Cehil, Ebû Leheb, Ukbe b. Ebî Mu'ayt gibi Kureyş'in ileri gelen müşrikleri olmak üzere peygamberimizin hasımları bu olayı malzeme yaparak o'nu horlamaya yeltenmişlerdi. Peygamberimiz tarafından ortaya atılan davanın o'nun ölümü ile biteceğini, çünkü oğulları öldüğüne göre davanın takipçisi kalmadığını düşünerek peygamberimiz hakkında "Bırakın o'nu, o'nun soyu kesik, zürriyetsiz, ölünce adı unutulur gider, biz de ondan kurtuluruz" diyor ve temennilerini haber yapıyorlardı. Bu durum, peygamberimizi çok üzüyordu.

Bu sure, işte üzgün peygamberi desteklemek ona metanet kazandırmak, onu ileriki görevlerine hazırlamak için inmiştir:

“Şüphesiz Biz sana bol nimet verdik. Öyleyse Rabbin için salât et [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek ol; toplumun zenginleştirilmesine ve aydınlatılmasına uğraş] ve karşılaşacağın zorlukları göğüsle! Şüphesiz seni horlayan, sonu olmayanın; yaptıkları, işe yaramayanın ta kendisidir! (15/108, Kevser/1-3)

Rasülüllah’a verilen kevser: bol nimet ise yine Kur’an’da (Duha, İnşirah sureleri ve Hıcr/87) ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

“Aydınlanmanın başlayışı ve Allah'ın ilâhlığını, rabliğini örtüş'ün, Allah'a ortak kabul edişin, cehaletin toplumu sarmışlığı bir kanıttır ki Rabbin seni terk etmeyecek ve sana darılmayacak.

Sonrası  senin için öncesinden elbette daha hayırlı olacak. Ve Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın.

O seni yetim olarak bulup barınağa kavuşturmadı  mı? Seni dosdoğru yol dışında biri olarak bulup da dosdoğru yola kılavuzluk etmedi mi? Seni aile geçindirme zorluğu içinde bulup da zengin etmedi mi?

O hâlde yetimi perişan etme/daha da kötüleştirme! İsteyeni/soranı azarlama.

Ve Rabbinin nimetini söz ve fiillerinle ortaya koy!

Biz, senin için, senin göğsünü açmadık mı? Senden ağır yükünü indirmedik mi? –Ki o, senin belini çatırdatmıştı.– Senin şanını  da senin için yüceltmedik mi?

Demek ki zorluğun yanında kesinlikle bir kolaylık var. Zorluğun yanında bir kolaylık, kesinlikle var.

O hâlde boş kalır kalmaz hemen yeni bir şeye başla. Ve arzularını  yalnızca Rabbine yönelt.

(11/93, Duhâ/1-11+12/94, İnşirâh/1-8)

“Andolsun ki Biz sana katmerli katmerli nice nimetleri ve büyük Kur’ân'ı  verdik. (Hicr/ 87)

Buna göre bol nimet, “Kur’an ve sıradan birisi iken seçilip peygamber yapılması; yetim iken barınağa kavuşturulması; dosdoğru yol dışında biri iken doğru yola kılavuzlanması; dar gelirli iken zenginleştirilmesi; sıkıntılı iken göğsünün açılması, ferahlatılması; yükü ağır iken ağır yükünün hafifletilmesi; adı unutulacak iken adının, sanının ve şanının yüceltilmesi”dir.

Bizim burada “karşılaşacağın zorlukları göğüsle!” diye çevirdiğimiz sözcüğün orijinali “nahr” dır. Nahr sözcüğü klâsik eserlerde iyice irdelenmeden Türkçeye en uzak anlamı olan "kurban kes" şeklinde çevrilmiştir. Bu durum, "ğalât-ı meşhur, fasih lisana yeğdir [meşhur olmuş hatalı sözcük, orijinaline tercih edilir]" kuralına tamı tamına denk düşen bir uygulamadır. Ne var ki, yapılan ğalâtın/hatanın sürdürülmesi edebiyat alanında önemli bir sakınca doğurmayabilir ama dinin temel ilkelerinin ğalat bir anlamla yozlaşması, göze alınamayacak kadar büyük bir sakıncadır.

Kadim lügatlara göre İsim olarak kullanıldığında "göğüs, gerdan" anlamına gelen nahr sözcüğü, mastar olarak kullanıldığında araplar arasında "eli göğse değdirmek, göğüslemek, devenin göğsüne bıçak saplayıp kesmek" anlamlarına kullanılır olmuştur. Türkçedeki "intihar" sözcüğünün aslı da buradan gelmektedir.

Sözcük, Âyette وانحر- venhar emir kipiyle yer aldığına göre sözcüğün mastar hâlinin taşıdığı üç değişik anlamın da incelenmesi gerekir.

Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki birinci anlamı "elini göğsüne değdir" emridir. İmam-ı Şafii ve-nhar emrini "kurban kes" ya da "deve kes" olarak değil, "ellerini göğsüne değdir" olarak anlamış ve namaz kılarken alınan ara tekbirlerde ellerin göğse değdirilmesine içtihat etmiştir. Bu nedenle Şafii mezhebine mensup olanlar namaz kılarken bu içtihada uyarlar.

Şii müfessir ve fakihler de, Ali ve ehlibeyt kaynaklı rivâyetleri dikkate alarak bu emri namazda kıyamda iken ellerin göğse kaldırılması ve namazda tekbir getirirken ellerin boğaz çukurluğunun hizasına kadar kaldırılması olarak anlamış ve bu şekilde uygulamışlardır.

Kimileri de aynı emri, namazda göğsün kıbleye döndürülmesi, kesinlikle başka yönlere yalpalanılmaması gerektiği şeklinde anlamışlardır.

Ebû  Hanife'nin bu Âyeti nasıl anladığına gelince; o günkü siyasal iktidarın söylemine aykırılıklar taşıması sebebiyle olsa gerek, eserleri zamanın idarecileri tarafından yok edilmiş, bu nedenle de konu hakkındaki yorumu bize kadar intikal edememiştir.

Ancak bütün bu anlayışların namaz esnasındaki bedensel hareketlere yönelik olarak ortaya konduğu dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Oysa Âyette bu hareketin namazda olacağına dair hiçbir işaret, delâlet ya da karine [ipucu] yoktur.

Bu sözcüğün “elini göğsüne değdir” anlamın alırsak, namaza başlama tekbirinde ya da namazlardaki ara tekbirlerde dilimizle "Allahu Ekber [Allah her şeyden daha büyüktür]" derken ellerimizi göğsümüze kaldırmamız, aynı anda beden dilimizle de bu inanç ve anlayışımızı pekiştirdiğimiz anlamını ifade eder. Yaptığımız bu hareket, Allah'tan başka her şeyi arkaya attığımızı ifade eden sembolik bir davranıştır. Sûre peygamberimize hitap ettiğine göre, Yüce Allah'ın bu emirle peygamberimizden istediği, hakkında çıkarılan kin dolu söylentileri, kendisine yapılan kötü davranışları, düşmanlıkları, hileleri ve tuzakları arkaya atması, dikkate almaması, boş vermesi, elini sallayıp geçivermesidir.

Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki ikinci anlamı "göğüslemek, göğüs göğse gelmek" demektir. Sözcüğün asıl ve en fazla kullanılan anlamı zaten bu anlamdır. Arap şairleri tarafından boğaz boğaza gelmeyi, göğüs göğse dövüşmeyi ifade etmek için kullanılmıştır. Ayrıca "evleri göğüs göğse [karşı karşıya]" deyiminde de bu anlamda kullanılmıştır.

Buna göre Rasülüllah’a/ mü’minlere, “sabırlı olma, her türlü sıkıntının göğüslenmesi” emredilmiş olmaktadır.

Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki üçüncü anlamı  ise "deveyi göğsünden hançerle kesmek" demektir. Dikkat edilirse bu anlam içinde "kurban" sözcüğü yer almamaktadır. Bu anlam esas alındığında, Âyetten "kurban kes" veya "deveyi kurban kes" gibi anlamlar çıkmaz. Sâdece "deveyi göğsünden hançerle kes" anlamı çıkar.Bu takdirde Âyetin anlamı, "Seni üzüyorlar, sana düşmanlık ediyorlar, salat et ve deveyi göğsünden hançerle kes!" olur.

O günkü şartlar altında peygamberimize böyle bir emir; kasaplık yapmasının emredilmiş olması anlamsızdır. Çünkü bu Sûre indiğinde peygamberimiz hâlâ insanlara tebliğde zorlanmaktadır, yeterince taraftar edinememiştir. İşler henüz teori/iman boyutundadır. Tebliğin dışında herhangi bir eylem söz konusu değildir.

Kevser Sûresi'nin 15. sırada indiğini bilenler ve Sûre ile Âyeti o ortama göre ele alanlar venhar emrinden kesinlikle "kurban kes" anlamını çıkarmazlar.

Ragıb el İsfehânî de Müfredât adlı eserinde nahr'ı hacc esnasında Mina'da kesilmesi gereken hediye olarak açıklar. Ancak hedy'den bahseden Bakara Sûresi'nin 196; Mâide Sûresi'nin 2, 95, 97.ve Feth Sûresi'nin 25.Âyetleri henüz inmemiştir.  Çünkü bu Âyetler, Medenî'dir. Dolayısıyla Kevser Sûresi indiği sırada hacc ile ilgili bir hüküm henüz ortada yoktur. Böyle olmasına rağmen Ragıb'a göre de nahr hacda kesilen hediyenin dışında bir şey değildir, kurban adı altında günümüzde yapılan kesimle bir ilgisi yoktur.

Bazıları, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi kurban konusunu İbrâhîm peygambere bağlarlar ve o'nun oğlunu kurban edişini konu alan birçok Kur'ân dışı kültürü kendilerine kaynak kabul ederek detaylara girerler. OysaSâffât Sûresi'nin 83–113. Âyetlerine baktığımızda, bu olayların kurbanla herhangi bir ilgisinin olmadığı görülmektedir. Bazıları da Mâide Sûresi'nin 27–31. Âyetlerindeki "iki âdemoğlu" kıssasından yola çıkarak kurbana kaynak aramaya çalışmışlardır. Ne var ki, ilgili pasajın da hayvan kurban etme gibi bir anlamı bulunmamaktadır.

Müslümanların nerede ve ne amaçla hayvan keseceği, Hacc Sûresi'nin 34–38. Âyetlerinde açıklanmıştır.

Yukarıdaki açıklamaların ışığı altında Kevser Sûresi'nin anlamı, " Şüphesiz Biz sana bol nimet verdik. Öyleyse Rabbin için salât et [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek ol; toplumun zenginleştirilmesine ve aydınlatılmasına uğraş] ve karşılaşacağın zorlukları göğüsle! Şüphesiz seni horlayan, sonu olmayanın; yaptıkları, işe yaramayanın ta kendisidir!" anlamındadır.

Konuya malzeme yapılan kuran pasajları da şunlardır. Okuyun ve kurbanla ilişkisinin olup olmadığına siz karar verin. (Bu pasajların ayrıntılı açıklamalarını Tebyinü’l Kur’an adlı kitapdan ve sitelerdeki yayınlarda görebilirsiniz.)

“Hiç  kuşkusuz İbrâhîm de Nûh'un grubundandı.

Hani o Rabbine selim bir kalple gelmişti.

Çünkü İbrâhîm, yıldızlara öyle bir bakış baktı ki! Sonra da ‘Şüphesiz ben sancılıyım/fikir sancısı çekiyorum’ dedi.

“Hani o, babasına ve toplumuna: “Siz neye kulluk ediyorsunuz? Allah'ın astlarından birtakım uydurma ilâhları mı istiyorsunuz? Peki, âlemlerin Rabbi hakkında kanaatiniz nedir?” demişti.

“Bunun üzerine babası ve toplumu, İbrâhîm'den arkalarını dönerek geri durdular/o'nunla ilişkiyi kestiler.

Sonra da o, onların ilâhlarına sokulup “Yemez misiniz/nasiplenmez misiniz? Neyiniz var ki, konuşmuyorsunuz?” dedi. Hemen sağ eliyle/ yemini nedeniyle bir vuruşla sokuldu.


Bir süre sonra, İbrâhîm'in halkı koşarak İbrâhîm'le yüz yüze geldiler.

İbrâhîm: ‘Elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysaki sizi ve yaptığınız şeyleri Allah yaratmıştır’ dedi.

Onlar: “Şunun için bir duvar yapın/ ambargo uygulayın da bunu çılgınca yanan ateşin/aşırı sıkıntının içine atın!” dediler.

Onlar, İbrâhîm'e tuzak kurmak istediler de Biz onları aşağılıklar kılıverdik.

Ve İbrâhîm: ‘Kuşkusuz ben Rabbime gideceğim, O, bana yol gösterecek: Rabbim! Bana sâlihlerden birini lütfet!’ demişti.

Bunun üzerine Biz, İbrâhîm'e yumuşak huylu bir delikanlıyı müjdeledik.

Sonra ne zaman ki o müjdelenen çocuk kendisiyle birlikte koşacak duruma/o'nunla birlikte iş tutacak çağa geldi, o zaman İbrâhîm: “Oğulcuğum! Şüphesiz ben, uykumda; şüphesiz kendimi seni perişan, mağdur ediyor görüyorum. Bak bakalım sen ne düşünürsün?” dedi. Oğlu: “Babacığım! Sen emrolunacağın şeyleri yap! İnşallah beni, sen yokken başıma gelecek tüm sıkıntılara, mağduriyetlere sabredenlerden bulacaksın” dedi.

Sonra ne zaman ki ikisi de İslâmlaştılar ve İbrâhîm, o'nu alnı üzere yatırdı [yüzüstü bıraktı, mağdur etti] ve Biz o'na, “Ey İbrâhîm! Sen o rüyayı kesinlikle onayladın” diye seslendik…3–“Şüphesiz Biz, iyilik-güzellik üretenleri işte o'nun gibi karşılıklandırırız/ödüllendiririz.–

Şüphesiz oğulu yüzüstü bırakma işi, kesinlikle apaçık yıpratarak sınamadır.

Ve Biz İbrâhîm'e, perişan, mağdur edeceği çok büyük bu şey karşılığında/sebebiyle bedel/bahşiş verdik.

Ve sonradan gelenler içinde o'nun hakkında devamlı  kalacak [hayırla anılacak, örnek alınacak] bir söz bıraktık.

Selâm olsun İbrâhîm'e!

İşte Biz iyilik-güzellik üretenleri o'nun gibi ödüllendiririz.

Şüphesiz o, Bizim inanan kullarımızdandır.

Ve Biz o'na sâlihlerden bir peygamber olarak İshâk'ı müjdeledik.

İbrâhîm'e ve İshâk'a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de iyilik-güzellik üreten ile açıkça kendi nefsine haksızlık eden vardır. (56/ 37, Saffat/ 83-113)

Yüce Rabbimiz haksız yere insan öldürmeyi,cana kıymayı, insanlara gönderdiği dininde (Bakara/ 178, Nisa/ 92, 93, Maide/ 32, En’am/ 151, İsra/ 33’) kesinlikle yasaklamıştır. Bu yasaklar İbrahim peygamber için de geçerlidir. Hele hele bir peygamberin öz oğlunu Allah’a kurban diye kesip öldürmesi, akıllı insanların inanacağı, kabulleneceği bir olay değildir.

Ve Biz, her önderli toplum için, Allah'ın kendilerine hayvanların kusursuzlarından rızık olarak verdikleri üzerine O'nun adını ansınlar diye bir kulluk gösteri yeri/ kulluk biçimi yaptık. İşte, sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. O nedenle, yalnız O'nun için Müslüman olun. Allah anıldığı vakit kalpleri titreyen, kendilerine isabet edene sabreden, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma kurumlarını oluşturan, ayakta tutan] ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden Allah yolunda harcayan, Allah'a içtenlikle boyun eğen o kimselere müjdele.

Onların etleri ve kanları kesinlikle Allah'a ulaşmayacaktır. Ancak, O'na, sizden “Allah'ın koruması altına girme” ulaşır. Size kılavuzluk ettiği üzere Allah'ı büyükleyesiniz diye, o büyükbaş hayvanları, size işte böyle boyun eğdirdi [hiç değişmeden, gelişmeden size boyun eğecek özelliklerde yarattı]. Ve iyilik, güzellik üretenleri müjdele.

Şüphesiz Allah, inanan kimseleri savunur. Şüphesiz Allah, aşırı hâin ve son derece nankörlerin hiçbirini sevmez.”(103/22, Hac/34-35, 37-38)

“Onlara iki Âdemoğlunun haberini de hakkıyla oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. O: “Seni kesinlikle öldüreceğim” dedi. Diğeri: “Allah, yalnız Kendisinin koruması altına girmiş kişilerden kabul eder. Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da, ben, elimi, seni öldürmek için uzatacak değilim [ben, elimi seni etkisiz kılmak için uzatırım]. Şüphesiz ben, âlemlerin Rabb'i Allah'tan korkarım. Şüphesiz ben, isterim ki sen, beni öldürmen nedeniyle oluşacak günahı ve kendi günahını yüklenip de Ateş'in ashâbından olasın! Şirk koşarak, küfrederek yanlış iş yapanların da cezası budur!” dedi.

Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin egosu kendisine, kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi, sonra da onu öldürdü. Kendisi de zarara uğrayanlardan oluverdi.

Sonra Allah hemen ona kardeşinin cesedini nasıl gömmekte olduğunu göstermek için toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. O, “Yazıklar olsun bana, ben, şu karga gibi olmaklığımla âciz mi oldum da kardeşimin cesedini gömüyorum.” dedi. Sonra da pişman olanlardan oldu.

İşte bunun için Biz, İsrâîloğulları'na: “Şüphesiz her kim bir zat veya yeryüzünde bozgunculuk karşılığı olmadan bir zatı öldürürse artık bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir zatın yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur” şeklinde farz kıldık. Ve kesinlikle onlara elçilerimiz açık deliller ile geldiler. Sonra da şüphesiz onların bir çoğu, kesinlikle yeryüzünde aşırı davranan kimselerdir.” (112/5, Mâide/27-32)

 

RİVAYETLERDE KURBAN

 

Kurban ile ilgili olarak Kütüb-ü Sitte'de [Altı Büyük Hadis Kitabı'nda] 26 rivayet mevcuttur. Ama bunların çoğu aynı rivayetin farklı kişiler tarafından nakledilmiş varyasyonlarıdır. Bu rivayetlerin hepsinde konu edilen kurban ve kurban ile ilgili bilgiler, hacda hacıların mükellef tutulduğu هدى hedy’e [Hacda hacıların hediye olarak kestiği hayvana] yöneliktir. Yoksa bayram günlerinde hayvan kesmeye yönelik değildir. Rivâyetlerin ve tarihî belgelerin hiçbirinde, ne Mekke'de bu Sûrenin indiği dönemlerde, ne de Medine'de hacc farz oluncaya kadar herhangi bir kurban olayı anlatımı da söz konusu değildir.Yani Âyetler indiği zaman Mekke'de peygamberimiz ve o günkü Müslümanlar kurban kesme şeklinde bir ibadeti kesinlikle yapmamıştır.

Ayrıca unutulmamalıdır ki mü’minler, sene de bir kez bayramla, törenle, şölenle değil her an, toplumda kardeşliği, yardımlaşmayı ve dayanışmayı pekiştirmek, sosyal adaletin tesisinde yardımcı olmak, et alma imkânına sahip olmayanların et yeme imkânı sağlamak, zenginlerde yardımlaşma ve paylaşma duygusunu sağlamak ve uygulamak zorundadırlar.
 

 

 

KEVSER SURESİ NİN KAVRAMSAL OLARAK ETİMOLOJİK VE SEMANTİK AÇILIMI

 

Yüce Allah bu sure ile hem peygamberimizi “ كوثر  kevser” ile müjdelemiş, hem de köksüzlük ve soyu kesiklik kavramlarını peygamberinin düşmanları için takdir ettiğini bildirmiştir.

Peygamberimizin erkek evlâtlarının çocuk yaşlarda ölmeleri konusunda, Allah’ın Cebrail’i yollayarak peygamberimizi teselli ettiğini ileri süren bazı rivayetler uydurulduğu gibi, bu ölümlere bir takım hikmetler yakıştıran yorumlar da yapılmıştır.

Kudsi Hadis” olarak meşhur olan ve “Levlâke… Levlâke… [Sen olmasaydın... Sen olmasaydın…]” ifadeleriyle kâinatın yaratılışını peygamberimizin varlığına bağlayan uydurma rivayet dışında, peygamberimizin erkek evlatlarının ölümlerini açıklamaya çalışan başlıca yorumlar şunlardır:

“Böylesine şanlı bir peygamberin evlâtları yaşasaydı, babalarının son peygamber olması sebebiyle kendilerine peygamberlik görevi verilmeyecek ve bu evlâtların şanlarında bir eksiklik oluşacaktı.”

“Peygamberin evlâtları yaşasaydı, onlar da peygamber yapılacaklar ve böylece Muhammed ‘peygamberlerin mührü/sonuncusu’ olamayacaktı.”

“Peygamberin evlâtları yaşasaydı, en azından ashap tarafından ‘imam’ yapılacaklar, böylece ‘imamlık’ ve ‘velilik’ de veraset yolu ile intikal eden bir makam hâline dönüşecekti.”

Bu yorumların hepsinde de peygamberimizin evlâtlarının ölmemesi hâlinde ortaya çıkacağı sanılan sakıncalar öne sürülmüş, dolayısıyla bütün yorumcular ölümlerde bir “hikmet” olduğu üzerinde birleşmiştir.

Ancak gerek Allah’ın Cebrail aracılığı ile peygamberimizi teselli ettiğini ileri süren hadis uydurucuları, gerekse ölümlerde “hikmet” gören yorumcular, her şeye gücü yeten Allah’ın, bu ölümlerle ortaya koyduğu “hikmet”i peygamberimize hiç evlât vermeyerek de ortaya koyabileceğini, böylece teselliye de gerek kalmayacağını düşünememişlerdir.

15 / KEVSER[BOL NİMET] SURESİ

Rahman ve Rahîm Allah adına.

Ayetlerin meali:

1Şüphesiz Biz sana bol nimet verdik. 2Öyleyse Rabbin için salât et [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek ol; toplumu aydınlatmaya çalış] ve karşılaşacağın zorlukları göğüsle! 3Şüphesiz seni horlayan, sonu olmayanın; yaptıkları, işe yaramayanın ta kendisidir!

Ayetlerin Tahlili

1. Ayet:

1Şüphesiz Biz sana bol nimet verdik.

Bazı sapkın zihniyet sahipleri, Kur’an’daki “إنّا, نحن  Biz” ifadelerinden yola çıkarak Allah’ın bu ifadeyi kullanarak yaptığını söylediği işleri velîleri, dostları ile birlikte yaptığını ileri sürmüşler, böylece sadece Allah’a ait sıfat ve tasarrufların kendi uydurdukları “evliya” takımına da yakıştırılması için çaba göstermişlerdir.

Oysa Kur’an’daki “إنّا ,نحن  Biz” sözcüğüyle azamet/ululuk kast edilmektedir. Bu ifade biçimi birçok dilde uygulanmaktadır. Nitekim krallar ve güçlü yöneticiler de tarihî fermanlarında kendilerinden “biz” diye söz etmektedirler. Modern bir ifade biçimi olarak karşımızdaki insana “siz” diye hitap etmek de buna benzer bir durumdur.

Kevser

“كوثر Kevser” sözcüğü Arapça’da “فوعل  fev’al” kalıbında bir kelime olup “ كثرة  kesret [çokluk]” kökünden türemiştir. Anlamı “alabildiğine, aşırı derecede çok” demektir. Araplara göre sayısı, değeri, önemi çok olan her şey “kevser”dir.  Meselâ, çıktığı geziden yakınlarına aldığı hediyelerle dönen bir kişinin getirdiği hediyelerin çokluğunu belirtmek için “kevser getirdi” tabiri kullanılır. “Kevser” sözcüğü Arapçada somut şeylerin çokluğu için kullanıldığı gibi, soyut kavramların çokluğu için de kullanılır. Bunun örneği büyük edip el-Kumeyt’in bir şiirinde görülmektedir:

“وانت كثير يا ابن مروان طيّب  Ve ente kesirun ya ibne Mervane tayyibu! [Ey Mervan oğlu, sen ne çok temiz ve hoşsun!]

“وكان ابوك ابن فضائل كوثرا Ve kâne ebûke ibnu Fedâili kevsera [Baban İbnu Fedail ise daha çoktu].[1]

Peygamberimize “kevser”i veren Allah olduğuna göre, ayette geçen “kevser” sözcüğü ile dünyada ve ahirette “çok, pek çok hayır ve güzel şeyler” kastedildiği söylenebilir. Ancak surede geçen “çok, pek çok hayır ve güzel şeyler”in neler olduğuna gelince, bu konuda birçok farklı görüş ileri sürülmüştür. Rivayet tefsirlerinde yer alan bu görüşlerden bazıları şöyledir:

Kevser”

– İslâm dinidir.

– İlimdir.

– Güzel ahlâktır.

– Bu suredeki mucizevî özelliktir.

– Şefaat makamıdır.

– Cennette bir ırmağın adıdır.

– Cennette bir havuzdur.

– Peygamberliktir

– Peygamberlik şerefidir.

– Peygambere verilen bütün nimetlerdir.

– Peygamberin meziyetleridir.

– Peygamberin ünüdür.

– Peygamberin evlâtlarının çokluğudur.

–Peygamberin ümmetinin çokluğudur.

–Peygamberin ümmetinin âlimleridir.

“Kevser”in ne olduğu hakkında ileri sürülen görüşler bunlarla sınırlanamayacak kadar çoktur. Konu hakkındaki ifrat bu görüşlerin çokluğunda değil, her bir görüş için yapılmış olan yüzlerce açıklamanın içeriğindedir. Bu açıklamalar peygamberimizi bütün diğer peygamberlerin özelliklerini kendisinde toplayan ve hepsinin gösterdiği mucizeleri tek başına gösterebilen bir konuma getirmekte, âdeta ilâhlaştırmaktadır.

Bize göre peygamberimize verilen “Kevser”, Duha ve İnşirah sureleri ile Hicr suresinin 87. ayetinde bahsedilen lütuflardır:

6-8O seni yetim olarak bulup barınağa kavuşturmadı mı? Seni dosdoğru yol dışında biri olarak bulup da dosdoğru yola kılavuzluk etmedi mi? Seni aile geçindirme zorluğu içinde bulup da zengin etmedi mi?

(Duha/ 6 – 8)

Biz, senin için, senin göğsünü açmadık mı? Senden ağır yükünü indirmedik mi? Ki o, senin belini çatırdatmıştı.–Senin şanını da senin için yüceltmedik mi?

(İnşirah/ 1 – 4)

87Andolsun ki Biz sana katmerli katmerli nice nimetleri ve büyük Kur’ân’ı verdik.

(Hicr/ 87)

Hicr suresinin 87. ayetindeki “سبعا من المثانى  ikililerden yediyi” ifadesi için pek çok görüş ileri sürülmüştür. Bu ifade bize peygamberimizin hayatındaki yedi köklü değişikliği hatırlatmaktadır. Bu değişiklikler, peygamberimizin iradesi ve gayreti dışında, görünür bir sebep olmadan, Allah tarafından yapılan değişikliklerdir. “İkililer” ifadesinin bize düşündürdüğü ise; bu değişikliklerin meydana geldiği konuların olumlu ve olumsuz hâllerinin birlikteliği, yani varlık alanındaki zıtlıklardan oluşan ikililerdir. Bu ikililerden oluşan değişiklikleri peygamberimizin hayatındaki “eksiler” ve “artılar” olarak isimlendirip listelersek karşımıza aşağıdaki tablo çıkmakta, bu da bize “ikililerden yedi” ifadesi hakkında ışık tutmaktadır:

Eksiler                                              Artılar:

Sıradan birisi idi                                Seçilip peygamber yapıldı

Yetim idi                                            Barınağa kavuşturuldu

Şaşırmış idi                                       Doğruya iletildi

Dar gelirli idi                                      Zenginleştirildi

Sıkıntılıydı                                         Göğsü açıldı, ferahlatıldı

Yükü ağırdı                                        Ağır yükü hafifletildi

Adı unutulacaktı                                Adı, sanı ve şanı yüceltildi

İ’tâ [Vermek]

Arapça’da vermek sözcüğü “اعطاء i’tâ” veya “ ايتاء  îtâ” sözcükleriyle ifade edilir. “İ’tâ” sözcüğü, bir şeyi emanet veya geçici olarak değil, temlik veya devir yoluyla temelli olarak verme anlamındadır. Bu anlam aynı zamanda bir lütuf olarak vermeyi de içeren bir anlamdır. “Îtâ” ise “i’tâ”yı da kapsayacak şekilde, daha geniş anlamda (yol açarak, engelleri aşarak; getirerek- götürerek vermek) kullanılır. Yani “îtâ” hem temlik ve lütuf olarak vermeyi, hem de bir görev olarak süreli, emanet vermeyi ifade etmektedir. Kevser suresinde “i’tâ” ifadesi kullanıldığı için peygamberimize verilenlerin ilahî bir lütuf olduğu, bir şeye karşılık verilmediği ve emanet olmadığı anlaşılmaktadır. Keza Sad suresinin 39. ayetinde, Süleyman peygambere verilenlerin de aynı özellikte olduğu bu sözcüğün bir başka kullanım şekli olan “عطاء  Atâ” ile ifade edilmesinden anlaşılmaktadır. Hicr suresinin 87. ayetinde peygamberimize verildiği belirtilenler ise hem lütuf hem de peygamberlik göreviyle bağlantılı olduğundan “îtâ” kelimesi ile ifade edilmiştir.

2. Ayet:

Öyleyse Rabbin için salât et [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek ol; toplumu aydınlatmaya çalış] ve karşılaşacağın zorlukları göğüsle!

Arap edebiyatının önemli sanatlarından biri olan ve daha önce Fatiha suresinde gördüğümüz “İltifat” sanatı bu ayette de hemen dikkati çekmektedir. Birinci ayette “إنّا Biz” zamiri kullanılmış ve ikinci ayette bu akışa uygun olarak “لنا  Bizim için” denmesi gerekiyorken üçüncü tekil kişiye dönülerek “لربّك  Rabbin için” denilmiştir.

“Biz” zamirinden “Rabb” ismine dönülmek suretiyle yapılan “İltifat” sayesinde hem ikinci ayet hükmünün etkinliği arttırılmış, hem de Alak suresinden bu yana hep ön plânda tutulmuş olan Allah’ın “Rabb” olma özelliği bu surede de ön plâna çıkarılmıştır. Çünkü dünyadaki ve ahiretteki yaşamımızın her anı, Allah’ın “Rabb”lığı, programcılığı ile tasarladığı üzere gerçekleşmekte ve insanların da bunu akıllarından hiçbir zaman çıkarmamaları gerekmektedir.

Ayette geçen “صلّ  salli” sözcüğünün kökü ve türevlerinden Salat ile ilgili ayrıntılı bilgi Alak suresinde verilmiştir.

nahr

“نحر  Nahr” sözcüğü bir kaç kelime ile Türkçeye çevrilemeyeceği için aynen bırakılmış, açıklaması burada yapılmıştır.

Belirtmek gerekir ki, “nahr” sözcüğü klâsik eserlerde iyice irdelenmeden Türkçeye en uzak anlamı olan  “kurban kes” şeklinde çevrilmiştir. Bu durum, “Ğalât-ı meşhur, fasih lisana yeğdir [meşhur olmuş hatalı sözcük, orijinaline tercih edilir]” kuralına tamı tamına denk düşen bir uygulamadır. Ne var ki, yapılan galâtın/ hatanın sürdürülmesi edebiyat alanında önemli bir sakınca doğurmayabilir ama dinin temel ilkelerinin ğalat bir anlamla yozlaşması, göze alınamayacak kadar büyük bir sakıncadır.

İsim olarak kullanıldığında “göğüs, gerdan” anlamına gelen “nahr” sözcüğü, mastar olarak kullanıldığında “eli göğse değdirmek, göğüslemek, devenin göğsüne bıçak saplayıp kesmek”[2]anlamlarına gelir. Türkçedeki “intihar” sözcüğünün aslı da buradan gelmektedir. Sözcük ayette “وانحر ve-nhar” emir kipiyle yer aldığına göre sözcüğün mastar hâlinin taşıdığı üç değişik anlamın da incelenmesi gerekir.

Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki birinci anlamı “elini göğsüne değdir” emridir. İmam-ı Şafii “ve-nhar” emrini “kurban kes” ya da “deve kes” olarak değil, “ellerini göğsüne değdir” olarak anlamış ve namaz kılarken alınan ara tekbirlerde ellerin göğse değdirilmesine içtihat etmiştir. Bu nedenle Şafii mezhebine mensup olanlar namaz kılarken bu içtihada uyarlar.

Şii müfessir ve fakihler de, Ali ve ehlibeyt kaynaklı rivayetleri dikkate alarak bu emri namazda kıyamda iken ellerin göğse kaldırılması ve namazda tekbir getirirken ellerin boğaz çukurluğunun hizasına kadar kaldırılması olarak anlamış ve bu şekilde uygulamışlardır.

Kimileri de aynı emri namazda göğsün kıbleye döndürülmesi, kesinlikle başka yönlere yalpalanılmaması gerektiği şeklinde anlamışlardır.

Ebu Hanife’nin bu ayeti nasıl anladığına gelince; o günkü siyasal iktidarın söylemine aykırılıklar taşıması sebebiyle olsa gerek, eserleri zamanın idarecileri tarafından yok edilmiş, bu nedenle de konu hakkındaki yorumu bize kadar intikal edememiştir.

Ancak bütün bu anlayışların namaz esnasındaki bedensel hareketlere yönelik olarak ortaya konduğu dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Oysa ayette bu hareketin namazda olacağına dair hiçbir işaret, delâlet ya da karine [ipucu] yoktur.

Bize göre, namaza başlama tekbirinde ya da namazlardaki ara tekbirlerde dilimizle “Allahu Ekber [Allah her şeyden daha büyüktür]” derken ellerimizi göğsümüze kaldırmamız, aynı anda beden dilimizle de bu inanç ve anlayışımızı pekiştirdiğimiz anlamını taşımaktadır. Yaptığımız bu hareket, Allah’tan başka her şeyi arkaya attığımızı ifade eden sembolik bir davranıştır. Sure peygamberimize hitap ettiğine göre, Yüce Allah’ın bu emirle peygamberimizden istediği, “hakkında çıkarılan kin dolu söylentileri, kendisine yapılan kötü davranışları, düşmanlıkları, hileleri ve tuzakları arkaya atması, dikkate almaması, boş vermesi, elini sallayıp geçivermesi”dir.

Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki ikinci anlamı “göğüslemek, göğüs göğse gelmek” demektir. Sözcüğün en fazla kullanılan anlamlarından biri olan bu anlam, Arap şairleri tarafından boğaz boğaza gelmeyi, göğüs göğse dövüşmeyi ifade etmek için kullanılmıştır. Ayrıca “evleri göğüs göğse [karşı karşıya]” deyiminde de bu anlamda kullanılmıştır.[3]

Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki üçüncü anlamı ise “deveyi göğsünden hançerle kesmek” demektir. Dikkat edilirse bu anlam içinde “kurban” sözcüğü yer almamaktadır. Bu anlam esas alındığında, ayetten “kurban kes” veya “deveyi kurban kes” gibi anlamlar çıkmaz, sadece “deve kes” anlamı çıkar. Bu takdirde ayetin anlamı “Seni üzüyorlar, sana düşmanlık ediyorlar, sen de uyluklarını hareket ettir,  ayağa kalk, yürü, çabala, şirke ve tağuta karşı çık, çok çalış, çok gayret et, destek ol, sosyal yardım yap ve deve kes!” olur. O günkü şartlar altında peygamberimize kasaplık yapmasının emredilmiş olması anlamsızdır. Çünkü bu sure indiğinde peygamberimiz hâlâ insanlara tebliğde zorlanmaktadır, yeterince taraftar edinememiştir. İşler henüz teori/iman boyutundadır. Tebliğin dışında herhangi bir eylem söz konusu değildir.

Kurban ile ilgili olarak Kütüb-ü Sitte’de [Altı Büyük Hadis Kitabı’nda] 26 rivayet mevcuttur. Ama bunların çoğu aynı rivayetin farklı kişiler tarafından nakledilmiş varyasyonlarıdır. Bu rivayetlerin hepsinde konu edilen kurban ve kurban ile ilgili bilgiler, hacda hacıların mükellef tutulduğu “هدى Hedy” kurbanına [Hacıların hediye olarak kestiği kurbana]” yöneliktir, yoksa bayram günlerinde hayvan kesmeye yönelik değildir. Rivayetlerin ve tarihî belgelerin hiçbirinde, ne Mekke’de bu surenin indiği dönemlerde, ne de Medine’de hacc farz oluncaya kadar herhangi bir kurban olayı anlatımı söz konusu değildir.

Özetlemek gerekirse, bu ayetler indiği zaman Mekke’de ne peygamberimiz ne de o günkü Müslümanlar kurban kesme şeklinde bir ibadet yapmıştır.

Ragıb el İsfehânî de Müfredat adlı eserinde “nahr”ı hacc esnasında Mina’da kesilmesi gereken hediye olarak açıklar. Ancak Hedy’den bahseden Bakara suresinin 196. ayeti, Maide suresinin 2, 95 ve 97. ayetleri ve Feth suresinin 25. ayeti henüz inmemiştir, çünkü bu ayetler Medenî’dir.

Dolayısıyla Kevser suresi indiği sırada hacc ile ilgili bir hüküm henüz ortada yoktur. Böyle olmasına rağmen Ragıb’a göre de “nahr” hacda kesilen hediyenin dışında bir şey değildir, kurban adı altında günümüzde yapılan kesimle bir ilgisi yoktur.

Bazıları kurban konusunu İbrahim peygambere bağlarlar ve onun oğlunu kurban edişini konu alan birçok Kur’an dışı kültürü kendilerine kaynak kabul ederek detaylara girerler. Oysa Saffat suresinin 83-113. ayetlerine baktığımızda, bu olayların kurbanla herhangi bir ilgisinin olmadığı görülmektedir.

Bazıları da Maide suresinin 27-31. ayetlerindeki “iki âdemoğlu” kıssasından yola çıkarak kurbana kaynak aramaya çalışmışlardır. Ne var ki, ilgili pasajın da hayvan kurban etme gibi bir anlamı bulunmamaktadır.

Yukarıdaki açıklamaların ışığı altında Kevser suresinin 2. ayeti; “Madem Rabbin sana kevseri [bu kadar bol nimeti] verdi, öyleyse sen de Rabbin için çok çalış, çok gayret et, uyluklarını hareket ettir, ayağa kalk, yürü, çabala, şirke ve tağuta karşı çık, destek ol, sosyal yardım yap, gerisini boş ver, düşünme, önüne gelecek her zorluğu göğüsle, sabret!” anlamındadır.

3. Ayet:

Şüphesiz seni horlayan, sonu olmayanın; yaptıkları, işe yaramayanın ta kendisidir!

“ابتر  Ebter” sözcüğü “بتر beter” sözcüğünden türemiştir. İlk anlamı “kuyruğu köküne kadar kesmek” demektir.[4] Kuyruğu olmayan eşeğe “حمار ابتر  hımarun ebterü” denilirdi. Daha sonraları hayır hasenat yapmayan kimselere, zürriyeti olmayanlara, özellikle de erkek çocuğu olmayanlara denilir oldu. Bilindiği gibi, kız çocuğu şark kültüründe evlâttan sayılmazdı.

Bu sözcük Türkçeye de geçmiştir. Birisine beddua ederken “beter ol!” denir. Bunun anlamı “senin sonun olmasın, perişan ol!” demektir.

İlk andan itibaren bütün kâfirler peygamberimizi değişik sıfat ve yakıştırmalarla kötülemeye çalışmışlardır. Kâfirliği bir nitelik olarak aldığımızda, dünyada inkârcılar var oldukça peygamberimizi kötüleme ve gözden düşürme eylemlerinin de devam edeceği açıktır. Ne var ki, peygamberimize ve dolayısıyla İslâm’a o günlerde sataşanların eli boş kaldığı gibi, bundan sonra da boş kalacaktır. O günkülerin hem emekleri boşa çıkmış; düzenleri, inançları bitmiş, hem de nesepleri, soy ve sopları dünya sahnesinden silinip gitmiştir. Bu ayetlerden anlıyoruz ki, bu gün de yarın da yine aynı şekilde olacaktır.

 

KURBAN/YAKINLAŞMA/ SILA-İ RAHİM/HAC BAYRAMI OLARAK NEDEN KUTLANIYOR?

 

  

 

Müslümanlarca Hac farizası arasında teferruat sayılan, fakat anlaşılmaz biçimde bir o kadar önem atfedilen bir işten, “Kurban” meselesini farklı bakış açısıyla bakmaya çalıştık. Hz. Peygamberin mücadele yıllarında en yakın arkadaşları “Ashab-ı Suffa ”dır. Hz. Peygamber bunlarla “Komün” (ortak) bir hayat yaşamıştır. Bir ekmeği, bir kap sütü birlikte paylaşmış ve birlikte içmiştir. Toplumda kimi kimsesi olmayanlara garip denir. Ashab-ı Suffa kimi kimsesi olmayan fakat İslam ile bütünleşmiş insanlardır. Hz. Peygamberin onlara düşkünlüğü herkesten çok daha fazladır. Çünkü kendisi de bir öksüz ve yetimdir. Yani damdan düşenin halini damdan düşün anlar misalidir. Böyle olanların vasisi, hamisi, doğal akrabası Allah’tır. Bu konuda şöyle denilmiştir: “Ben sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Sadece garip-gurebâyı sevmenizi istiyorum” (Şura; 23 Ayet). Şimdi bu görev bugün bizim üzerimizden dönecektir.

 

Hz. Peygamberin bu sünneti bize diyor ki: Bayram önce yetimlerin, öksüzlerin, yoksulların sevindirilmesidir. “Yetim” ve “Düşkün” yurtlarının ziyaret edilmesidir. Kimsesizlerin kapılarının çalınması ve gariplerin sevindirilmesidir. Bayramlar; uzakları yakınlaştırmak, küskünler barıştırmak, hatta ev ev dolaşmakla toplumu kaynaştırmak içindir. Bayramda asıl yapılması gerekenler bunlardır.

 

Bu alışkanlığın diğer bütün günlerde de sürdürülmesi gerekir. Zaten böyle bir şey olsa ne aç kalır ne de işsiz zayıf ve fakir insanlar için her gün bayram olur.Müslüman’ın her gününün bayram olması budur işte dayanışmak.

 

Ancak Bayram günü milyonlarca insanın hep birlikte kurban kesiyor olması, “Kesdiklerinizin kanı ve eti bana ulaşmaz” denildiği halde, her tarafın kan revan içinde bırakılması, bir bayram boyu kurbanın eti, bağırsak, deri, kavurma gibi işlerle meşgul olunurken, bayramda yapılması gereken asıl işleri gölgede bırakmakta ve bayramı çığırından çıkartmaktadır. Asıl anlamı “yakınlaşma” olan kutlanılan bayrama bakılınca da, insanlar birbirine yakınlaşma yerine daha da uzaklaşmaktadırlar.

 

İnsanlar komşusunun, akrabasının kapısını açmak ve kucaklaşmak yerine sahillerde, tatil yerlerinde soluk almaktadırlar. Millet olma özelliklerimizin başında değerlerimizin aşınıyor olması kimseyi rahatsız etmemektedir. Bu Sosyolojik çözülüşün ve Teolojik değerlerde ki çöküşün telafisi imkânsız yıkımları beraberinde getireceği kimsenin umuruna gelmemektedir.

 

Aslında “kurban kes” emrinin verildiği söylenen “Kevser Suresi” nin kurban kesmekle alakası bulunmamaktadır. Surenin: “…Biz sana nimet verdik. Öyle ise salât et. (yardımlaşma/dayanışma içinde ol) ve güçlüklere göğüs ger; diren, (nahr yap). Asıl sana kin besleyendir kökü kuruyacak olan” şeklindeki çevirisi daha doğrudur.

 

Demek ki Salât: “Destek istemek, yardımlaşmak ve dayanışma içinde olmak” anlamlarına geliyor. Salât, sadece namaz kılmak değildir. Namaz kılmak sadece işin destek istemek kısmıdır. Görünen o ki Salat’ın yardımlaşma ve dayanışma yönü unutulmuştur. Camiye gittiğiniz zaman namaz kılmak dışında bir şey yapılmamaktadır.

 

Kur’an’da yüz otuz yerde “salât” kavramı geçmektedir. Bunun yüz yirmisi, yardımlaşma ve dayanışma anlamında, geri kalan on kadarı da Allah’tan destek istemek, yani namaz kılmak anlamındadır.  “Nahr” yapmak hayvan kesmek değil, hayvanın kesilirken göğsünü ileri atması demektir. Yineleyecek olursak, nahr kavramıyla anlatılmak istenen esas şey şudur: Müslümanların güçlüklere göğüs germeleri ve baskılara direnmeleridir. Çünkü peygamberimiz o dönemde yoğun bir baskı altında bulunuyordu. Süre iniş sırasına göre düşünüldüğünde “nahr”la her türlü zorluklarla göğüs göğüse gelerek peygamberimize destek vermek şeklinde anlaşılmalıdır.

 

Yoksa öylesine sıkıntılı bir dönemde Peygamberden kurban kesmek isteniyor değildir. Zaten Kevser Suresi Mekke’de inmiştir. Kurban yakınlaşmak demektir. Eşinle, dostunla, komşunla, akrabalarınla, çoluk çocuğunla yakınlaşıp muhabbet ortamı oluşturup, garibanları bulup yardım etmektir. Peygamberimiz bir kere kurban kesmiştir. Onu da hacca gitmeye niyetlenip de gidemediği zamandır. İslam’da kan akıtılarak günahların affedilmesi gibi bir anlayış yoktur. Hacda kesilmesi bile isteğe bırakılan kurban olayını bu kadar abartmak, işi çığırından çıkartmıştır. Bu tıpkı farz namazı kılmayıp Teravih namazında camileri doldurmaya benzemektedir.

 

İslam’ı kurban ve benzeri ritüellere bağlamış olmak, aslında dinin alanını daraltmaktadır. Asırlardan beri dinin özü gerekli gereksiz bir sürü teferruatla boğulmuştur. Hz. Peygamberin getirdiği din, doğduğu topraklara gömülmüştür. Şimdi bizim üzerimize düşen en büyük iş, gömülmüş olan bu dini yeniden diriltmek ve inşa etmek olmalıdır. Kurbanın etini yetime, yoksula veriyoruz diyenlere demek isterim ki: Yetimi ve yoksulu  doyurmak bir öğünlük yedirmek değildir.Yetim ve yoksullar  Kur’an’da öksüze vermek, yoksulu doyurmak hacca gitsin gitmesin herkes için farzdır. Kur’an yoksulluğun kaldırılmasını amaçlar ve bu hedefe ulaşması için inanları bir seferberlik yarışına davet eder.

 

DEVLET; YETİM VE YOKSUL ÇOCUKALARI 

HAYATA KAZANDIRMA VE BARINDIRMA KURUMLARI AÇMALI 

 

Özellikle yetim çocukları başta olmak üzere yoksul çocuklarımız için acilen onları ,yaşatma ve barındırma kurumları açılması gerekmektedir.Annesi babası vefat etmiş çocukları ve ayrıca yoksul aile çocuklarını topluma kazandırma ve onları okutma,meslek sahibi yapma ve hayata kazandırma çok önemlidir.

Özellikle Yetim ve

Son zamanlarda Oruç tutanların, hacca gidenlerin, başörtüsü takanların, kurban kesenlerin sayısında artış olmuş olsa bile; zengin/yoksul arasındaki gelir dağılımı gün geçtikçe artmaktadır. Banka mevduatları katlanmakta, suç oranlarında, tecavüz ve boşanmalarda önemli oranda artış görülmekte bu aileler parçalanmaktadır.Parçalanmış ailelerin çocuklarının bir çokları anne ya babanın çocuklarına sahip çıkmaması ve başka nedenlerle orta yerde kalmakta ayni sebelerden dolayı sokaklarda barınmaya çalışmaktadılar. Ülkemizde gün geçtikçe sokak çocuklarının sayıları giderek artmaktadır.Bunlar düşünüldüğünde, dinin içini dolduran Ritüellerin bu sosyal kanamalara merhem olamadığımız görülüyor. Hâlbuki bu Ritüeller, ilaç olarak insanlara verilmiştir. Eğer bu Ritüeller gösteriş olmaktan kurtulur, samimiyetle yerine getirilirse, o zaman bir çare olurlar. Demek ki esas yanlış dinden kaynaklanmıyor, “dinden kaynaklanıyor” diyen zihniyetten ve dini yanlış anlayanlardan kaynaklanıyor.O bakımdan devletimizin öncülüğünde insana önem veren ve sahip çıkan bir gelenekten geldiğimize göre özellikle yetim ve yoksul çocuklar üzerinde barınma, koruma ve o çocuklarımızı hayata kazandırma projeleri üreterek önce onları hayata hazırlamalıyız.

Şu anda millet çoğunluğunun onayladığı bir iktidar var ise ivedilikle sahipsiz yetim ve yoksul çocuklarımza da barındırma,koruma ve bir meslek kazandırma kurumları açması bir zarurettir.

 

DİNİN ESAS TEMELİ İNSANA DEĞER VERMEK VE ONA SAHİP ÇIKMAKTIR 

 

Dini Ritüellerin hiçbiri (namaz, hac, oruç, hacda kurban vb.) dinin esası (direği) değil, dinin gereği olan ibadetlerdir. Bunları dinin tamamı saymak yanlıştır. Bunlar sadece ibadet değil, ibadete giriş olan haller olarak kanıksanarak anlaşılmalıdır.Abd,kulluk demek olduğuna göre kulluk yapabilmek için salt ritüel ibadet yapmak değildir .Kulluğun vahiyle açıklanmış icablarının ameli/eylem olarak yerine getirilmesi asıl ibadi bir sorumlulukların başındadır. Ahiret buluşmamızda rabbimiz bizden verdiği imkanların nasıl kullanıldığının sonuçları olarak bizzat fiilen insanı ve toplumu içine alan önce neyi yapıp neyi yapmadığımızın sonuçlarını isteyecektir.Namaz ve dualarımızla “bize destek ver” diye ritüel dularımızla değil amellerimizden sorumlu tutacak ve bu amelleri yapıp yapmadığımız istenecektir.

 

Dinin esası: Musa’ya verilen on emir ve Kur’an’da Neml Suresi 12. Ayet ’de ifade edilen, hadisle açıklanan dokuz kuraldır. Zira azgınlığı önlemenin çarelerin bunlar olduğu söylenmiştir. İbadet, hayatın içinde iş ve değer üretmektir. Asıl ibadet, bunlardan sonra yapılanlardır. İşin Ritüel kısmını yapıp, ibadet kısmını bırakmak; ibadetin içini boşaltmaktır.

 

Ritüelleri, kuru kuruya yapmakta onları anlamsız bir tekrardan ibaret yapar. Dinin gerekleri olan Ritüellerin ardından “Doğruluk, dürüstlük, kardeşlik, paylaşım, bölüşüm, zulme karşı direnme, hakkı savunma, yalan söylememe, iffetli yaşama, doğru ölçüp tartma, aldatmama, sömürmeme, emeğin hakkını verme, biriktirmeme, güvenme…” gelmiyorsa; Ritüeller yapmak boşunadır. Bu sonuca ulaşmak ne haccı ve ne de namazı küçültmek değildir.

 

Acaba “hedy” (hediye), “behimetu’l-en’am”(hayvanlar) ve bunların “üzerine Allah’ın adını anmak ne demektir? Bunların ne olduğunu anlaşılırsa, hac sırasında kurban kesmenin de ne demek olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Hac Kurbanı, Hac ile sınırlıdır. Aslında Hac’ da sizden hayvan kesilmesi istenmiyor. Benim görüşüme göre hacca gitmeyenlerin kurban kesmesine gerek olmadığı gibi, her tarafı da kan gölüne döndürmeye gerek yoktur. Çünkü İslam’da kan akıtılarak günahların affedilmesi gibi bir anlayış yoktur.

 

Üzerinde Allah isminin anılması çok eski bir kültür. Sümerlerden beri gelen bir kültürdür. Allah isminin anılması ile kesilen hayvan “Kurban”, Kâbe’de yerleşik bir kültür olmuştur. Kâbe’ye getirilen canlı hayvanların Allah’a adanması İslam öncesinde de vardır. Allah’ın Malı, Kamunun malıdır. Yani bu, yoksullara verilecek ve gidecek mallar demektir. İki tane deve getiriliyor Kâbe’ye bağlanıyor, bunu Allah’a adadım denir. Yoksullar, o iki deveyi ihtiyacına göre alır. Biz bunu “Sadaka Taşına” çevirmişiz. Bu gerçek bir kamulaştırmadır. Kişinin malını Kâbe’ye getirip kamulaştırması ve ihtiyacı olanların gelip onu oradan alması eylemi; şimdi üzerinde Allah’ın ismini anarak kesin diye anlaşılmaktadır. Burada kesin denmiyor, canlı canlı getir hediye edin deniyor. Hidayete ermek demek budur. Yani hidayete eren kişi hediye eden kişidir. Hidayet ile hediye arasında bir bağlantı vardır. Hiçbir şey vermeden hidayete erdiğini söylemek, şaklabanlık olur. Hidayete ermek, sadece seninle Allah arasında olan namaz kılmakla, oruç tutmakla, çarşaf giymekle olunmaz, bir şeylerle birilerini sebeplendirmekle olur. Çünkü İslam paylaşma dinidir. Vermediğin ve paylaşmadığın sürece doğru yola girmiş olamazsınız!

SONUÇ YERİNE 

 

Yukarıda Kurban ve Kevser üzerine her iki mevzuyu kadim gelenekten daha farklı etimolojik ve semantik açılımlarla update/güncelleyerek ederek b-ilmin ileri noktalara gelmiş kritiği ve güçlenmiş bilginin dirayetiyle “eskitilmiş statik bilgiyi”stabl halden çıkarıp asıl anlamın işlerliği için ilmen ifade etmeye çalıştık.Kulaktan duyma ya da birbirini tutmayan yazılı rivayetlerden çıkıp asıl anlamı ortaya çıkarmaya çabaladık.

Kadim geleneğin eskite eskite getirdiği aslı olmayan bilginin arkeolojisini yaparak bugüne çelişkisiz olan  VAHYİ BİLGİYİ temel alarak yansıtmaya çalıştık.

 

Şaşılacak olan şudur;Kuran ile b-ilimsel anlamda etimolojik ve semantolojik bir çalışma yapıldığında bazı insanlarca düşünmeden, araştırmadan anlamı olmayan absürd eleştirilere sıkça  rastlanılmaktadır. Arapça dilini bildiğini zannedenler daha Türkçe dilinin tüm gramer yapısını bilmiyor oluşları da ayrıca bir hadikap.

 

Önceki dönemlerdeki eski iktidarlarca 1977-78 de dilimizle çok oynanmıştı.Aslı astarı olmayan nevzuhur sözcükler neşvü nema bulmuştu o günlerde ve dil yapımızla çok oynandı.Zaten bir milleti mahv etmek isteyenler önce dilini bozarak işlerini yaparlar.

Bir kere dilimizle ilgili doğru dürüst semantik telif eser çalışması bir tane yok ülkemizde bir kaç tercüme eser var.Hepsi bu kadar.

 

Yapılan çalışma KURAN olduğuna göre bu kitap;  Allah ın kelamullahıdır.Kelam;yüce Allah ın kulları için gönderdiği vahyler ise niye dil ilimlerince ARAP-ÇA dan Türkçe dil biliminin temel argümanlarıyla yapmayalım Allah ın KELİME lerini niye? Anlaşılamayan en çok dil b-ilmini ilgilendiren vahyin ana kaynağı olan KURAN öncelikle kelimelerin nasıl doğduğunu nasıl kök olarak türeyip gövde haline sonradan evrile evrile kelime biçiminde durup bir anlam olarak kaldığını öğrenmek istemiyor.O zaman yapılacak olan; faydalı olacağını düşünerek geç kalmadan en güzel şekilde yapılmalıdır.

 

14 yy dır kullandığımız bilgileri siz mi değiştireceksiniz diyenlere;ya gelenekten gelen rivayet kültürüne indirgenilmiş vahyi yanlış anlatmışlarsa sorumlu olacağımız da bilinmelidir. O bakımdan vahyi bilgiyi en gelişmiş dil bilimi krallarıyla bugün öğrenemezsek ne zaman öğreneceğiz demeliyiz.Asıl anlamı rivayetten ya da gelenek-çilik yapmaktan ritüel şekillendirmelerle vakayı sıradanlıştırırsak.Esası ne zaman öğrenip hayatımıza uygulayacağız.Bir gelenekten gelmeyi kabulümüzdür ama bugün gelenek-çili yada modern-istlik yapmak ayrışmanın bir başka adı olmaz mı?

 

Kur'an ı önümüze koymalı ve Kur'an konusunda tüm sosyal bilimlerden ve hatta pozitif bilimlerden gerekli görülen bilim dallarında ilgisi Kur'an b-ilim insanlarını küçük ölçekte bir grup insanı komisyon olarak oluşturmalı ve Kur'an araştırmalarını şumüllü yapmalıyız.vesselam.

 

 

Not:Bu çalışma, yoğun olarak “Tebyin'ül Kuran” çalışmasından yararlanılarak alıntı ve açılım olarak kaynak olarak kullanılmıştır.Bu kaynak herkesin istifadesine sunulmuştur.
 

Son Güncelleme (Çarşamba, 08 Ekim 2014 09:41)

 

Degerli Yazarimiz NACİ CEPE Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazar, 06 Aralık 2009.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
0 #3 FARKLI BİR BAKIŞ AÇISIYLA KURBAN 2015-03-10 07:00
Abartısız 5 saattir araştırıyorum. Nihayet aradığımı buldum.
İçeriği paylaşana teşekürler.
Alıntı
 
 
0 #2 RE: FARKLI BİR BAKIŞ AÇISIYLA KURBAN 2015-01-13 14:58
Müslümanların Allah'a yaklaşma vesilesi olan Kurban İbadetini engellemeye ve ortadan kaldırmaya bugüne kadar kimin gücü yetti ki, sizin gücünüz yetsin ?
Kendi kendiniz uçurama yuvarlandığınız gibi, o uçuruma başkalarını da kendinizle beraber sürüklemek istiyorsunuz !
Vah size, yazık size , Veyl size !
Alıntı
 
 
0 #1 TebrikMehmet Ali OĞUZ 2014-10-03 17:38
Sevgili kardeşim, İlmî bir inceleme yazısı. Rabbim gayretlerinizim karşılığını verendir. Bu yazıyı önyargılarından arınmış olarak okuyanların mutlaka yarararlanacağı na inanıyorum. Allah razı olsun.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün2184
Dün2500
Tüm Zamanlar4217639
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 72 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2413
İçerik : 1497
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?