Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon ZAMANI GELMEDİ Mİ?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

 

Mehmet_CobanDoğup büyüdüğüm ve halen yaşamakta olduğum ülkede garip düşüncelerdeyim. Bana her an bin türlü yalanın, riyanın yaşandığı bir dünya verdiler… Tarihim, söylemlerim, yalan ikiyüzlü riyakâr. Yedi düvele meydan okunduğu söylenen bir savaşın ardından yeni bir devlet kurulmuştu. Gözlerimi aklen dünyaya açtığımda bırakın yedi düvele meydan okumayı yedi cüceye bile meydan okuyamadığımızı anladım.   

 

Müslümanlık diye öğrendiğimiz şeylerin çoğunun yalan olduğunu anladım. Bunun nedeni ilk defa gençlik yıllarımda Allah’ın kitabı Kur’an-ı okumamdı. Koca koca adamlar Allah’ın dini adına öyle yalanlar söylemişlerdi ki, söylüyorlardı ki aklım durmuştu. Sanki Müslüman büyüklerim bir akıl tutulması yaşıyordu. Kimi siyasi çıkarlarıyla… Kimi sosyal statüleriyle… Kimi kör, sağır kulaklarıyla… Kimi ekonomik çıkarlarıyla… Allah’ın dini adına çok şey uydurmuşlardı. Bir gün okumak için aldığım İslam hukuku külliyatı almıştım. Yanılmıyorsam 24 cilt falan vardı. Okumak için karar verdiğimde heyecanlanmıştım. Allah’ın bana emrettiği dini bütün ayrıntılarıyla okuyup öğrenecektim. Okudukça büyük bir hayali sukuta uğradım. İslam hukuku diye okuduğum kitap, Allah’ın hükümlerinden değil, Allah adına insanların söylediği hükümlerden söz ediyordu. Sanki milletin işi gücü kalmamış. Oturmuşlar Allah adına hükümler üreterek yeni bir din üretmişlerdi. Birinci cildi tamamen bitirdiğimde kitabı kafamda özetledim. Koskoca birinci ciltte Allah’ın hükümlerinden hemen hemen hiçbir hüküm yoktu. Bir elin parmaklarını saysan parmaklar hükümlerden çoktu. Düşünüyordum, bu kitabı yazanlar, basanlar, satanlar, acaba ne yapıyoruz biz demişler miydi? Bir külliyat çıkardık, çıkardığımız külliyatın içinde Allah’ın ayetlerine dayalı hükümler devede kulak, diğerleri nedir diye sormuşlar mıydı? Küçücük aklımla şöyle diyordum. Hangi insan kendi hükmünü Allah’ın dinine ait hükümdür diye Allah’a isnat edebilir? İslam Allah’ın diniydi. İslam’a ait hükümler Allah’a ait olmalı değil miydi? İnsanlar hangi hakla kendi hükümlerini Allah’ın dinine dâhil edebiliyorlardı? Hangi nedenlerle buna cesaret edebiliyorlardı? Hayal kırıklığıyla kitabı okumaya devam ettim. Şaşkınlığım, umutsuzluğum okudukça artmıştı. Okumayı bırakmayı çok düşündüm. Ama arıma yediremedim. Bitirip kesin bir kanaate varmak istiyorum. Sabırla azimle bitirdiğimde, kulların Allah’a, Allah’ın dinine yalanlarıyla yaklaştıklarına, kendi hükümleriyle Allah’ın dinine ortak olduklarına karar verdim. Şirke dayalı yeni bir din üretilmişti kitapta. Okuduğum kitabın hükümlerine uyanlar, kitabın adı İslam hukuku da olsa, İslam dinine uymayacaklar, üretilmiş şirk dinine uyacaklardı. Kitap Müslümanları bilinçli Müslüman yapma yerine, bilinçli müşrik yapıyordu.

 

Ülkemin siyasileri, başbakanlığa seçilince soluğu Amerika’da alıyorlardı. Onlar Amerika’ya gitmekte gecikirse hemen Amerika’dan bir temsilci gelip görüşmeler yapıyordu. Büyüklerim komünizmle korkuttukları için ilk zamanlar Amerika ile oluşan bu sıkı fıkı dostluk hoşuma gitmişti. Ama sonradan anladım ki asıl korkulması gereken Amerika’ydı. Ülkemin gidişatını yönlendiriyor, biçimlendiriyordu. Büyüdükçe ülkemin, insanlarımızın onurunu iki paralık eden olaylarla karşılaştım. Özellikle meslek hayatım gereği yaşamın içine girdikçe, ülkemde uygulanan çifte standartlar dikkatimi çekmeye başlamıştı. Biliyor musunuz? Ortalıkta gördüğümüz, deniz kenarlarında gördüğümüz lüks otellerde, bu ülkenin vatandaşlarının ödediği fiyatların yarısından daha az yabancılar kalır. Yani oralar ülkemizin insanlarına hep kazık atar. Yabancı, özellikle batı pasaportu taşıyanlara ciddi indirimler yaparlar. Siyasi ve ekonomik kararlarla uygulanan kur fiyatları zaten ülkemizin, cebimizdeki paranın itibarını iki paralık etmiştir. Bir batılı ülkeme gelir cebindeki para birden bire iki üç misli olur. Benim ülkemin insanı batıya gider cebindeki para birden bire iki üç misli azalır. Okullarda okurken bu tür değer düşümlerinin veya artımlarının ekonomik olduğu öretilmişti. Vallahi de yalan billahi de yalan. Tamamen siyasi ve kültürel bağımlılıktan kaynaklanıyor. Bağımlı ülkeler, batılılar tarafından yönetilen yöneticiler, batıya yaranmak için itibarımızı düşürdükçe düşürüyorlar. Hiç unutmam bir nedenle 1976 yılında Almanya’ya gitmiştim. Giderken bir markı dört buçuk liraya almıştım. Dönerken arabayla döndük. Benzin almakta gecikerek benzini Bulgaristan’da almak zorunda kaldık. Benzin bir levaydı. Leva Bulgar parası… Benzinciye dedik ki levamız yok. Bizim Türk olduğumuzu hemen anlayan benzinci lira ver lira dedi. Bir leva bir lira diyordu. Yani biz liramız olsaydı, bir liraya benzin alacaktık. Dedik ki liramız yok mark var. Bir leva beş mark dedi. Aşağı olmaz diye de sırıtarak gülümsedi. Biz bir liraya alacağımız benzini beş marka aldık. Düşünebiliyor musunuz? Liramız olsaydı bir liraya alacağımız benzini, beş marka alarak, beş çarpı dört buçuk lira eşittir yirmi iki buçuk liraya benzin alıp kazık yemezdik. O zamanlar iktisat okuyordum. Şok oldum. Hani ekonomik olarak zayıf ülkeler mark dolar karşısında düşüktüler. Bulgaristan ekonomik olarak çok mu güçlüydü? Elbette hayır. Bizden daha zayıftılar. Ama bizim paramızla iş yapıyorlardı. Onun için bizim paramızı kendi paralarıyla eşit görüyorlardı. Almanya’ya bağımlı değillerdi. Bu nedenle Almanya’nın markı karşısında aslan kesiliyorlardı. Ama Rus rublesinin karşısında perişanları oynuyorlardı. O gün anladım ki, paranızın itibar değeri sizin ülke olarak özgürlüğünüze bağlı. Özgür değilseniz yerlerde sürünürsünüz yüzünüze bakan olmaz. Bulgaristan Almanya’ya, Amerika’ya karşı özgürdü. Siyasi ekonomik olarak ilişkisi yoktu. Parasını onların parasının yanında aslan yapıyordu. Ama Rusya karşısında yayları gevşetiyordu. Çünkü Rusya’ya bağlıydı.

 

Ülkemde yaşayan Müslümanlar yalan üzerine uydurulmuş bir dine İslam diye inanıyorlar. Din diye bildikleri hükümlerin içinden Allah’ın hükümlerini samanlıkta iğne arasanız bulamazsınız. Ülkem Amerika’ya, Avrupa’ya karşı özgürlüğüne ulaşamamış, her yönden bağımlı bir ülke. Yabancılar ülkemin siyasetine, medyasına, eğitimine, ekonomisine, silahlı kuvvetlerine karışabildiği kadar karışıyorlar. “Güya bizi korumak için” kendi ordularını ülkemize yerleştirip bize hava atıyorlar. Düşünseler böyle bir hava atış bile ülkeme, ülkemin insanlarına karşı yapılmış en büyük hakarettir. Ülkemin siyasetçileri, aydınları, askerleri, onlara demiyorlar siz kimsiniz, bizi korumaktan söz ediyorsanız? Hadi oradan diyemiyorlar. Bize bu onursuzluğu yaşatıyorlar. Ülkemin aydınları, eğitim kurumlarında yetişen akademisyenleri, bürokratları, siyasetçileri Amerika, batı dendi mi yayları gevşetiyorlar. Sanki her biri aklen, mantıken, duygusal ve yaşamsal olarak beyinleri yıkanmış gibi hareket ediyorlar. Böyle bir onursuzluk olabilir mi? Aklın, bilimin, insanlığın yükseltildiği söylenen bir çağda böyle bir onursuzluğu insanlar onurluluk olarak kabul edebilir mi?

 

Şurası muhakkak ki, ülkemdeki Müslümanların din adamları sınıfına karşı özgürlüğe ihtiyacı var. Ülkemde Müslüman’ım diyen herkesin, din adamlarına karşılık, lütfen car car konuşup durmayın. Allah’ın dini İslam adına konuşuyorsanız, Allah’ın hükümlerinden söz edin. Kendi kanaatlerinizi, yorumlarınızı, hükümlerinizi Allah’a ortak olup İslam diye bize yutturmayın. Allah ile aramıza girip, kendinizi Allah yerine koyarak İslam adına hükümler vermeyin. Bizi saf halis İslam ile baş başa bırakın. Sanıyorum sadece ülkemdeki değil, bütün Müslümanların bunları deme vakti gelmiştir. Bunları söyleyebilmek için her Müslüman toplumun içtenlikle, azimle anlayabilecekleri şekilde ayetleri okuma vakti gelmiştir.

 

Şurası muhakkak ki, Müslüman ülkelerin yöneticilerinin halklarıyla bir ilgisi yok. Halkları yaşam mücadelesi verirken, yöneticiler batılılardan aldıkları talimatları nasıl uygulayacaklarını, halklarını nasıl batılıların kulu kölesi haline getireceklerini düşünüyorlar. Bunu yaparken bunları açık söyleyerek yapmıyorlar. Türlü dolambaçlı yorumlar yaparak güya halklarının çıkarına yorumlarla yapıyorlar. Batılılar istiyorlar ki, Müslüman ülkelerin bütün yer altı yer üstü zenginlikleri bizimdir, kimse dokunamasın. Müslüman ülkelerdeki halklar onların bedava, ucuz işçileri. Onları istediği gibi kullanabilsin. Müslüman ülkelerin deniz kenarları, tatil yapılabilecek yerleri onların. Onlar istediği gibi oralarda ucuzca tatil yapabilsinler. Her türlü rezaleti işleyebilsinler. Yaşam tamamen onlara göre kurulsun. Bütün bu gidişata hayır demenin vakti gelmiştir. Batılılara, batıya uşaklık eden yöneticilere, aydınlara, akademisyenlere, bürokratlara artık dur demenin vakti gelmiştir.

 

Bu ülkenin Müslümanları yalnız Allah’a bağlanarak, Allah’ın yolundan gitme hakkına sahiptirler.


Bu ülkenin insanlarının tamamı, batılılar karşısında ikinci sınıf insan değildir. Ülkenin bütün değerleri ülkenin insanlarına ait olmalıdır.


Batılılar ülkemizden elini ayağını çekmelidirler. Bizim siyasetimize, ekonomimize, eğitimimize, değerlerimize karışmamalıdırlar.
Müslümanlar yalnız Allah’a bağlanarak Allah’ın hükümleriyle oluşan saf, halis İslam’ı yaşama onuruna sahip olmalılar.


Ülkemin insanları, hangi dinden, hangi ırktan, hangi mezhepten olursa olsun, alnı açık bir şekilde özgürce yaşayabilmeli, birinci sınıf insan muamelesi görmeye sahiptirler.  

 

Onun için aklımıza, muhakememize, duygularımıza, yaşamımıza şunları sormamız gerekir.

 

Müslümanlar ne zaman, biz sadece Allah’a, Allah’ın hükümlerine kulların hükümlerini karıştırmadan uyacağız?

 

Ülkemin insanları ne zaman, biz kendi değerlerimizi özgürce sadece kendimiz için kullanabileceğiz, batılılara sömürtmeyeceğiz?

 

Eğer bir ülkenin siyasetçisi, fikir adamı, medyası, akademisyeni, bürokratı, kendi ülkesinden çok Amerika’nın, Avrupa’nın hayranlığını, seyranlığını, meddahlığını yapıyorsa orada özgürlükten söz edilmez. Çünkü beyinler yıkanmış, akıllar köle kılınmıştır.


Müslümanlar olarak şunu unutmayalım ki, Allah hiçbir zaman kendine inananların bu kadar onursuz olmalarını kabul etmiyor.


Allah hiçbir zaman Müslümanların, Müslüman olmayanlar tarafından yönetilmelerini, ülkelerinin soyulmasını, talan edilmesini, haklarının elinden alınmasını kabul etmiyor.



Hiçbir insan onurunun, bu kadar alçaltılmasını kabul edemez.

 
Öyleyse ne zaman, onurluca, insanca, bütün bu olanlara karşı dur diyeceğiz?

Ne zaman, Allah adına din uyduranlara hayır deyip, sadece Allah’a kulluk edeceğiz?

Ne zaman, insanca, onurluca, evimize, barkımıza, sokağımıza, şehrimize, ülkemize, ülkemizin değerlerine sahip çıkıp, onları elimizden alan sömürgecilere hayır diyeceğiz?


Ne zaman, kendimizi türlü yalanlarla, riyakarlıklarla oyalamaktan vazgeçip insanca hareket edeceğiz?

 

Ne zaman ülkemize gelen batılılara, misafir geliyorsanız başımızın üstünde yeriniz var. Ama bize üstünlük taslamak, ülkemize akıl vermek, ülkemizden çıkar sağlamak için geliyorsanız dönün ülkenize diyeceğiz?

Son Güncelleme (Çarşamba, 14 Ocak 2015 23:28)

 

Degerli Yazarimiz MEHMET ÇOBAN Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Cumartesi, 16 Ocak 2010.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün1311
Dün1043
Tüm Zamanlar4262343
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 241 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2476
İçerik : 1500
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?