Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon KALIPLAR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

.
Mehmet_CobanHer düşünen insan gibi ben de özgürce düşündüğüm varsayımından yola çıkıyorum. Çıktığım yolda aklımın, muhakememin, duygularımın irademin hürlüğünün eminliği içindeyim. Düşünce yolunda ne var ne yok anlamaya başladığımda, “kervan yolda düzülür” hesabı, düşünce özgürlüğüme karşı “kalıpların örüldüğünü” görmeye başladım. Her şeyden önce düşünce özgürlüğüme karşı oluşturulan kalıpların çoğunun kendimce, kendi özgürlüğüm için, kendim tarafından oluşturulduğunu anlayınca, özgürlük anlayışımı tartışmaya açtım.

 

Düşünce özgürlüğümü tarif etmeye, ilkelerini koymaya, kendim için olmazsa olmaz yasalarımı belirlemeye başladığımda, anladım ki, bir tırtılın kendi kozasını ördüğü gibi, kendime koza örmüştüm. Özgürlüğüm için oluşturduğum her ilke, her yasa artık benim olmazsa olmaz yasalarımdı. Oluşturduğum ilkeler, yasalar beni kendine köle kılmıştı. Ama ben etrafıma böbürlenerek şunu söylüyordum. Ben kendi düşüncelerimi bile özgürce tartışabilen biriyim. Belki de bu söylem, kendime, başkalarına söylediğim en büyük yalandı. Kendimi tartışmaya açtığım her durum da, yine tartışma ilkelerimle kendimi sınırladığımın farkında bile değildim. Durumu fark edince, yaşamın kalıplardan ibaret olduğunun gerçeği ile sarsıldım. Anladığım gerçek, ben kendi kalıplarıma köleliğimi özgürlük, başkalarının kalıplarına göre düşünmeye kölelik demişim. Hâlbuki değişen bir şey yoktu. İnsan ya başkalarının kalıplarına, ya da kendi kalıplarına bağlı olarak yaşıyordu. Kalıpsız yaşayan insan yoktu. Ve insanın kalıpları insana en büyük şiddeti uyguluyor. En büyük cezayı veriyordu.

 

Özeleştiri diye tanımladığım, güya kendi kalıplarımı kendimin tartışmaya açması konusunda, yeterince samimi olmadığımı hissediyorum. Gizli bir kaypaklık içinde etrafıma, “ben kendimi dahi en acımasız şekilde eleştiririm” derken, aklımın oyunlarına kurban olduğumu bilmiyordum. Ta ki; tüm kalıplarımı altüst edecek, iç ve dış güçlerim, düşünce dengemi bozuncaya kadar, kendimi kandırmam devam etmişti.

 

İnsanın düşünce dengesini oluşturan, akıl, muhakeme, iradenin, düşünmede oluşturduğu disiplin kurallarının bozulduğu anı, kaç kişi yaşadı bilmiyorum. İçgüdüsel savunma gücüne sahip benimin, oluşturduğu savunma güçleri aslında bende oluşan kalıplardı. Kalıplarım bir kale gibi, aklımı, muhakememi, irademi, düşünce eylemimi koruma altına almıştı. Kalemin bütün kuralları güya beni özgür kılıyordu. Kaleme yapılan her saldırı benime yapılmış baskı, zulüm değerlendirmesi ile bende sonuçlanıyordu. Uzun müddet içten ve dıştan yapılan saldırılara karşı, kalemin yıkıldığını gördüğüm an, kendimi boşlukta buldum. Böylece hem kalıplarımın şiddetinden, baskısından kurtulmuş, hem de boşluğa savrulmuştum. Aslında farkında olmadan, kalıplarımın bana yaptığı baskı, bana uyguladığı şiddet, bana verdiği güven, beni yerde tutuyormuş. Boşlukta sallanırken, bütün duygularım, bütün düşüncelerim darmadağındı. Sanki dağınıklıktan kurtulmak, kalıklara sahip olmak… Kalıpların baskısına dayanmak… Kalıpların şiddetinde yaşamakmış. İnsanı insan yapan, insanı tarif eden kalıpların baskısı, şiddeti insanda var olmayınca, insan kimliği boşluğa mahkûmmuş. Sanki kimlik, kişilikli bir kişiliğe sahip olmak, disipline edilmiş, aklı, muhakemeyi baskılayan, gerekirse şiddet uygulayan kalıplarmış. Sanki insanın delirmesi, kalıpların baskısından, şiddetinden kurtulmakmış. Bunlar aklıma düşünce, kimlik, kişilik tartışmam başka boyutlara ulaştı.

 

İnsanın boşlukta olmasının gerçek bir özgürlük olduğunu, boşluğa düştüğüm gün anladım. Aklım, muhakemem, iradem özgürce boşlukta geziniyordu. İçimdeki sesler tekrar bir şeylere bağlı kalarak tutunmam gerektiğini söylüyordu. Ama ben duymuyordum. Dışımdaki sesler bana bir şeyler söylüyordu. Ama ben duymuyordum. Her ses; ancak bir şeylere tutunarak, boşlukta gezinmeyerek yaşamam gerektiğini haykırıyordu. Bazıları boşlukta olmayı, delilik olarak da tanımlıyordu. Delilik; aklın, muhakemenin, iradenin disiplinin bozulması… Disiplin kurallarına, yani kalıplarına karşı özgürlük…

 

Deliliği insanlık olarak tarif edeni görmedim. Delilik insanlık tarifinin dışında bir şeydi. İnsanlık ise, kavram olarak tüm insanları, ilkelerine, kurallarına köle olmaya çağıran üst kavramdı. Üstelik her akıl, muhakeme, irade disiplinin insanlık adına oluşturduğu kalıplarla kendini tarif ediyordu. Ben de dâhil, düşünen her insan kendine göre insanlığı tarif etmişti. Bir bakıma insanlık söylemi, insan benindeki bireysel düşüncenin, farklı bir söylemle cilalanmış bencilliğin, ben demeden dışa yansımasıydı. Dünyanın değişik bölgelerinde, değişik tarihlerinde,  insanlar tarafından, yüksek sesle çıkarılan insanlık söylemi, aslında yüksek seslerin benlerinden ibaretti. Bugün batı düşünce biçimi, tüm kalıplarıyla, insanlık söylemi olarak dünyada yüksek ses olarak geçerliliğini koruyor. Kendi dışındaki bütün söylemleri kendine çağırıyor. Ama ne batılılar, ne de diğerleri, aslında batının insanlık söyleminin, batı sermayesinin oluşturduğu burjuvanın, insanlar üzerindeki hâkimiyeti olduğunu göremiyor. Üretim ve tüketim kalıplarının, akla, muhakemeye, iradeye egemen olduğu batının insanlık söylemi, küresel sermayenin kendine üretim, tüketim işçileri aradığı gerçeğini gizliyor. İnsanların üretime, tüketime köleliği insanların özgürleşmesi olarak, fikir adamları, aydınlar tarafından sunuluyor. Böylece küresel sermayenin güçlü illüzyonu sayesinde, insanlar köleleştiriliyor. Batının bireycilik kalıplarını tartışmaya açan Oswald Spengler’in olayı anlatmadaki çaresizliği, batının çöküşü kitabında satırlara gömülüyor. Üstelik batı sömürgeci anlayışını doğuran insanlık söylemini, tüm dünyaya demokrasi, laiklik olarak sunuyor. Karşı çıkanları da, her alanda baskılayarak, şiddet uyguluyor.

 

Düşünce yolculuğumda dolaşırken, başka insanların kalıplarıyla karşılaştım. Benden başka insanın, insanların, ailemin, çevremin, toplumun, devletin, dünyanın kalıplarıyla karşılaştım. Herkesin kendini haklı gördüğü gerçeğiyle karşılaştığımda gülümsedim. Ben de kendimi haklı görüyordum. Hiç olmazsa bu konuda, tüm dünya ile hemfikiriz diyerek kendimi teselli ettim. Değilse inançların, ideolojilerin, geleneklerin, yasaların birleştirdiği insanlar bile, özünde farklıydılar. Ancak dış görünüşte aynıymış gibi görünüyorlardı. Tıpkı askerlik düzenindeki “Rap Rapların” birlikteliğinde, kaybolmuş erler gibiydik. Ama farklı hülyalarımız, farklı dünyalarımız vardı. Kendimizi belirli ülküler adına ölüme hazırlarken bile, asılda köleliğimizin farkında değildik. Bir üst komuta tarafından yönetilen robotlar gibi hareket ediyorduk. Birileri bizi rahatça ölüme gönderebiliyordu. Birileri bizi savaştırabiliyor, şiddet uygulatabiliyordu. Aklımızın, muhakememizin, irademizin, duygularımızın köle kılındığı bazı kavramlar adına, canımızı severek verebilirdik. Can vermemizi de özgürlük sayabilirdik. Kahramanlık türküleri, kahramanlık olguları, aklımızı, irademizi, duygularımızı baskı altına alan, üstelik kalbimize en acımasız şiddeti uygulayan kavramlardı. Kahramanlık için her şeyi yapabilirdik. Kahramanlık adına dünyanın en acımasız, en zalim, en katil insanı olabilirdik. Kılıç saplarına öldürdüğü insanların sayısının çentiklerini atan. Tabanca kabzasına öldürdüğü insanların çentiklerini kazıyan insan olabilirdik. Tarihe kahraman yazılma uğruna, göğsümüze madalyalar yerleştirme uğruna, nice canlara kıyabilirdik. Onlar, yüzler, binler, milyonlar umurumuzda olmazdı. Acılar, kan, gözyaşı umurumuzda olmazdı. Bizde var olan kutsal değer kalıplarının tartışılmazlığıyla her şeyden vazgeçebilirdik. Çünkü kutsal değer kalıpların baskısı, şiddeti, bizim insanlığımızı yoğuran, pişiren değerlerdi. Sanki onlar olmazsa biz olmazdık. Tarihe değişmez, değiştirilemez ilkeler koyanlar için biz ne diyoruz. “Sen olmasaydın biz olmazdık.” Ne demek bu? Değişmez, değiştirilemez ilkelerin baskısıyla, şiddetiyle yok olmak, kendimizi köleleştirmek, özgürlüğümüzü yitirerek kimlik oluşturmak değil miydi? Bir insanın, diğer insanlar üzerinde oluşturduğu bu baskı, bu şiddet, bir insan adına, diğer insanları yok saymak değil miydi? Biz kutsal değerler, kahramanlık değerleri adına, insana verdiğimiz bu değerleri asla tartışmadık. Çünkü tartıştığımız zaman, kendini köleleştirenler tarafından, tarihte görülmemiş bir şiddetle linç edilebilirdik. Onun için içimizde oluşan tüm yangınları önce kendimiz baskıladık. Önce kendimiz kendimize şiddet uyguladık. Linçten korkularımız bizi bizden etti. Bunları kavramaya başladığımda, insanlık, kahramanlık kavramların yerle bir olmuştu. Aklımın sınırları zorlanmış, kalbimde oluşan duygular patlamış gibiydi.

 

Düşünce yolculuğumda bana en garip gelen, fikir adamı aydınların, hemen her daldaki sanatçıların, kendilerini köle kılan kalıplarıydı. Hâlbuki ben tüm iyi niyetimle, fikir adamları olan aydınların, sanatçıların özgür ruhlu insanlar olduğunu düşünüyordum. Oluşturulan yazma kuralları, her daldaki sanatçıların oluşturduğu sanat kuralları, özgür davranmanın önünde engeller olarak karşıma çıktı. Özgürlüğü savunan insanların dilinden, roman, hikâye, şiir, makale yazma kurallarını, bu yönde verilen eğitimleri düşündüğümde, özgürlük arayışımın çetin bir arayış olduğunu düşünmeye başladım. Aynı konu, tüm güzel sanat dallarında, mimaride, köylerin, şehirlerin, metropollerin oluşturulmasında da vardı. İnsan; el attığı her konuda bir kalıba rastlıyordu. Üstelik kalıpları görmezden gelerek, bir şey yapmaya kalktığında birileri çıkıp, en acımasız şekilde insanı kalıplara köleliğe çağırıyordu.

 

Her konuda; düzen, disiplin adına, düzensizliğe karşı çıkma masumiyeti altında, insan benine yönelen kalıplara çağrı daveti, baskısı, şiddeti, düşünce yolculuğumda beni tedirgin etmişti. İçgüdüsel olarak istiyordum ki, kimse beni bir şeye davet etmesin. Kimse bana baskı yapmasın. Bu yargıya vardığımda farkında olmadan, benim de kimseyi bir şeye davet etmemem gerektiğini anladım. Yani kimseye kendi görüşlerimi paylaşmamam gerekiyordu. Çünkü her paylaşım karşıdaki insanı davet sayılabilirdi. Ben karşımdaki insanın paylaşımını davet sayabilirdim. Paylaşımları davet olarak gördüğümüzde, ayrıca gizli bir baskı olarak değerlendirdiğimizde, insanlar olarak birbirimizle paylaşımda bulunmamamız sonucuna varabilirdik. Hâlbuki biz insandık ve insanlar olarak birbirimizle konuşmak zorundaydık. Değilse hiçbir insan, kendini dışına yansıtmadan yaşayamazdı. Böyle bir durum insanın doğasına aykırıydı. Bu yargıya vardığımda, “zorunda olmak” söylemi, düşünce özgürlüğümün tepesinde sallanan sarkaç gibiydi. Üstelik sürekli sallanıyordu. Demokles’in kılıcı gibi her an beni doğrayabilirdi.  

 

Hayatta en çok sevdiğim şeyin, insanların düşüncelerini, yaptıklarını eleştirmek olduğunu fark edince kendimden ürktüm. Hangi hakla, bir başkasının düşüncelerini, yaptıklarını, eleştirme hakkım vardı. Hani; bana düşüncelerini, yaptıklarını dayatmış olsalar, karşı çıkmak hakkımdı. Karşı çıkarken düşüncelerindeki, yaptıklarındaki tutarsızlıkları söylemem hakkımdı. Onları eleştirerek yıldırmam hakkımdı. Haklılık duygularımı tartışmaya açtığımda bencilce buldum. Çünkü düşüncelerini, yaptıklarını benimle paylaşanların, her paylaşımını dayatma görme zaafımın olduğunu keşfettim. Yaşamımda olumsuz tecrübelerim vardı. Bazı dostlarımın, düşündükleriyle, yaptıklarıyla ilgili görüşlerimi sorduğunda, ikiyüzlü olmamak için dürüstçe düşündüklerimi söylediğimde, hoşlanmadıklarını gördüm. Aslında insan olarak övülmeyi seviyorduk. Düşüncelerimiz, yaptıklarımız hakkında gizli bir şekilde övülmek, alkışlanmak istiyorduk. Görüşlerini beyan etmesini istediğimiz kişi, çelişkilerimizden, yanlışlarımızdan, eksikliklerimizden söz etmeye başlayınca içimiz burkuluveriyor.

 

Toplumsal değerlerimizde hemen hiç kimsenin hoşlanmadığı, ama hemen herkesin kurtulamadığı “dedi kodu” kültürünün, geleneklerin oluşturduğu özgün bir eleştiri kültürü olduğunu unutuyoruz. Eleştirilmek istenmeyen, ama eleştiren bir yapımız var. Bu durum sadece ülkemizin kültürüne özgü değil. İnsanın yaşadığı bütün toplumlarda var. Toplumların kültürlerinde var olan eleştiri kültürünü, bazen sanatsal, bilimsel, fikirsel, ideolojik, dinsel boyutlara ulaştırarak, anlam kazandırmaya çalışıyoruz. Eleştiri kültürüne anlam kazandırdığımızda karşımıza eleştiri uzmanları çıkıyor. Eleştiri kültürü anlam kazandıkça, dedi kodu boyutundan çıkıyor. Kendine bir saygınlık, bir otorite ediniyor. Hâlbuki “dedi kodu” veya “eleştiri” kültürü, asılda bireyin özgürlüğü üzerine bir söylemdir. İnsanın özgürlüğü üzerine yapılacak söylemi söyleme hakkı olanların, bu hakkı nereden elde ettikleri konusunda, yeterli bir kaynak bulamadım. Özellikle her daldaki eleştiri uzmanlarının, kibirli, bilmişlik taslayan eleştirilerinin, insanların özgün girişimlerini nasıl etkilediğine şahit olanlardanım. İnsanlığın düşünce, sanat devrimlerinin, her türlü eleştiriye karşı, insanın başkaldırışı olarak tarihe yazıldığını okuyorum. Eğer bugün inançta, düşüncede, sanatta devrimler yaşanmışsa, eleştiri engellerini aşarak yaşanmıştır. Çünkü bir müddet sonra, dedi kodular, eleştiriler, insana, toplumlara baskı yapan, en acımasız şiddetleri uygulayan kurumlar haline geliyor. İşin gerçeğinde, inançta, düşüncede, sanatta yapılan her devrim, kurulu düzenin, eleştiri uzmanlarına karşı yapılan, en kutsal eleştiri olarak karşımıza çıkıyor. Böylece eleştiri imparatorluğu, yine eleştiri metoduyla yıkılıyor. Yerine yeni bir eleştiri imparatorluğu kuruluyor. Bir bakıma eleştirenler iki kesime ayrılıyor. Kendilerini baskılayan, kendilerine her türlü şiddeti uygulayan eleştiri kurumunu eleştirerek özgürleşmek isteyenler. Özgürlük arayışlarını kurulu düzen adına eleştirenler. Her iki kurumda, eleştirenlerde, eleştirenlere karşı çıkanlar da, baskıyı, şiddeti ötelemiyorlar. Fransa’da burjuvaya karış yapılan özgürlük ihtilali, her iki kesimin mücadelesi sonucunda milyonlarca insanı katlederek, baskının, şiddetin nasıl bir şey olduğunu bize gösterdiler.

 

Şurası muhakkak ki; insan kendisini özgürce ifade edebilmelidir. Hiçbir baskıya, şiddete maruz kalmamalıdır. İnsanın özgürleşmesini baskılayanlara, şiddet uygulayanlara karşı da, özgürleşmek isteyenler baskı ve şiddet uygulamamalıdırlar. Ne yazık ki, bu düşünce bir iyi niyet olarak karşımıza çıkıyor. Mao’nun dediği gibi, düzen kalıplarıyla önünüze kalın bir duvar örecektir. Özgürleşmek istiyorsanız duvar ne kadar kalın olursa olsun yıkılınca kadar ona şiddet uygulamalısınız. Bu anlayış, insanlık tarihinden baskının, şiddetin eksilmeyeceğini kanıtlar gibi… Ama yine de bizler insan olarak, duygularımızı, düşüncelerimizi çekinmeden ortaya korken, baskı, şiddet uygulamayı düşünmemeliyiz. Karşımızdaki insanların gözlerinde, bedeninde, baskı, şiddet uygulayabiliriz görüntüsünü, hissini uyandırmamalıyız. Ancak o zaman, insan olarak bizler, birbirimizi dinleme, anlama ve birlikte yaşama konusunda başarılı olabiliriz. İyi bilmeliyiz ki, iyi bir akıl başka akıllardan yararlanabilen akıldır. İyi bir insan, başka insanların iyilikleriyle kendini güçlendirendir. İyi bir insan, başka insanlarla, doğayla bütünleşebilendir. Bir insanın bunları başarabilmesi için, birey olup, bireyci olmamayı, insan olup insanlıkçı olmamayı, inançlı olup inatçı olmamayı öğrenmesi gerekir. Gözümüz önce kendimizi görmeyi bilmeli… Kulağımız önce kendi sesimizi duymalı… Dilimiz önce kendimize söylemelidir.

 

Düşünce yolculuğumun tecrübesi bana, sadece kendimi dinlemeyi değil, başkalarını dinlemeyi de öğretmiştir. Bazen bu öğrenimin dışında hareket ettiğim oluyor. İnsan zaafının labirentlerinde kayboluveriyorum. Zaafın labirentlerinde kaybolanları gördüğümde, sevince kapılıyorsam, en büyük hataya düştüğümü hissettiğim anda insan olduğumu, olabileceğini anlamam gerekiyor. Biliyorum ki, kendi kendime baskı, şiddet uygulamam, beni benden ediyor. Biliyorum ki ey insan, sana baskı, şiddet uyguladığımda, seni benden ediyor. Hâlbuki ben insan olarak, ne bensiz, ne de sensiz yaşayamam. Öyleyse kendimle ve seninle yaşama formülünü bulmalıyım. Baskısız, şiddetsiz…

 

Biliyorum ve anlıyorum ki ey insan; seninle yaşamak istiyorsam, benimin sınırsız özgürlük anlayışlarından vazgeçmem gerekiyor.

 

Biliyorum ki ve anlıyorum ki ey insan; ikimiz arasındaki en tehlikeli söz, “ben buyum, beni böyle kabul etmek zorundasın” Hayır! Eğer ikimiz, üçümüz, hepimiz biz buyuz diyebiliyorsak, aramızdan baskı, şiddet kalkmıştır. “Ben buyum, beni böyle kabul et” sözü aklıma, düşüncelerime, duygularıma uygulanan en büyük baskı, en büyük şiddettir. Çünkü ben buyum sözü kendi kalemizi, beni böyle kabul et sözü kalemizden atışlarımıza işarettir.
 

Son Güncelleme (Perşembe, 22 Ocak 2015 10:00)

 

Degerli Yazarimiz MEHMET ÇOBAN Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Cumartesi, 16 Ocak 2010.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün1297
Dün1043
Tüm Zamanlar4262329
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 241 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2476
İçerik : 1500
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?