Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon YAKINMAK

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 8
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri


Nimetin küçüğünü hor gören,büyüğünü zor bulur. 

 

NaciCepeÖyle bir toplum olduk ki yakınmasız ya da şikayetsiz bir günümüz eksik geçmiyor. İçinde bulunduğumuz toplumda, yakınmalarımızı sıralamaya kalkarsak ardı arkası kesilmeyeceğini ve hatta hiç bitmeyeceğine dair kendimizi inandırmak bile zor görünüyor.

 

Hani derler ya ”kime dokunsan bin ah işitirsin”. Astarı, kumaşından pahalı olan yanına dahi yaklaşılamayacak istekler, insanımızı bir türlü tatmin edemeyen arzu kaynakları bitmek bilmez örtülü niyetlerle dolu.

 

Nedir bu kadar göreceli serzeniş ve kiminle ne için yarışıyoruz? Belli ki içimizdeki ben ile yarışıyor ve şımartıyoruz onu. Böylesine bir yarışla kim baş etmiş de biz edelim. Bugüne değin yarışanlardan hiç bir kimse bu şımarık tutku yarışında başaralı olamamış.

 

Hayatı anlamlı kılarak yaşamak yerine bu hayatın içinde pırıltılı sunumların cazibesine kapılan talepkar duygularımız niye dur durak bilmeden ayaklanıyor?

 

İhtiyaçların üstünde ve fevkinde olan bu bitimsiz istekler niye? Bizi vakumlayıp kendine çeken yaldızlı al benilerin cicili bicili dünyasına nasıl götürüyor. Düşünme yetimiz öylesine işevsiz kalmış ki bilmem ne kadar farkındayız? Lüks ve israf baskısının üzerimizde ne kadar kontrollü tahribat taşımış olmasından dolayı zaten tüketime bağımlı olmuşuz. Böylece toplumumuz yozlaştırılarak domestike olunmuş ki insanımız iyice çileden çıkartılmış.

 

Bu yüzden toplumumuzda hiç duymadığımız psikolojik hastalıklar mevcut hale geliyor.Toplumumuz, dünyadaki gelişmelere tam olarak madden ulaşamıyor fakat manen her gün patolojiler yaşıyor.

 

Öğretmeninden, öğrencisine, işçisinden patronuna kadar bütün herkes, içinde yaşadığı varsıl sunumlu yaşam biçimlerinin verileri yüzünden yakınmaları hiç bitmiyor. Post modern zamanın kazandırdığı ve hayatı gittikçe kolaylaştıran nimetler, bir çok insanların başına külfet haline geldi.

 

Günümüzde ve yaşantımıza giren her nimet neredeyse herkesin sofrasından tutun hazır yiyeceklere, Fast Food  ve teknik alanlarda kullanılan her şey, TV,telefon, bilgisayar,otomobile v.d kadar hayatına girdi ve bu nimetlerin hepsine belli kesim kavuşsa da alt zümrelerin içinde yaşayanlar da ikinci,üçüncü el de olsa da bu teknolojik  nimetleri elde etti.

 

Bu nimetlerin bir çoğuna, yaşınalan çağ gereği, elde edemeyen insanların kalması neredeyse manidar hale geldi. Şöyle çevrenizde genişçe bir araştırma yapsanız kimsenin evinde siyah beyaz ekranlı TV bulmak da çok ve olsa bile nadirattandır.

 

Varsıl insan, kendini her şeyden yeterli gördüğü için tüketmeye doymuyor bunu anladık. Ama yoksul insan da doymak bilmeyen isteklerin peşinde koşuyor ve salt tutkulu hayallerini bir türlü engelleyemiyor.İstedikçe istiyor ve binbir yerden banka kredisi bulup gelecekte başına neler geleceğini hiç hesap etmeden paranın peşinde koşabiliyor.

 

Onca taksidi hesap yapmadan peşine takarak muradına ermeye özel efor veriyor. Hadi genç insanların özenti merkezli tutkularını anladık diyelim.Ama ebeveynlerin “gelişmeye ayak uydurmak lazım kendimizi” deyip aşırı lümpenleşmeye ve hesapsızca ya da fütursuzca bir tüketim dalgası tesirinde kalmalarına da ne gerek var.

 

Desinler diye görsünler diye akla hayale uymayan imajlarla yaşamak gerçekten normal hayatın fıtratına yakışmayan bir anomolik sendromun yansımasıdır bunlar.

 

Ne olursa olsun istediğime kavuşayım da yeter  ki istediklerimi alayım diyenlerin bu özenti eğilimli isteklerinin sonunda kredi kartları bir bir patlayınca bu kez kendini suçlayacağı yerde, bankaları ya da bankalara fırsat veren devleti suçlayabiliyor. Sonra da görsel ya da yazılı medya da bir çok elim dram ve tradejiler izleniyor.

 

Devlet taksitleri sınırlasa da kısa bir zaman sonra bir de bakıyorsunuz kredi taksit sayısının sınırı bir başka konsept uygulamasıyla delinerek eski halini alabiliyor.

 

Toplumda baş döndürücü reklamlar ile vahşi kapitalizm insanımızı efsunlanmış bir baskı altında tutup, beyinlerini uyuşturarak rahatlıkla çok büyük bir kesimini kontrol altına alabiliyor.Beyinleri, alma ve sahip olma tutkusuyla uyuşturulmuş cahil  ya da özentili insanlar yarın ne olacaklarını düşünmeden yepyeni bir hayat yaşamak istiyor.

 

Geriye ne kaldı demeden bir de sürekli her gün reklam dünyası zaten her daim ardışık olarak nesneleri görsel dünyada şuh tasarımlarla yayın yaparak etkilemesi de çok etkin bir silah olarak görülmeli. En basitinden bir çukulata reklamını kışkırtıcı biçimde sunulduğunda varoşlarda yaşayan yoksul aile çocukları ne yapsın? Netice de o da bir insan, ne yapıp edip o çukulatayı bir şekilde alacak.

 

İşte böyle bir dünyada yaşıyoruz hep birlikte.  Alan istediğini kendine pekala alabilir. Ama alamayanlar ne yapacak? Normal yolları denedikten sonra “Aç insan,fırını deler” misali en kötü ihitimal olan hırsızlık suçunu işlemeyi göze alıp suç işlemeye başlayacak.

 

Suç işleme dünyasının bir içine girdi mi insan, tam girmiş olur. Artık ardı arkası arkasına suç işlemenin envayi çeşit türünü de öğrenirler. Bizim gibi maneviyat kök değerleri olan toplumlar da sonuçta suç işleyen toplumlar haline dönüşüyor.

Kanaat eden ve şükreden bir toplumdan suç işleyen bir toplum haline dönüşmek çok acınası bir durum haliyle.Böylesine bir duruma düşmeye üzülmemek malesef kabil değil.

 

DÜNYAYA AYAK UYDURMA YANILSAMASI NASIL ŞEKİLLENDİ

Dünya gelişiyor biz de ülke olarak gelişiyoruz. Ancak en büyük sorun olan şey gelişmeye ayak uydurup uyduramamak konusu olmuştur. Toplumumuza bu ayak uydurma konusunun yararından çok zarar veriyor. En başta konunun vahameti, ayrıca tepe yöneticilerimizi bu sağlıksız dönüşüm ta başından beri onları ilgilendiriyor olmasıdır.

 

Toplumu yönetenler, ekonomik kalkınmada ardışık hep beş yıllık kalkınma planları hazırlıyorlar fakat bu planların içinde toplumun sosyal dokusundaki var olan psikolojisini göz önünde tutup hesapların içine aldıklarını pek zannetmiyorum.

 

Dişe tırnağa yararlı olacak konular bile es geçiliyor olması bile daha büyük sorunların katlanmasına da sebep olabiliyor.

 

Sosyoloji biliminde bir orta burjuvazi diye bir sınıf doğduğu görülür. Buna rahmetli sayın T.Özal “Orta Direk”diye bir tanım yapmıştı. Köyden Kente iç göç akımları sürerken hem kendi kültürlerini kente taşıyarak yaşatırlar . Hem de daha fazla kazandıkça gelişerek merkezdikelere benzemeye çalışırken yeni bir renk oluşturmaya özlem mi özenti mi bilinmez ama merkezin renk tonlarını da alamayı başarırlar.

Böylelikle çevrenin rengi, merkezin rengiyle tonlanınca kentin yaşama kültürüyle çevrenin değerleri buluşmuş buradan da neo-konservatizm/yeni muhaafazakarlık diye bir kültür oluşturulmuştur.

 

Bu orta sınıfa karşıt kültürün verdiği tanım da”yeşil burjivazi” olmuştur. Aslında toplum olarak biz müslümanız ancak neo-konservatizim ideolojisi bizim değerlerimizle kesinlikle bağdaşmaz.Kaldı ki “yeni  muhafazakarlık” batı toplumlarında bir sınıf modelidir. İslam akaidinde asla sınıfsal toplum yapsı yoktur ve olamaz.

 

Yeni muhafazakarlığı düşündüğümüzde politik konseptini üst tabaka sınıf anlayışına göre yaptığı bir çelişkidir. Bu tanıma ne giydirilmeye çalışılırsa çalışılsın özenti tutkusunun yeni bir model sistem oluşturmanın yanılsamasından başka bir komlekstir.

 

Yakınma tavrını yaşama dahil kılmanın bir başka versiyonlu bir kompleksinden başka bir şey değildir.

 

TOPLUMUN YARISI ÇEVRENİN MERKEZDE OLMASINDAN YAKINIYOR OLMASI DA DÜŞÜNDÜRÜCÜ OLMALI

 

Ülkemiz.1950 den başalayan çevreden merkeze yürüşünü hala hızla sürdürüyor. Çevre ya da köyden kente göçler en başta kaçınılmaz ekonomik nedenlerden dolayı başlamıştı. Bugün ise daha iyi bir yaşantı umutları adına arz-ı endam etmeye yüz tuttu.Ama maalesef çevreden kente akın akın başlayan durdurulamaz noktalara taşındı.

 

Memlekette tarımla uğraşan iş gücü kalmadı dense yersiz olmayacak. Öbür taraftan kente yerleşmiş  çevreden gelen insanların en başta kentte yaşama uyum sorunlarını beraberinde getirse de işsizlik had safhalara taşındı .1950 den bu yana işsizlik sorunu bu ülkede çözülmüş değildir. Bu yüzden birinci nesil bir meslek sahibi olamadığından genellikle asgari ücretle çalıştırıldı ya da çalıştırılıyor.

 

Diğer yandan çevre hala aradan altmış yıl geçmesine rağmen kültürel ve sosyal anlamda kente uyum sorunları yaşıyor. İkinci nesil, bugün mevki itibariyle hem siyasetin baş aktörleri olarak hem de bir çoğu bürokraside olmak üzere ekonominin neredeyse başat lokomatifi olmalarına ramak kalmış bulunuyor “Anadolu aslanları”olarak.

 

Herşeye rağmen bunca tırmanışa göre kentte çevre kültürünün yansımaları tüm hayatlarına hakim oluyor bu insanlarımızın. Bir zamanlar rahmetli sayın Ecevitin Köy-Kent projesi vardı. Çok ütopik bulunmuştu o zamanlar fakat bu proje zamanı arkasına alarak birden bir spontane gelişiverdi. Kentlerimizin bir çoğu kültürel anlamda Köy-Kent oluverdi.

 

Yukarıda anlattığımız çevrenin kente ya da merkeze tırmanışı millet gerçeği göz önünde tutularak güzel olsa da hala kültürel yetkinlikte ve siyaseten  uyum sorunları yaşıyoruz.

 

Bugün iktidar,muhalefetten ve geçmişte yaptıkları eziyetlere karşın ertelenmiş nefret üzerinden yaptıklarından şikayet eder.Muhalefet de iktidara söylem bağlamında aynıyla cevap vermesi tartışmaların demokratik anlamda yapısalcılıktan çok öte söylemeler bunlar. Durmadan  birbirlerinden yakınmakta yapılan söylemler ülkeye en ufak bir yarar  kazandırmıyor.

Aksine yenilenen düşümanlıklar üretiyor.

Millet,yaşanılanları görüyor,izliyor ve değerlendirebiliyor.Toplumun yarısı  başta liberal unsurlar,orta sınıf burjuvalar ve de milletin değerlerinden uzak farklı düşünenlerin sayısı pek az değil.

 

Bugün bir İzmirli olarak yaptığım gözlemlerime göre İzmir demokratların geçmişte kalesi konumunda iken nasıl oldu çok uzun dönemdir CHP yi her şeye rağmen iktidar yapıyor. Hem il hem de Ege bölgesine sirayet ederek.

 

Her yıl nerdeyse bu kent,yüz bine yakın göç alan büyük şehirlerin en başında yer alıyor.Bu yüzdenin yarısı, ya kent iklim koşullarından dolayı ya da özellikle tarım ürünlerinin çok ucuz ve ekonomik kent olmasından dolayı tercih yaparak geliyor.Fakat geri kalan yüzde ellisi ise ya sol dünya görüşünde ya liberal ya da kozmopolit yaşamı tercihlemiş insanlar tarafından tercih yaparak bu kente geliyor ve burada yaşamayı seçiyor.Bu kesimlerin içinde iktidara karşıt olan ırki ve mezhebi unsurlar da dahildir.

Dikkatle incelenebilirse sosyal demoğrafyanın en başta can güvenliği,tarım ürünlerinin ucuz olması,daha rahat -kimsenin karışmayacağı-bir yaşam ve de sol dünya görüşünü ideal anlamda benimsemiş insanlardır bu toplum kesiminin çoğunluğu.Bir psikolojik tedirginlik ve hatta güvensizlik sendromu yaşanıyor gibi bir tepkisellik de var işin içinde.

 

İktidar mensupları , bu genel tepkiyi iyi ölçemediler ve hep karşıtlık yapan siyasetlerle hiç de küçümsenmeyecek bir kesimi ürküttüler.İktidardan yakınır hale getirdiler.Bu insanlar da ülkemizin insanı netice itibariyle.Ama Özal, döneminde aynı kent yerel ve genel seçimleri rahatlıkla alıyordu ve nüfus da bu kadar değildi.

SİYASET KURUMLARI ,YAKINMA KARŞITLIĞINDA OLMAMLI

 

En başta iktidar ve muhalefet siyasetlerindeki en büyük yanlış; siyasetin rövanşistçe yapılma çabasından kaynaklanmasıdır.

- Sen seksen yıl biz millete ey CHP şunları yaptın. Gel bakalım ver hesabını dercesine nazireler yapılmasıdır.

Geçmişte bir iktidar kurumu olan bir parti seksen yıl öncesi toplumuna kan kusturacak işkenceye dayalı şiddet kullansa bile dahi bugün “milletin iktidarıyız” diyenler ,yani varsayılan şiddete karşı hiddetlenmenin ya da aynısıyla tepki vermenin ne size ve de millete ne yararı olacak diye bir düşüncenin olması niye düşünülmüyor.

Niye hep düşmanlık karşıtlığı üzerinden bu ülkede siyaset yapılıyor anlaşılır gibi değil doğrusu.

Böyle davranmanın millete bir faydası olmayacağına göre siyasi rant için yapılıyorsa şayet biz toplum olarak inanın zamanın çok gerilerinde yaşatılıyoruz.

 

İslamcılık çizgisinden konsept değiştirip Muhazafakar olup bu milletin inancına bağlı olduğunu söyleyenler şu hususa dikkat etmelidirler. Hz.Peygamberin Mekke ye girerken kimseye dokunulmayacağını ve malına nasıl zarar verilmeyeceği ifadeleriyle girmişse bugün de islam akidesine bağlı olduğunu söyleyenler de bırakın eylemsel şiddeti söylemsel şiddet sözlerini söylemekten bile kaçınmaları gerekir.

 

 

Siyasetteki çevre-merkez dengelerinin “Hesap sorma” kabilinde yapılması da konumuzun başlığındaki “yakınma” kapsamında dillendirilmektedir.

 

Daha sert söylemler yerine tüm ülkemizde yaşayan insanlarımızı da göze almak suretiyle daha yakınlaştırıcı söylemlerde bulunmak itikadi anlamda temel düstürumuz olmasına karşı demokrasi çerçevesinde hısmane olmak yerine hasmane politik söylemler karşıtlık üzerinden haliyle yakınmalara neden olacaktır.

 

Bu yaklaşım şeklinde husumetin sürekli bir hesap sorma üzerinden biçimlenmesi de iktidar için neyse hasmane karşıtlıklar,  muhalafetin etiği bakımından da ülkemiz ve milletimizin bütünlüğü için zararlıdır.

 

REFAH DÜZEYİNİN ARTIŞI VE HAZMEDİLEMEMESİ SORUNU

 

Dünyada gelişim trendi arttıkça sosyal refah da artıyor.Tüketime bağımlı hale dünüştürülmüş toplumlar lüks ve israfın içinde yüzen konformist bir hayat içinde bir seküler varlık olarak yepyeni bir yaşam biçimiyle yaşıyorlar.

Belki dünyada ülkemiz,kalkınmada gelişmişlik içinde ön sıralarda görülse de bu durum ülkemizde tekelci kapitalizmin oligarşik yapısıyla ilgilidir.

 

Yani azınlık olan kapitalist bir kesim-orta direk kesimi burada yok- dilediği gibi kazanıyor ve yaşıyor. İstatistik paremetrelerinde bu kesimin üreten varlığı ekranlara yansıyor. Fakat orta sınıf diyebileceğimiz burjuva kesimi ortadan kalkdığı için sadece ekonominin lokomotif gücünü belli bir azınlık tekelci grup başında bulunuyor.

 

Bunun içinde tamamen kapitalizmin yüzde yüz çalışma kurallarına icabet eden sözde “ Anadolu aslanı,kaplanı v.d”sözde müslüman kesim de bu çarkın içinde yüzüyor.Genellikle batı dünyasına fason olarak tüketim ekonomisi için üretim yapar durumda olanlar bu kesimdir.

 

Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı sayın Ali Babacan özellikle başta inşaat sektörünün ve diğer tüketim üretimciliğinin üretimlerin bu sektörde azaltılması yönünden uyarılar yapmıştı.Öyle anlaşılıyor ki bizim ekonomimizin ekserisi tamamen tüketim ekonomisinin üzerinde üretim yapıyor.

Zaten bu bakımdan kalkınmakta olan ülkelerin özellikle üretim ekonomisinde ülkemiz en sonlarda yer almaktadır.

Bu nedenle ülkemiz tamamen tüketim ekonomisine yönelik belki en başlarda üretim yapan bir ülke konumunda bulunabilir.

 

Ne çare ki bu sözkonusu durum, ülkemizde görüntü olarak refah düzeyine aşırı katkı verince değerlerimiz ve toplumun sosyal dokusu neredeyse tamamen zedenlenmiş ve seküler tip bir yaşam biçimi ile beraber seküler insan tipleri üretilmiştir.

 

Anadolu insanımız değerlerinden uzak sırıl sıklam sürüleştirilme konseptinde dizayn edilmiş sekülerist yeni bir yaşam biçimiyle an itibariyle böylesine bir yaşam biçimi sürüyor. Tamamen özenti kültürüne endekslenmiş ülkemizdeki insan hayatlarımız alıp tüketmeye yönelik bir hayata şartlanmıştır.

 

YENİ HAYAT BİÇİMİ

Peki yeni hayat biçimi nelere sebebiyet vermiştir ona bakalım.Önceleri bir isteğini hayallerine sığdıran insanımız reel hayatta an itibariyle kazançları o kadar çoğalmıştır ve o kadar istek ve arzularını kışkırtmıştır ki istediklerini alma ve alamama arasında seçme beğenme çelişkileriyle sıkışıp kalmış.

 

İstediklerini alma muradına erişmiş olanlar sahip olduklarını kendilerini yıpratacak biçimde bir özenti kültürüyle büyüklenmeci ve gösteriye dönüşmüş imajinatif dalgaların içinde kişilik biçimleriyle yüksek türbülansların içinde absorbe olarak kaybolmuşlardır.

 

Diğer yandan istediği şeyleri alma muradına erişim kazanamayanlar değerlere sahip olduğu o ruhunu bir yana bırakıp.Tutkularıyla hareket etmeye başlayınca alamadıklarıyla derin depresyon dalgalarının içinde bocalamaya başlar.

 

Tukularını öncelleyen yeni nesil genç insanımız imajın tesirinde ve imajı ön planda tutmasıyla birlikte kavuşamdıklarında tek çare olan yüz kızartıcı suçlarla tanışyor.

Ya da serbest piyasanın içinde ticaret yapar görünerek başka bir role soyunup sözde ticaret yapıyor ve amacına yine ulaşamıyor.Yani bu yoksul kesimi bekleyen tehlikelerin en başında envayi çeşit kötülük biçimleriyle tanışmasıdır düşündürücü olan.

Her iki kesimi bundan sonra çağın yepeyeni hastalık biçimleriyle tanışıyorlar o da stresle başlayan çok ağır depresyonik bunalımlar karşılıyor.

Varsıl aile çocuklarını ya da iki çalışan anne babaları afülenja/refah gribinden (bir eşyaya sahip olma “başkası almış” ben niye almayayım”şeklinde sahip olma kıskançlığı ama bulaşıcı bir hastalık) tutun da zevke düşkünlük,bencillik,yalnızlık,mutsuzluk sendromu olan kaliforniya sendromu denilen hiç duymadığımız hastalıklarla karşılaşıyorlar.

Kalorfiniya sendromu;başkası açlıktan ölse “bana ne” düşüncesiyle kendisi dışındaki kişilerle hakkında kaygı hissetmeye başalayan bir ruhi bunalımlara taşınıyor.

Günümüzde o kadar çok psikolojik hastalıklar türedi burada adlarını yazmaya kalksak sayfalar dolusu bir yer işgal eder. Bu nedenle insanıın önündeki gelecek yıllar daha ziyade strese bağlı psikolojik depresyon sarmalında bir çok ruh hastalığı beklemektedir.

SONUÇ YERİNE

Dünyamız ve ülkemiz insanı seküler yaşam biçimiyle karşılaşır karşılaşmaz aynı yaşam konseptinin içinde yukarıda zikretmeye çalıştığımız adını dahi duymadığımız strese bağlı psikolojik hastalıkları tanıştı.Tabi bu tanışma iyi olmadı şunun için olmadı; Büyük kentlere iç göçler son otuz yılda patlama yaşadı.Bir çok şey birdenbire ortaya çıktı ve buna göre seyir aldı.

Aslında yaşadığımız çağa”fesat” çağı demişler ama bütün zamanların sonundaki bu çağa”kıskançlıklar” çağı da dense yeridir.Hayatta söylenilen tüm yakınmaların nerdeyse hepsi ya kıskançlık,hasetlik yüzünden ya da varlığın refaha dönüşmesi yüzündendir.İnsanlık ne zaman rafaha kavuşsa kendini hep yeterli görmeye başlar.Zengininden yoksuluna kadar bu hep böyledir.

Birbirleriyle yarışan siyaset kurumları da bir “haset çemberi” içinde yarışları hep dünyevi sevdalarında hep İKTİDAR olmak için birbirlerinden şikayetle yakınmaktır sorunları.

Birbirleriyle yarışan sıradan insanlar da böyle, sadece tutku haline dönüşmüş absürd eşya nesnelerine sahip olmaya yönelik bir tatmin olma yarışı yani bomboş istekler.

Post modern insanın en büyük handikapı sahiplenme yarışı için yegane sorunu dert edinip her şeydenYAKINMAK tır.Maddi iktidar ve nesnelere sahiplenme ile mutlu olma.Sizce de ne komik değil mi?

 

 

3:145 -

Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. (Ölüm) belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükafatlandıracağız.
 

Not:Yazarımızın bu yazısı Umran Dergisi Şubat 2015 Sayısında da yayınlanmıştır.

Son Güncelleme (Çarşamba, 11 Şubat 2015 20:27)

 

Degerli Yazarimiz NACİ CEPE Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazar, 06 Aralık 2009.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
-1 #3 RE: YAKINMAK 2015-02-15 12:40
Naci bey kardesim..
Ilginc arastirma ve yazilarinizi ilgiyle takip ediyoruz..basarilar diliyorum..
Alıntı
 
 
+1 #2 RE: YAKINMAK 2015-02-13 11:05
tebriklersbbyb
Alıntı
 
 
0 #1 TebrikMehmet Ali OĞUZ 2015-02-12 11:50
Değerli kardeşimin toplumumuzun en hayatî sorunu olan istifçilik hastalığına değinmesi, çözüm konusunda Rasulullah'ı örnek göstermesi son derece önemlidir. Bakara suresinin 54. âyetinde Rabbimiz'in bizlere öğütleddiği nasuh tevbeyi toplum olarak yapmamız gerekir. Yani ölmek. Yani eski kimliğimizi değiştirmek. Yani format atmak.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün2189
Dün2500
Tüm Zamanlar4217644
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 87 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2413
İçerik : 1497
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?