• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon BİÇİMLENDİRME

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

 
Mehmet_Cobanİslam dininin resulü Hz. Muhammed’in söylediği rivayet edilen bir sözde “İnsan İslam fıtratında doğar. Sonradan onu anası, babası,  Musevi, Hıristiyan veya Mecusi yapar” denilir.

İslam; Arapça kelime olarak barış, huzur, esenlik anlamındadır. Buna göre doğan insan, doğayla iç içe barışıktır. Bütün canlı varlıkların bebeklerini iyi izleyin. Hepsi sevimlidirler. Hiçbir canlının bebeği diğer bebeklere zarar vermez. Zira o bebekler İslam fıtratındadır. Doğayla barış içinde dünyaya gelmişlerdir. Ama ister insan olsun, ister hayvan, daha sonra doğaya nasıl zarar vereceği büyükleri tarafından öğretilir.

Ben bu sözden giderek “bir kişi insan doğar. Sonradan onu anası, babası, toplumu, Türk, Kürt, Acem, Arap, Yunan, Rus, Alman, Fransız vesaire yapar. Üstelik onu böyle yapanlar da kendileri başkaları tarafından böyle yapılmışlardır” Türkiye’de doğan bir bebeği Fransız ailesine verin ve deyin ki, bu çocuğu tam bir Fransız yetiştir. O çocuk karşınıza Fransız olarak çıkar. Hatta Türkiye ile Fransa savaşırsa, Türk düşmanı olarak sizi öldürür. Tabi Fransız düşmanı olarak siz de onu öldürürsünüz. Ne biliyorsunuz? Belki Fransızların büyüttüğü çocuk kardeşinizdir. Bütün ırklar, soylar bir biçimlendirmeden ibarettir. Asılda sadece insan soyu vardır.

Hayatımın belirli bölümünü yaşadıktan sonra, geçmişimi analiz etmeye başladım. Analizlerim beni korkunç bir sonuca götürdü. Ben bebekliğimden itibaren biçimlendirilmiştim. Beni; ailem, mahallem, şehrim, ülkem,  gittiğim okullar biçimlendirmişti. Diplomayı elime alıp hayata başladığımda yeni bir biçimlenmeyle karşı karşıya kaldım. Mesleğim, ticari hayatım beni kendine göre biçimlendiriyordu. Etrafımda gördüğüm memurlar, işçiler, çalışma şartlarına, amirlerinin, patronlarının tutumlarına göre biçimlendiriliyorlardı. Her aile, her şehir, her ülke, her kıta kendi biçimlendirmesini yaparak, adına kültür diyordu.

Eğitim kelimesini Türk Dil Kurumunun sözlüğü “Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme, terbiye” şeklinde tarif ediyor. Bazen eğitim ile öğretim birlikte kullanılıyor. Öğretim sözcüğü aynı sözlükte “Belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işi, tedris, tedrisat, talim veya öğrenmeyi kolaylaştıracak etkinlikleri düzenleme, gereçleri sağlama ve kılavuzluk etme işi” şeklinde tarif ediliyor.

Her iki kelimenin anlamlarında özgürlüğüme müdahale eden, beni, insanları biçimlendiren yapılanma var. Özellikle öğretim sözcüğü tarifindeki “Belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işi” aslında çok tehlikeli bir söz. Her din, her ideoloji, her felsefe, her düşünüş biçimi, insanları kendi amaçlarına göre biçimlendirmek için, bu amaca yönelik bilgileri verme işini gerçekleştiriyor. Böylece ailede, toplumda, okullarda başlayan eğitim ve öğretim insanları kendi amaçlarına uygun biçimlendirmek oluyor.

Kendimin, toplumun, toplumların biçimlendirildiğini hissettiğim anda, bütün bilgilerimi, bütün kavramlarımı yeniden gözden geçirdim. Bu eylemi gerçekleştirdiğimde, barış, savaş, ırk, din, ideoloji, inanç, insan, insanlık, kahraman, hain, ülke, vatan, dost, düşman, sevgi, saygı, ana, baba, kardeş, akraba, aile, çocuk kavramlarım altüst oldu. Dünya kültürlerini tanıdıkça, sözünü ettiğim tüm değerlerin her ülke insanının kendine göre biçimlendirildiğini görüyordum. Sanki bebekler, içinde yaşadıkları, ailenin, toplumun, devletin robotları gibi yetiştiriliyorlardı. Bu yargıya vardığımda Mustafa Kemal’in Cumhuriyetin 10. Yıl kutlamalarında söylediği “10 yılda 15 milyon genç yarattık” sözü daha bir anlam kazandı. Evet; Türkiye Cumhuriyeti, çocukları kendine göre biçimlendirerek yeni bir gençlik yaratmıştı. Allah’ın dünyaya gönderdiği bu bebekler, Türkiye Cumhuriyetinin biçimlendirdiği şekliyle, dini, ideoloji, düzeni, dünyayı, ülkeyi, vatanı, tarihi, kahramanı, haini, aileyi, insanı, ırkı tanıyacaklardı. Elbette bu tanıma geçmişin değerlerinden farklı olacaktı. Dünya değerlerinden farklı olacaktı. Allah’ın dünyaya gönderdiği insandan farklı olacaktı. Dünya kültürlerini tanıdıkça hemen her ülkenin aynı şeyi yaptığını gördüm.

Kültür; aynı sözlükte “Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü, hars, ekin veya bir topluma veya halk topluluğuna özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütünü veya muhakeme, zevk ve eleştirme yeteneklerinin öğrenim ve yaşantılar yoluyla geliştirilmiş olan biçimi veya bireyin kazandığı bilgi” olarak tarif ediliyor..

Eğitim veya öğretim, toplumlarının kültürünün insanlara öğretilmesi veya toplumların kültürüyle toplumların eğitilmesi olarak düşünüldüğünde, sonuç her eğitim ve öğretim kurumunu, öğrettiği kültürle yetişen nesli kendine göre biçimlendiriyor.  

Biçimlenen insanlar, ırkını, ülkesini, dostunu, düşmanını, kültürel değerlerine göre duygulanmasını, öfkelenmesini tanır. Böylece insan, programlanmış robotlara dönüştürülür. Sanki eğitim ve öğretim günümüz teknolojisinde kullanılan program çipinin insana belirli bir teknikle verilmesinden ibarettir. Bu nedenle özellikle faşist, yani tepeden inme, dayatmacı devletlerde, eğitim ve öğretim işi mutlaka devletin kontrolü altındadır. Zira devlet kendi ideolojisine göre, Mustafa Kemal’in dediği gibi yeni nesiller yaratacaktır. Yarattığı nesiller, programlanmış insanlar olarak, rejim ne istiyorsa ona göre davranacak, rejime göre davranmayanlar, üretim arızı sayılacaklardır. Siyaset sosyoloji kavramında çizilen iyi vatandaş, kötü vatandaş tiplemesini, iyi vatandaşın programa uygun yetişen, kötü vatandaşın ise programdan arızalı çıkan insan olarak anlayabiliriz. İyi vatandaş; yasalardaki her türlü kötülüğü işlese de, düzenin yasalarından adalet bulacağına inanan insandır. Kötü vatandaş ise; düzeni kökten ret eden, düzenin programlamasına karşı çıkan, yasalardaki hiçbir suçu işlemese de düzeni boykot edendir. Kötü vatandaşın kabahati, düzenin eğitim ve öğretim programına göre insan olmayı kabul etmemesidir. Kimsenin malına, ırzına, canına dokunmayabilir. İnsani değerlerde en üst noktada olabilir. Ancak düzenin robotlaştırmasına karşı ise, artık o kötü vatandaştır. Bu anlamda; her düzen kendine kapı kulları üretir. Her düzenin eğitim ve öğretim politikası düzene kullar üretmektir. Mesela; ülkemizde Kemalist ideolojiye karşı çıkanlar aynı mantıkla, Türkiye Cumhuriyetinin ürettiği insan tiplemesinin, arızalı üretimleri olarak değerlendirilir. Ama bir insan hırsız, katil, soyguncu, ırz düşmanı, zalim olabilir. Kemalist rejimi kabul ediyorsa, rejimin cezalarından adalet bulduğuna inanıyorsa, mesele tamamdır. O artık iyi vatandaştır. Onun için, bu değer yargılarından korkan sol ideoloji, evrim geçirerek kendini Kemalist sol olarak tarif etmiş. Böylece Cumhuriyetin ilk yıllarının aksine, rejimle dalaşan değil, Kemalist rejimi pekiştiren bir anlayış sergilemiştir. Hâlbuki sol ideoloji, özgürlükçülüğü esas aldığını, dayatmalara karşı olduğunu iddia etmektedir.
 

Faşist, dayatmacı, dogmatik rejimlerin temel öğretim ve eğitimlerinde, olmazsa olmaz ilkeleri vardır. Bu ilkeler, insanlar tarafından konmuştur. İnsanların diğer insanları biçimlendirmek için koyduğu bu ilkeler, dayatmacı, faşist anlayışlarca değişmez, değiştirilemez olarak tarif edilir.

Dünya toplumlarına, devletlerine baktığınızda, hangi devletin, hangi toplumun, değişmez, değiştirilemez dogmatik kuralları varsa, oralarda insanlar robotlaştırılarak yetiştiriliyor demektir.

Eğitimi, öğretimi dayatmacılıktan, biçimlendirmekten çıkardığımızda, eğitim, öğretim bir sanat olarak karşımıza çıkar. Eğitimin, öğretimin sanat olarak algılanması, bir kültürün, eğitilen, öğretilen nesillere zerk edilmesi değil, insanların doğal gelişimlerini, yaratılışlarında olduğu gibi, insanlarla, doğayla barışık, huzurlu, esenlik içinde nasıl sağlayacaklarını öğretmektir. İnsan hangi yaşta olursa olsun, hiçbir biçimlendirmeye tabi tutulmadan, önüne insan seçeneğinin en ulvi noktası olan, insan doğaldır, doğal insanların tamamı birbiriyle eşittir. Birbirine eşit olan insanların diğerlerinden hiçbir farkı yoktur. Bütün farklar kültürel biçimlendirmelerden kaynaklanır. Bütün kültürel biçimlendirmeler, insan aklına, muhakemesine, iradesine yapılan bir tahakkümdür. Bu tahakküm insana yapılmış en büyük haksızlıktır. Sanatın, sanatçının özgür ruhu, eğitim ve öğretime yansıması, kültürel biçimlendirmeyi ortadan kaldırır. Ancak günümüzde de, sanat, sanatçı rayından saptırılarak, dayatmacı bir sanata, dayatmacı bir sanatçıya dönüştürülmek isteniyor. Bu durum ideolojik, dinsel saplantılardan kaynaklanmaktadır.

Allah’ın yarattığı insanın, yaratılışından gelen önemli özellikleri vardır. Bu özellikler; algılama, akıl etme, muhakeme kurma, özgürce iradesiyle algıladıklarına karar verme yetileridir.  Allah Arapça kökenli kelime yapısıyla İslam dediğinde, insana; sana verdiğim özgür algılama, özgür akıl, özgür muhakeme, özgür iradeyle, doğayı, insanları, yaşamı algıla, akıl yürüt, muhakeme et, karar ver demektedir. Allah; bu öğretiye engel olana Tağut diyor. Tağut; insanların özgür algılamasına, akıl yürütmesine, muhakeme kurmasına, karar vermesine engel olan, karşı çıkan, kendi algılamasını, aklını, muhakemesini, iradesini insanlara egemen kılandır. Tağutlar bu eylemini bir düzen, bir sistem haline getirmişlerse, Allah onların düzenine de din der. Onların oluşturduğu dini ret eder. Çünkü Allah’a göre din; algılama, akıl yürütme, muhakeme kurma, iradeyle karar verme ve yaşama biçiminden ibarettir.  

Allah’ın değişik zamanlarda, insanlar arasından resul seçip bildirdiği dinin asıl özneleri bunlardır. İbrahim; kendini Tanrı yerine koyan Sümer imparatoru Nemrut’a… Musa; kendini Tanrı yerine koyan Mısır Firavununa… Muhammed; tarihsel önderlerini, kahramanlarını putlaştıran, böylece tanrılaştıran Arap toplumuna gönderildiğinde, söyledikleri tek söz vardır. İnsanların algılaması, akıl yürütmesi, muhakemesi, iradesi üzerinde egemenlik hakkınız yoktur. İnsanlar yaratılış olarak algılama, akıl yürütme, muhakeme kurma, iradeleriyle özgürce karar verme haklarına sahiptir. Allah bu öğretinin özünde, “hiçbir şekilde din de zorlama yoktur” hükmüyle, kendi bilgilerini de, algılama da, akıl yürütme de, muhakeme kurma da, özgür iradeleriyle inanıp inanmama da, insanlara baskıyı kaldırmaktadır.

İnsanın algılamasına, doğa, insanlar, olaylar sunulmuş, insanın özgürce algılanması istenmiştir. İnsan aklına bütün bilgiler sunulmuş, özgürce akıl yürütülmesi istenmiştir. İnsan muhakemesinde aklın sunduğu her bilgi, özgürce tartışılsın istenmiştir. Özgürce akıl yürüten insan, her konuyu özgürce tartışmalıdır. Özgürce tartışarak kendisi karar vererek sorumluluklarını üstlenmelidir.

Ne yazık ki; insanı yaratan Allah, onun öğretisi anlaşılmadığı için, neredeyse bütün toplumlar, liderler, devletler, eğiticiler, öğreticiler, yaratıcıya isyan ederek, insanları biçimlendirmeye yönelmişlerdir. Hâlbuki Allah en güçlü biçimlendirme hakkına sahip olarak, biçimlendirmeyi ret etmektedir. Din, ideoloji, kültür, bilim öğreticileri ne yazık ki bu yobazlıktan kurtulamamışlardır.

Şurası muhakkak ki, ırk, soy, aşiret kavramları, insanların ürettiği yapay kavramlardır. Kültürler, insanların zaman içinde ürettikleri yapay oluşumlardır. İnsanların ürettikleri dinler, mezhepler, tarikatlar, felsefeler, ideolojiler, izmler yapay kavramlardır. İnsan yaşamının gerçeklerinden, eksik, yanılmaya müsait insanların ürettiği bu kavramların, insanlara egemen kılınarak, insanların biçimlendirilmesi eğitim ve öğretimin en büyük açmazıdır. Bu noktada şöyle bir anımı anlatmak isterim. 12 Eylül sonrası, baskıyla insanların susturulduğu bir dönemde, birkaç arkadaş bir araya gelerek Arapça öğrenmeye karar verdik. Amacımız, okuduğumuz Kur’an-ı kendi diliyle okuyup anlamaktı. Daha önceki okumalarımızda Hanefi mezhebini kurduğu iddia edilen Ebu Hanife’nin eğitim metodu hakkında bilgi sahibi olmuştuk. Ebu Hanife, öğrencileriyle yaptığı sohbetlerde, ortaya bir konu atar. Öğrencilerinden konu hakkında bilgilerini, hükümlerini delilleriyle birlikte söylemelerini ister. Böylece öğrencilerinin konuşmalarını geliştirir. Konular hakkında fikir yürütmelerini geliştirir. Delilleri değerlendirmesini öğretir. Özgür iradeleriyle hüküm (karar) vermeyi öğretir. Bütün öğrencileri fikirlerini açıkladıktan sonra, öğrencilerinin fikirleri üzerinde kendine göre doğru ya da yanlış gördüklerini delilleriyle açıklardı. Bu metodu okuduğumda çok hoşuma gitmişti. Tabi, Hanefi mezhebinin öğreticileri Ebu Hanife’nin bu metodundan çok uzaklar. Tanıdığımız bir vaiz vardı. Şam üniversitesinde Arapça dersi almış. Din öğrenimi yapmıştı. Ona gittik. Hocam biz Arapça öğrenmek istiyoruz dedik. Hoşuna gitti ve kabul etti. Ama dedik biz Arapçayı şöyle öğrenmek istiyoruz. Kur’an-ı önümüze alalım. Ayeti Arapçasından okuyalım. Ayette geçen kelimeleri sen bize öğret. Böylece ayetleri okuyarak Arapçayı öğrenelim. Çünkü bizim amacımız, Arapça konuşmak değil. Kur’an-ı kendi diliyle okuyup anlamak. Bunu duyunca şaşırdı. Öfkelenerek, olmaz öyle şey dedi. Geleceksiniz evime, oturacaksınız dizimin dibine, ben söyleyeceğim siz ezberleyeceksiniz. Dedik, hocam biz zaten ne çektiysek ezbercilikten çektik.  Biz okumak, anlamak, fikir yürütmek istiyoruz. Bunu söyleyince, öyle bir kızdı ki, bizi kovmaktan beter etti. Sonra arkamızdan sapık bunlar diye fetva verdi.

Biliyorum, hissediyorum, duyuyorum, bu hikâye üzerine, okuyucuların birçoğu gülecekler ve diyecekler ki, zaten onlar gerici… Peki diğerlerinin farkı var mı? Mesela; ülkemizde, bize öğretilen Kemalist öğretileri okuyabilir, anlayabilir, hakkında özgürce fikir yürütebilir miyiz? Mesela; sol ideolojiyi, ateizmi, hümanizmi, laikliği, özgürce, okuyabilir, anlayabilir, haklarında fikir yürütebilir miyiz?  Öğretme, eğitme söylemiyle biçimlendirilmek istenilen şeylere karşı fikirlerimiz varsa, özgürce söyleyebilir miyiz? Eminim rahatça evet denilmeyecektir. Dikkatle düşünüldüğünde yobazlık her yeri sarmıştır.

Eğitimi, öğretimi, insan yetiştirme sanatı olarak algılamadığımızda, eğitim, öğretim insanı biçimlendiren, insanı robotlaştıran bir mekanizmaya dönüşür. Eğitici, öğretici, bir sanatçı olarak her şeyden önce kendisi özgür olmalıdır. Ancak ülkemizde hiçbir öğretmen, hoca, prof, doç, asistan özgür değildir. Onlar düzenin kendilerine sunduğu, ideolojik kavramlar doğrultusunda insan yetiştirme görevini üstlenmişlerdir. Bu yoldan sapanlar. Özgürce düşünüp, özgür insanlar yetiştirmeyi amaçlayanlar. Düzenin öğretilerini hangi açıdan olursa olsun özgürce tartışarak sunanlar. Asla eğitim, öğretim sisteminde barındırılmazlar. Bu durum sadece bizim ülkemizde böyle değildir. Hemen bütün ülkelerde eğitim, öğretim kurumları, içinde yaşadıkları devletin ideolojisinin ürünü insan yetiştirmeyi üstlenmişlerdir. Mesela; bir Amerikalı veya bir Avrupalı “devletine, devlet yöneticilerine, niye biz dünyayı sömürüyor? Niye insanların ülkelerini işgal ediyor? Niye dünyanın yoksul ülkelerindeki insanları ikinci sınıf insan görüyoruz?” Sorgusunu soramazlar. Sordukları anda düzen bozulur. Onlar anarşist, terörist, oyunbozan ilan edilirler. Ama onlara öğretilen bir şey vardır. Avrupalılar, Amerikalılar dünyayı talan ederken. Bir Amerikalı, bir Avrupalı yılda kazandığı milyarlardan birkaç kuruşu medya önünde fakir insanlarla paylaşarak insanlık gösterisi yapabilirler. Düzenin öğretisine göre bunda hiçbir sakınca yoktur. Aynı insanlar, gittikleri ülkelerde “Amerika çık git buradan” “Avrupalı beyaz adam çık git buradan” dediklerinde, program dışı üretilmiş insanlar olurlar. Program arızası olarak ilan edilirler.


Her çağ kendi kalıplarını kıracak gelişmeleri yaşayarak gelişir. Ne yazık ki, henüz çağımız kalıplarını kıracak herhangi bir oluşuma sahip değildir. Batı dünyası, doğu dünyası kalıplarıyla hareket etmektedir. Kalıplarıyla insanları, toplumları biçimlendirmeye çalışmaktadır. Batı dünyası da, batı dünyasının dışındakiler de, değişmez bir kaderciliği insanlarına öğretmektedir. Batılı beyaz adam üstündür. Dünyayı sömürmeye hakkı vardır. Bu onların kaderidir. Diğer insanlar üstün değildir. Diğer insanlar zayıftır. Sömürülmeyi hak etmişlerdir. Buna razı olmaları gerekir. Batının sömürüsüne karşı çıkarlarsa yaşama hakları yoktur. Bu onların kaderidir. Bu algı çağımızın, eğitim robotlarının algısıdır. Ne yazık ki ülkemiz de bu yargının dışında değildir. Üstelik ülkemizde eğitim, öğretim özellikle cumhuriyet döneminde tarihinin katı, en acımasız dayatmasına sahiptir.

İnsanları yaratıp dünyaya gönderen Allah ayetlerinde insanlara özet olarak şöyle sesleniyor. “Ey insanlar hepiniz eşitsiniz. İslam; yani barış, huzur, esenlik üzerinde birleşin. Rabbiniz size özgür algılama, akıl yürütme, muhakeme kurma, hüküm verme hakkı vermiştir. Asla; bu haklarınızı kaybetmeyiniz. Kaybederseniz, güçleri elinde tutan insanların algılamasına, aklına, muhakemesine iradesine köle olursunuz!”

Son Güncelleme (Pazar, 15 Mart 2015 01:00)

 

Degerli Yazarimiz MEHMET ÇOBAN Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Cumartesi, 16 Ocak 2010.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün1680
Dün3731
Tüm Zamanlar3758276
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 454 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 1324
İçerik : 1479
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?