Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon Tevazu’yu Kaybettik Gören Var mı?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri


mer_naciİçerisinde bulunduğumuz siyasi ve dini atmosfer öyle bir hale geldi ki tam bir soğuk savaş şeklini aldı. Tevazuyu kaybettik, yerinden yeller eser oldu. Kaybettik diye, yerinden yeller esiyor diye biz aramaktan, bulmaktan ve yeniden işler hale getirmekten vaz mı geçelim? Elbette ki hayır. Ne olursa olsun kaybettiklerimizi bulmaya ve yaşatmaya mecburuz. Kültürümüzde tevazu güzel huy ve hasletlerden biridir. Daha yaygın kullanılan anlamıyla alçak gönüllülüktür. Bulunulan konum, makam ve rütbeye göre kendinden aşağıda olanlara büyüklük göstermemektir. Başkalarını küçük görmemektir. Tevazuda da dengeli olmak lazım gelir.

İnsanlar imkânları arttıkça tevazuyu kaybediyor, tevazu kaybolurken yerine böbürlenme başlıyor. Kibir kanına karışıyor, hatta tüm hücrelerini sarıp sarmalıyor. Biz bu durumu zenginleşenler de siyaseten mevki ve makam sahibi olanlar da palazlanan din adamlarında (!) çok rahatlıkla görebilmekteyiz. Daha düne kadar eşik yalayan insanlar belli bir makama geldiklerinde yaladıkları eşikleri unutup, eşiğini yaladıkları insanları görmezden, duymazdan gelebilmekte ve Karun mantığına bürünebilmektedirler. Karun zenginliğinin alâmetifarikasını kendinden biliyordu, helak oldu. Siyasiler geldikleri konumları kendilerinden biliyorlar, bu da onların helaki olacaktır. Özellikle yerel siyasetçiler aman Allah’ım kendilerinde öyle vehimler var ediyorlar ki tanıyamıyorsunuz, dün böyle olan bir adam nasıl oldu da bu hale geldidiye şaşırıyorsunuz? Bunda bizim de suçumuzun olduğunu kabul etmemiz lazım. Belki de insanları bizim tavırlarımız yoldan çıkarıyor. Demek ki emr-i bil-ma’ruf konusunda gereğini yapmamışız. Bir an önce bu yitik farzı hayata geçirmemiz gerekmektedir.

Bir de din adamları(!) zümresi var. Dininin adamı olamadıkları için böyle söylüyoruz. Bunların durumu ise bir başka fecaat arzediyor. Daha düne kadar üç-beş kişiyle oturup hasbıhal ederken çevre genişledikçe, etraf kalabalıklaştıkça, “sensin” diyenler arttıkça bunlar da kendilerini kaybediyor. “Bu fakir bu fakir” diye başlayan cümleler zamanla, kayma ve sapma devam ettikçe maalesef “Ben ben” oluyor. Politikacı hastalığı olan kibir bunları da kuşatıyor. Büyük ve ulaşılamaz adam oluyorlar. İlk çalmada telefonlarını açan bu adamlar (!) artık sekreter kullanmaya başlıyorlar. Çayı koydum gel diyenler, hastalıkları arttıkça artık ulaşılamaz adam (!) oluyorlar. Telefona bakmamayı bunlarda gördük, geri dönmemeyi bunlarda gördük,  hasbelkader bakarlarsa da edepsiz politikacılar gibi ben sana dönerim yalanını da bunlarda gördük, bırak kalsın, bana dönme, Rabbine dön. İlmin tevazuyu artırması gerekirken saptırdığını da bunlarda gördük. Adam (!) ömrünü Kur’an’a vermiş, saçını bu uğurda ağartmış hocalarımıza adeta meydan okuyor. Kur’an olmayacak, kitap olmayacak; bilgisayar olmayacak, istediğiniz yerde, istediğiniz kanalda karşıma çıkın da size gününüzü göstereyim diyor. Vay be ne büyük ne de böyük adam (!) yahu. Kâfire göstermediği celalliği bir müslümana gösterebiliyor. Kendisi gibi kitapsız ve Kur’ansız arıyor. Niye arıyor? Alt edebilmek için, mat edebilmek için. Bu kafanın iman ettiği kitaplarda İmam-ı Azam’ın bir sözü nakledilir. Güzel insan, oğluna der ki: “Biz tartışırken karşı taraftan acaba ne öğreneceğim diye bakardık. Siz ise karşı tarafı nasıl alt edeceğinizin hesabını yapıyorsunuz.” Bu mantığın sahipleriyle tartışma olmaz, ilim ilerlemez. 

Alçak gönüllü olmak değerinin farkında olmaktır, haddi aşmamaktır, sınırlarını, kapasiteni bilmektir. Alçak gönüllü olmak mümin olmaktır. Var mı başka izahı? İftara çağırırsın ne var diye sorarlar. Yemeğe çağırılırsın ne var diye sorarsın. Çağıranın ikramına değil, gönlüne gideceksin, çağırdığını da gönlüne çağıracaksın. Sofrayı boş vereceksin. Hey gidi iftar sofraları… Tevazu sahibi olmak yetinmeyi bilmektir, kanaatkâr olmaktır. Böyle olmadıktan sonra dünyalarca servetin olsa bir türlü açlığını gideremezsin. Hayattan zevk olmak, onu bihakkın yaşamak, ondan keyif alabilmek alçak gönüllülüğe bağlıdır. Yetinmeyi bilirsen huzuru bulursun. Allah’ın verdiği nimetler sayesinde var olanın, O’nun verdiği nimetlerin emanetçisi olması tevazu sahibi olmayı gerektirmez mi?

Kutadgu Bilig müellifi Yusuf Has Hacib’in sözü herkes için geçerlidir: “Bey mütevazı ve alçak gönüllü olmalı, suçlu kimselerin de suçunu affetmelidir. Bey mağrur, kabadayı ve kibirli olmamalı; beyler büyüklük taslar ve kibirli olurlarsa, ey oğul onlar şüphesiz itibar görmezler.” Ne kadar da doğru söylemiş, kibirli, havalı, kabadayı insanı kim niye sevsin ki? 

Atebetü’l Hakâyık müellifi Edib Ahmed Yükneki ise tevazu konusunda şöyle bir uyarıda bulunmaktadır: “Büyüklenme elbisesini giyindin ise hemen üzerinden çıkarıp at. Halka karşı kibirle göğüs kabarttınsa, dilini hemen düzelt. Allah’ın varlığına ve birliğine inancın belirtisi alçak gönüllü olmaktır. Eğer sen de mümin isen alçak gönüllü ol.” 

Mesele çok basittir. Birilerinin değil; Allah’ın istediği gibi müslüman olacağız ki O’nun ikramına mazhar olalım.

Siz ey iman edenler! İçinizden her kim dininden dönerse, iyi bilsin ki Allah zaman içerisinde onun yerine başka bir topluluk getirir, O onları sever, onlar da O’nu. Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu davranırlar; Allah yolunda tüm çabalarını sergiler, kınayacak olanın da kınamasından korkmazlar: İşte bütün bu özellikler Allah’ın isteyene bahşetmeyi dilediği lütfudur.  Zira Allah engin (lütuf) sahibidir, her şeyi ayrıntısıyla bilendir. (5/Maide,54) 

Rabbimizin bizlere en büyük ikramlarından olan Sevgili Peygamberimizin bir sözüyle bitirelim.

Enes’ten rivayet edildiğine göre: Resûlullah’ın Adbâ adlı devesi yarışlarda geçilemezdi, hatta hiçbir deve ona yaklaşamazdı bile. Bir seferinde bir bedevi devesi üzerinde geldi ve onu geçti. Bu durum Müslümanların ağrına gitti. Bunu fark eden Peygamber (sav), “Dünyada yükselen her şeyi (geri) indirmek Allah’ın bir kanunudur.” buyurdu. (Buhari, Cihad, 59) 

 

Büyüksün Allah’ım!

 

Degerli Yazarimiz ÖMER NACİ YILMAZ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazartesi, 04 Ocak 2010.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün2204
Dün2500
Tüm Zamanlar4217659
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 130 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2413
İçerik : 1497
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?