Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri


Mehmet_Coban1923 yılında ilan edilen cumhuriyet düzeninin ilk 27 yılında tek parti CHP hâkim. İktidar için seçimlere girecek başka parti yok. Hani bazen denemek için izin verilse de CHP’nin iktidarı sallanacağı anlaşılınca hemen kapatılıyor. Zaman zaman kurulan tek parti CHP iktidarı dönemindeki partiler seyrine bir bakalım.

Halk Fırkası Ankara 09.09.1923 tarihinde kurulan parti 10.11.1924 tarihinde isim değiştirerek, CHF (Cumhuriyet halk fırkası) oldu.

10.11.1924 yılında Halk fırkasından isim değiştirmeyle oluşan Cumhuriyet Halk Fırkası Ankara 09.05.1935 tarihinde isim değiştirilerek CHP (Cumhuriyet Halk Partisi) oldu.

Böylece Halk fırkası olarak başlayan parti önce Cumhuriyet Halk Fırkası, sonra Cumhuriyet Halk Partisi olarak 27 yıl tek başına Türkiye Cumhuriyetini yönetti. Bu süreçte yapılan bütün seçimlerde merkezden seçilen milletvekilleri, kendi memleketlerinden olmasalar bile, zoraki tek seçenek olarak Milletvekili seçtirildiler.  

17.11.1924 tarihinde kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 03.06.1925 tarihinde Vekiller Heyeti Kararı ile kapatıldı. Yani CHP’lilerin oluşturduğu Büyük Millet Meclisindeki vekillerin kararıyla kapatıldı. Çünkü yapılan kamu oyunda; yapılacak ilk seçimde CHP yok olacaktı. Kendi paçalarını kurtarmak için partiyi meclis kararı alarak kapattılar. Böylece yaşamasına bir yıl bile izin verilmedi. Çünkü dönemin iktidar partisi bir yıl için bile muhalefet partisine dayanamadı. Karşısında muhalefet oluşturmayarak faşizmi seçti.

12.08.1930 tarihinde İstanbul merkezli kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası 17.11.1930 tarihinde kuruluşundan 3 ay sonra baskılar karşısında Merkez Heyeti kararı ile feshedildi. 

29.09.1930 tarihinde Adana merkezli kurulan Ahali Cumhuriyet Fırkası 21.01.1931 Vekiller Heyeti kararı ile kapatıldı.

29.09.1930 tarihinde Edirne merkezli kurulmak istenen Türkiye Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisine dönemin hükümeti için vermedi.

CHP muhalifleri anladı ki; parti kurarak CHP mücadele etmek mümkün değil. Çünkü CHP faşizan bir tutumla muhalif parti kabul etmiyor. Ya meclis kararıyla, ya hakem kararıyla, ya mahkeme kararıyla kim karşısına çıkarsa yaşamdan siliyordu. Onun için 1930 yılından 1945 yılına kadar, muhalefet yapmanın mümkün olmadığını görenler parti kurmaya cesaret edemediler. Güya özgürlüklerin savunucu CHP, kimseye parti kurdurmuyor. Kimsenin parti kurarak karşısına çıkmasına izin vermiyordu.

 

1945 yılında ülke Amerikan Nüfuz alanına geçip çok partili sisteme geçildikten sonra yerden mantar biter gibi birçok siyasal parti kurulmuştur. İçlerinde komünist, sosyalist, ırkçı, İslamcı partiler de vardır. Ancak çoğu ya kendiliğinden işlevsiz kalarak dağılmış, ya da kapatılmışlardır. Büyük çoğunluğu CHP’den ayrılan milletvekilleriyle kurulan Demokrat parti 1950 yılında ezici çoğunlukla kazandığı seçimler ile CHP’nin tek parti iktidar dönemini tarihe gömmüştür. CHP’nin tek başına iktidar döneminde topluma yaptığı baskılar, özellikle dindar, muhafazakâr kesimlere yaptığı acımasız uygulamalar nedeniyle; bugüne kadar CHP bu toplumlar tarafından cezalandırılıyor. Bazen ihtilallerin arkasından koalisyon veya tek başına iktidar olsa da, çok kısa sürüyor. Anında tepetaklak müzmin muhalefetine geri dönüyor. Ama bu gerçeği bir türlü CHP’liler anlamıyor. Hala kibirli, güya devleti kendileri biçimlendiriyormuş. Anadolu halkına kendileri ayar veriyormuş havası içinde davranıyorlar.

1950 -1923 yılları arası olan 27 yıllık CHP’nin tek parti iktidar dönemini; partileri ve seçimleri esas alan demokrasi ile yönetim kavramına sokmak yanlıştır. Bu dönemde CHP istemediği hiçbir oluşuma izin vermemiş. Hatta Cumhuriyetin ilanından önce kurulan birçok partiyi kapatmış veya Ankara Meclisi tarafından onaylanmamıştır. Bu nedenle 2017 yılından geriye doğru demokrasi adına değerlendirme yapmak için 1950 yılına kadar inmek gerekir. Yani 66 yılı değerlendirmek gerekir. 

Çok partili sisteme geçilip, güya demokrasinin uygulanacağı, uygulandığı söylenilen 66 yıllık dönemde kapatılan siyasal parti sayısı oldukça fazladır. İktidarlar ise, askeri ihtilallerle, darbelerle, muhtıralarla görevden uzaklaştırılmıştır. Kısaca; ya askerler, ya iktidar partileri, ya düzenin arka gücü olan sermaye – medya, ya da mahkemeler; demokrasi adına kurulan partilere geçit vermemişlerdir. Düzeni değiştirmek, geliştirmek, iyileştirmek, yönetmek iddiaları ile kurulan partilere; askerler, iktidar partileri, düzenin arka gücü olan sermaye ve medya, mahkemeler,  ancak bizim istediklerimiz toplumda var olabilir demişlerdir. Bunlar işine gelmeyen önlerine çıkan, düzeni temelden değiştirmeye fikirler eyleme geçtiklerinde, anında engelleyerek, demokrasinin her hangi bir fikrin, özgürce halka açılması, sandığa özgürce girmesi, sandıktan özgürce çıkması olmadığını ispat etmişlerdir.

Evet! Demokrasi adına söylenilen şey SANDIK KUTSALDIR. Ancak Türkiye’de uygulanan düzen göstermiştir ki; sandığı kutsal yapan şey, ne fikirler, ne düzen, ne yasalardır. Sandığı kutsal yapan şey; askerler, iktidar partileri, medya, sermaye, hâkimlerdir. Onlar kutsal olan sandığa değer biçerler. Kutsal olan sadığın kutsallığını diledikleri anda yıkarlar. İhtilal denilince ortada sandık yoktur. İhtilal sonrası ihtilali yapanlar silah gücüyle ortaya sandık korlar. Ya seçin, ya da seçin tercihi bırakırlar. Halk da aman bu zalimler gitsin diye en yüksek oylarla onlara oy verir. Aynı şeyi iktidar partileri yapar. İşlerine gelmeyen sonuçlar olduğunda anında seçimleri iptal edebilirler. Yeniden sandık diyebilirler. Aynı şeyi medya, sermaye sahipleri yapar. Bir bakarsınız anında sandık mandık hikâye olur. Çoğunluğun yönetimi dedikleri demokrasi için, çoğunluğun azınlığı yönetme hakkı olmadığı yorumlarıyla karşı çıkarlar. Çoğunluk yönetimi dedikleri demokratik düzende azınlığa çoğunluğu yönettirirler. Düzenin medyatik sihirbazları, arkasındaki sermaye gücü, parayı bastırdığı anda bütün fikirler altüst olur. Bütün kutsallar yıkılır. Ya hâkimler? Onların siyasi olaylarda durumunu anlatmak çok zordur. 66 yılda; 60, 71, 80, ihtilallerini gören olarak tecrübelerime binaen şunu söyleyebilirim. İhtilal yapanlar başaramazsa hain olarak mahkemelerce yargılanırlar. Başardıklarında da aynı mahkemelerce kahraman görülerek, yönetimlerine uyarlar. Asker, sermaye, yargı; ihtilali başaranları milli kahraman ilan eder. Yasaları uygulayan bir şey diyemez. Çünkü her ihtilal döneminde ya sıkıyönetim, ya da devlet güvenlik mahkemesi kurularak, normal sivil mahkemeler üzerine askeri mahkemeler egemenlik kurar. Yasaları ihtilalcilere göre uygulamayanlar, askeri mahkemelere sevk edilir. Kim olursa olsun, ister fikir adamı, ister hâkim, ister halk. Böylece; siyasetin, fikrin, hukukun özgürlüğü diye bir şey kalmaz. Yine 66 yılda üç ihtilalin yanında muhtıralar, askeri uyarılar, yargısal uyarılar, medyatik uyarılar, sermaye uyarıları görmüş insan olarak, demokrasi denilen şeyin olmadığına inanırım.

Demokrasinin kendi içinde hesabı yapılırsa: 93 yıllık Cumhuriyet döneminin ilk 27 yılında demokrasi denilen şey hiç yoktu. Tamamen tek parti olan CHP’nin baskıyla istediği gibi devleti yönetmesi vardı. Çok partili sisteme geçildiğinde iktidarlara ihtilallerle, darbelerle, muhtıralarla, mektuplarla ayar verildi. Böyle demokrasi mi olur?

 

Demokrasi de sandık kutsal dediler. Ancak 93 yıllık cumhuriyet düzeninde üç şeyin kutsallığı ortaya çıktı. ASKERİ GÜÇ, SERMAYE, MEDYA…  Halkın egemenliği veya sandığın kutsallığı laftan öteye gitmedi. Mademki; sandık kutsaldı halk istediğine oy verecekti ve her fikir sandıktan oy alabilecekti, o zaman; fikirlerin yasaklanması, partilerin yasaklanması, kapatılması diye bir şey olamazdı. Ortaya çıkan tablo; birileri SANDIĞIN KAPASİTESİNİ çizmişti. SANDIĞI KAPASİTESİ sınırsız özgürlükler taşımıyordu. SANDIĞIN KAPASİTESİ; askerin, sermayenin, medyanın sınırlarıyla çiziliydi. Asker, sermaye, medya işine gelmediğini suçluyor. İşine gelmediğine hain diyor. İşine gelmediğini mahkemeler sevk ediyordu.

Sol, sağ, liberal, demokrat, dinsel fikirlerin hiç biri; kendine göre özgür değildi. Her biri ASKERİN, SERMAYENİN, MEDYANIN çizdiği sınırlar içinde özgürdü. Yargı denilen şey; ASKERE, SERMAYEYE, MEDYAYA göre şekilleniyordu.

Asker her an darbe yapıp düzene el koyabilir. Nitekim bunu darbelerle, ihtilallerle, muhtıralarla, siyasete ayar çeken mektuplarla, beyanatlarla defalarca görmüştük. 

Sermaye her an parayı, üretimi, tüketimi saklayarak düzeni allak bullak edebilir. Nitekim 1975 – 1980 yılları arasında sermayenin darbesini görmüştük. Hemen her firma kapasitesi doğrultusunda üretim yapıyor. Hatta satıyordu ama piyasada ürün yoktu. Her şey karaborsaydı. Hükümetin müfettişleri şirketleri inceliyorlar. A dan Z ye kadar bütün işlemler doğru deniliyor. Üretimler yapılmış, satışlar yapılmış, tüketicilere kadar ürünler inmişti. Evrak üzerinde böyleydi. Ama piyasada bütün ürünler karaborsaydı.

Medya isterse; iktidarı aleyhte propaganda ile bir ay da iktidardan indirebilir. İsterse herhangi bir yeni kurulan partiyi ilk seçimde en yüksek oyla iktidar yapabilir. Propagandalar, kamu oyu araştırmaları, mülakatlar, ardı ardına istenildiği şekilde yayınlanarak, yorumlanarak, sanki müthiş bir illüzyon gibi bütün halk etki altına alınır. Kurtuluş ancak burada denilebilirdi. Nitekim bütün bunları görmüştük. 1969, 1970, 1971, 1972 yıllarında Sayın Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve arkadaşları, Sayın Bülent Ecevit ve arkadaşları, ülkenin geleceğine umut olarak gösterilmiş, 1973 yılındaki ilk seçimlerinde Demirel’e karşı iktidar edilmişlerdi. Sol basın olarak bilinen Cumhuriyet, Milliyet gazeteleri, günlerce Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve arkadaşlarının propagandasını yaptılar. Aylarca İslamcı gençler Cumhuriyet, Milliyet gazetesi alarak okudular.

Bütün olayların özeti şunu gösteriyor. Demokrasinin matematiksel hesabı yapılırsa; Türkiye Cumhuriyetinde demokrasi hiçbir zaman olmadı. Ancak her zaman sakız gibi ağızlarda çiğnendi. Aslında, iddialara göre; demokrasi ile yönetilen ülkelerde; ihtilaller, darbeler, muhtıralar, siyasete ayar vermeler, fikirlere yasaklar olmamalıydı. Her düşünce özgürce partisini kurabilmeli, özgürce sandığa gidebilmeli, sandığın sınırları olmamalıydı. Ama öyle değildi. Parti kurmanın fikirsel yasası, parti kurulsa bile sandığa gitmenin sınırsal yasaları vardı. Devletin partilere verdiği parasal seçim desteklerinde bile haksızlıklar vardı. Milletvekili sayısınca veya iktidar muhalefet partilerine göre ayarlanan desteklerde müthiş bir adaletsizlik vardı.

Bu nedenle ülkedeki ne aşırı ırkçılar, ne solcular, ne de bir dine inananlar; kendi öz düşünceleriyle parti kuramaz, sandığa gidemezler. Ancak, KUTSAL OLAN; Askere, sermayeye, medyaya göre sınırlandırılmış sandığın kurallarına göre gidebilirlerdi.  Yani, ırkçı bir parti; ırksal bir düzen isteyemez. Solcu bir pati sosyalist bir düzen isteyemez. Dine inanan bir parti; inandığı dine göre bir düzen isteyemezdi. Tabi bütün bu engeller SANDIĞIN ÖZGÜR OLMADIĞINI, demokrasi denilen şeyin,  aslında özgürlük değil, özgür olan Askere, sermayeye, medyaya göre sınırlandırılmış olduğunu gösteriyordu.

Müslümanlar açısından meseleye bakıldığında; Müslümanlar İslam düzeni istemek adına parti kurabilir, sandığa gidebilirler miydi?

İlk anda olabilir gibi gelen bu düşünce; aslında İslam’ın ilkelerine göre olamazdı. Çünkü İslam’ın ilkelerine göre; İslam kendisini hak, diğerlerini batıl kabul etmekte, hiçbir zaman hak ile batılın aynı kefede değerlendirilmesini kabul etmemekteydi. Bu nedenle İslam; KAFİRUN SURESİYLE yolları kesin olarak ayırmış, batıla senin yolun senin, benim yolum benim demişti.

Onun için Müslümanların İslam adına demokratik düzende yer alması; temel ilkesinden sapma olarak değerlendirilecekti. İslam’a göre; SANDIĞIN SINIRSAL BİR DÜZENİ VARSA, İSLAM’IN DA SINIRSAL DÜZENİ VARDI. Ve İslam hiçbir zaman aynı sandığa girerek, başka düzenlerle boy ölçüymeye giremezdi. İslam’ın ilkesi; ya hidayet eder Müslüman olursun, ya da hidayet etmez Müslüman olmazsın kuralıydı. İslam; hiç kimseye inandırma baskısı yapmaz, hiçbir zaman da inananların inancına baskı yapılmasını istemezdi.

Çerçevesi çizilen demokrasi; çerçevesi çizildiği andan itibaren özgürlük sınırlarını belirleyerek, özgürlüğün simgesi olmadığı ispat eder. Aslında hiçbir düzende sınırsız özgürlük yoktu. Çünkü hangi düzen olursa olsun, her düzenin kendine göre düşünce sınırları vardı. Ve her fikir, her düzen, kendi sınırları içindeki alana özgürlük diyordu. Solu, sağı, ateizmi, laikliği, kapitalizmi, milliyetçiliği, dini, hep anıydı. Aralarında sınır çizme açısından bir fark yoktu. Her fikir kendi sınırlarını çiziyor. Kendi sınırlarındaki alana özgürlük diyor. Kendi sınırlarından çıkanı ret ediyordu.

Peki düzenler arasındaki kavga neydi?
 

Son Güncelleme (Cumartesi, 18 Mart 2017 22:52)

 

Degerli Yazarimiz MEHMET ÇOBAN Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Cumartesi, 16 Ocak 2010.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün2106
Dün3798
Tüm Zamanlar3948122
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 93 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2103
İçerik : 1482
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?