• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama
Hata
  • JUser::_load: Unable to load user with id: 79

PostHeaderIcon DİNDARLAŞMA ÜZERİNE BİR KRİTİK

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

Doç. Dr. Mustafa TEKİN

 

Dindarlık fenomeni, son yıllarda çok farklı bağlamlarda hakkında konuşulan ve tartışılan bir konu olma hüviyetine bürünmüştür. Konunun tartışılma bağlamları, siyasetten toplumsal alana kadar geniş bir sarkaç içerisinde cereyan etmektedir. Nitekim AK Parti’nin iktidar olma sürecinde başörtüsü fenomeninin ve dindarlığın arttığı iddiaları ortaya atıldı. Buna karşılık farklı anketlerde dindarlığa ilişkin sorular insana yöneltildi ve tartışmalar yapıldı. Öte yandan gündelik hayatın birçok alanlarında meydana gelen değişimler yine dindarlık çerçevesinde gündeme gelmiştir. Sözgelimi; cami sayısındaki artış, başörtülü kadınların çoğalması, Cuma namazlarında cemaatin metroya  ve caddelere taşması vb. bu anlamda zikredilmektedir.

Tabii “dindarlık” kavramı da farklı içerikler taşıması ya da kullananların yükledikleri anlamlar açısından ele alınması gerekmektedir. Nitekim medyada sıklıkla “dindarlar” şeklindeki ifade, iki bakımdan sorunludur. Birincisi, bu kavramla hangi sosyal kategori ya da grubun kastedildiği net değildir ve üstelik kullanımlarda kastedilenler farklılaşabilmektedir. Bu bağlamda “dindarlık” kavramının içeriğinin tartışılması ve farklı kullanımlarda operasyonel tanımların yapılması bir zorunluluktur. İkincisi ise, “dindar” kavramı sanki ulaşılması gereken ideal bir seviyeyi tanımlıyor gibi kullanılmaktadır. Halbuki dindarlık kendi içerisinde çeşitlilik taşıyan bir kavramdır.

Dindarlığın farklı kesimlerce nasıl algılandığı önemli olduğu gibi, esasta dindarlığın kalitesi ve içerimleri de üzerinde durulması gereken bir husustur. Bilhassa “muhafazakar” şeklinde etiketlenen partilere oy vermek, muhafazakar ve dine önem veren gazeteler almak, başörtülülerin sayısının artmış olması acaba birebir dindarlığın da o oranda artmış olduğunu mu göstermektedir? Biz bu yazıda iki temel soru(n) üzerinde durmak istiyoruz. Birincisi, dindarlığın farklı algılanış biçimleri, ikincisi ise, dindarlığın içerimi ve kalitesi ya da dindarlığın içeriğinde bir boşalma söz konusu mudur?

Tarihsel Serüven:

Din fenomeni son birkaç yüzyıldır modernlik bağlamında ciddi bir tartışma konusu olagelmiştir. Aydınlanma’nın temel öngörüleri çerçevesinde Aydınlanma insanı, sahip olduğu enstrümanlarıyla kendi dünyasını kendisi inşa edecekti. Buna göre erken modernleşme teorileri, dinin karşısında seküler insan ve bilimin keşfettiği alanların genişlemesi oranında, dinin de önemi ve etkinliğini kaybedeceğini ileri sürmüşlerdi. Modernleşmenin beklenen sonucu ya da hedefi, dinin dünyayı terk etmesiydi. Sekülerleşme farklı tartışmalara rağmen, temelde dinin etkinliğinin zayıflamasıyla birebir ilintilidir. Nitekim Peter L. Berger’e göre geleneksel kilise ile bağlantılı çevreler sekülarizme hıristiyanlıktan arınma, dinsizlik gibi tanımlarla saldırmakta, ilerlemeci çevreler ise modern insanın özgürleşmesi için dini bağlarından kurtulması olarak tanımlamaktadır. Sekülerleşme ile Berger, dini kurumlar ve sembollerin egemenliğinden toplumsal ve kültürel unsurların uzaklaştırıldığı bir süreci kastetmektedir. (Berger, 1967; 106-107) Fakat dünyadaki bir çok gelişmeler bu teoriyi ya da beklentiyi yanlışlamıştır. Özellikle 1960’lı yıllardan sonra dünyanın çok farklı coğrafyalarında bir çok sosyal hareketlerin dini arkaplandan beslenmeleri önemli bir realite olarak ortaya çıktı. Nitekim bu fenomeni Gilles Kepel özenle işlediği kitabında “Tanrı’nın İntikamı” (Kepel, 1991) şeklinde ifade etmekteydi. 

Türkiye’de dindarlaşma ile bağlantılı olarak altı çizilebilecek iki husus bulunmaktadır. Bunlardan birisi, 1950’lerden itibaren başlayan şehirleşme süreci, diğeri ise kısmen bununla da bağlantılı olan muhafazkarlaşma ve dindarlaşma eğiliminin artmasıdır. Öncelikle belirtilmelidir ki, Türkiye’de muhafazkar ya da dindar denilen çevreler, kendilerini 1970’lerin sonuna kadar bir şekilde “sağ” içerisinde ifade etmişlerdir. Sağ, yakın zamanlara gelinceye kadar milliyetçi, dindar, muhafazakar gibi kategorileri kapsayacak genişlikte tanımlanmaktaydı. Ancak 1970’lerden başlayarak sağın içerisindeki ayrışmalar hızlandı. 1980’lerden itibaren dindarlaşma ve şehirleşme, farklı formlar ve içerikler kazanmaya başlamıştır. Aslına bakılırsa, 12 Eylül darbesinden sonra devlet eliyle belirli bir çerçeve içine alınmaya çalışılan muhafazakarlaş(tır)ma eğilimleri, bir bakıma solu dengeleme gibi bir amaca matuftu. Fakat Türkiye’de dindarlaşma ya da muhafazakarlaşmada esas değişim, sivilleşme üzerinden olmuştur. 1990’larda ise bu eğilim artmış ve hatta 2000’li yıllara gelindiğinde, üzerinde daha yoğun konuşulur bir fenomen haline gelmiştir.

Öte yandan şehirleşme, hem dindarlaşma ya da muhafazkarlaşma oranının artmasında hem de bunun farklı bir içerik kazanmasında çok önemli bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim köyünde ya da kasabasında ritüel ağırlıklı bir dindarlıkla hayatına devam eden insanlar, şehirlere gelince dindarlık anlayışları da kentlileşti. (Bkz. Yıldırım, 1993; 57-59) Aynı zamanda şehirleşme bir takım kimlik problemlerini de görünür kıldığından, dindarlık kimlikle de bağlantılı yeni form ve içerikler kazanmaya başlamıştır. Şehirleşme ve dindarlaşma meselesinin somut olarak tanıtıldığı iki alanın önemle altı çizilmelidir. Birisi, “dine daha yakın” şeklinde isimlendirilen siyasal partilerin büyük şehirlerdeki seçim başarısı, bir diğeri ise başörtüsüdür. 1989’da İstanbul’da “ezilmişlik” söylemiyle yerel iktidarı devralan solun çeşitli yolsuzluklar (İSKİ gibi) ve halka değmedeki başarısızlıkları 1994’de Refah Partisi’ne iktidarı getirdi. O tarihten bu yana “dindar” denilen kesimlerin ağırlığı hem yerel hem de genel yönetimde devam etmektedir. Bugün geldiğimiz noktada, AK Parti’nin yönetimi devam ettiriyor oluşu, muhafazkarlık ve dindarlaşma eğilimleri üzerine bir dizi araştırmanın yapılmasını sonuçlamıştır.

Başörtüsü ise gerçekten Türkiye’de kendine özgü bir fenomendir. Sıklıkla tartışma konusu olan ve gündemdeki yerini “yasaklar” üzerinden alan başörtüsü, esas olarak 1986 yılında Yüksek Öğretimde yaşanan sorunlarla gündeme gelmiştir. Bundan sonraki süreçte hafifleyen yasaklar, 1990’ların sonunda oldukça ciddi ve yoğun tartışmalarla yerini almıştır. Fakat bugün dindarlıkla bağlantılı olarak tartışılan boyut, başörtülülerin sayısının artması olmuştur. Bazı araştırmalara dayandırılarak ileri sürülen bu iddia, karşıt tezlerle de kimi zaman yalanlanmaktadır. Fakat kim ne derse desin son tahlilde, başörtüsü dindarlığın bir göstergesi olmak bağlamında öne çıkan bir fenomen olma hüviyeti kazanmıştır.

Bunların dışında dindarlaşma ile yakından ilintili düşünülebilecek namaz kılmak, oruç tutmak gibi dini pratikler, hacca gitme taleplerinin artması, dindar denilen gazete ve televizyon kanallarının sayısının çoğalması gibi pek çok örnek dile getirilebilir. Tabii buraya kadar tüm saydıklarımız zahiren dindarlığın göstergesi sayılabilecek alanlardır. Fakat esas sorun, dindarlıkların kalite ve içeriklerinin ciddi olarak sorgulanmasıdır ki, biz burada kısaca sekülerleşme ile bağlantılı olarak bu kaliteye dair bir şeyler söylemek istiyoruz.

Sekülerlik zaman zaman farklı anlamlara gelecek biçimde yorumlanmakla birlikte, dinin sosyal yapıdaki otorite ve geçerliliğini yitirdikleri ve sosyal önemlerini kaybettikleri bir sürece işaret etmektedir. (Armağan, 1990; 367) Bunun toplumsal alanda çok farklı yansımalarını bulmak mümkündür. Dünyevileşmenin artması, (ki sekülerleşme dilimize dünyevileşme olarak çevrilmektedir) bunlardan birisidir. Ancak daha da ötede dini anlayış ve dindarlığın içeriğindeki zayıflama ya da boşalma şeklinde tanımlayabileceğimiz fenomen, bu konudaki en önemli sorunlardan birisidir. İşte tam da bu nokta, bizim dindarlığın içeriğine dair sorunlarımızın ana merkezini teşkil etmektedir.

Tanımsal Çerçeve:

Yazının başında da belirtildiği gibi dindarlık, farklı tanımlara konu olabilmektedir. Bir tanıma göre dindar, bir dine uyan kişi demektir. Herkes kendi dinine uymaya çalışmaktadır. (Bayındır, 2006; 27) Bu tanım, dindarlığı bir dine mensubiyetle tanımlamaktadır. Benzer bir tanım da, “kişinin herhangi bir dinsel yapıya bağlılığını ifade etmesi; dinin sübjektif ifadesidir” (Gündüz, 1998; 96) şeklindedir. Bu tanım, ikinci kısımda geçen “sübjektif ifade”, dindarlığın bireysel boyutuna dikkat çekmektedir. Bir başka tarifte dindarlık, kısaca dinin bireyin hayatındaki yansımaları (Uysal, 2006; 94) olarak görülmektedir. Bu tanımlar dindarlığın önemli parametrelerine dikkat çekmekle birlikte, bizim altını çizeceğimiz husus; dinin yaşanma seviyesidir. Bu nokta, dindarlıkta uygulama düzeylerine göre farklı kategoriler olabileceğini ve bunlar arasında bir hiyerarşinin olduğunu varsaymaktadır; çok dindar, dindar, az dindar gibi. Ancak bunların değerlendirilmesinde sübjektiflik riski bulunmaktadır. Zira herkes kendisini iyi derecede dindar görebilmektedir. Bunun önemli sebeplerinden birisi, sahip olunan din anlayışlarıdır. Yine de ibadet, ritüel, ahlaki davranış gibi objektif bazı kriterler açısından insanların dindarlıklarının değerlendirilmesi mümkündür ve nihayetinde bir çok araştırmalarda bunlar yapılmaktadır. Bu bakımdan dindarlığın öne çıkan özelliği onun dinin yaşama düzeyini göstermesidir. (Bkz. Tekin, 2006; 49-63)

Dindarlık Algılayışları ve Farklılaşmalar:

İnsanlar, birçok konuda olduğu gibi dini anlayış, algılayış bakımından da farklı kategoriler içinde konumlandırılabilirler. Türkiye söz konusu olduğunda, insanların dini bilgi seviyelerinde belirleyici olan bazı etkenlerden bahsedilebilir. İlköğretim ve liselerde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri, yaz kursları, Kur’an kusları, imam hatip liseleri ve ilahiyat fakülteleri bu kaynaklardandır. Halk arasında yapılan sohbetler ve cami vazları da bunlar arasında sayılabilir. Fakat büyük oranda halkın dini bilgi düzeyinin yetersiz olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bazılarına göre namaz, oruç. hac gibi dini ibadetleri yerine getirmek, ideal bir dindarlık açısından yeterli görülebilmektedir. Bunlara göre dindarlık, daha çok bireysel olarak yerine getirilen bu ibadetleri kapsamaktadır ve dinin kimliksel, dünya görüşü sağlayıcı boyutları çoğunlukla dışarıda kalmaktadır. Bu sebeple de “mevcut”u veri sayan bir anlayışla toplumdaki cari ahlaki düzey ve algılayış, ibadet dışındaki sosyal hayatlarını belirlemektedir. Bunun dışında dindarlığı Cuma, bayram namazları ve oruçla sınırlı bir başka kategori de bulunmaktadır.

Diğer yandan ritüel ağırlıklı dindarlık anlayışı da sayıca oldukça yekun teşkil etmektedir. Ritüeller, ibadetlerden farklı olarak dinin daha çok sembolik, merasimsel ve âyinsel boyutunu ifade ederler. Meselâ, türbe ziyaretleri, aşure dağıtmak bunlar arasında sayılabilir. Ülkemizde hatırı sayılır insanın dindarlık anlayışının sınırlarını bu ritüeller çizmektedir. Hiç şüphesiz dini bütün boyutlarıyla algılayan dindarlıklar da bulunmaktadır. Fakat Türkiye söz konusu olduğunda en fazla tartışılan husus; herkesin kendi dandarlığını merkeze alarak diğerlerini değerlendirmesidir. Buna göre bazı insanlar diğerlerini “aşırı” bulabilmekte, ötekileri de “ilgisiz” ve “ciddiyetsiz” şeklinde suçlayabilmektedir. Öte yandan dindarlık tartışmaları ve değerlendirmeleri aslında çoğu zaman dengeli dindarlığın altını çizen bir içeriği ifşa etmektedir. Nitekim “namaz kılıyor ama işi düzgün değil” ya da “ahlaklı ama ibadeti yok” türünden ifadeler, dindarlığın farklı boyutları arasındaki dengenin ne kadar önemli olduğuna işaret etmektedir.

Ayrıca “namaz kılmadığıma bakma; benim kalbim temiz”, “kıyamet hacı hocalardan kopacak”, “sen öyle diyorsun ama bunu herkes öyle yapıyor” türünden bazı söylemler de, dini anlama, dindarlık algılayışları açısından önemle tahlil edilmesi gerekli sorunlu bir zihin yapısını yansıtmaktadırlar. Hasılı içinde yaşadığımız toplumda çok çeşitli dindarlık biçimleri bulunmaktadır. Bunların içeriklerinin objektif kriterlere göre yoklanması ve sahih bir dindarlığın ortaya konulması ciddi bir görev olarak ortada durmaktadır. Biz burada kısaca bu hususa değinmek istiyoruz.

Genel olarak İslam dini üç boyutta ele alınmaktadır. Bunlar; itikat, ibadet ve ahlaktır. Gündelik hayattaki bir takım işleri içine alan muamelât ise burada “ibadet”ler içerisine sokulabilir. Bu üç boyutun, kişinin hayatında çok dengeli götürülmesi önem taşımaktadır. İnanç, ibadeti arttırmakta, ibadetlerin sağlıklı bir şekilde icrası ise inancı kuvvetlendirmektedir. İnsani ilişkiler ve gündelik hayattaki sınırlara dikkat de müslüman ahlakını güzelleştirmektedir. Görünüşte ibadetlerin çok olması, kötü ahlaki davranışları telafi etmeye yetmemektedir. Bu açıdan müslüman hayata bütüncül olarak bakmak ve bütün boyutlarını “iyi” ve “sahih” sınırlar içinde tutmak zorundadır.

Din, toplumlardaki sorunlar, ihtiyaçlar ve değişimlere göre farklı boyutlarının öne çıktığı/çıkarıldığı çok önemli bir fenomendir. Meselâ; “Mekke döneminde din kavramı, tarihin akışına ve tabiatin gidişine yön veren, zamana ve âleme hükmeden, dini ortaya koyan, hesap gününü elinde tutan Allah’ın otoritesi şeklinde özetlenebilecek bir muhteva kazanırken; Medine Döneminde bu muhteva genişletilerek kişinin Allah’a bağlı bir hayat sürdürmesi, müslüman toplumuna karşı görevini yerine getirmesi, Allah’ın mutlak tasarruf ve hakimiyete sahip olması” (Kurul, t.y.; 2-3) anlamı öne çıkmıştır. Bugün de dinin ibadet ve inançla ilgili boyutundan ziyade ahlaki ve davranışsal boyutuyla ilgili sorunların önplanda olduğunu söylemek rahatlıkla mümkündür. Her ne kadar inanç ve ibadetle ilgili problemlerimiz varsa da, iş ahlakı ve gündelik hayatta meydana gelen zaafiyetler insani ilişkileri de bozmakta ve adaleti zedelemektedir. Ancak her halükarda dengeli bir dini anlayış ve yaşam, dindarlığın da sahih ve sağlıklı olmasını sonuçlayacaktır.

Dine Yönelim ve Sekülerlik Arasında Dindarlaşma:

Bugün gelinen nokta, gerek zahiren gerekse içerik olarak 20-30 yıl öncesine göre dindarlıktaki önemli bir değişimi imlemektedir. Her şeyden önce şehirlerdeki dindarlığın artışını özellikle kaydetmeliyiz. 1950’li yıllarda Türkiye nüfusunun büyük kısmı kırsal bölgelerde yaşıyordu. Son yapılan nüfus sayımına göre, Türkiye’de insanların % 70 gibi büyük bir oranı şehirlerde yaşamaktadır. Bu süreç daha önce ritüel ve ibadet ağırlıklı kırsal kökenli dindarlık anlayışının genişlemesine sebep olmuş; değersel ve kimliksel boyutların da dindarlık içerisinde çok önemli yeri işgal etmesini beraberinde getirmiştir. Nitekim köyde yaşanan homojen hayat, zaten kimlik ve değerlerle ilgili bir tartışmayı ateşlemez. Ancak köyden kente gelen insanlar, buradaki heterojen ortamlar içerisinde kimlik ve değerler üzerinde yeniden düşünmeye başlarlar. Erken dönem Türk filmlerinin temel sorununun da bu olması dikkat çekicidir. Öte yandan şehirdeki insanların davranış ve bakışları da yeni gelenleri bu yönde tekrar düşünmeye itmektedir.

Yanı sıra büyük şehirlerde dindarlıkla ilgili görünürlükler artmıştır. Hiç şüphesiz bunların en önemlilerinden biri, yukarıda bahsedildiği üzere başörtüsünün yaygınlaşmasıdır. Şehre ilk gelindiğinde yaşmak, tülbent gibi örtüler varken ve daha çok çene altından bağlanırken, ilerleyen süreçte kadınlar iğnelerle örtmeye başladılar. Bu, şehirli ve modern bir tarzdı. Ayrıca şalvardan pantolon ve eteğe doğru dönüşüm de şehirliliğin bir başka göstergesiydi. Başörtüsünün bu denli yaygınlaşmasının tabii ki dindarlığın artışıyla yakından bir ilintisi bulunmaktadır. Fakat bir müddet sonra bir varoluş alanı ve kimlik anlamının çok ötesine giden kaymalar yaşanmaya başladı. Öyle ki başörtüsü, açık göbek, kısa etek, ağır makyaj vb. ile birlikte görünür olmaya başlamıştır.

Başörtüsünün dindarlığın göstergelerinden birisi olduğunda kuşku yoktur. Ancak başörtüsü dindarlığın yegane göstergesi de değildir. Başörtüsü bir dünya görüşünün de yansımasıdır aynı zamanda ve kendi içerisinde bir bütüncüllük ve tutarlılık taşır. Ancak konserlerde oynayan, göbeği açık kızlardaki başörtüsü, gerçekten dindarlaşmayı mı yoksa dindarlıkta bir içerik boşalmasını mı ifade etmektedir? Hiç şüphesiz ikincisini. Bu bakımdan başörtülülerin sayısının artışına bakılarak bunun dindarlıkta artış olduğu hükmüne varmak oldukça zordur.

Şüphesiz başörtüsü dindarlık bağlamında konuşulacak fenomenlerden sadece birisidir. Bunun dışında müslümanların dönüşen tüketim alışkanlıklarını ele aldığımızda, ortaya çıkan sonuç çok farklı olmayacaktır. İslam, insanların temel ihtiyaçlarını gösterişten uzak ve israfa kaçmadan giderilmesini öngörmektedir. Toplumun ekonomik anlamda farklı sınıflara ayrılması doğal bir olgudur. Ancak ihtiyaç dışında yardımlaşma en önemli sosyal unsurdur. Fakat geldiğimiz noktada, tüketimin alabildiğine dindar denilen kesimde de artması, marka takıntısının başlaması, israf ve gösteriş, aslında dindar kimliğin içerğinde bir zayıflama anlamına gelmektedir. Bugün bir anlamda “İslam’ın geleneksel olarak yaşandığı cemaat anlayışının içeriği dönüştürülerek, yeni iktisadi taleplere adaptasyonu söz konusudur artık. Refah artışının hedef haline getirilmesi, ahlaki tutumların zorunlu olarak anlam kaymasına veya farklı önceliklere vurgu yapmasına sebebiyet vermektedir.” (Arslan, 2000; 195) Anlaşılmaktadır ki, temel sorun; değer ve anlam kaymalarıyla ilintilidir. Öncelikle değerlerin dinle bağlantılarının kopması, Nakib Attas’ın deyişiyle, bütün değerler manzumesini gelip geçici ve izafi bir hale dönüştürmektedir. (Attas, 1985; 45)

Aslında burada konu ile ilgili örnekleri çoğaltmak mümkündür. Fakat dindarlıkla ilgili yaşanan gelişmeleri çok iyi değerlendirmek gerekmektedir. Benim burada kanaatim, dindarlıkla ilgili bir içerik ve form değişikliğinin olduğudur. Dini semboller, ritüeller vb. artışı, dindarlık hanesine yazmak aceleci bir davranış olarak görünmektedir. Dindarlığın içeriğinde bir zayıflama olduğunu söylemek belki daha çok mümkündür. Bir kere “dindar” denilen televizyon kanalları ve gazetelerin artışı dindarlıkta bir artış olarak okunmakla birlikte, dindar denilen kesimin talep ve anlayışlarında seküler dönüşümlere de zemin hazırlamıştır. Yine dindar denilen kesimin iktidarı da aynı şekilde, müslümanların dünyevi olanlar lehindeki yeni taleplerini de hızlandırmış ve kontrol altına almıştır.

Bir de yeri gelmişken akademisyen ve sosyologların “muhafazakarlık”taki artışları da dindarlığın hanesine yazmalarına değinmeliyiz. Bu, onların çoğu zaman dini muhafazarlıkla eşitlemeleri ya da dinin muhafazakar bir içeriğe sahip olduğu varsayımından beslenmektedir. Dolayısıyla bunlar arasındaki ayrımların da net olarak ortaya konması gerekecektir.

 

Kaynakça:

Armağan, Mustafa (1990); “Sekülerlik”, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, c. 3, İst., Risale Yay.

Arslan, Abdurrahman (2000); Modern Dünyada Müslümanlar, İst., İletişim Yay.

Attas S.Nakib (1985); İslam, Sekülerizm ve Geleceğin Felsefesi, Çev. M. Erol Kılıç, 2. baskı, İst., İnsan Yay.

Bayındır, Abdülaziz (2006); “Kur’an’da Dindarlık”, Dindarlık Olgusu, Bursa, Kurav Yay.

Berger, Peter L. (1967); The Social Reality of Religion, London, Faber and Faber.

Gündüz, Şinasi (1998); Din ve İnanç Sözlüğü, Ankara, Vadi Yay.

Kepel, Gilles (1991); Tanrı’nın İntikamı, Çev. Selma Kırmız, İst., İletişim Yay.

Kurul (t.y.); İlmihal, c. 1, İst., T.D.V. Yay.

Tekin, Mustafa (2006); “Dindarlık Bağlamında Amel-i Salih Kavramına Sosyolojik Bir Yaklaşım”, Dindarlık Olgusu, Bursa, Kurav Yay.

Uysal, Enver (2006); “Dindarlığın Ahlâki Temeli”, Dindarlık Olgusu, Bursa, Kurav Yay.

Yıldırım, Ergün (1993); “İslâmi Kimliğin Değişimi ve Kentlileşmesi”, Bilgi ve Hikmet, İstanbul.

 

Degerli Yazarimiz Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazar, 27 Mayıs 2018.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
0 #1 2010-07-03 12:17
din ve dindarlıkla ilgili işin özüne inilmeden ortaya konulan görüşlere sübjektif yaklaşımlarla sosyolojik tahlil yapıldığı kanaatindeyim. Din ve dindarlık nedir ? Dinin niteliği, dindarın seçtiği dinin ve seçimi ile ilgili ne kadar bilgisi var ? gibi noktalar düşünülmeden din ve dindarlık hakkında yapılan tahlil sonuç ortaya konulamıyor yazınızdan da anlaşıldığı üzere.
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni ve Din Sosyolojisi Doktora Öğrencisi
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün499
Dün1148
Tüm Zamanlar4529287
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 57 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 5235
İçerik : 1505
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?