• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon ÇANAKKALE ZAFERİ

Yazarlarımız - Makaleleri

                Bu gün bu coğrafyada namaza durduğumuz yerle Yemen arasında müttefik güçlerin bayrağı dalgalanmıyorsa bu tümüyle Çanakkale Zaferi’nin ürünüdür.  

Oğul, canımdan can, kanımdan kan oğul! Giderken ardından baktığım oğul, seni gözledim. 

Doğduğundan beri yaptığım gibi, yine seni izledim. Yüzüne çarparsa yel, yüreğim üşür oğul,

Ayağına taş değerse, bağrım yanar oğul, Kıyamadım güle ellemene, dikeni vardır diye.

Ama bu gün git oğul, yoluna git. Şu İslam toprağını gâvur alacaksa, ezanlar susacaksa,

El kemendini boynuna atacaksa, çiğnenecekse şehit atanın mezarı, git oğul git.

Bilesin ki Resul önündedir. Bilesin ki melekler ardındadır. Bilesin ki dualarım semadadır.

Bilesin ki yolun Allah’adır.

Düşte gördüm oğul, bize artık vuslat Mahşer’den sonrayadır.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI

Birinci Dünya Savaşı’nda insanlık birbirinin boğazına sarılmıştı. Bunun en önde gelen nedeni; Doğu sorunu ve çok uluslu bir yapısı olan Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla birlikte toprakları üzerinde ulus devletlerin kurulmuş olmasıdır.

Osmanlı Devleti’nin sınırları, Slovakya ve Ukrayna’dan Somali ve Yemen’e, Kafkasya’dan Cezayir’e uzanan bir alanı içine alıyordu. Bu gün bu topraklar üzerinde otuzdan fazla devlet kurulmuştur.

Osmanlı’nın Batı dünyası ile bu topraklar üzerinde bir köprü konumunda olması, bölgenin önemini daha da artırmıştır.

Çanakkale Cephesi, Birinci Dünya Savaşı içinde en kanlı çarpışmaların, Osmanlı askerlerinin âlicenaplıklarının oldukça yoğun olarak yaşandığı bir cephedir. Müttefik ordularının ve donanmalarının tek vücut olup Osmanlı’yı yok etmek için buluştukları yer olmuştur.

Fransız İhtilalı’nın getirdiği ayrılıkçı hareketler, ulusal devletler sistemini geliştirmiştir. Aşırı ulusalcılık hareketleri, beyaz ırkın üstün olduğu anlayışı, üstün millet egosu, savaşçılık gayretlerini artırmış, Emperyalist heyecanlar Birinci Dünya Savaşı’nı doğurmuştur.

 BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NIN BAŞLAMASI

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahdı Franz Ferdinand’ın Saraybosna’yı ziyareti sırasında bir Sırplı tarafından öldürülmüş olması, savaşı başlatan kıvılcım olmuştur (28 Haziran 1914).

Bu tarih Osmanlı için aynı zamanda kara bahtının sabahı olmuştu. Ne hazindir ki ay haziran, muhatap Sırp’lı olunca ister istemez Birinci Kosova Savaşı’nı hatırlıyoruz.

Sultan I. Murad Han savaş meydanını dolaşmakta, yaralı ve şehitlerimizin arasında gözyaşları içinde dolaşmakta, şefkatli elleriyle onların başlarını okşamaktadır.

Yaralılar arasındaki Sırp’lı su vereceğini söyleyerek yanına sokulur ve hançerini Sultan’ın kalbine saplar, padişah yere düşerken Sırp’lı Miloş Obilie öldürülür. Sultan Murad Han orada şehit düşer.

Avusturya-Macaristan İmparatorlu veliahdının öldürülmesi, Avrupa’yı ateşe veren bir cinayet/kıvılcım olmuştu.

OSMANLI’NIN SAVAŞA GİRMESİ

 Osmanlı Devleti, Avrupa’da oluşturulmaya başlanan ittifakların dışında kalmayı bir müddet için de olsa başarmıştı. Ancak yönetimi ellerinde bulunduran İttihatçıların birtakım hayalleri Osmanlı Devleti’nin İttifak Devletleri arasında yer almasına neden olmuştu (2 Ağustos 1914).

Osmanlı Devleti’nin İttifak Devletleri arasında yer almasını sağlayan İttihatçıların hayalleri neydi:

Savaşı Almanların kazanacaklarına yürekten inanıyorlardı.

Kaybedilen toprakların alınmasıyla, eski haşmetli günlere geri dönüleceğini zannediyorlardı.

Bölgede içinde bulundukları yalnızlık duygusundan kurtulmak istemeleri.

Bütün bu arzular Osmanlı Devleti’nin İttifak Devletleri safında yer almasını ve Birinci Dünya Savaşı’na katılmasına neden olmuştu.

Osmanlı Devleti, Trablusgarp ve Balkan Savaşları’nda Almanlardan herhangi bir yardım alamadığından, Rusların Osmanlı Devleti üzerindeki emellerini engellemek için Fransa ve İngiltere ile ittifak kurma yolları aradı. Hatta bunun için bu iki ülkeye ekonomik ve askeri ayrıcalıklar tanıdıysa da bunlarla ittifak kurma hayalleri boş çıktı. Hâlbuki bu iki ülke, çıkacak bir savaşta Osmanlı ülkesini aralarında paylaşmayı kararlaştırdıklarından dolayı ittifaka yanaşmamışlardı. Çıkar yol bulamayan İttihatçılar Almanlarla ittifak kurma yoluna gittiler. Almanya, Osmanlı Devleti’nin Boğazlara sahip olması ve Hint Denizyolu üzerinde bulunması dolayısıyla bu ittifaka olumlu bakıyordu. 2 Ağustos 1914’te imzalanan ittifak anlaşması, savunma ve ekonomik işbirliği anlaşması olarak gösteriliyordu.

 OSMANLI SAVAŞA DÂHİL OLUYOR

 Akdeniz’de İngiliz donanmasından kaçan iki Alman savaş gemisi Goben ve Breslav 10 Ağustos 1914 sabahı Çanakkale önlerine geldiğinde Osmanlı Devleti için Birinci Dünya savaşı macerası da başlamış oluyordu.

Gemiler 16 Ağustos 1914 sabahı İstanbul’a demir atmışlardı. Birkaç gün sonra gemiler kimlik değiştirip Yavuz ve Midilli adını alıyor, askerlerine de Osmanlı askeri kıyafetleri giydiriliyordu. Gemiler 28 Ekim 1914’te Karadeniz’e açıldı.

Başlarında bulunan Amiral Wilhelm Souchon, Enver Paşa’nın verdiği zarfı açtı. Zarf’ta yazılı olan gizli emir şöyleydi: “Türk filosu Karadeniz’de hâkimiyet kazanmalıdır. Rus filosunu arayınız ve nerede bulursanız harb ilen etmeksizin hücum ediniz.”

29 Ekim 1914’te Yavuz ve Midilli, Rus limanları Novorossisk ve Sivastopol’a bomba yağdırdılar. Böylece Osmanlı Devleti, Avrupalıların yakmış olduğu ateş çemberinin içine girmiş oluyordu. Osmanlı Sultanı 14 Kasım 1914’te cihad ilan etmişti.

 ALMAN’LARIN OSMANLI DEVLETİNİ SAVAŞA SOKMAK İSTEMELERİ

     Osmanlı, Kafkaslarda Rusya’ya cephe açarsa Almanya Doğu Cephesinde rahatlayacaktı.

    İngilizlerin sömürge yolu olan Süveyş’i kapatmak, İngiliz ordularının bir bölümünü burada meşgul edip, Avrupa’daki Alman ordularını rahatlatmak.

     Osmanlı Hilafetinin manevi gücünü kullanarak İngiliz ve Fransız sömürgelerindeki Müslümanları ayaklandırmak.

    Almanya Fransa karşısında istediği sonucu alamamıştı. Avusturya, Galiçya’da Ruslar karşısında yenilmişti.

    Almanya açısından Osmanlı Devleti’nin bir an önce savaşa girmesi gerekiyordu. Osmanlı ekonomik durumunu ileri sürünce, Almanya ekonomik olarak yardımda bulunacağını vaat etti. Bunun üzerine hükümet, İstanbul’daki Alman askeri heyetinin başı Limon Von Sanders’i Ordu komutanlığına, Goeben ve Breslav’ın komutanı Amiral Wilhelm Souchon ’a Donanma Komutanlığı görevi verildi.  

NEDEN ÇANAKKALE? 

      Özellikle İngiltere, Osmanlı Devletini bertaraf etmenin peşindeydi. İngiltere için sömürge kolonileri üzerindeki en büyük engeli Osmanlı Devleti teşkil ediyordu. 

    Osmanlı engelini aşmanın yolu İstanbul’un ele geçirilmesinden geçiyordu. Bunun için Çanakkale Boğazının geçilmesi gerekiyordu. Bu emellerini gerçekleştirmek için başını İngilizlerin çektiği Müttefikler var güçleriyle Çanakkale açıklarına gelmişlerdi.

    Osmanlı Devleti savaş başlamadan önce, Çanakkale Boğazını Alman ve Avusturya gemileri dışındaki gemilere kapatmıştı.

    Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Cevat Paşa, boğazın savunmasını güçlendirmişti.

    Müttefik Devletlerin Donanmaları Gelibolu Yarımadasını ve Anadolu kıyılarını bombardımana başlamıştı. Osmanlı’nın kara savunmalarını zayıflatıp, denizden rahatlıkla geçebileceklerine inanıyorlardı.

        İngilizler sömürgelerinden topladıkları Müslümanları, dinsiz ittihatçıların baskısı altında bulunan halifeyi kurtarmak yalanıyla Osmanlı Devletine karşı savaştırmıştır.

    Yine Hindistan’daki Müslümanlar, İngilizlerin yanında olup Çanakkale’ye gelmişlerdi. Çanakkale için Churchill şunları söylüyordu: “Türklerin gırtlağı bu boğazdadır. Onu demir bir elle şöyle bir sıkmak yeter. … O büyük gibi görünen köhnemiş imparatorluk cansız kollarıma yıkılır….”

 

    Müttefiklerin Çanakkale’yi geçmeyi zorlamasının arkasında Ruslara yapmayı düşündükleri yardımı ulaştırma gayreti vardı. Daha önceleri aralarında anlaşmışlar, Boğazlar ve Marmara bölgesi konusunda talepleri olan Rusya’nın isteklerini kabul etmişlerdi. Buna karşılık da Rusya, Osmanlı egemenliği altındaki bölgelerde İngiltere ve Fransa’nın yerleşmesini kolaylaştıracaktı.

    Müttefikler Çanakkale’de ilk bombardımanı 3 Kasım 1914’te yaptılar. Ertuğrul ve Orhaniye tabyalarımızda hasarlar oluştu. Seddülbahir tabyasında bir cephaneliğimiz havaya uçuruldu.

ÇANAKKALE’DE TÜRK UÇAĞI ERTUĞRUL

     Çanakkale cephesi birçok ilklerin yaşandığı yer olmuş, Osmanlı ilk defa savaş uçağını bu cephede kullanmıştır. Ertuğrul isimli uçağımızın pilotu Cemal Efendi idi. Ertuğrul, Çanakkale ve etrafında keşif uçuşları yapıyordu. Limni ve Mondros limanlarında üslenen İngiliz donanması üzerinde uçuyor, atılan ateşlerden kurtulmayı başarıp Çanakkale’ye dönüyordu. Cemal Efendi 7 Mart sabahı Ertuğrul uçağı ilme keşif uçuşuna çıkmıştı. Boğazı dikkatle taramış; ancak Türk mayın hatlarının izine rastlamamıştı. Derhal Çanakkale’ye dönüp durumu müstahkem mevki komutanı Cevat Paşa’ya rapor etti. Mayınlarımız toplanmış, bu durum keşif kollarımızın gözünden kaçmıştı.

TOPHANELİ HAKKI MAYINLARI DÖŞÜYOR

     Ertuğrul uçağımızın pilotu Cemal Efendinin yaptığı keşfe göre mayınlarımız temizlenmişti. Yenilerinin döşenmesi gerekiyordu. Elimizde kalan mayınlar için Almanlar kullanılamaz raporu vermiş ve ıskartaya atılmışlardı. 

    Tophaneli Yüzbaşı Hakkı bu mayınların varlığından haberdardı. O günlerde kalp krizi geçirmiş revirde yatıyordu. Durumdan haberdar olmuş, mayınları kendisi döşemek istiyordu.

    Cevat Paşa’nın rahatsızlığından dolayı ısrarla karşı çıkmasına rağmen harekete geçti. Yüzbaşı Hakkı 7-8 Mart gecesi Nusret Mayın Gemisi ile Karanlık Limana doğru yol almaya başladı.

    Yüzbaşı Hakkı, yakalanmadan mayınları döşeyebilmek için dua ediyor, diğer yandan rahatsızlık vermesin diye yorgun kalbini ovuşturuyordu. Çanakkale müstahkem mevki komutanı Cevat Paşa’nın tüm ümidi bu mayınlardaydı.

    Yüzbaşı Hakkı büyük bir sessizlik içinde mayınları döşemiş, görevini başarmış olmanın verdiği huzurla geri dönüyordu. Ancak yorgun kalbi artık dayanamaz hale gelmiş ve Tophaneli Hakkı dönüş yolunda Rabbiyle buluşmuştu.


MÜTTEFİKLER BOĞAZI ZORLUYOR

 

      18 Mart sabahı müttefik donanmasını oluşturan ve sayıları otuzu aşan irili ufaklı savaş gemileri ‘Tam yol ileri’ emrini aldı. Çanakkale boğaz harekâtı başlamış oluyordu. Quen Elizabeth Anadolu Hamidiye Tabyası’nı, Rumeli Mecidiye Tabyası’nı, Lord Nelson Namazgâh Tabyası’nı, Rumeli Hamidiye Tabyası’nı yok etmek için ateş ve ölüm kusuyorlardı. Öğleden sonra tabyalarımızdan attığımız toplar isabet etmeye başlamıştı.’ye refakat eden istimbot battı, İnflexible yara aldı. Agamemnon yirmi beş dakika içinde on iki isabet almıştı. Bauvet vurulmuş, alabora olmuştu. Irresistible mayına çarparak isabet aldı, kurtulma şansının olmadığı anlaşılınca tahliye edildi. Amiral DE Robeck, daha fazla kayıp vermemek için geri çekilme emrini verdi.

    Çanakkale Deniz Savaşı’nın en zor günü müttefiklerin geri çekilmesiyle son buldu. Ne olduğunu anlamamışlardı, bundan dolayı da suçlu arayıp duruyorlardı. Ertesi gün Mısır’da çıkan İngiliz gazeteleri Müttefik donanmaları için “donanmamız kötü hava şartları nedeniyle geri çekilmek zorunda kaldı” ifadesine yer verdi.

ABDÜLHAMİD’İN CEVABI

Müttefiklerin denizden geçebileceklerine inanan başkaları da vardı. Bunların başında İttihatçı çetenin ileri gelenlerinden Talat Paşa geliyordu.

İttihatçılar, Müttefiklerin boğazı zorlamaları halinde savunmamızın dayanamayacağına inanmışlardı. Olası İstanbul işgali karşısında, başkent’i taşıyacakları yerleri bile hazırlamışlardı. Bu amaçla, Konya ve Eskişehir’de zevatın kalacağı yerler hazırlanmıştı.

Müttefiklerin Çanakkale boğazına dayandığı günlerde, Sultan Abdülhamit Han, Beylerbeyi Sarayı’nda zorunla ikamete tabi tutulmuştu. Onun da götürülmesi gerekiyordu. Bu duruma ona kim, nasıl söyleyecekti? Dâhiliye Nazırı Talat Paşa bu işi üstlenmişti. Paşa oluşturulan bir heyetle huzura çıkıp durumu arz eder ve devrik sultanın cevabını bekler.

Abdülhamit Han:

Eğer dokunulmamış ise ben zamanında Çanakkale’yi tahkim etmiştim. Oradan hiçbir donanmanın geçmesi mümkün değildir. Farzımuhal geçerlerse; Hakanın yapacağı iş tacını alıp kaçmak değildir. Payitahtının taşları altında gerekirse canını vermektir.

Fatih burayı fethettiği zaman Konstantin kaçmamış, mücadele etmiştir. Biz Fatih soyu bundan geri kalamayız. Ben buradan bir yere gitmem. Tek arzum burada ölmektir.

Bu cevabı alan Talat Paşa, kafasını önüne eğerek, meğer biz ne büyük halt etmişiz demiş ve huzurdan ayrılmıştır.

Kendi özgüvenlerini kaybetmiş olan ittihatçılar telaş içindeydiler. Onlar bu telaşı yaşarken, Nusret mayın gemisi işbaşındaydı. Tophaneli Hakkı Çavuş, Çimenlik Kalesi ile Değirmen Deresi arasını mayınlamıştı.

Müttefik Kuvvetler Donanması, 18 Mart 1915 sabahı, otuzun üzerinde savaş gemisi ile harekâta başlamıştı. Her şeyin çok güzel başladığını zanneden müttefikler, acı sürprizle karşılaştıklarında, artık yapacak bir şeyleri kalmadığını anlamışlardı. Gün akşam olduğunda İtilaf Devletleri Donanmasının üçte biri batmış, ya da savaş dışı kalmıştı.

ABDESTSİZ EVRAK İMZALAMAYAN SULTAN ABDÜLHAMİD HAN

Çanakkale’de Hamidiye Tabyalarını tahkim eden Sultan II. Abdülhamit’in nasıl bir hayat tasavvuru içerisinde olduğunu gösteren bir bilgiyi burada zikretmeyi uygun gördüm.

 

Yatağının başında tuğla saklıyormuş. Bu tuğlayı, çeşmeye kadar abdestsiz yere basmayıp Teyemmüm almak için kullanırmış.

Bir gün hanımı niçin bu kadar titiz davrandığını sorduğunda, şu cevabı verir:

“Bunca Müslümanların halifesi olarak, biz sünnet ölçülerine dikkat etmezsek, Ümmet-i Muhammed bundan zarar görür.

Mabeyn Başkâtibi Esad Bey anlatıyor:

Bir gece yarısı çok mühim bir haberi imzalatmak için kapısını çaldım, fakat açılmadı.

Bir müddet sonra tekrar çaldım, yine açılmadı.

Acaba Sultana emrihak mı vaki oldu? Diye düşündüm.

Biraz sonra tekrar çaldım; bu sefer kapı açıldı.

Sultan elinde bir havlu ile göründü.

Yüzünü kuruluyordu.

Evladım kapıyı ilk vuruşunda duydum, uyandım.

Ancak abdest aldığım için geciktim, kusura bakma.

Ben bu kadar zamandır Milletimin hiçbir evrakını abdestsiz imzalamadım. Getir imzalayayım. Ve besmele çekerek evrakı imzaladı.

YAHUDİLERDEKİ OSMANLI DÜŞMANLIĞI

Yahudilerin Kudüs Yemini: Yahudiler 27 Ağustos 1897’de İsviçre’nin Basel’deki Yahudi Kongresinde şu yemini yaptılar.

Ey Kudüs, Eğer seni unutursam, sağ elim marifetlerini, tüm becerilerini unutsun!

Şabat Ayinlerine şu duayı eklediler.

Gelecek yıl Kudüs’te buluşalım.

Abdülhamid, Filistin’de Yahudiler için birtakım yasaklar koymuştu.

1892’de Dışarıdaki Yahudilerin Filistin’e girmelerini yasakladı.

Yaşayanların da orada toprak satın almalarını yasakladı.

Thedor Herzel, toprak satın alma iznini kopartmak için 5 milyon altın teklif eder, Osmanlı’nın tüm borçlarını ödemeyi önerince, huzurdan kovulur. Sultan Abdülhamid, Thedor Herzel’i kovduktan sonra Başkâtibi Tahsin Paşa’ya döner ve der ki:

 “Göreceksin, beni bu adam devirecek, eğer o devirmezse, kimse beni deviremez.”

Aynen dediği gibi olur, İttihatçıları satın alan Yahudiler, içerideki kardeşleriyle beraber Abdülhamid’i devirirler.

Selanik’te sürgündeyken muhafızlarından Yüzbaşı Debreli Zinnun’a şunları söyleyecektir. “Şimdi burada çektiklerim, Yahudilere yurt vermeyişimdendir:”

İttihatçılar II. Meşrutiyeti ilan ettiklerinde Yahudiler, Yafa şehrinde yürüyüş yapıp, zafer kutlamaları düzenlediler.

İngilizlerin yanında Çanakkale savaşlarına katıldılar. Bunların bir kısmı Anzaklar tarafndan avlanınca, geri hizmete çekilirler.

ÇANAKKALE’DE YAHUDİLER

Her zaman olduğu gibi, Çanakkale savaşları sırasında da İngilizler Yahudi hamiliği yapmaktadır.

Zira Osmanlıdan istediklerini alamayan Yahudiler sürekli olarak İngilizlerle içli dışlı olmuşlar, Filistin’de bir İsrail Devleti kurmak için toprak koparmanın peşine düşmüşlerdir. İngilizlerin desteği ile Mısır’da eğitilen Yahudi Katır Birliği 562 kişiden oluşuyordu.

Bu birlik 25 Nisan 1915’te Gelibolu’ya ayak basmışlardı. Yahudi Katır Birliği iki gruba ayrılmış, bir grup Seddülbahir’de, ikinci grup ise Anzaklarla Arıburnu’nda görevlendirilmişti.

Anzaklar Yahudileri pek sevmemişler, Türklere benzettikleri için zaman zaman onları gafil avlamışlardı.

Bu Yahudi birliğini daha sonra Filistin Cephe’sinde de görüyoruz.  Çanakkale’de İngilizlerin hesabına savaşan Yahudiler, Filistin’de kendi hesaplarına savaşıyorlardı.

ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ’NİN SONUÇLARI

Tophaneli Hakkı Çavuş’un döşediği mayınlar savaşın seyrini değiştirmekle kalmamış, müttefiklerin tasavvurunda olan “yenilmezlik” algısını bile değiştirmişti.

Çanakkale savaşlarıyla, yenilmezlerin de yenileceği gün gibi ortaya çıkmıştı.

Osmanlı Devleti açısından savaş şartları çok ağırdı. Devlet yıllarca girdiği savaşlardan mağlup çıkmış her türlü birikimlerini savaşlarda tüketmişti.

Mehmetçik, çok zor şartlar altındaydı. Ayaklarına iple tutturdukları çarıklarıyla savaşmışlardı. Bir kısmının çarığı bile yoktu ve çıplak ayakla savaşmıştı. Mehmetçik süngü ile siper kazmış, lapa ile karın doyurmuştur.

Çanakkale Savaşları, ilk defa kara, deniz, hava ve denizaltı kuvvetlerinin top yekûn yer aldığı adeta bir dünya savaşı provası niteliğindedir.

Çanakkale savaşları mazlum ve mağdur Ümmetin siyasal olarak yeniden dirilişi anlamına gelmektedir.

SİYASİ SONUÇLARI

Çanakkale’de denizde ve karada kazanılmış olan her iki zafer, Osmanlı’nın Balkan felaketiyle içte ve dışta sarsılmış devlet prestijini kurtarıp güçlendirmiştir.

Batılıların uzun zamandır “Hasta Adam” dedikleri ve mirasını paylaşmak için fırsat kolladıkları Osmanlı Devleti’nin o kadar da zayıf olmadığı, en zor zamanlarında bile topraklarını savunacak güçte olduğu anlaşılmıştır.

Çanakkale Zaferi, Batılılarının Doğulu müttefiki Rusya’ya ulaşmasını engellemiştir. Böylece Çarlık Rusyası içeriden çökerek Bolşevikliğin pençesine düşmüştür.

Düşman Çanakkale’yi geçebilseydi, Rusların, Deli Petro’dan bu yana rüyaları olan ‘Açık denizlere ulaşma’ emelleri gerçekleşme şansına kavuşabilirdi. Çünkü o takdirde savaş çabuk biter, Rus ihtilali patlak vermez, verse bile, İngiltere ve Fransa’nın işe karışmasıyla bu ihtilal daha başlangıçta boğulabilirdi. Dolayısıyla Çar iktidarda kalır ve bu emellerini gerçekleştirmek için harekete geçebilirdi.

İtilaf Devletlerinin Çanakkale’deki başarısızlıkları henüz savaşa katılmamış Balkan Devletleri’nin tutumlarını da farklı yönde etkilemiştir.

Çanakkale Muharebeleri, İngiltere’nin savaşın başından beri Japonya’dan yapmakta olduğu yardım talebini artırmasına rağmen, Japonya’nın bu istekleri çeşitli bahanelerle kabul etmemesine yol açmıştır.

Birleşik Filo’nun ağır yenilgiye uğrayıp Boğaz’ı geçemeyişi, İngiltere ve Fransa’nın, siyasi ve askeri prestijini bir hayli sarsmış, özellikle İngiltere’nin denizlerdeki tartışılmaz üstünlüğü imajını ortadan kaldırmıştır.

Avustralya ve Yeni Zelanda gibi İngiliz dominyonu deniz aşırı ülke askerlerinin, sırf İngiliz çıkarları uğruna Çanakkale’de Türklere karşı muharebeye zorlanıp yabancı topraklarda hayatlarını kaybederken, kafalarında oluşan niçin ve kimin için dövüştükleri gibi birtakım sorular, cepheden ailelerine gönderdikleri mektupların zamanla açıklanmasından anlaşılmaktaydı. Bu durum onlarda gitgide ulusal bilincin oluşmasına yol açtı.

Yahudiler, Çanakkale’de bizimle çarpışan düşmanlara altı yüz gönüllü ile yardım etmişlerdi. 

ÇANAKKALE ZAFERİNİ KAZANAN RUH 

            Çanakkale’den Senegal’e Ümmet Bilinci

         Batılı gazeteci Barlette, ‘bu son haçlı seferiydi’ ifadesini kullanmıştır.

        Batum’dan Şam’dan, Kudüs’ten, Ohri’den Kerkük’ten, Bağdat ve Batum’dan gelen binlerce ümmet-i Muhammed tevhid uğruna can verdi.

        Bu insanlar güçlerini sığınaklardan, dikenli tellerden, elbiselerden, yiyecek tahinlerden değil; Kur’an’dan, Ezan’dan, Kelime-i Tevhid’den, rüku ve secde’den alıyorlardı.

        İngilizler ve Fransızlar tarafından Senegal’den getirilen siyahi Müslümanlar cephelere yerleştirilmişlerdi. Bir sabah vakti karşı siperlerden Ezan seslerini duyan Senegalli askerler, biz Müslümanlarla savaşmaya gelmedik diyerek bulundukları siperlerdeki topları imha edip karşıya, Osmanlı saflarına katıldılar. Çanakkale’de bazen safları Ezan sesleri belirliyordu.

ÇANAKKALE SAVAŞI’NDA BAYRAM MESAJI

 

         Çanakkale Savaşları boyunca, Mehmetçiğin moralini yüksek tutmak, Osmanlı komuta kademesinin en önemli işleviydi. Bu işlevini en iyi şekilde yerine getiren Osmanlı komuta kademesinin en çok vurguladığı noktalardan birisi de bu mücadelenin dini yönüdür. Kolordu emirlerinden tabur emirlerine kadar birçok resmi belgede İslami vurgulara her zaman rastlamak mümkündü. Buna en güzel örneklerden birisi de Yarbay Kazım (Karabekir) Bey’in Çanakkale Savaşı sırasında birliklerine gönderdiği Kurban Bayramı mesajıydı.

Kerevizdere 17 Ekim 1915

Yarın Kurban Bayramıdır. Yüz binlerce muvahhidinin Kâbe-i Muazzama’da dergâh-ı ulûhiyete yöneldiği, rahmet-i ilâhiye kapılarının âlem-i İslam’a açıldığı gündür. İngiliz vahşeti, Fransız denaeti, Rus zulüm ve esareti milyonlarca İslam kardeşimize bu sene Kâbe-i Muzzama’nın yollarını kapadı. Bu melanet elbette gayretullah’a dokunacaktır. Ordu-yı İslam pek yakında Mansur ve muzaffer olacaktır. Gelecek yılın bu günleri, dört yüz milyon ehl-i İslam hür, müstakil ve müttehit, livaü’l-hamd-i Ahmedî altında, Al-i Osman bayrakları sayesinde, müştak ve müftehiri olduğu Beytullah’a kavuşacak, lebbeyk! diye haykıracaktır.

Her evde, her bucakta, tehliller, tekbirlerle kurbanlar kesilirken, biz de Kerevizdere kurbanlarımıza ve şehit kardeşlerimize fatihalar gönderelim. Bizler ya şehitlik ya da gazilik duygusuyla Hakk’a bel bağlayalım Ta ki dinimiz kurtulsun, namusumuz masum kalsın. Nam-ı millet yükselsin.

Vatan ebedi şan ve şeref bulsun.

Bu mübarek gün vesilesiyle zabitan ve efrat arkadaşlarımın gözlerinden öper cümleyi tebrik ederim.

14. Fırka Komutanı

Kaymakam Kazım Karabekir

 

BENİM ŞEHİTLERİMİN RUHU ŞAD OLUR 

         Çanakkale Zaferi Anadolu’da duyulduğunda halk heyecanlanmış, şehitlerine ağlayanlar bu kez sevinç gözyaşları döküyordu. İnançlı halkımız askerlik şubelerine, kışlalara Çanakkale’de askerlere yollanması için torba torba kuruyemiş yığmaya başlamıştı.

Sultan nine de Kastamonu Askerlik şubesine gelmişti. Komutanı görmek için diretmişti. Fakir ve yaşlı bir kadındı. Ancak vakarlı bir hali vardı. Erler saygı gösterip odaya aldılar. Sultan Nine asker selamı vererek masaya yaklaştı: “Askerlerimiz büyük zafer kazanmış, mübarek olsun. Kocam büyük Rus seferine, oğlum Yemen’e gittiydi. Dönünce giyerler diye onlara çoraplar ördüydüm. Dönmediler.”

Torbasından küçük bir bohça çıkardı, masaya koyup özenle açtı. İçinde işlemeli dört çift yün çorap vardı. “Hey kumandan! Bir canım, bir odam, bir de gözüm gibi sakladığım bunlarım var. Bunları sana getirdim Gazi evlatlarıma yolla. Bir kaçının ayağını sıcak tutsa benim şehitlerimin ruhu şad olur.” Asker selamı verdi ve çıktı. Komutan ağlama yeteneğinin kalmadığını sanırdı. Yanıldığını anladı.

SAÇINI SATAN KADINLARIMIZ

Donanma Cemiyeti aracılığı ile halktan yardım istendi.

         Bu istek büyük heyecan uyandırdı. Yeni bir yenilgi onursuzluğu ve acısı yaşamak istemeyen halk harekete geçti. Ortam zaten hazırdı. Heyecan köpürerek, dalga dalga yayıldı.

         Parası olanlar para veriyordu. Birçok kadın mücevherlerini verdi. Elleri dar olanlar ve yoksullar da bu heyecan verici hareketin dışında kalmadılar. Kimi çeyizini armağan etti, kimi kefen parasını bağışladı, kimi dilenip verdi. Öğrenciler yayan yürüdüler, yavan ekmek yediler, küçücük harçlıklarını bu büyük özveriye kattılar.

         Tarihin yazık ki adını kaydetmediği kimsesiz, yoksul bir kadın da unutulmayacak bir kahramanlık yaptı. Beyoğlu berberlerinin peruka (takma saç) yapmak için parasıyla saç aradıklarını duymuştu. Müslüman Türklerde kadınlar genellikle saçlarını kesmez, kesenlere de iyi gözle bakılmazdı. Ama uzun saçından başka varlığı yoktu. Cepheden gelen yaralıları, iniltileri kesilmeyen göçmenleri, caddelerden yenilginin utancı içinde başları eğik geçen namuslu subayları düşündü. O kadar sevdiği saçlarını ağlaya ağlaya dibinden kesti. Rum berbere sattı, aldığı üç kuruşu koşa koşa Donanma Cemiyeti’ne yetiştirdi.

         Olay duyulup yayıldı.

         Birçok kimsesiz kadın, yoksul kız da saçlarını satıp aldıkları parayı Donanma Cemiyeti’ni helal ettiler.

MEKTUP 

Benim Tek kardeşim Mehmet,

         Sen bensiz oralarda ne yapıyorsun? Ne iş tutuyorsun? Haber ver bakalım: oca Nine zahirelerimizi öğüttü mü? Köyün değirmeni işliyor mu? Şimdicik ben kalksam da köye geliversem bir dilim ekmek bulup verebilin mi?  Küçük bınar daştı mı? Daşmadıysa susuzluk çekersiniz vah vah. Bana bak oğlum, şimdicik çocuklar delikanlı yerine geçtiler. Sen de davran, Koca Nine’ne, köyün ihtiyarlarına yardım et. Sana ne virirlerse yapıvir, anladın mı? Sen beş vakit namazını kılıyon mu? Yoksa tembel tembel sokaklarda mı dolaşıyon? Aman Mehmet’im, beş vakit namazını sakın sakın ha terk itmeyesin. Namazını kılmazsan, orucunu tutmazsan Hak Teala hazretleri seni sevmez. Beş sene sonra asker olunca yüzünde nur görülmez. Sonra senin adını bölükte “yüzü şavksız Mehmet” koyarlar.

         Bizim köyün okul hocası, köy hocası olacak adam değildir. Büyük alimdir. Sen beni dinle, neyine lazım hoca efendinin eteğine yapışasın. Sen ondan daha yirmi bin ilim kaparsın. Bizleri sorarsan ah oğlum bilsen cenkte neler, ne babayiğitlikler gösteriyoruz.

Ağabeyin Ömer Onbaşı

ALLAH BİZE YETER 

Rize’li Salih Çavuş, 15. Alay’ın Mehmetçiklerindendi. 28 Nisan’daki son süngü savaşında ağır yaralandı. Gözüne de bir düşman süngüsü girmişti.

Diğer askerler düşmanı geldiği yere kovaladılar. Ve gördüler ki, Salih Çavuş, hep kalbinin üstünde taşıdığı Ana hatırası Kur’an-ı Kerim’i açmış okumaya çalışıyordu. Annesi o Kur’anı Salih’ine verirken, “Bunu hep yanında taşı evladım. Sen Kitap ile ol ki, O da seninle olsun. Nöbetlerinde bana da dua et. Çünkü askerin nöbetteki duası makbuldür”, demişti.

Salih Çavuş bu duygularla anne hatırası Kur’an-ı okumak istiyordu, ama tek gözü de kapanıp rahmet-i rahmana kavuşuyordu.

Arkadaşları, elinden Kur’an-ı aldılar. Salih Çavuş’un okumaya çalıştığı sayfada bir damla kan gördüler. Salih Çavuş’un süngülenmiş gözünden damladığını sandıkları bu bir damla kan, tam da Al-i İmran Suresi’nin 173. ayetinin üzerinde idi.

 Meali şöyleydi:

‘Onlar öyle kimselerdi ki, insanlar onlara, “Düşman size karşı büyük bir kuvvet topladı. Onlardan korkun’ dedikleri zaman, onların imanı ziyadeleşti ve ‘Allah bize yeter. O ne güzel bir vekildir’ dediler.

Gerçekten de bu ayetin tecellisi vardı Mehmetçik’te…

Düşman ne kadar çok gelse, imanları o kadar çok artıyor ve “Allah Allah” diye kükreyerek vatanı savunuyorlardı.

        “Hasbünallahü ve ni’mel- vekil. (Allah bize yeter, O ne güzel bir vekildir.)”

        Ne mutlu vekili ALLAH olana… Ne mutlu “Allah bize yeter!” diyebilenlere.

BEYAZ ÇAMAŞIRLAR

25 Nisan günü saat 15.00. Hücum için son hazırlıklarını yapan 3. Taburu denetlemeye gelen Alay Komutanı Hüseyin Avni Bey şaşırır.

Etrafları öbek öbek beyaz iç çamaşırlarıyla doludur.

Yardımcısına bunun ne anlama geldiğini sorar:

Genç Subay, gözleri dolu dolu cevap verir:

“Komutanım, erler bu taarruzdan sağ çıkma ihtimallerinin olmadığını biliyorlar.

O yüzden de, Rabbimize temiz çamaşırlarla kavuşalım, deyip çamaşırlarını değiştiriyorlar.

57. Alay Komutanı Hüseyin Avni Bey öyleyse der: Biz de değiştirelim.

Alay Komutanı Hüseyin Avni Bey şehit olur. Yerine geçen vekili Ali Hayri şehit olur.

Komuta Alay imamına kadar geçer. O’da şehit olur.

57. Alay’dan kimse kalmaz. Savaştan sonra yapılan madalya töreninde 57. Alay’ın adı okunduğunda öne çıkan kimse olmaz. Geriye kala kala mahzun ve kanlı alay sancağı kalır. Onu da başka bir alaydan bir Mehmetçik getirir ve madalya ona takılır.

BİZ KENDİ CENAZE NAMAZIMIZI KILDIK

Balıkesirli araştırmacı Aydın Ayhan özellikle o yöreye ait çok değerli bilgiler veren mükemmel eseri “Çanakkale… Ah Çanakkale…” de bize birçok gerçek harp hatırası nakleder. Bunların içinde çocukluğunda dinlediği hatıralar da vardır. Şöyle anlatır:

        “Babamın dostlarındandı. Misafir gelirdi. Bağdaş kurmaz, diz çöker öyle otururdu. Harp hatıralarını anlatırdı bize. Çanakkale, Gazze, Kafkas Cephelerini dolaşmış, Sakarya’da, Dumlupınar’da savaşmış, ancak İzmir’in kurtuluşundan sonra köyüne dönebilmişti.”

        Gazi bir gün der ki:

        “Biz kendi cenaze namazımızı kıldık Çanakkale’de”

        Nasıl?  Derler. Nasıl?

        Kitre muharebeleri sırasında bölükler arka siperlerde hücum sıralarını beklemektedir. Ön siperdekiler ileri fırlamış boğuşuyorlar. Yüzbaşı hücum için emir bekliyor. Bütün asker süngü takmış siperden fırlamak için hazır. Sinirler gergin.

         Bütün dudaklar kıpır kıpır… Herkes dualar okuyor, Kelime-i şahadet getiriyor.

        Yüzbaşı sesleniyor askerlerine:

        “… Aslanlarım! Biraz sonra Cenab-ı Rabbül Aleminin huzuruna varacağız. Abdestsiz gitmeyelim. Tüfeklerimizin kabzasına ellerimiz sürüp hep beraber teyemmüm edelim.”

        Eller dolaşır tüfek kabzalarında, teyemmüm edilir…

        Derken yine seslenir Yüzbaşı: “Haydi aslanlarım! Daha hücuma vakit var. Cenaze namazımızı kendimiz kılalım! Kâbe karşımızda!

        Ve bağırır Oflu Ali Çavuş:

“Er kişi niyetine!”

        O hücumda pek az kişi sağ kalmıştır.

        Biz ne diyebilirdik ki Akif dememiş olsaydı… Ah, ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına.

CENAZE NAMAZI KILDIRAN KADINLAR

     Çanakkale’de en fazla şehit veren illerimizden biriside Kastamonu’dur. Kastamonu’nun Güzlük köyüdür.

Cepheye giden kırk kişiden sadece dördü geri gelebilmiştir. Köyde genç kalmadığından ölenlerin cenazelerini de kadınlar kıldırmıştır.

Her türlü tarımsal faaliyetlerini kadınlar yerine getirmiştir. Bu köyden savaşa gidenler 8 ile 18 yıl arasında cepheden cepheye koşmuşlardır. 18 yıl sonra köyüne dönebilen bir gazi köy yolunda karşılaştığı bir hanıma, kimin kızı olduğunu sorar. O da babasının adını söyler.

Anlar ki bu genç hanım, 18 yıl önce bebekken bırakıp gittiği kızıdır.

 

BİLESİN Kİ YOLUN ALLAH’ADIR 

Oğul, Canımdan can, kanımdan kan oğul!

Giderken ardından baktığım oğul, Seni gözledim.

Doğduğundan beri yaptığım gibi, yine seni izledim.

Yüzüne çarparsa yel, yüreğim üşür oğul, Ayağına taş değerse, bağrım yanar oğul, Kıyamadım güle ellemene, dikeni vardır diye.

Ama bugün git oğul, yoluna git.

Şu İslam toprağını gâvur alacaksa, Ezanlar susacaksa,

El kemendini boynuna atacaksa,

Çiğnenecekse şehit atanın mezarı, git oğul git

Bilesin ki Resul önündedir,

Bilesin ki Melekler ardındadır,

Bilesin ki dualarım semadadır.

Bilesin ki yolun Allah’adır.

Düşte gördüm oğul; bize artık vuslat Mahşerden sonrayadır.

 

 

Son Güncelleme (Cumartesi, 19 Mart 2011 10:53)

 

Degerli Yazarimiz ÖMER NACİ YILMAZ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazartesi, 04 Ocak 2010.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün502
Dün1148
Tüm Zamanlar4529290
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 59 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 5235
İçerik : 1505
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?