Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon GÜNÜMÜZDEKİ REKABET; GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ Mİ?!..

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 10
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

      Hız çağı bir yarış pistine benziyor. Zemini ıslak ve kaygan. Mevcut haliyle yarışanlara pek güven vermiyor. Ürkütüyor ve korkutuyor. Sözünü ettiğimiz ve bir yarışa benzettiğimiz pist; hız çağının evreni.Yarınlarına koşup istikbale adım atacak insan bu evrenin içinde barınıyor. Konuk olduğumuz bu evren, eskiye oranla çok daha büyük kalabalıkları  da üzerinde taşıyor. Belki daha fazlasını taşıyabilecek imkanlara da muktedir olduğu ise su götürmez bir gerçek.Aslında yaşadığımız kosmos herkese yetecek biçimde yaradılmıştır. Ama aç gözlü insan/insanlar, çoğunluklarla hep birlikte yaşanacak bir hayatı birlikte paylaşabileceği  bu evreni kimselere kaptırmak istemiyorlar.Ne yazık ki insan soyundan  gelen bazıları bir mele/mütref azınlık kalıp dünyayı hep kendileri yönetmek istiyorlar.Evreni bir azınlık kalarak yönetme istemi ise  bütün zamanlara hasredilmiş bir gelenek olarak sürdürülerek yaşatılmaktadır.Sözünü ettiğimiz yarış pistinin kontrolü de ne yazık ki azınlık olan bu güç sahiplerinin patronajında. Sömürerek kazandıkları dünyanın bütün gelirlerinin çoğunluğu da hep ayni zihniyette olan monopollerin elinde.

       Bu kısa tespitlerimizden sonra bir de insanlığın büyük çoğunluğunun mevcut durumuna bakıldığında nasıl bir darboğaz çıkmazının içinde bulunduğu hiç zorlanmadan görülecek  olduğunu  sanıyorum.

       Dünyada bugün yaşanan toplumsal afetler, krizler, açlık, sefalet, yoksulluk tablosundaki sorunlara baktığımızda hep şu absürdce verilen  cevapla karşılaşırız.”Nüfus artıyor. Nüfus arttıkça işsizlik, açlık, yokluk, yoksulluk ve krizlerde artıyor.” Koca bir yalan edebiyatının, gözümüzün içine bakıla bakıla utanmadan bizlere  anlatıldığına nasıl da tanıklık ediliyoruz değil mi? Ekonomik sorunları , genellikle nufüs artıyor edebiyatını dillendirerek tek sebebe indirgeyerek açıklanmaya çalışılması da abesle iştigal etmekten başka bir iş olmasa gerek.Çünkü bu değerlendirilmeler doğru değil. Bu zokalar her zaman doğruymuş gibi toplumsal çoğunluklara yutturulmaya çalışılıyor.

        İnsanlık; göz bağcılığıyla şaşırtılarak kandırılıyor.Yalanlarla aldatılıyor. Tüketim nesnesi yapılarak sömürülüyor.Haksızca  ve  haksızlıklarla yapılan rekabet oyunlarıyla insanlarla dalga geçilebiliyor.Rekabet niteliğin değil niteliksizliklerin beceriksiz inisiyatifine bilerek terk olunuyor.Adaletsizliklerle uyutuluyor.Toplumsal çoğunluğun kazanımları bile bile rantörlere teslim ediliyor.Vahşi kapitalizmin tuzaklarıyla köleleştiriliyor.

        Vahşi kapitalizm; bilimin ve gelişen teknolojinin imkanlarını daha fazla kazanmak uğruna hoyratça kullanıyor.Gelişen teknolojinin üretim gücünü kullanarak daha az masrafla daha çok gelir elde etmek istiyor.Yüz kişiyle yapacak olduğu işi teknolojiden yararlanarak on kişi ile yapmaya çalışıyor.Tabi daha çok kazanmak için yaptığı bu çalışmayı düz bir mantık çerçevesinde izah edip kimseye bir eleştiri hakkı dahi vermiyor.İşçilik pahalı , maliyetler pahalı deyip gelişmiş teknolojinin gücünü kullanmaya mecbur olduğunu da aynı mantıkla meşruiyet sınırları içinde bir açıklama getirerek kendini aklamaya çalışıyor.Ama aynı kafa ,hayat pahalılığının hesabını da enflasyon kat sayılarını  da bizzat kendisi yükselterek yapıyor.Küresel çapta sömürmekte olduğu ülkeleri bir taraftan istediği gibi borçlandırıyor. Diğer taraftan işine geldiği zaman  sömürdüğü aynı  ülkelerin parasının değerini düşürüp devalüasyonla sömürü oyununu bizzat kendisi yapabiliyor.Kapitalizm, kendisini tekbaşına bir din gibi gördüğünden başta ekonomide, siyasette, eğitimde, yönetimde kendisine bir rakip görmüyor.Gelişme adına yaptığı sözde rekabetlerini de ilk başta bizzat kendisini kazandırarak yapıyor.Şu anda yaşadığımız krizi çıkaranlar daha fazla para kazanmak uğrunda olan kartel kapitalist şeytanlar değil mi?

        Önceki zamanlarda  bir insan çalıştırmak için şartlar şimdiki kadar zor değildi.Sadece bir çokluğun içinden sınavla iyiler seçiliyor, kötüler eleniyordu.Buradaki iyi olabilmenin ölçüsü, çalışma performansıydı.Kim daha iyi çalışırsa o daha verimli addediliyordu.Verimlilik önemli bir kriter sayılıyordu.

        Verimliliğin önemli teşvikçisinin kalite üzerinden yapılacak bir rekabet olduğu gerçeği doğrudur.Çünkü çok hızlı bir rekabet çağında yaşıyoruz.

        Peki bugün rekabetin nitelliği göründüğü gibi midir?

        Yoksa görünen, görüldüğü üzere mi?!.

        Eğer görünen görüldüğü üzereyse bir yanlışa da mahal bırakıyorsa, o zaman görünenin arkasındaki görünmeyen nedir?!.

        Asıl!...  Asıl; asılsa eğer.

        O halde görünen bir yanıltsatma mıdır?

        Bir yanıltsatmaysa o halde görünen nedir?

        Görünen ,bir heyula ile aldatan bir sahtekarlıkmış meğer.

        Ve bunun adına da  rekabet deniyor/diyorsanız.

        Lutfen !  artık kimseyi kandırmaya kalkmayın!.. Çünkü, buna düpedüz mizansenli madrabazlık derler.

        Gerçeği bir yanıltsatma sahteliği ile aldatmak olur şey değil. Hem de insanların gözlerinin içine baka baka yalan söyleyerek değil mi ?

        Bir sınama ve sınav testi için rekabet anlamlı olabilir.Ancak bir rekabet yarışı insanı ve toplumun bütününü kucaklayacak tarzda yapılmalı  ki, hem adil hemde toplumsal çokluğun yararına olabilsin.

        Ama bugünkü rekabet yarışında; önce iyiler arasında kötüler elenecekmiş deniyor.Eleniyorsa elensin.

        Sonunda , sınavı kazanan iyiler başarılı kılınıcak. Bu sonuç normal bir durum rekabet için.

        Amma bu kez de ; daha iyiler arasından iyiler de elenecekmiş .

        Peki, iyilerin elenmesi normal mi?

        Normal değilse, bu da bir rekabet mi sayılacak?

        Anlaşıldı.Peki o halde iyinin ölçüsü nedir/ne olmalıdır.?

        İyilik, verimli olmada önemli bir kriter ve kıstas olmasına karşılık.

        Dahalık mı yoksa dehalık mı isteniyor?

        Bunlar da değilse nedir istenen o zaman?

        En iyilerin arasından bu kez de daha iyiler elenecekmiş . Haydaaa!...

        Bu ne iş!. Nasıl olur!. Olacak şey mi bu?

        Bu söz konusu durum çifte anormallik değilmidir?

        Yani  söz konusu olacak olan daha iyiler ve en iyi enler…öyle mi?

        O zaman bunun adı şimdiye ait gösteriye dönüşmüş bir rekabet oyunu olmaz mı?

        Gösterişe dönüşmüş bir rekabette, adını andığımız rekabetin enleri     mükemmelliyetçilikse, o zaman mükemmelliyetçiliğin enleri ne ?!.

        Pozitif anormallik!... Çokluğun içindeki azlık.

        Buyurgan  , emredici azlık  ve ültra süper azlıklar…

        Rolleri ne? İmaj ve vizyon adına kibir,büyüklenme,büyüklük taslama ve enlerin meydan okuması mı? Bu da ne?

        Dehalığın dehası olma gibi bir övünçle sadece hava atma .

        Yani, iyinin daha iyisi .Yok yok.

        Yani , daha iyinin en iyisi. Yok yok.

        Yani, ultra rekabet  diyorsunuz? Öylemiiii ?

        Bu rekabet insanı/insanlığı yakar be!...İnsanı, insanlıktan çıkarır.İnsanı, insanlığın insan olmayan numuneleri yapar .Görülmüş şey değil . Bu insanın fıtratına açılan bir savaş.

        Ulaşılamayacak, dokunulamayacak, tartışılamayacak, sorgulanamayacak bir rekabet mi bunun adı… nedir açıklansın?

        Sonunda ;

        Demek ki bir misal oldu çıktı insan. Önce bir kobay.Sonra bir maskara oldu.Heyhat!... bu rekabetin adı; insanı insanla yarıştırıp kırdıran.Birbirine düşürten. İnsandan bin post çıkarmaya çalışan. İntiharlara kadar sürükleyen acı sonlarla biten/bitecek bir  rekabet öyle mi? İnsanı insanla yarıştırıp insan zihnini sermaye yapabilen bir rekabet.

        Enlerin her zaman az olduğu evrende

        Ne tuhaf!. Bir rekabetle enler bile yarıştırılıyor.

        Enlerin gösterişi… bir çılgınlık.Yaşananların görünen manzarası, insanı donduran salt bir gösteri.

        Bu durum bir garabet değil mi sizce?

        Normal olan çok. Anladık.Anormal olan az.Bunu da anladık.

        Peki , normal çokluğun içinde olmayan enlerin azlığı , normal  çoklulukların derdine bir deva  ve şifa olabilir mi?

        Normal çokluk varken,o halde , hız çağında gösteriye dönüşmüş bu çılgınlık yarışı ne zaman bitecek?

        Yani,

        Rekabette normalleşme ne zaman başlayacak?

        İnsanların tükendiği zaman mı? Enlerin biteceği zaman mı?

        Enler ve çok olan normal insanların tükendiği ve işe yaramadığı o zaman.

        İşte o zaman, belki çok geç olacak.

        Çünkü denek insan kalmayacak.

        Lutfen !. bu rekabet çılgınlığına son verelim.

        İnsanları delirtmeden… İnsanlar delirmeden…

        Rekabet, bir öndeki rakibini bir anlamda yeme/ tüketme ise o zaman en son kim tükenecek/ tüketilecek?       

        İyiler ve kötüler. Çalışkanlar ve tenbeller bir topluluğun içinde her zaman var olur/olacaktır.Bir toplumda herkes EN düzeyine getirilmeye çalışılırsa ; kim kime bir iş yaptıracak?.Aksine herkes geri zekalı tenbel addedilir , ötenelirse o zaman da hayatta kaostan başka ne kalır?.Hayat bir denge üzerine tasarlanmış ve kurulmuş.İnsanın/insanlığın fıtratıyla oynanırsa mevcut dengeler bozulmaz mı? Sözü edilen dengeler bir kere bozulursa bu durumu bir ayar yapmak da neredeyse mümkün görünmemektedir.Bu konuyu hepimizin yaşadığı bir örnekle izah etmeye çalışalım.Enlerin zekasından yararlanıp daha fazla para kazanmak için teknolojinin gücünü acımasız ve hoyratça kullanıp atmosferi kirleten, ozon tabakasını delen ve buzulları eritecek konuma getiren , hayatın yaşam dengelerini bozan kapitalist cellatlar kendilerinin de içinde bulundukları bu güzelim dünyayı kirleterek katlettiler/katlettirdiler.Yaşadığımız hayatı tabir yerinde olacaksa bir dar ağacına gönderdiler.Dünyadaki hayatı dengelerini bozdular.Şimdi ise kara kara düşünüp kyoto protokolu anlaşmalarıyla dünyanın dengelerini yeniden ayar etmeye bu olmazsa da hiç değilse biraz nefes alabilecek konumda olmasını sağlamak istiyorlar. Geç de olsa koruma tedbirlerini  temin etemeye çalışıyorlar.Dünyayı daha fazla kitletmemek için yasalar çıkarılıyor.2010 yılı sonuna kadar her ülke bu yasalara uymaya zorunlu kılınıyor. Her ülkeye atmosferi kirletme oranına göre büyük paralarla cezalar kesilebiliyor.Aslında bu dünya,herkese de yeter gerçekçi mantığıyla hareket edilseydi bütün bu olanlar yaşanmazdı/yaşanmayacaktı.Herkese iş, aş,eğitim ve özgürce yaşama hakkı bir sağlanabilse işte o zaman dünyada yaşayan bütün toplumların yaşama katmanlarında hayatın içinde var olan bütün insanların yüzleri gülecektir.Böylelikle ontolojik dengeler yerinde kullanılmış olarak yerine oturacaktır.Ontolojik dengelerle, basit çıkarlar uğruna oynamak demek insanın/insanlığın hayatıyla oynamak demektir.

        Modern zaman içinde toplum halinde yaşarken rekabeti de insana yakışır biçimde ona değer vererek yapmak gerek. Burada en önemli olan konu insandır.Bir toplumsal varlık olan her insandan  nasıl ve ne kadar yararlanılıp yararlanılmayacağıdır söz konusu olan.Bu kriter sağ duyunun kriteridir. Kapitalizmin değil.

        Hız çağında yapılan rekabet için başta kapitalist sistem üzerinden bir hususa daha önemle dikkat çekmek istiyorum.Kapitalizm, gerçekte insana değer vermeyen yegane sistemlerden biri.Kapitalist sistemin yegane  varlık amacı; “Güçlüler, güçsüzleri sömürsün,ezsin. Yeter ki ben ayakta kalayım.Küçük işletmeleri yok edip, güçlü ve büyük  olarak yalnız ben ayakta kalayım.Dünyaya ben hükmedeyim.” gibi yanlış bir mantığa göre kuruludur. Bu yanlış felsefesinin icrası için de her tür gayri meşru yol denenebiliyor.İki yüzlülükler yapılabiliyor.Büyüklükler taslanabiliyor.  Bir türlü tatmin olmayan aç gözlülükler doyuralamıyor. Bir dünya egemenliğinin tek gücünün kendisi olduğunu haykıran kapitalistler bu sahte gerçeğini her zaman ve zeminde dillendirebiliyor. “Tarihin sonu” tezinin ne olduğunu  ortaya atan  ünlü düşünür ve sosyal teorisyen olan FUKUYAMA ya bile insanlığın geldiği en son aşamanın ancak kapitalizm olduğunu söyletmeyi dahi icbar edebiliyor.

        Egemenliği içinde insan emeğini azaltıp ve insanı çalışma hayatından devre dışı bırakıp az insan gücüyle masrafsız, çok daha fazla üretim yapacak robot teknolojiler kullandırabilmek için IQ’ sü çok yüksek enlerin zekalarından yararlanmasını da biliyor.

        Kapitalizm; insana değer vermiyor. İnsanı  araçsal olarak kullanıp bir “Teknoloji kölesi”  ya da “Tüketim kölesi” yaparak sürüleştirme stratejisine adım adım yaklaşmak için bir yol izliyor.Dünyadaki geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeleri de “Kartel şirket lobileri” ile siyaseten çok daha rahat yönetebiliyor. Ayakta durmak için de her tür gayrı meşru rezilliği de göze alabiliyor.

        Dünyada yapılan ne kadar rekabet yarışı varsa bu yarışlar bir nitelliğin üzerinden yapılmıyor.Görüntüde rekabet, niteliğin üzerinden yapılıyor gözüksede arka planda görünmeyen yüzün üzerinde , akla hayale bile sığmayacak kötülük dolu sömürü planları da uygulamayı bekliyor.

        Bugün dünya karteli kapitalistler, küresel imparatorluklarına egemenlik inisiyatifi kurabilme adına gerek ticarette, eğitimde ve yönetimde dürüst ve samimi değiller.Ticarette, insanlığı sömürme, yönetimde, “Demokrasi” oyunu ile aldatma, eğitimde, insanı kobay olarak kullanıp canı çıkıncaya kadar ölümüne kadar bir ekürü atı gibi yarıştırıp bu eylemiyle insanlıkla alay etmeye çalışıyorlar. Söz konusu acı ve sefil durumun ne kadar farkındayız.Bir düşünelim bakalım.Düşünelim ki çareler eyleme geçsin.Eyleme geçecek her çare fıtratın ve merhametin gücünü, vicdanın sesini duyursun ki hak ve hakikatin kontrolu hayata egemen olsun ve yer yüzünde yaşayanların yüzü gülsün.

        Son olarak ülkemizde eğitim üzerinden yapılan rekabete dikkat çekerek yazıyı noktalıyalım.Eğitim sistemimiz 1926 dan itibaren bir çok ülkeden aldığı eğitim modellerini sırasıyla uygulayarak günümüze kadar gelindi. Ancak eğitim sistemimizin sorunları hiç bitmedi. Biteceğe de benzemiyor.Köklü tadilatlar yapılmassa ve günün koşullarına göre dünyadaki gelişmeleri dikkate alıp daha köklü değişimlere gidilmesse eğitim kurumlarındaki sıkıntılar devam edeceğe benziyor.Her yıl toplanılan milli eğitim şuralarında her ne kadar  kısmi değişim kararları alınıyorsa da eğitimin kalitesini önceleyen köklü çareler  bir türlü bulunamıyor.

       Okullar açılıyor ama mezun olan öğrencilere bir isdihdam sağlanamıyor.İlk öğretimden başlayarak ünüversiteyi bitirinceye kadar üç veya dört ciddi sınavdan geçildikten sonra üniversite bitiriliyor.Ancak engeller hiç bitmiyor. KPSS engeli!... ve sonu(S) harfiyle biten bütün engeller bir türlü bitmiyor.Engeller, ölçü sınırı dahi belli olmayan güya bir rekabet yarışı içinde sürekli olarak bir kısır döngü içinde tutuluyor.Ama çözüme doğru  ve kesin bir çare bulunamıyor.Her yıl aynı sorun sürgit devam ediyor. Üstelik rekabet çigisindeki rakipleri daha da çoğaltarak.Bir yandan ülkede 2010 yılı rakamlarına göre 3,700,000 işsizler ordusu  artarken diğer yandan KPSS  engeline takılan pedagojik formasyonunu da tamamlamış öğretmenler ordusu beşbinlere dayanıp eğitim kurumlarımızın önünde görev alabilmek için bekliyor ya da bekletiliyor.Kuyruklar artıyor. Kuyrukta bulunan sıradikilere bir türlü görev verilemiyor.Ucuz ve günübirlik siyasetlerle günü kurtarmak için habire sınav engeli konuyor.Bu engellerle, çocuklarımızın istikballerine kast ediliyor. Kısaca her yıl artan sayılarla diplomalılar ordusu çoğalıyor.Okumuşu çoğaltma oranında artış var, ödül de var  ama okumuşa bir iş verme oranında ne yazık bir gayret yok. Çare ve çareler ise buz dolabında bekletiliyor!.Neredeyse hiç dokunulmuyor.

        Ünüversiteleri bitiren çocuklarımız , onca sınavı onca engeli aşarak mezun olmalarına karşın KPSS engeline takılıp yoksa yeteneksiz mi oldular?!. Sınavlarda orantısız düzenlemeler yapılıyorsa bu çocukların suçu ne? Ünüversiteyi bitiren bir sosyal bölüm mezunu, y.dil mezunu bir öğrenciyi örnek alalılım. Bu öğrencilere bir rekabet yarışı yapılacaksa öncelikle kendi alanlarındaki branş sahipleriyle bir sınav niçin yaptırılmıyor?. Sosyal bilimlerden mezun olmuş bu öğrenciler ünüversiteyi bitirdiklerinde matematik dersinden yıllarca uzak kaldıktan sonra kendi sosyal bölümün proğramında matematik dersinin izine bile rastlanmazken niye bu engel konuyor?. Aynı şekilde matematik bölümü öğrencisine konunun tersinden bakıldığunda sosyal bilimlerden soru sorulması da absürd değil mi?Bütün bu sınavlar bir rekabet için mi?Güldürmeyin insanı.Bir önerim olacak; bir de sınavlarda soruları soranları da bir sınava tabi tutun bakalım ne olacak o rekabeti yaptıranların vaziyeti?Bir deneyin bakalım ne olacak bu memleketin hali?!!!.

        Neticede, olan, ünüversiteden mezun olana, anne ve babaların yaptıkları masrafa ve devletin yaptığı masrafa yazık oluyor.Sorun kat kat birikiyor. Çözüm hiç birikmiyor!...

        Hız çağında bir yandan kazanımlar elde eden modern insan bir yandan da haksız ve adil olmayan anlamsız bir rekabet yarışına tabi tutulmasın. Rekabet, kendi alanlardakilerle ve eşit seviyedeki dengelere göre odaklanarak yapılmalıdır.

        Sorunlarımızı tesbit edelim.Sorunlarımızın artmasında ısrar etmeyelim.Sorunlarımızı ihmal etmeyip behemal  çözelim.

        Hız çağındaki rekabetin nitelliği göründüğü gibi değilse,o zaman  da çözerek gerçeği görünür kılalım.

 

 

Degerli Yazarimiz NACİ CEPE Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazar, 06 Aralık 2009.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün2850
Dün2795
Tüm Zamanlar4207341
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 34 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2193
İçerik : 1497
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?