Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon KAYITSIZ KALMAK

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 11
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

                                                                                  “Hiç kimse görmek istemeyen

                                                              kadar kör değildir.” İbn-i Sina  

 

 

              İnsan ile ilgili bir şey hakkında tam bir malumata sahip değilsek eğer o zaman başka insanların tutumlarına  bakarız. O insanları  mimiklerine kadar inceler ve her şeyin yolunda olduğuna dair bir kanaat oluşturabiliyorsak şayet işte o zaman, kayıtsız kalarak rahatlar ve yolumuza devam edebiliriz.

         Salt kayıtsızlık; bir vurdumduymazlık ve ilgisizlik hastalığı sanki. Önemli olan bir şeyi , önemsiz hale getirmek yani. Her hangi bir sosyal olayın içinde bulunuyorsak, o  olayın çözümüne katkı sağlayacağımız yerde “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın”kayıtsız kalma mantığıyla sorumsuzca oradan hemen sıvışmaya kalkışırız.

         Bazen yaşadığımız onca önemli olayların nedenini hiç araştırmadan kayıtsız kalıp o, olayın  sebebine bile bakmadan hemen oracıkta bir bahane uydurarak kolaycılığı seçerek oradan uzaklaşmak isteriz. Toplumsal sorumluluklardan kaçmak sanki çok önemli  bir şeymiş gibi kendimizi aldatırız hep. Modern zamanlarda daha sıkça yaşanılan ve müzmin hale gelmiş rahat bir duruşumuz var. Bireyciliğin hükümranlığı altında da açıkça ilan edilmiş kaygısız bencillikler yaşanılır hep.Adeta sorumluluklara meydan okurcasına…

          Kayıtsızlık; inanılan bir doğruyu yaşamaktan şuursuzca ve sorumsuzca bir kaçış adeta.

          Yardım isteyen bir çığlığı duymamak, duyamamak gibi bir şey. Yanıbaşımızdaki komşumuz olan bir insanımızın başına gelen güç bir olayın yaşanması durumunda bigane kalmak nasıl bir davaranışsa. Sesini duymamazlıktan gelip ona yardım için koşmaya kalkışma yerine kayıtsız kalmamız, duyarsız ve vahşi bencilliğimiz olmaz mı?

           Günümüz insanı, ahlaki bakımdan kadim gelenekteki insandan daha ucuz daha duyarsız ve daha çok kayıtsızlık içinde yaşıyor. Özellikle büyük kent yaşamında  çok katlı görkemli yapılar içinde biraz da bireyci yalnızlaşmayı empoze eden bir yaşam biçiminin tam merkezinde ikamet ediyor.Bir bilge mimarımızın tanımladığı gibi” cehennem kutuları” içinde ömür örseliyoruz. Birbirimizi dahi tanımadan, dokunmadan hatta selam bile vermeden iletişimsizliği dayatan bir kayıtsızlık örneği içinde,sorumsuzca sözde birarada yaşayabiliyoruz. Sorumluluğu bir ödev edinircesine kısa sürecek bir hayatı yaşamamız gerekiyorken. Hazlarımızın önünde apansız bir hızla varış noktası belli bile olmayan yaşantı biçimlerini tercih ediyoruz. Hayatı yaşamayı erdemlice değil bilakis yaşantı tarzlarını öncelliyerek hıza ve hazlarımıza göre düzenliyoruz kendimizi.

           Büyük kentlerde yaşayan insanlar, yanı başında acı çeken ve zulme uğrayanları işitmekte bile zorlanıyorlar artık.

           Gözümüzün önünde cerayan eden suçlara karşı herhangi bir kötülüğü elimizle, dilimizle hatta kalbimizle buğz edebilmenin cesaretini dahi gösteremiyoruz. Neden yardım etmekten imtina ediyoruz? Neden bir kötülüğü savmak ya da ortadan kaldırmak için bir müştereklik teessüz edemiyor ve olayların karşısında sadece  bir seyirci olarak bigane kalıyoruz? Neden cesaretimizi toplayıp ciddi bir eyleme geçemiyoruz? Niçin korkuyoruz? Neden korkuyoruz? Neden, risk almaktan, sorumluluk üslenmekten uzaklaştırıyoruz kendimizi ? İnsan olmanın gayesi, insanlığa iyilik etmek değil midir? İnsan olarak nasıl bir sosyal varlığız? Nasıl oldu da diyergamlık melekelerimizin mütekabiliyetini sürdüremez olduk.

           Sırf  rahatımız bozulmasın, durduk yerde başımızı bir belaya sokmayalım diye diye olaylar artarak büyüyor. Büyük kentlerin nüfüzu arttıkça  sosyal olayların boyutu da bir o kadar çoğalıyor.Büyük kentlerde nüfüz çoğaldıkça, ekonomik kriz, işsizlik günlük hayata darbe vurdukça toplumsal yapıda hiç istenmeyen adi olaylarla yüz yüze gelinmesi kaçınılmaz bir hal alıyor.

              

            Sokaklar, kötülüklere düşkün her bir insanın yaşama adresi olabiliyor. Hırsızlık, fuhuş, uyuşturucu kullanımı, gasp, irtikap vb. sayısız adi suçlar  gün geçtikçe sefaletin dosyasına eklenirken bir yandan da nasıl çilgınca lüks ve safahat sürebilirmin hesabını yapıp rüşvet, iltimas, nepotik ilişkiler, ve haksız yere nasıl kazanç sağlarım diye hesap yapanların sayılarının da hiç küçümsenmeyecek oranlarda arttığı da gözlemlenebiliyor.

            Büyük kentlerde bir yandan yoksulluğun, işsizliğin neden olduğu istenmeyen olaylar vuku bulurken bir yandan da ahlaken zayıf insanların karşılanmaz lüks tüketim istekleri onları nasıl bir ahlaki sefalete(Fuhuş gibi) sürüklendiklerini günlük adi suç dosyalarında toplandığını da görmek o kadar zor değil.

          

            Bu gün özellikle metropolitan kentlerde her sokak, her mahallede ya da toplu konutların yoğun olduğu sitelerde fuhuşun alenen yapıldığını artık nasıl sıradan bir vaka haline dönüştüğünü görmek de pek ala mümkün. Devlet her vaka başına bir polis dikemeyeceğine göre toplumun temellerini yerinden sarsacak bir ahlaksızlığa göz yummak ve duyarsız  kalmak hangi iflas etmiş vicdanın işi olabilir. Ama maalesef başımıza bir şey gelmesin diye bir önlem alamama korkusunu yaşıyoruz hep. Vurdum duymaz tavırlarımızla toplumumuzu nasıl kökten çürümesine göz yumar hale gelmiş bulunuyoruz.Nasıl bir kayıtsızlık örnekliğinin yaşanılmasına müsaade ediyoruz?

            Bir sosyal olayın çözümüne yardım etmenin bize bedeli ne kadar ağır olursa olsun en ufacık bir tereddüt içinde olmamalıyız. Aksi takdirde kendimizi,ailemizi, mahallemize ve yaşadığımız toplumun ahlaken çürümesine ve çöküşüne göz göre göre seyirci kalabiliriz. Postmodern seküler yaşam biçimini dayatan kötülük hareketlerine karşı önlemler, felaketler gelmeden önce alınmalı.Elimizi taşın altına koyabilecek risklerden de kaçınmamalıyız. İyilik eylemlerimizi demadem sürdürebilmeliyiz.

            Toplumun temelini sarsacak olaylar salt yasalarla ve polisiye tedbirlerlerin alınması ile pek  mümkün olmasa gerek.

            O halde değerlerimize ve ahlakımıza yönelik yok edici tüm saldırı tuzaklarına karşı öncelikle duyarlılığımızı en hassas tutumumuzla göstermeli. Hiçliğin ve yok olmanın ortamlarına sürüklenmemek için hepliğin ve bir olmanın sorumluluğuyla ahlakımıza ve değerlerimize sahip çıkmanın kararlılığını behemal göstermeliyiz. Edeble bezenmiş sessiz bir ahlaki  ayaklanma insanca yaşama ilkeleriyle beraber toplumsal şiarımız olmalı ki  abad olalım.

         
              “Ahlakın olmadığı yerde kanun bir şey yapamaz.”
  Napolyon

 

                                                                                        Naci CEPE- İZMİR

Son Güncelleme (Cumartesi, 22 Ekim 2011 09:46)

 

Degerli Yazarimiz NACİ CEPE Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazar, 06 Aralık 2009.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün2866
Dün2795
Tüm Zamanlar4207357
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 60 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2193
İçerik : 1497
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?