• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon BABAMI ÖLDÜRDÜM

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 23
ZayıfEn iyi 
HİKAYELER - Seçme Hikâyeler

.

Boyumun yüksekliğindeki mezarlık duvarı kenarından eski anılarımı izleyerek yürüyorum. Uzaktan mezarlık kapısının değiştiğini fark ettim. Biraz sonra yenilenmiş mezarlık kapısını gıcırdatarak açacağım. Kim bilir belki şimdi gıcırdamıyordur. Gençliğimizde geceleri sinemaya kaçıp eve geri dönerken, kısa yol diye geçtiğim bahçeler ev olmuş. Artık eski yeşillikler yok. Her yer asfaltların siyah rengiyle, binaların kırmızı kiremitleriyle dolmuş. Kuş sesleri, dodan arılarının vızıltıları da yok. Gecenin birinde, ikisinde, hiç korkmadan mezarlığın içinden geçip eve gittiğim aklıma geldi. Şaşırdım. Nasılda korkusuzmuşum. Hâlbuki şimdi güpegündüz mezarlık içime gizli bir korku salıyor. Şuradaki gediği örmüşler. Eskiden duvarın burasında gedik vardı. Kestirme olsun diye üstünden atlar geçerdik.

 

Tepemdeki güneş, ikindi devrilmesine doğru yaklaşıyor. Ben doğuya doğru yürüdüğüm için, gölgem benden önde gidiyor. Gökyüzü pırıl pırıl parlıyor. Havada bulut yok. Çok sıcak değil. İnsanı yakmıyor. Zaten memleketimin güneşi insanı fazla yakmaz. Her zaman dikkatimi çeken bir şey var. Sanki bizim memleketin güneşi daha parlak, gökyüzü daha aydınlık, hava daha temiz. Birçok yere gittim. Bana diğer memleketlerin güneşleri, havası, gökyüzü her zaman puslu gelmiştir. Belki bencillik yapıyorum. Memleketim diye kayırıyorum. Bana öyle geliyor işte. Ne zaman memleketin dışına çıkıp dönmüşsem hep aynı duyguları yaşadım. Şimdi de aynı duygular içindeyim. Bizim güneş daha parlak. Gökyüzü daha temiz ve aydınlık. Hava da hiçbir pus yok. Ne nem buharı, ne de toz pusu… Her adımım bana bir şeyler hatırlatıyor. Hayret buraları bir daha görür müydüm? Bir daha görmek hiç aklıma gelmezdi. Hele memlekete bir daha uğrayacağımı hiç düşünmemiştim. Ayrılışımın üzerinden çok yıl geçti. Artık başka yerlerde kurduğum dünya bana yetiyordu. Fakat buraya gelince sanki geçmişim beni sarıp sarmaladı. Bende her taşın, her ağacın anıları vardı. Şimdi ne kadarı kaldı bilmiyorum. Mezarlıktaki çoğu mezarları biliyordum. Otuz yıl içinde gömülenler hariç elbet. Bir taraftan nostaljik duygular, diğer taraftan mezarlığı ziyaret etmeme neden olan şartlar içinde, bin bir çeşit düşünceye dalarak mezarlık kapısına geldim.

 

Mezarlık kapısını değiştirirken iyice büyütmüşler. Eskiden küçük ve tek kanattı. Şimdi hem çok geniş, hem de iki kanatlı. Kapıdan arabalar rahatça geçebilir. Eski taşlık yol da, mükemmel hale getirilmiş. Ama asfalt değil. Her zaman gıcık olduğum yeşil renkle kapıyı boyamışlar. Nereden uydurulmuş, kim uydurmuş, bu yeşil rengi bilmem. Herhangi bir din simgesi içinde, hemen bir yeşil renk var. Sanki yeşil renk kutsanmış gibi. Türbelerin yeşili, camilerin yeşili, mezarlık kapılarının yeşili ve daha nicesi… Doğrusu beni boğuyor. Allah’ın yarattığı renkler içinde ne güzel renkler var. Dengeli bir şekilde hepsini kullanmak varken niye illa ki yeşil.

 

— Bismillah…

 

Kapıdan içeriye giriyorum. Çocukluğumun, delikanlılığımın geçtiği mezarlıktayım. Babamın cenazesine yetişememiştim. Uzun yıllar memleketimden uzaktayım. Ülkemden başka yerlerde kendime hayat kurmak zorunda kalmıştım. Babam öldüğünde yurt dışındaydım. Ölüm haberini aldığımda, cenazeye yetişmem, kaldırılırken bulunmam mümkün değildi. Ölümü üzerinden bir buçuk ay geçmişti. Henüz ben yeni gelebilmiştim. Dünyanın hırgürü içinde meşguldüm.

 

Çocuklarım hiç tanımadıkları, görmedikleri, sadece elimde kalan eski bir fotoğraftan tanıdıkları dedelerinin mezarına gelmek istiyorlardı. Babaanneleri de ölmüştü. Nedense o zaman ne ben, ne de çocuklarım ziyaret etmeyi düşünmemiştik. Hâlbuki babam ölünce, sanki son bir görev gibi, hem annemin, hem babamın mezarını ziyaret etmek gereği doğmuştu. Çocuklar “baba bizde gelelim, dedemizin, nenemizin mezarını ziyaret edelim” dedilerse de, ben hayır dedim. Bu sefer ben yalnız gideceğim. Çocukların amacı, dedelerinin evine gidip, ondan kalan hatıraları dinlemek istiyorlardı. Amca, hala ve diğer akrabalarıyla tanışmak istiyorlardı. Uzun yıllar, amcasız, halasız, kısaca baba tarafından akrabasız yaşamanın ezikliğini gidermek istiyorlardı. Onları anlıyordum. Ben dedelerinden pek söz etmezdim. Sadece dedelerinden değil, akrabalarımdan da hiç söz etmezdim. Sanki onlara aile soyumuzun baba tarafı eksikti. Soy ismimi değiştirmedim. Ailesiyle ipini koparanların çoğu soy isimlerini değiştiriyorlardı. Ben öyle yapmadım. Kalsın soy ismim dedim. Eşim gelmeyi istememişti. Gelinleri olarak kabul etmedikleri için onları annesi ve babası gibi görmüyordu. Ona hak veriyordum. Üzerinde de durmuyordum. Eşimin ailesi, aile olarak fazlasıyla sahip çıkmışlardı. Hiç olmazsa ailemin bir kökü sağlamdı.

 

Uzun yıllar önce evlendiğim eşimi kabul etmeyip evden kovulduğumdan beri, ne onlar aradı, ne ben aradım. Kendime kurduğum babasız, annesiz, ailesiz hayatımın derin çizgileri altında, mezarlıkta yürürken sadece çocukluğumu hatırlıyorum. Sanki hayat, bir şekilde durmuş, şimdi yeniden canlanmıştı. Arada bir kardeşimin biri arıyordu. Beni çok severdi. Ben de onu bazen arardım. O ne kadar arayı bulmak istediyse de, mümkün olmamıştı.

 

Çocukluğumun hemen her günü bu mezarlık içinde geçmişti. Dudundan bolca yediğim ağacını gördüm. A... bunu kesmemişler. Hâlbuki mezarlık çırılçıplaktı. Çocukluğumda böyle miydi? Tıpkı girilmez sıkı ormanlık gibiydi. Hani korku filmleri vardır. Koyu karanlıklar içinde ıssız bir mezarlık. Karanlık ağaçlarla dolu… Bizim mezarlıkta böyleydi. İçinde, badem, kiraz, dut, erik, armut, elma, çam, pelit ağaçları vardı. Neredeyse her biri yüzyılı aşkındı. Nedense çok bakımsızdı. İnsanların çoğu gece mezarlığın içine giremezdi. Mezarlık korkusu herkesi sarmıştı. Ama ben ve bazı çocuklar hiç korkmazdık. Bu korkusuzluk işimize de yarardı. Zira korkusuzlar çetesi olarak, mezarlığın meyveleri bize aitti.

 

Evimiz mezarlığın kenarında, ön kapısı yola bakıyor, arka pencereleri mezarlığa bakıyordu. Benim odam iki evin arasındaki boşluğa yapılmış, küçücük biçimsiz bir odaydı. Penceresi mezarlığa bakar. Kapısı evin avlusuna açılırdı. Pencereye sıkı, sağlam, ince gözenekleri olan bir tel örgü geçirmiştim. Pencerem kış günleri bile sürekli açıktı. Bahar, yaz ve sonbahar günleri hiç kapanmazdı. Mezarlıktan gelecek, böcek, sinek, yılan, çıyanlara karşı tel örgü işe yarıyordu. Bahar günleri, mezarlıkta çoğu mor renkli türlü renkte zambaklar açardı. Ağaçların arasında zambaklar müthiş görünürdü.  

 

Aha.. İşte küçükken çarpıp ayağımı yaraladığım taş hala duruyor. Hafifçe güldüm. Çocukluk arkadaşım Yusuf ile mezarlıktan hiç çıkmazdık. Mezarlık batıya doğru yükselerek giderdi. Memleketim de zaten düz araziye sahip değil. Doğudan batıya doğru yükselen yapıya sahipti. Mezarlığın batı yakasında okulumuz vardı. Okula hep mezarlıktan gelir giderdik. Oyunlarımızı mezarlıkta oynardık. Mezarlık Yusuf’la ikimizin sığınağıydı. Otları üstünden birbirine bağlar, alt kısmında tünel gibi ev yapardık. Ne yılan, ne akrep, ne böcek korkusu vardı. Hâlbuki hemen her hafta bir yılan, akrep görür. Ayda ise bir iki yılan öldürürdük. Her tarafta türlü böcekler cirit atardı. Eşek arıları, onların büyüğü dodan arıları boldu. Ama bal arası yoktu. Bal arıları olsaydı herhalde yaptıkları balları bizden başka yiyen olmazdı.

 

 Yaşadıklarımı andıkça, ne korkusuzmuşuz diyordum. Veya ne manyakmışız. Çoğu çocuğun giremediği mezarlık bizim için içinden çıkılmaz bir hazineydi. Derslerimizi bile orada yapardık.

 

Memlekete geldiğimde, görüştüğümüz kardeşimin tarifiyle, babamın yeni evine gelmiştim. Kardeşlerimin çoğunu tanımadım. Yeğenlerimden hiç birini tanımıyordum. Onlarda beni tanımıyorlardı. Öyle bir kopuş yaşamıştım ki, sanki bir yok oluşu, bir ölümü yaşamıştık. Yeğenlerim için belki de, bir zamanlar ölmüş amcaları, dayıları, hortlamış gelmişti. Belki birçoğu, benim gibi bir amcalarının, dayılarının olduğunu bilmiyorlardı. Kardeşlerim dâhil uzun süre birbirimizin yüzüne yabancılarmış gibi baktık. Usulen sarılmalar ve yeğenlerin el öpüşlerinden sonra başıma gelen garip olaylara da gülüyordum. Çünkü kardeşim diye damada, gelinlere de sarılmıştım. Yani bazı damatları erkek kardeşim, bazı gelinleri de kız kardeşim zannetmiştim. Yani pes dedirtecek olayları yaşayacağımı hiç düşünmemiştim. Keşke, daha önceden son fotoğraflarını isimleriyle birlikte isteseydim. Bereket, konu komşu, dost akraba yoktu. Sadece bir aile görüşmesiydi. Biliyorum, insanlar çoğaldıkça benim pot kırışlarımda çoğalacaktı.

 

Kardeşlerim “babamızı eski evin oradaki mezarlığa defnettik” deyince beni bir heyecan kaplamıştı. Otuz yıl sonra, çocukluğumun, gençliğimin geçtiği yerleri görecektim. Onun için arabamı almadan, yeni evden eski evin oradaki mezarlığa yürüyerek gelmiştim. Sokakların çoğu değişmişti. Okuduğum okul yıkılmış. Yerine yeni bir okul yapılmıştı. Okulun yanındaki cami duruyordu. Uzaktan evimizin çatısını gördüm. Hayret aynı duruyordu. Babam evi satarak şehrin içinden yeni ev almış. Kenar mahalle yerine, şehrin ortasında yaşamışlar. Annem ise babamdan yıllar önce ölmüş.

 

Annemin ölümünü zamanında bana haber vermediler. Verselerdi gelir miydim bilmiyorum. Büyük bir aile faciasının kurbanı olarak görüyordum kendimi. Diğer taraftan önceki yıllar çok görüşmek istesem de kabul etmemişlerdi. Ne olacaktı yani? İstemedikleri bir kızla evlendim diye insan bu kadar kinlenir miydi?

 

Aslında babamın cenazesine gelmek istemediğim için ağırdan almıştım. Sanki gelirsem, bütün dost, akraba, arkadaş, “ulan yıllar önce gelmedin de şimdi mi geliyorsun” diyeceklerinden korkmuştum. Birçokları benim miras için geldiğimi düşünebilirlerdi. Hâlbuki ben, aklımda, muhakememde, hayalimde, hayatımda, babamın, ailemin bütün mirasını ret etmiştim. Onlardan hiçbir şey istemiyordum.

 

Ağaçlarının çoğu kesilmiş mezarlıkta, babamın tarif edilen mezarına doğru yürürken, çocukluğumdan tanıdık mezarlara rastlıyordum. Mermerden yapılmış, duvarlarla çevrilmiş, aile, kişisel mezarlara. Fotoğraflı olanlarının birçoğunun fotoğrafları kırılmış, silinmiş, kaybolmuştu. Aile mezarlarının bazıları ise, ben yokken doldurulmuştu.

 

Kardeşim, ağabey seni ben götüreyim istersen demişti. Ben “hayır” biraz hasret gidermek istiyorum. Yıllarca uzak kaldığım memleketimi, sokaklarını, mahallemi, anılarımı tazelemek istiyorum.

 

Bana, ailesiz, anasız, babasız hayat kurduran çocukluk, gençlik hayatımın, temellerinin ne olduğunu görmek istiyordum. Yirmi dört yaşında temelsiz kalan bir insan olarak, temelleri kaybolmuşluğun acısıyla yüzleşmek istiyordum.

 

İçimdeki sızı, yirmi dört yılımı hayatımın sayfalarından yırtıp atmanın yangısıydı. İşte annem ölmüş. Babam ölmüş. Benden küçük kardeşim ölmüş. Benden sonra bir kardeş edinmişim. Bütün bunlardan uzak, bilgisiz yaşamanın koşullarını, sınırlarını, açmazlarını yaşadığım anılara dönmemin nedeni ne olabilirdi? Tam bilmiyorum. Belki, kendimi haklı çıkarmak… Belki geçmişimle hesaplaşmak… Belki de, yan yana yatan anne ve babamdan, onlar konuşamadan, itiraz edemeden hesap sormaktı. Yıllarca içimde büyüttüğüm, beni kahreden düşüncelerimi, dilimin ucuna gelerek yutkunduğum sözlerimi, özgürce haykırmaktı. Belki onun için, mezarlığa gelirken yanımda hiç kimseyi istememiştim.

 

Annem, babam için ağlamayı unutalı yıllar olmuştu. Kalbimin derinliğinde annelik, babalık duygularımı, kardeşlik duygularımı aradım. Sanki çıkarcı, acımasız bir şekilde, kalbimden onları söküp atmıştım. Arada bir beni arayan, kısa görüşmelerle seslerini duyduğum kardeşlerime ait sevgi bile yoktu içimde. Kansız, vefasız, ucube bir insan olup çıkmıştım. Aklımın bir köşesi, kalbimin derinliklerinde yatan bir his, düşüncelerimin arka planındaki bir yargı, bütün bunların kabahatlisi babamdı.

 

Ailemden kovulduktan sonra, yaşadığım ve yerleştiğim yerlerde edindiğim arkadaşlarımdan bazılarına duygularımı anlattığımda, hemen hepsi beni suçlamışlardı. Sen küçüksün, onlar büyük, onlar ata, git ellerini öp, af dile… Demişlerdi. Onlara içten içe hep kızmıştım. Beni beş parasız, ailesiz, kardeşsiz, memleketsiz bırakan anlayışa, anlayışın sahipleri büyüklerime benim sözüm yoktu. İçimde büyüttükleri kini hiçbir sevgi yıkayamazdı.

 

Bunaldığım anlarda, uzak tenha yerlere giderek, uzaktan babamla az mı atıştım. Kavga ettim. Bunu bir ben bir Allah biliyor. Rüyalarımda karabasan kavgalarımı bir ben, bir eşim, bir Allah biliyor.

 

Bugün yaptığım işlerde başarılı isem, bunu babama borçluyum. Onunla o kadar çok kavgalıydım ki, kendimi oyalamak için çılgınca kendimi işime verdim. Çılgınca. Öyle bir çılgınlık ki, mesai kavramım saatli değildi. Günle değildi. Ayla değildi. Mesai mi bitiren şey, vücudumun biyolojik isyanıydı. Yeter… Yeter… Yeter diye isyan ediyordu. Kaç defa bu yüzden eşimle aram bozulmuş. Neredeyse ayrılma noktasına gelmiştim.

 

Babamı hiç affetmeyecektim. İçimde büyüyün bu karar, dünyanın en büyük dağı Everest’ten daha büyük ve daha yüceydi. Duygu, akıl, hayal, rüya, hayat bütünlüğünde, kavgalarımla beni meşgul eden babamdan nefret ediyordum. Sanki karabasan gibi beni hiç bırakmıyordu. Ölümünü duyunca üzülmüştüm. Bir gün karşısına çıkıp, bütün nefretimi, kinimi, yüzüne haykırmak istiyordum. Ben zamanını beklerken ölüvermişti. Benimle hesaplaşmadan gittiği için ona daha çok kızıyordum. Onun için üzülmüştüm. İntikamımı alamadım diye. Hesaplaşamadım diye. Karşısına çıkacak cesareti bulamadım diye. O kadar çok üzülmüştüm ki, duyduğumda öylece kalakaldım. Sanki beni yaşatan duygular yok olup gitmişti. Sanki bütün benliğimle hayalini kurduğum, idealize ettiğim gerçekler eriyip gitmişti. Yaklaşık on gün boşlukta gezdiğimi biliyorum. İşi gücü bırakarak, babamın ölümüne üzülüyor, kızıyor, isyan ediyordum. Ekmek gibi, yemek gibi, su gibiydi babamın varlığı. Beni yaşatıyordu. Bir gün onunla hesaplaşma menüsü, hayatımın en güzel yemeği olacaktı. Ama şimdi yoktu. Ölmüştü. Ölüvermişti. Şimdi ben ne yapacaktım? Hayalime nasıl kavuşacaktım? İdealimi nasıl karşılayacaktım? Kendimi babamın karşısında nasıl ispatlayacaktım?

 

İşte mezarının başındayım. Mahmut Taş, doğumu 1925, ölümü 05.06.2007. Yanında annemin mezarı, Müzeyyen Taş, doğumu 1927, ölümü 12.10.2003. Onların yanında benim küçüğüm olan kardeşim Veysel Taş doğumu 02.04.1955, ölümü 28.06.2001. Babamın mezarının yeni olduğu belliydi. Üzerine birkaç yeni çiçek dikmişler. Zamanla sulanan toprakta suların akıntı kanalları vardı. Hayret, kim döküyorsa suyu, niye hep babamın mezarına dökmüş ki? İnsan madem suyla geliyor, annemin, kardeşimin mezarına da döker. Yoksa su yeni mezarlara dökülüyor da eskilere dökülmüyor mu? Gerçi benim böyle bir takıntım yok. Mezarına su dökecekte ölülerim olmadı. Ailemden ölenler ise benden çok uzaktaydılar. Beni de kendilerinden uzaklaştırmışlardı. Mezarların bulunduğu alan genelde açıktı. Ağaçlarının neredeyse tamamı kesilmiş. Ama mezarların batı tarafında üç metre ileride büyük bir badem ağacı vardı. Gölgesi öğleden sonra mezarları örtüyordu. Şöyle etrafıma baktım. Zambaklardan eser kalmamış. Her taraf ot, otlar içinde türlü küçük çiçekler vardı.

 

Hafifçe yere oturmak için çömeldim. Ama yer ve otlar nemliydi. Sanıyorum bir gün önce yağmur yağmış. Oturulacak bir taş buldum. Ailemin mezarları başına getirdim. Üzerine cebimden çıkardığım mendili koyarak oturdum. Evimizin bulunduğu sıradaki evler çok değişmemişti. Birkaç tanesi, evini yenilemiş. Bazıları tek katlı evini iki katlı yapmıştı. Bizim evin sağındaki ve solundaki evler iki katlı olmuşlardı. Çocukluğumun, gençliğimin geçtiği, babamın sattığı ev, aralarında kalmış, bıraktığım gibiydi. Sanki çökecek, yıkılacak gibi görünüyordu. Eskimişliğin dışında hiçbir değişiklik yoktu. Otuz yıl öncesi neyse aynı şekilde duruyordu. Hatta bir fırtınalı günde, babamla zar zor akıntıyı önlemek için kiremitlerinin üstüne, arasına sıkıştırdığımız teneke bile duruyordu.

 

Mezarın başına oturduğum andan itibaren dilim damağım kurudu. Bütün duygularım, aklım, düşüncelerim sanki durdu. Hiçbir şey düşünemiyordum. Aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Beynim durmuş gibiydi. Bütün söyleyeceklerimi unutmuştum. Duygularımı yokladım. Sanki babamın, annemin mezarı başında değildim. Sanki yabancı birilerinin mezarı başındaydım. Oturduğum yerden kalksam biraz ilerideki mezarların başına dursam duygularımda hiçbir değişiklik olmayacaktı.

 

Bir an kendimden tiksimdim. Bu kadar olmaz! Bu kadar olmaz diye içimden isyan yükseldi. Ne yapıyorsun? Bu kadar olur mu? İnsan bu kadar duygusuz, katı, olur mu? Hani buraya gelirken, bütün kinini, nefretini dökecektin? Hani bütün varlığınla hesaplaşacaktın? Hani geçmişini senden çalanları mahkûm edecektin? Diyordu içimdeki sesler.

 

Hayret kinde, nefrette bile sevgi kırıntıları var. Belki de, aşırı kini, nefreti besleyen sevginin ta kendisi. Öyle ya! İnsan hiç sevmediği birine, niye kinlensin? Niye nefret etsin? Büyük ihtimalle karşılıklı tezat duygular birbirlerini büyüten duygular. Derinliğinde sevgin ne kadar büyükse, kinin de o kadar büyüyor. Nefretin de o kadar büyüyor.

 

Baharın bütün güzelliği memleketimi sarmıştı. Havada çok nazlı, güzel, sanki şarkı söyleyen bir rüzgâr vardı. Söylediği şarkının içinden bana sesleniyor gibiydi. İkindi vakti güneşi, batıya doğru kaydığı için beni arkamdan ısıtacaktı ama badem gölgesi altındaydım. Öyle yakıcı bir güneş yoktu. Ufkumda memleketin en büyük dağı, bana haydi söyleyeceklerini söyle der gibiydi. Etrafımdaki tepeler ise, daha alçak gönüllü, sımsıcak bana bakıyor. Biraz daha düşün, biraz daha kendini dinle der gibiydiler. Evlerin önündeki sokakta oynayan çocukların seslerini duyuyordum. Güldüm. Ben de bir zamanlar o sokakta oynamıştım. Hele kış günleri, parmaklarımızın soğuktan buz kestiğini duymazlıktan gelerek, soğuk bilyelerle oynardık. Gecenin karanlıklarına, yani babam eve gelinceye kadar oynardık. Annemin haydi içeriye, şimdi baban gelecek, dersini soracak, yine dayak yiyeceksin sözlerine aldırmadan oynardık. Uzuneşek, met, saklambaç, oyunları aklıma geldi. Ne güzel günlerdi. Çocukların sesi, beni sıkıntılarımdan biraz olsun uzaklaştırmıştı. Zira şu an müthiş bir sıkıntı içindeydim. Tam otuz yıldır beklediğim hesaplaşma günü gelip çatmıştı. Ama ben tutulup kalmıştım. Görevimi yapma yerine anılara kaçıyordum. Anılara kaçış yetmiyordu. Göğüs kafesim daralıyor. Ciğerlerimde acılar hissediyordum. Boyun damarlarım şişiyordu. Sanki gözlerim gerçeklerden kaçacak yer arıyordu. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Uğultular rüzgârın şarkısını bastırıyordu. İçimdeki öfke kendini gösterdi. Öfkem kalbimin derinliklerinden boğazıma doğru, sanki bir yanardağ patlaması gibi yükseliyordu. Biraz sonra volkan fışkıracaktı. Vücudum sinir gerginliğinden yoruldu. Gözlerim kararmaya başladı. Birden kendimde bir gevşeklik hissetim. Sanki boşalıyordum. Sanki sıkıntılarımın, öfkelerimin kapısı açılmış, dışarıya koşuşturuyorlardı. Elimde olmayan buruk, güçlü, yorgun, ne olduğu tam belli olmayan bir ses dudaklarımdan havaya doğru sıçradı.

 

— Beni hiç sevmedin baba. Beni hiç sevmedin anne. Beni hiç sevmediniz? Niye? Niye? Niye?

 

Bağrışlar arasından sanki bir ses duydum. Mezarlardan bana haykıran…

 

— Sevdim, sevdik, sevdik… Ama sen bilmedin, Görmedin, duymadın…

 

Şaşırmıştım. Etrafıma bakındım. Kimse yoktu. Halüsinasyon mu yaşıyordum? İçimi bir korku kapladı. Hemen kaçıp kurtulmak istedim. Ama ayaklarım kıpırdamıyordu. Sanki beynim benimle dalga geçiyordu. Gözlerim iyice kararmaya başladı. Birden her yer karanlıklaştı. Sanki gece olmuştu. Büyük bir sessizlik yaşıyordum. Derin bir çınlama içimde yankılanıyordu. Bütün gücümü topladım. Korkunç bir hıçkırıkla;

 

— Hayır, hayır sevmediniz, sevmedin

 

Diye haykırmaya başladım. Bir yandan bağırıyor. Bir yandan hıçkırarak ağlıyordum. Ağladıkça öfkem yükseliyor. Öfkem yükseldikçe ağlamam devam ediyordu. Ne kadar ağladığımı bilmiyorum. Bir müddet sonra sakinleşmiştim. Gözlerimden akan yaşları, yüzümü, burnumu sildim.

 

Sanki yaz yağmuru, boşalırcasına gelen, arkasından doluya çeviren yağmur gibi, gelip geçmişti. Havanın boşaldıktan sonra sakinleştiği, yeryüzünden mis gibi kokuların geldiği gibi, vücudum sakinleşmiş, kalbimden sevgi esintileri yükselmeye başlamıştı.

 

Bunu hissedince kendime kızmaya başladım. Sevemem onları. Sevemem... Diye haykırdım. İçimdeki kini nefreti bitiremem. Dindiremem. Böyle bir şey hayatıma ihanettir. Bana yapılanlara karşı haksızlıktır. Yaşadığım hayata, acılara, özlemlere vefasızlıktır. Eşime ihanettir. Çocuklarıma ihanettir. Ayrılıklarıma ihanettir. Ben ihanet edemem. Ben hain değilim.

 

Kalbimden yükselen sevgiye karşı, isyan eden aklım, muhakemem kendini savunmaya geçmişti. Hayatımdan silinen yirmi dört çocukluk ve gençlik yılarım. Kinle, nefretle geçen otuz yılım. Sayısal olarak bile, kin ve nefretli yıllarım daha fazlaydı. Çocukluğumun zaten yedi sekiz yılı farkında olmadan geçmişti. Ben etrafımda babalarının çocuklarına gösterdiği sevgiye benzer sevgiyi hiçbir zaman görmemiştim ki…

 

Gözlerimi hınçla babamın mezarlığına diktim. Artık hesaplaşma, konuşma vakti gelmişti. Hiç şaşırmadan, kekelemeden, yutkunmadan söyleyecektim söyleyeceklerimi. En ufak itirazda, karşı sözde yüzümde şaklayacak şamar yoktu. Aniden suratıma gelecek yumruklarda yoktu. Hele at tekmesinden beter tekmeler de yemeyecektim. Daha ne duruyorum. Kelimeler, cümleler teker teker dudaklarımdan dökülmeye başladı.

 

— Hayır, baba beni hiç sevmedin. Eğer sevseydin diye sana o kadar çok anı hatırlatırım ki, çoğunun farkında bile olmazsın. Biliyorum kendini müdafaa edeceksin. “Hayır, oğlum sevdim” diyeceksin. Sevmedin, sevmedin, sevmedin… Sana olan sevgimi öldüren o kadar çok şey var ki baba, sen bunları bilemezsin, bilmek istemezsin.

 

Terlemeye başlamıştım. Tüylerim diken dikendi. Yakmayan güneş batıya doğru iyice yaklaşmışken, gücünü kaybetmiş olmasına rağmen, güneşle aramızda badem ağacı olmasına rağmen, ben badem ağacının gölgesinde olmama rağmen, güneş beni yakıyordu. Hafiften esen rüzgâr sanki durmuştu. Artık şarkısını söylemiyordu. Kalbimin derinliklerindeki sevgi yükseldikçe, kine, nefrete ait anılar beynimi daraltıyordu. Duygusal yönüm sevgiye boyun eğerken, mantıksal yanım isyanlardaydı. Bütün varlığım, yaşantım, kendini koruyordu.

 

Sanki dilimden, evet seviyordunuz desem. Bende sizi seviyordum desem. Sanki otuz yılıma ihanet edecek. Otuz yılımı yok sayacaktım. Çelişkiler içimi yakarken, ne yapacağımı bilemiyordum. Birden serzenişlerim başladı. Çocukçasına, hiç büyümemişçesine, elli dört yaşında değilmişçesine,

 

— Baba ya… Sen bana ne zaman bir harçlık verdin? Ellerin çocukları, ceplerinde harçlıklarıyla okula gelirken, simit, tatlı alırken, dondurma yerken, ben öylece onlara bakıyordum. Ben senin yüzünden, cebinden para çaldım. Senin yüzünden evdeki yumurtaları çalıp öğretmenime sattım. Senin yüzünden küçük yaşta hırsızlık yaptım. Çünkü sen bana babalık yapıp üç beş kuruş harçlık vermedin. Ya en sevdiğim Yusuf amcamın misafir geldiği gün attığın dayağa ne demeli baba? Sırf senin yüzünden, bana aldığın küçücük çantaya kitaplarımı sığdıramadığım için, arkadaşımın çantasına koyup sonra unutmuşum. Sende akşam eve gelince kitapları kontrol ettin. Eksik olunca bana vurmaya başladın. Bana tek kelime söyleme fırsatı vermedin. Ben sana arkadaşımın çantasına koydum dediğimi duyuramadım. Söylesene baba, çocuğunu seven bir bana, ona konuşma fırsatı vermez mi? Konuştuğunu duymaz mı? Bir de utanmadan seviyorum diyorsun. Böyle sevgi mi olur baba?

 

Nefretim, kinim, anıları arka arkaya getiriyordu. Sanki her biri içimde oluşmuş barajdı. Barajın önündeki set yıkılmıştı. Veya kapağı kırılmıştı. Anılar çağlayarak babamın mezarına doğru akıyordu. Artık hıçkırmam kalmamış. Yüzüm kıpkırmızı, gözlerimde hiddet vardı. Bağıra çağıra söylenmeye başladım.

 

— Hatırlıyor musun baba. Annem sadece bize yetecek bir yemek yapmıştı. Sense beş altı sarhoş arkadaşın ve bir orospu ile eve gelmiştin. Zaten evimiz iki odaydı. Adamın birinde cümbüş, diğerinde klarnet vardı. Siz annemin bize pişirdiği yemeği de alarak, gece sabaha kadar içtiniz. Orospuyu oynattınız. Bizse annemize sarılmış, açlıktan ağlıyorduk. Annemiz bize sarılmış “uyuyun çocuklar” diyordu. Sesimizi duydukça kapının ardından “yatın gebereseciler, yatın zıbarın” diye bağırıyordun. Şimdi sen bunu seven bir babanın yapabileceğini mi sanıyorsun? Senin sevdiğin biz değildik baba. Senin sevdiğin sarhoş arkadaşların, içkin ve orospularındı. Annem karşı çıktıkça bizim gözümüzün önünde tekme tokat dövdüklerini hatırlıyorum. Bu konuda anneme de kızıyorum. Annesinin evine bırakıp gidiyor sonra sen gelip yine kandırıyordun. Sana hep kanıyordu. Onun için annemi de hiç affetmiyorum. Senin gibi babalıktan ve kocalıktan haberi olmayana inanıyordu. Sen yokken “bize babanızdır, ona kızmayın” diyordu. Sen ne annemi, ne bizi hak etmiyordun? Ama bunu senin yüzüne hiç söyleyemedik. Sana hiç karşı çıkamadık. Bebeklikten beri seni, eli sopalı dayak atan olarak öğrendik. Senin karşında sana karşı gelecek cesareti asla bulamadık. Babasıyla konuşacak cesareti olmayan çocuk yetiştirmek babalık mıdır baba? Söylesene? Haydi konuş!

 

Çenem bağırmaktan yorulmuştu. İçimde o kadar çok söyleyecek şey vardı ki, ama yorgunluktan söyleyemiyordum. Sanki bütün yılların intikamını alırcasına hırslıydım. Şu an mezarın başında babamdan elli dört yılın hesabını istiyordum. Bir günün hesabını veremeyecek durumda olan birinin, elli dört yılın hesabını vermesi mümkün müydü? Doğrusu aklım almıyor. Gelininden, torunlarından habersiz bir baba, bir dede olabilir mi? Bir insan bu kadar duygusuz sevgisiz olabilir mi? Ben babam gibi olmayacağım, olmayacağım isyanları içimi yakıyordu.

 

Mezarlığın içinde bir türbe vardı. Hala orada duruyor. Çocukken içine girmiştim. Büyüdükçe türbelere yatırlara inancım kalmadı. İçine girip uyumak istiyordum. Ama oraya kadar gitmeye cesaretim yoktu. Elimdeki gazeteleri yere yaydım. Üzerine sırt üstü uzandım. Gökyüzünde akşamın kızıllığına ayna olan bulutlar vardı. Gün parlaklığını yitirmek üzere, son ışıklarıyla direniyordu. Çocukluğumdaki gibi sıralarla uçuşan kargalar görmek istedim. Ama yoktu. Çocukken de mezarlıkta böyle uzanıp yatardım. Tabi gazeteler üzerinde değil, yeşil çimenler üzerinde yatardım. Toprak üzerinde yatardım. Gökyüzündeki kargaları seyrederdim. Mezarlığın güney ve kuzey cephesinde yollar vardı. Doğu ve batısında ise evler. Türbe mezarlığın batı tarafındaydı. Babamın mezarlığı ise tam ters yönde, mezarlığın doğu ucundaydı.

 

Keşke buraya böyle gelmeseydim. Daha güzel bir zamanda gelip, anılarımı yaşasaydım. İnsanın küçüklüğüne ait yaşamı, acısıyla tatlısıyla önemlidir. Benim çocukluğum, gençliğim ikiye ayrılıyor. Babam varken, babam yokken. Babam yokken her şey çok iyidir. Okullarda başarılı bir öğrenci olduğum için, ders çalışma sorunum yoktu. Onun için bolca oyuna vakit ayırabilirdim. Okumayı da çok sevdiğim için, hızlı okur, başkasının birkaç kere okuduğunu bir defada anlardım. Böyle olunca babasız zamanlar çok iyi geçerdi.

 

Babam varken, diken üzerinde olurduk. Sadece ben değil. Annem, kardeşlerim hepimiz. Ağzından küfür eksik olmayan babamın, ne zaman köpüreceği, ne zaman birimizi çarpacağı hiç belli olmazdı. Sanki o bizi dövmek için bahaneler arar dururdu. Bulmak içinde zorlanmazdı tabi. Çocuğuz mutlaka eksiklerimiz, yanlışlarımız olurdu. Karşı çıkma, tuşa getirme, susturma gücümüz olmadığı gibi, lüksümüzde yoktu.

 

Hani bir hikâye vardır. Müşkülpesent hiçbir şeyi beğenmeyen, sürekli kavga çıkarma peşinde olan bir koca, karısına balık alıp gelmiş. Demiş ki akşama pişir. Kadın ne yapsın? Nasıl istiyorsun diye kocasına sormuş ama cevap almak ne mümkün. Kocası bir şey demeden, dedirtmeden gitmiş. Kadın yöresel olarak bildiği kaç çeşit balık yemeği varsa, azar azar hepsinden yapmış. Salataların her çeşidiyle sofrayı bahçedeki söğüdün altına kurmuş. Ağacın dibinde harika bir çeşme, suyu tatlı mı tatlıymış. Bahçedeki bütün yaprakları süpürmüş. Çiçekleri, toprağı sulamış. Ortalık mis gibi kokuyor. İçecek olarak ne varsa masada hazır etmiş. Yani dört dörtlük bir masa donatmış. Tam iş bitti artık derken, kapının zili çalmış. Kadın korkudan, telaşla kapıya doğru koşarken, şıp diye bir ses duymuş. O da ne, bir kuş sofraya çiş etmez mi? Koca kapıda bağırıp duruyor. “Nerdesin ulan aç şu kapıyı”… Sofrada kuş pisliği… Kadın hemen bir yaprak koparıp kuş pisliğinin üzerini örtmüş. Kocaya kapıyı açmış.

 

Adam, hınzır hınzır gülerek, başlamış sormaya. “Ne pişirdin hatun?” “Ne istersen” “Hı” demiş adam. Masaya oturmuş. Ben şunu istiyordum. Kadın kapağı açarak yemeği göstermiş. Adam lafı değiştirmiş, hayır onu değil, şunu istiyordum. Kadın öbür kabın kapağını açarak göstermiş. Böylece adam sıralamış isteklerini, kadın açmış yemek kaplarını. Adam ne yapacağını şaşırmış. Başlamış hırlamaya. Soracağı yemek çeşidi kalmamış. Bahane bulamayan adam öfkelenmeye başlamış. Bakmış adam patlayacak, kadın önce patlamış. Söylesene ne istiyorsun be adam demiş. Söyle ne yiyeceksin? Adam pişkin pişkin, balık yemeyeceğim, bok yiyeceğim demiş. Kadın ümüğüne kadar gelen sabrını salarak, yaprağı kaldırıp, kuş pisliğini gösterip, “madem bok yiyeceksin işte sana bok” “Ye bakalım boku” demiş.

 

Babamın durumu aynı hikâyedeki adamın durumu gibiydi. Sürekli dövmek için bahane arardı. Ama biz ona “boku” gösteremezdik. Ne annem, ne ben, ne de kardeşlerim hiçbir zaman babamıza boku gösteremedik. Gösterebilseydik nasıl olurdu bilmiyorum. Ama ailemizin tek hâkimi babam, benim hayatımı zindan etmişti. Ben kaçarak kurtuldum. Ya kardeşlerim. Onların çoğu kaçamadı. Ömrü boyunca, babanın zulmünü yaşadılar. Şimdi hem kendi namıma, hem kardeşlerim namıma intikam alma zamanım geldi diye düşünüyordum. Nasıl olacaktı bu intikam. Yaşarken yüzüne söyleyemediklerimizi, mezarına söyleyerek mi?

 

Acizliğimi bir kere daha hissettim. Acizdim, çaresizdim. Gökyüzünde uçan kuşlar gibi uçup kurtulmak istedim. Kanatlarım yoktu. Bulutlar üzerine uzanıp yatmak isterdim. Ama ne ben bulutların üstüne çıkabilirdim. Ne de bulutlar yatak değildi. Bulutların arkasından parlayan güneşi gördüğüm gibi, hayatta ta, cesaretimin parlamasını isterdim. Ne yazık ki yoktu!

 

Baskı altında yetişen çocukların ailesine gösteremediği hıncı başkalarına gösterdiğini duymuştum. Bu nedenle toplumumuzda suç makinesi haline dönmüşler çoktu. Böyle olmadığım için Allah’a her zaman şükrettim. Otlar arasından bana gülümseyen papatyalardan koparıp, papatya falı bakarak oyalanmak istedim. Ama koparmak düşüncesi, benim ailemden kopuşumu aklıma getirdi. Kopardığım çiçeğin köklerinden koparılan insanlara benzediğini düşünerek vazgeçtim.

 

Gökyüzüne dalmış anılarla boğuşuyor. Arada bir babamın mezarına bakıyordum. Benim babam veli olarak hiç okula gelmedi. Bir defacık olsun, benim çocuğumun okulda durumu nedir diye sormadı. Karnede zayıf olursa dayak yerdim. Zayıf olmazsa aferin almazdım.

 

Aklıma gelince beni allak bullak eden anımı ortaokul üçüncü sınıfta yaşamıştım. Ortaokul üçüncü sınıf, günümüzdeki ilköğretim sekizinci sınıftı. Mevsim kış aylardan mart ayıydı. Memleketim rakımı yüksek, dağlar arasındaydı. Mart aylarında henüz kış bitmezdi. “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” tekerlemesi her mevsim yaşanırdı. Sobalar ancak haziranda kalkardı. Okulda başarılı bir öğrenci olarak, ilk karnemde hiç zayıf yoktu. Not ortalamam sekizdi. Babam sabah çok erken işe giderdi. Onun için erken saatlerde evde çorba pişer. Erken kalkan yerdi. Gece ihtilam olmuş, geç kalkmıştım. Çocukluktan beri ihtilam olunca boy abdesti almamız gerektiğini kafamıza sokmuşlardı. Annem mahallenin kadınlarıyla evin avlusunda oturmuş hem sohbet ediyor, hem bir şeyler yapıyordu. Evimiz tek katlı gecekondu. İki odası var. İki odanın ortasında salon… Odanın birinde kız kardeşlerim yatıyor, diğerinde annem babam ve bebekler yatıyordu. Ben ise iki ayrı ev arasına yapılmış, ayrı bir odada yatıyordum. Kışları sadece babamların yattığı oda da soba yanardı. Bizse sobasız odada kalın yorganların altına girer, yaklaşık yarım saat ısınmak için hohlar, birbirimizle yatakta boğuşurduk. O kadar çok kış olurdu ki, sabah kalktığımız zaman, odanın camlarını tamamen buz kaplardı. Evimizdeki soba kuzine sobasıydı. Annem benim kalktığımı duyunca dışarıdan bağırdı.

 

— Sobanın üstünde çorba var.

— Tamam.

 

Önce boy abdesti alacaktım. Kuzine sobası sönmüştü. Üzerindeki su yeteri kadar sıcak değildi. Sobada soğuktu. Sobanın yanındaki dolaptaki odunlardan sobaya attım. Üstündeki dolaptan ispirto suyunu alarak sobaya döküyordum. Amacım odunların birden bire tutuşmasını sağlamaktı. Ama benim söndü zannettiğim sobadaki külün altında sönmemiş közler varmış. Döktüğüm ispirto gazlandı ve birden bire parladı. Büyük bir alev topu, dökmekte olduğum ispirto suyuna doğru geldi. Bereket elimdeki şişe patlamadı. Parlayan alev topu yüzüme geldi. Sırt üstü yuvarlandım. Ne olduğunu anlayamadım. Odayı alev sarmamıştı. Şişe elimden fırlamış, alev onu yakalayamamıştı. Böylece ilk parlayan top, yüzümü, yüzümü kapamaya çalıştığım ellerimi yakmıştı. Büyük bir acıyla hemen avluya koştum. Avludaki çeşmeden ellerimi yüzümü soğuk suyla yıkadım. Annem ve komşular merakla bakıyorlardı. Yüzümü yıkama işi bitince onlara döndüm. Ben yandım beni hastaneye götürün dedim. Şaşkındılar. Annem işin farkında değildi. Dalga geçiyorum sandı. Komşunun biri yüzüme dikkatle bakarak, “kız gerçekten yanmış” dedi ve fırladı. Sokakta bağırmaya başladı. Bir erkek yok mu?

 

Bisikleti olan komşularımızdan birisi Kamil amca hemen çıkıp geldi. Beni bisikletinin ardına bindirerek, babamın çalıştığı yere getirdi. Babam hastaneye götürdü. Beni hastaneye yatırmışlardı. Bir buçuk ay hastanede yattım. Ayrıca on beş gün de rapor aldım. Yani iki ay okulda yoktum. Bu yüzden her yıl bütünlemeye kalmadan geçerken, bu yıl dört dersten bütünlemeye kaldım. Beş olsa idi sınıfta kalacaktım.

 

Akşam babam eve gelmiş, evde bir şeyler yapıyordu. Bendende kendisine yardım etmemi istedi. Yani şunu tut, şunu getir, bunu götür gibi işler. Genelde olduğu gibi çok sinirliydi. Okul neticesini söylemekten korkuyordum. Bildiğimi saklamak beni sıkıyordu. Şimdi nasıl bütünlemeye kaldım diyebilirim. Her yıl sınıf geçerken aferin bile demeyen babamın kaldığımı duyunca delireceğini biliyordum. Bugün bana ya cehennem olacak, ya ha da babam sormayı unutacaktı. Unutursa bugünü atlatmış olacaktım. Fakat bir gün mutlaka duyacaktı.

 

Güneş iyice batmış, ortalık kararmıştı. Annem yemek hazır diye bağırıyordu. Babam “patlama geleceğiz” diye bağırarak cevap verdi. “İşimiz bitmeden gelmeyeceğiz”

 

— Okuldan haber var mı? Uğradın mı okula?

— Evet

— Peki, geçmiş misin?

— Hayır, ikmale kalmışım dört dersten, eylülde ikmale gireceğim,

 

Der demez suratımda ateşler patladı. Gözlerim kararmaya başladı. Üst üste kaç tokat yediğimi bilmiyorum. Yediğim tokat yetmemişti. Babamın bozuk ağzı ortaya çıkmış. Arka arkaya küfürler savuruyor. Küfürleri anlatmak, söylemek, ifade etmek o kadar zordu ki, edebi olan insan asla onları dile getiremezdi. Aslında ben alışkındım babamın küfürlerine. Zira evde kavgasız günleri say derseniz, herhalde bayramlar daha çok gelirdi. Bayramlarda bile kavgasız geçirmek bir mucizeydi. Bazı bayramlarda köye giderdik. O zamanlar kavga olmazdı. Genelde annem bayramlarda köye bizimle gelmezdi.

 

— Sen hiç utanmaz mısın? Nasıl kalırsın? Sana yedirdiğim ekmekler haram olsun?

— Baba biliyorsun hastaydım. İki ay okula gitmedim. Bir buçuk ay hastane yattım. Yangın geçirdim.

— Laf mı ulan bunlar. Eşek gibi çalışacaktın geçecektin.

— Çalıştım baba. İstersen sor, sınıfın çoğu kaldı. Ben sadece ikmale (bütünlemeye) kaldım. Mutlaka geçerim. Eylülde imtihanlara gireceğim ve hepsini geçeceğim.

— Kes ulan. Bunlar mazeret değil. Benim bildiğim sen sınıfta kaldın. İster bütünleme ister temelli. Ben kimin için çalışıyorum. Sizin için. Okusunlar diye. Biz okuyamadık siz okuyun diye. Sen sınıfta kalıyorsun.

— Ama baba ben kalmadım ki. Ben kesin geçerim. Eylülde sınıfta kalırsam, geçemezsem o zaman söyle ne söyleyeceksen.

— Hala konuşuyor. Eşek herif hala konuşuyorsun. Sen şimdi gelip geçtim diyebildin mi? Bana ne sınıfta kalanlardan, ikmalden, eylülden. Ben bu güne bakarım.

 

Yaklaşık bir saati aşkın, küfürler, sözler, yedirdiğini içirdiğini haram etmeler. Akşamım zehir olmuştu. Kimi zaman dışa vurarak, kimi zaman içten ağlıyordum. Ağladıkça babamın siniri yükseliyor. Yumruk, tokat arka arkaya geliyordu.

 

— Birde utanmadan ağlıyorsun. Ağlamasını öğreneceğine sınıf geçmesini öğren.

 

Diye bağırıyordu. Babamdan çok dayak yemiş, çok söz işitmiştim. Ama bugünkü kadar koyan olmamıştı. Çünkü ben tembel biri değildim. Sınıflarımı direkt geçerdim. Ama babam bir defa olsun okula velim olarak gelmemiş. Bir defa olsun derdin var mı oğlum dememişti. Aksine harçlık bile vermemiş. En ufak bir şeyde dövmüş. Beni harçlıksız bırakarak cebinden para çalmaya, evdeki yumurtaları çalıp satmaya mecbur etmişti.

 

Çocukluktan beri yalan söylemeyi, küfür etmeyi hiç sevmemiştim. İçki içmeyi de sevmedim. Babamın bize sunduğu hayat, yalan, küfür, alkolizm ve kavga üzerine kuruluydu. O nedenle belki de inanarak değil ama çocukluk duygularıyla, içkinin, küfrün, yalanın, kavganın düşmanı olmuştum. Yalan söylemeyeceğim, küfür etmeyeceğim, alkol kullanmayacağım, kavga etmeyeceğim diye sürekli yemin ediyordum.

 

Baba korkusuyla büyümeyi çocukluğum olarak bilirim. Büyüdükçe çocuklarını seven, dinleyen, koruyan babaları gördükçe, şansıma lanet ederdim. Niye benim babam onların babası gibi değildi? Niye ben küfürbaz, alkolik, kavgacı bir babanın çocuğuydum? Kavgacı dediysem, babam öyle dışarıda kavgacı değildi. Bütün aciz, kendine güvensiz insanlar gibi, egemen olduğu, söz geçirebildiği, karısının, çocuklarının yanında kavgacıydı. Dışarıdaki bütün ezikliğini ailesinden çıkaran, pis bir ahlaka, karaktere sahipti. Dışarıda kavga yerine, tamam efendim, peki efendimciydi.

 

Akşamın geç vaktine kadar işimiz sürdü. İş bitince babam yemek yemeye gitti. Ben yatağıma girip yattım. Aslında uykum yoktu. Yüzümdeki tokat izlerini annemin, kardeşlerimin görmesini istemiyordum. İçten içe sürekli ağlıyordum. Biraz sonra kardeşimin sesini duydum.

 

— Ağabey yemek yiyoruz haydi.

— Ben yemeyeceğim, uykum var yatacağım. Uyuyacağım.

 

Kardeşim gitti ve bir daha gelmedi. Artık kimse yemeğe çağırmak için ısrarlı değildi. Büyük bir ihtimalle babam,

 

— Zıkkımın kökünü yesin. Aç dursun, gebersin deyyus.

 

Demiş, anamda bir şey diyememişti. Haddine mi düşmüştü, babamın lafı üzerine bir şey söyleyecek? Hele kardeşlerimin sesi çıkacak. Mümkün müydü? Annem ve kardeşlerim korkusundan, babam duygusuzluğundan orada ölseydim dönüp bakmazlardı bile.

 

Gerçekten çocuklarını düşünen, duygulu bir insan olsaydı, bırakın benim bütünleme kalmama kızmayı, sevincinden uçardı. Yangından çıkmış, bir buçuk ay hastanede yatmış. On beş gün hastane sonrası rapor alıp okula gitmemiş. Böylece; okul döneminin en önemli olduğu anda, iki ay okuldan uzak kalmış. Derslerden uzak kalmış. Yangının travmasını geçirmiş bir evladı için, sınıf geçmenin ne önemi olabilirdi ki? Ama benim babam böyleydi işte. O, ne olursa olsun çocuğunun geçmesini istiyordu. Haklı haksız. Çocuğu hangi şartlarda, duyguları, psikoloji nedir, hiç düşünmüyordu.

 

 Yorganı başımın üstünü çekmiş. Yatakta iyice kıvrılmıştım. Babamın görünce çok kızdığı “köpek yatışı” ellerim bacaklarımın arasında, bacaklarım bükülmüş, dizlerim karnımdaydı. Eminim şimdi gelse, beni böyle görse, en azından beş altı tekmeyi yerdim. Ama battı balık yan gider hesabı artık hiçbir şey umurumda değildi.

 

Ne zaman uyudum, ne kadar uyanık kaldım bilmiyorum. Sürekli içten ağlıyordum. Gecenin karanlığında, yatak içinde, başım yorgan altına iyice gömülü, hayatımı düşünüyordum. Daha çocuktum. Şimdi ismini tam hatırlamıyorum. Ekmekçi soyadlı biri vardı. Bazı gazetelerde görmüştüm. Çocukları meslek sahibi yapıyordu. Özellikle, fakir, sokağa düşmüş çocuklara meslek öğretiyordu. “Acaba evden kaçsam, oraya gitsem olur muydu?” Düşüncesi gelip geçti. Ama henüz çocuktum. Daha orta üçe, yani şimdiki ilköğretim sekize gidiyordum. Yaşım budum neydi ki? Param yok. Pulum yok. Parasız pulsuz nereye gidebilirdim?

 

İşin garibi hiç cesaretli değildim. Kendi başıma bir şey yapabilmek, hayatı çocukça karşılayabilmek zordu. Ama neredeyse her gün yaşadığım kavga ortamı. Babadan gördüğüm sürekli tehdit. Hayatımı zindan ediyordu. Babam için üç kural çok önemliydi. Ders çalış. Sınıfı geç. Para isteme. Çocuk ayaklarımızla yaklaşık kırk beş dakika süren okul yolunu, karda kışta, yağmurda, doluda, fırtınada, sıcakta soğukta gider gelirdim. Bir kerecik olsun, “oğlum sen bu kadar yolu nasıl gidip geliyorsun” diye sormazdı. Biliyor musunuz? Babamın işyeri bile, bizim okuldan yakındı. Özellikle kış günleri, gecenin karanlıklarında okuldan dönerdim. Yatsı ezanı çoktan okunmuş olurdu. Ortaokuldaki bir çocuk bu vakitlerde nasıl eve gelir? Başına bir şey gelir mi, gelmez mi diye düşünmezdi bile. Ben baba olarak, böyle bir şeye asla izin veremezdim. Hiçbir imkânım yoksa en azından işten çıkar çocuğumu bekler. Beraber dönerdim. Zaten evde herkes gelince akşam yemeği yeniyordu. Kış günleri ben babamdan bir saat sonra eve geliyordum. Ben geldikten sonra yeniyordu. Ne olurdu, babam gelip beni alsaydı? Elimden tutup getirseydi. Ne olurdu?

 

Korku ile yaşanan hayatın içinde, kendine göre cesaretli yaşamım da vardı. Okul yollarında geçen zamanlar cesaret işiydi. Çocukluğumuzda mezarlıkta oynadığımız oyunlar büyük cesaret istiyordu. Özellikle yaz günleri mezarlığın her tarafı yılan, çıyan, akrep dolu iken, bizler içinden çıkmazdık. Geceleri sinemadan dönerken mezarlık içinden eve gelişimiz. Mezarlık tarafından çatıdan eve girişimiz büyük cesaret istiyordu. Bütün bu cesaretlere rağmen babaya karşı çıkma cesaretim yoktu. Onun yaptıkları karşısında sus pus oluyordum.

 

Uykum gelinceye kadar evden kaçıp kaçmamayı düşledim. Fark ettim ki evden kaçmaya cesaretim yoktu. Geçmişte babamdan çok dayak yemiştim. Ama bu seferki başkaydı. O zamanlar genelde suçluydum. Geç vakte kadar dışarıda oynamak. Yatağı ıslatmak. Cebinden para çalmak… Evden yumurta çalıp öğretmene satmak… Yani şimdi aklıma gelince gülüyorum baba. Yahu evden yumurta çalar, öğretmene satardım. Annem fark ederdi. Sana söylerdi. Sen döverdin. Bir kere olsun öğretmene gidip, “Öğretmenim bu çocuk evden yumurta çalıyor size gelip satıyor, bundan yumurta almayın, biz satmak için vermiyoruz” demedin. Okula gidip bir şey söylemek bu kadar zor muydu? Dövüp geçmek işin kolayı mıydı? Evet, yediğim dayaklarda genelde suçluydum. İlkokul ikinci sınıfta iken, çantam küçük olduğu için, kitaplarımı arkadaşımın çantasına koyduğumda yediğim dayakta kabahatim yoktu. Beni dinlememiştin. Şimdi ikinci oldu. Beni hiç dinlemedin. Başkalarının yanında bizi ne kadar çok sevdiğini söylerdin. Bizim yanımızda bütün hayatını, bütün mücadeleni bizi sevdiğin için yaptığını söylerdin. Bizim yüzümüzden dışarıda çektiğin zorluklardan söz ederdin. Ama bizim başımızdan geçenleri. Düşüncelerimizi. İçinde bulunduğumuz şartları. Duyguları hiç dinlemezdin. İşte şimdi, yangın travması geçirmiş çocuğun bütünlemeye kaldı diye, yeri göğü yıktın. Olmadık lafları ettin. Ağza gelmeyecek küfürler savurdun. Ne kişiliğim, ne karakterim kaldı. Bugüne kadar yedirdiğin, içirdiğin her şeyi haram ettin. Keşke elimde fırsat olsaydı baba. Yemeseydim. İçmeseydim. Yanmasaydım. Senin çocuğun olmasaydım. Sen benim babam olmasaydın. Keşke birazcık cesaretim olsaydı. Bırakıp gitseydim. Bırakıp gidebilseydim.

 

Biliyorum ben hiçbir yere gidemem. Evden kaçacak kadar cesaretim yok. İçimdeki duygular artık bitiyordu. Babama karşı duyduğum hiçbir şey yoktu. Annem araya girip analık haklarına sarılmamıştı. Kardeşlerim korkularından hiçbir şey diyemiyordu. Ve ben haksız yere, dayak yiyor. Küfür işitiyor. Hakaretlere uğruyordum.

 

Ellerim gözyaşlarımı silmekten iyice ıslanmıştı. Yastığım tuluk gibiydi. Ters çevirip duruyordum. Yatağımın içi ıslanmıştı. Bedenim gittikçe kendini yitiriyordu. Yediğim yumruk ve tokatların acısı iyice belirmeye başlamıştı. Zira tenim, vücudum soğudukça, yumruk ve tokatların sıcaklığından hissetmediğim acılar şimdi beni sızlatıyordu. Kaçamama sendromuyla içimdeki duyguları dışarıya vurmaya başladım. Babama, anneme karşı en ufak bir sevgi duymuyordum. Sanki ikisi benim için yabancı iki kişiydi. Babam zulmünden bana babalık yapmıyor. Annem korkusundan sahip çıkamıyordu. Belki bir kere, yeter artık, çocuğu rahat bırak dese, bütün dünya benim olacaktı. Ama o annem yok mu? Kendisi dayak yerken diklenirken, biz dayak yerken sesini çıkarmazdı. Allah’ım ne biçim şansım var benim. Annem annelik yapmaz. Babam babalık yapmaz. Üvey anneler, babalar bile benimkilerden daha iyidir.

 

Özellikle babama olan duygularım hiç kalmamıştı. Artık onu baba olarak görmüyordum. Yanında yaşamak zorunda olduğum, zalim, bencil, çıkarcı biriydi. İşine geldiğinde sever görünen. İşine gelmediğinde, döven, söven, hakaret eden biriydi. Allah’tan kafası çalışan bir çocuktum. Onun için derslerim iyi gidiyordu. Sınıfları direkt geçiyor. Genelde sınıfta ileri derecede oluyordum. İlk beşe, ilk ona girmem her zaman olasıydı. Bu açıdan bir sıkıntım yoktu. Ama şimdi bütünlemeye kaldım diye başıma bunlar gelmişti. On altı yaşında, delikanlılığa adım atmış biri olarak, ailemi, kendimi sorgulamalarım başlamıştı. Hele bugün sorgulamalarım doruğa ulaştı.

 

Bazı kararlar almaya başladım. Babamı annemi sevmiyorum. Elime ekmeğimi alıncaya kadar sabredeceğim. Köprüden geçinceye kadar ayıya dayı diyeceğim. Liseyi, üniversiteyi mümkün oldukça kendim okuyacağım. Babama asla muhtaç kalmayacağım. Yaz tatilleri çalışacağım. Para kazanarak, harçlıklarımı kendim kazanacağım. Babamın bana söz söyleme imkânlarını ortadan kaldıracağım. Artık hayatımda babam diye bir şey olmayacak. Yavaş yavaş babamı hayatımdan sileceğim. Babamı kendi kuruntularına, kendi kaprislerine gömeceğim. Yemin olsun bunları yapacağım. Bundan böyle babamın kalbimde yeri yok artık.

 

Verdiğim kararlarla ağlamam durmuştu. Bütün vücudumun gevşediğini hissettim. Yorganı başımdan çektim. Yatakta doğrularak ortasına oturdum. Her yer karanlıktı. Pencereden gelen gece ışığı ortalığı biraz olsun aydınlatıyordu. Ortalıkta çıt yok. Mezarlıktan gelen sessizliğin sesi, çiçeklerin kokusuyla odadaki havayı güzelleştiriyordu. Bütün gücümle, duygularımla duaya başladım.

 

— Allah’ım bana güç ver. Var gücümle çalışmayı nasip et. Beni babama muhtaç etme. Anneme muhtaç etme. Aileme muhtaç etme. Onlar beni yalnız bıraktılar. Yangın geçirmiş çocuklarının bütünlemeye kalmasını gururlarına yediremediler. Başkalarının babaları böyle bir durumda, çocuklarına sahip çıkarken, benim yemediğim dayak, duymadığım küfür, yapılmayan hakaret kalmadı. Artık ben bunlarla yaşayamam. Allah’ım beni büyüt. Aklımı, duygularımı büyüt. Bana cesaret ver. Çalışma gücü, çalışma imkânları ver. Benim senden başka yardımcım yok. Biliyorum babamı ben seçmedim. Onu sen takdir ettin. Ama sende görüyorsun. Ben babalık görmedim. Dünyaya gelmeme neden olan insan babam olsa ne olacak? Babalığın bu olmadığını dünya âlem biliyor. Sende biliyorsun. Sahip çıkılma açısından ben babasızım, anasızım. Bana sen sahip çık. Beni kötülüklerden koru. Yanlış yollara düşmekten koru. Sana söz veriyorum. Elimden geldiğince iyi insan olacağım. Kötülüklerden uzak duracağım. Ama sende biliyorsun. Sen anneye, babaya karşı çıkmayın diyorsun. Ben anne ve baba görmüyorum ki. Sanki iki yabancı… Ama, yine de seni dinleyeceğim. Onlara direkt karşı çıkmayacağım. Ama bil ki, kendi başımın çaresine bakmaya başladığımda ilişkimi keseceğim. Bunun için huzurunda yemin ediyorum. Bunun için sana söz veriyorum. Eğer bir gün ben baba olursam, asla babam gibi olmayacağım.

 

Duamı bitirdim. Evin avlusunda olan tuvalete kalktım. Ailem anne ve babamın yattığı odadaydılar. Sesleri oradan geliyordu. Dışarıdan tıkırtıları duyan kardeşlerim. Ağabeyim kalkmış. Yemek yememişti. Bir şeyler hazırlayalım yesin, dediler. Bunu duyan babam,

 

— Zıkkımın kökünü yesin. Bırakın. Ne hali varsa görsün! Diyordu.

 

Artık bu söz içimi acıtmıyordu. Hayretler içinde kaldım. İçimdeki kararlar zaten babamla, ailemle ilgim kalmamıştı. Sanki konuşan babam değil, yabancı biriydi. Bu düşünceler üzerimde garip bir gülümseme yarattı. Tuvaletten çıkınca güzel bir abdest aldım. Odaya gelip iki rekât namaz kıldım. Bütün gücümle Allah’tan yardım istedim.

 

Sonra yatağa yattım. Öyle huzurlu uyumuştum ki! Anlatamam. Gece rüyamda, kendimi yeşillikler içinde, derin uzun, geniş manzaralı bir vadide dolaşırken görüyordum. Güneş tepemde parıldıyor. Doğanın bütün güzellikleri bana güç veriyordu. Sabah uyandığımda sanki dün hiçbir şey olmamıştı. Dışarıdan babamın sesi geliyordu. Yataktan çıkmadım Gidinceye kadar bekledim.

 

Babam gidince yataktan kalkıp birlikte kahvaltı ettiğimiz, yemek yediğimiz odaya girdim. Herkes yüzüme bakıyordu. Onlara hiçbir şey söylemedim. Sofra hala ortadaydı. Bir şeyler atıştırıp dışarı çıktım. Koşarak şehrin merkezine geldim. Çok sevdiğim mahalleden Ali amcam vardı. Ona, çalışmak istiyorum, nerede çalışabilirim dedim. Babanın haberi var mı? Yok. Gözlerimin içine baktı. Yok, sözümden kararlılığımı görmüştü. Hiçbir şey sormadı. Yanındaki büroya götürdü. Hani sen büroya bakacak, çay kahve söyleyecek, getir götür işlerine bakacak bir çırak istiyordun. İşte sana çırak dedi. Babam benim o yaz çalıştığımı iki ay sonra duymuştu.

 

Bunları hatırlıyor musun baba? Biliyor musun? Sen benim için o günden beri yoksun. Eminim o gün yaptıklarından dolayı hiçbir zaman için sızlamamıştır. İşin garibi ne biliyor musun baba? Ben o günden sonra harçlıklarımı kazanmak için hep çalıştım. Üniversiteyi kendim okudum. Ve bir kız sevdim. Bana hiçbir zaman babalık yapmamışken, babalık hakkından söz ederek, sevdiğim kıza annemle birlikte karşı çıktınız. Beni evden kovdunuz.

 

Sevdiğim ve evleneceğim kıza karşı çıkmanız bana yaptığınız üçüncü hataydı. Sanki gelin değil kendinize köle alıyordunuz. Hâlbuki evlenecek bendim. Okurken başka şehirli birini sevmiş olmam sizi neden bu kadar rahatsız etti. Bak ne kadar mutluyum. Eşimle evlendiğime ne kadar seviniyorum bir bilsen. Ama siz illaki olmayacak, olamaz diye tutturdunuz. Sonradan öğreniyorum. Senin kafanda, anamın kafasında gelin adayları varmış. Bana mı sordunuz? Sahi evlenecek siz misiniz, ben miyim? Bir insanla ömür boyu hayat geçirecek benim hiç söz hakkım olmayacak mıydı? Böyle bir şeyi nasıl dayatırsınız baba? Hani beni düşündüğünüze inansaydım. Belki, dediklerinizi dinler adaylara bir bakardım. Ama hiçbir zaman beni düşündüğünüze inanmadım, inandırmadınız. O günü, beni evden kovduğunuz günü hatırlıyorum. Beni öylece ortada bırakmıştınız. Gelin adayını bile görmek istememiştiniz. Hâlbuki eşim sizinle tanışmayı ne kadar çok istiyordu. Sizi tanımayı, elinizi öpmeyi o kadar çok istiyordu ki, anlatamam.

 

O gün atlayıp eşimin memleketine gittim. Olanları anlattığımda ne kadar çok üzüldüğünü bilemezsiniz. Sonra ailesiyle görüştü. Kayın babam, yani babam, senin veremediğin bütün sevgiyi veren babam. Beni yanına çağırdı. Benimle konuştu. Bana nasihatler yaptı. Sanma ki içgüveysi girdim. Tam aksine, kayınbabam böyle anlaşılmasın diye bana bir iş buldu. İki sene çalışacaksın. Kendini ispat edeceksin. Evini geçindirecek tecrübeye sahip olacaksın. Diyerek beni yönlendirdi. İki sene sonra bana kendi düğünümü yaptırdı. Düğünüm o kadar mütevazıydi ki baba, en büyük burukluğum sizin değil, kardeşlerimin, çocukluk arkadaşlarımın, akrabalarımın yokluğuydu.   

 

Söylesene baba. Ben ne zamandan beri evinizde yoktum. Hatırlıyor musun? Ben yanıp da, bütünlemeye kaldığım gün senden yediğim dayak, küfür, hakaretlerden sonra sizin yanınızda değildim ki. Bedenim bir ceset olarak gelip gitti yanınıza. Ama düşüncelerim, duygularım, aklım, hayallerim hiç yanınızda olmadı. Sizler benim düşüncelerimde, duygularımda, aklımda, hayallerimde, hayatımda hiç olmadınız. Yoktunuz. Onun için evden kovarken bile dikkat ettiniz mi? Ben sizden evlenmek için izin istemedim. Aslında size sadece duyurmak istemiştim. O kızı alırsan kabul etmeyiz dediniz. Bende siz ne derseniz deyin evleneceğim demiştim. Öyleyse bir daha evimize gelme demiştiniz. Ben zaten gelmiyordum ki, sadece cesedim geliyordu. Bunu biliyor musun baba?

 

Arkamda bir çıtırtı duydum. Hoş geldin, hoş geldin. Vefasız hoş geldin. Arkamdaki sesi tanımıştım. Çok sevdiğim komşularımızdan biriydi. İyice ihtiyarlamış. Saçı sakalı beyazlamıştı. Gülümseyerek;

 

— Kim vefasız?

— Sen kim olacak

— Evet haklısın. Dışarıdan öyle görülüyor.

— Hayırsız! Baban senin gidişinden sonra ne kadar çok üzüldü biliyor musun?

— Her zamanki yaptığını yapmış. Benim yüzüme başka türlü, sizlere karşı başka türlü davranmış. Allah her şeyi biliyor.

— Cenazeye niye gelmedin.

— Yetişemedim. Yurt dışındaydım. Yurt dışında olmasaydım gelir miydim bilmiyorum.

— İnsan bayramlarda gelir elini öperdi. Af dilerdi.

— Niye af dileceğim ki?

— Baban değil mi, o senin büyüğün.

— Yani insan büyük olunca, her şey yapabilir. Af dilemek çocuklara düşer öyle mi?

 

Gözlerime anlamlı baktı. Ne demek istediğimi sanıyorum anlamıştı. Yavaşça,

 

— Oğlum elbette ben aranızdakini bilmem. Ama biliyorsun bizler cahiliz. Sizler okumuş insanlarsınız. Hoş görmek size düşer.

— Yani cahillik her şeyi kapatıyor öyle mi amca?

— Yok, öyle değil.

— Nasıl? Biz okumadık, cahiliz diyerek, yapılmadık halt kalmıyor. Babalık nedir, nasıldır üzerinde hiç düşünülmüyor. Bütün bardaklar kırılıyor. Çamlar devriliyor. Sonra hoş görmek, af dilemek çocuklara kalıyor öyle mi?

— Oğlum sen af dilemeyecektin de niye geldin. İnsan gelmişken helallik diler.

— Doğrusu amca, ben olanları unutsam, bana yapılanları af etsem, haklarımı helal etsem, hayatım, çocuklarımdan bundan vazgeçmez.

— Yani baban öldü gitti, kinin bitmedi öyle mi?

— Amca bunun kinle bir ilgisi yok. Ben buraya yıllar önce hayatımdan sildiğim, biyolojik olarak babam sayılan insanı, öldürmeye geldim.

 

Yüzüme şaşkın şaşkın baktı. Ve;

 

— Oğlum sen deli misin? Baban zaten ölü değil mi?

— Ah amca, sen dediğin gibi cahilsin. Nasıl anlayacaksın? Bırak biz okumuşlar babamızı nasıl öldüreceksek, öyle öldürelim.

 

Kafasını sallayarak, “cık, cık, cık” diyerek uzaklaşmaya başladı. Sonra birden döndü,

 

— Bir çay içmeye davet edecektim ama hak etmiyorsun. Baya yabanileşmişsin sen.

 

Dedi ve yürüdü. Amcam mezarlar arasından evine doğru giderken, ben yine mezar başında hayallerimleydim. Akşam güneşi henüz batmış, ortalık tamamıyla kararmamıştı. Hatta akşam ezanı dahi okunmamıştı.

 

— Niye geldim biliyor musun baba? Ben içimi dökeceğim, sen hiçbir şey söyleyemeyeceksin. Biliyorum eğer ayakta olsaydın. Dediklerime hemen itiraz ederdin. Hatta yaşıma başıma bakmadan beni dövmeye kalkardın. Şimdi sıra bende baba, ben konuşacağım, sen dinleyeceksin. Yıllarca baba oğul olmak için, ellerinden tutup yürümek için bekledim. Dayaklarının, sahip çıkmayışlarının arkasından, nede olsa babamdır. Beni sever diyordum. Ama o son olay var ya baba. Yandıktan sonra bütünlemeye kalışım. Senin beni horlaman, suçlaman, küfretmen, her şeyi bitirdi. Artık inandım ki, sen beni sevmiyorsun. Gerçi kimi sevdin onu da bilmiyorum. Anneme, kardeşlerime davranışlarında ortada… Davranışlara bakarsam aslında sen hiç birimizi sevmedin. Sadece kendini sevdin. Kardeşlerimden duydum. Sonradan içkiyi, sigarayı bırakmışsın. Ama küfrü hiç bırakmamışsın. Sağlık olsun baba. Ben içimdekileri sana döktüm. Benim için yıllar önceden zaten yoktun. Sen hayattayken gelip, içimdekileri sana dökmeyi çok istedim. Ama ne yazık ki yaşım kaç yaşına gelirse gelsin, senden hep korktum. Ta küçüklükten içime, kalbime yerleştirdiğin korkuyu hiç yenemedim. Şöyle cesaretle karşına çıkıp, düşüncelerimi, duygularımı anlatamadım. Belki yapabilseydim, belki yapmama fırsat verseydin, seni af edebilirdim. Sana hakkımı helal edebilirdim. Bana hakkını helal etmediğini duydum. Sağlık olsun. Allah katında haklar çarpıştığında, kimin ki üste çıkacak Allah bilir. Seni seviyorum baba diyerek mezarının başında ağlamayı çok isterdim. Ama geçmişte öyle ağlattın ki baba, senin için dökecek gözyaşım kalmadı. Üzgünüm. Siz bana sahip çıkmayan, anam babam. Şimdi evlatlık yapıp, bütün haklarımı helal mi edeyim? Sizlerin yaptıklarını cahilliğinize mi vereyim? Hayır, asla olmaz. Biliyorum ki, işinize geldiğinde değme okumuşlara taş çıkartırsınız. Kendi arzularınız olduğunda, nice üniversiteliye taş çıkartırsınız.

 

Boğazım düğümlenmeye başladı. Artık söyleyeceklerim boğazımda kalıyordu. Ortalık kararmaya yüz tutarken, bütün gücümü toplayarak;

 

— Biliyor musun baba. Ben sizin yüzünüzden çocuklarıma hiçbir şey söyleyemedim. Allah var ki, sizin aleyhinize hiç konuşmadım. Şunu bilin ki, istemediğiniz eşim de sizin aleyhinize çocuklarımıza hiçbir şey söylemedi. Sadece anlaşamadık beni kovdular dedim. Ama çocuklarım dedesiz ve nenesiz kalmanın acısını yaşadılar. Arkadaşları, büyük baba, büyük annelerinin ellerini öpmeye gittiklerinde, torunlarınızın boyunları bükük kalıyordu. Siz sadece beni değil, torunlarınızı da cezalandırdınız. Onlar sizin hasretinizle yaşamaya devam etti. Bir keresinde kardeşimle konuşurken, çocuklar dedesini, nenesini çok tanımak istiyor. Getirsem olur mu acaba demiştim. Kardeşim sakın ha ağabey. Babamla annem seni af etmediler. Çocuklarını da istemiyorlar demişti. Söyleyin bana, bu kin, bu nefret niye? Hiç bitmedi mi, bitmez mi kininiz? İşin doğrusu ben sizleri af etsem bile, torunlarınız sizi hiç af etmeyecekler. Bunu iyice biliniz.

 

Akşamın kızıllığında hava hafiften serinlemeye başladı. Birden cep telefonum çaldı. Kardeşim arıyordu.

 

— Gelmiyor musun ağabey?

— Geleceğim. Ama biraz gecikebilirim. Siz kendinize göre yemeği ayarlayın. Geç gelebilirim. Hatta yemeğe de gelmeyebilirim.

 

Gelirken yanıma aldığım babamla benim tek hatıra fotoğrafını cebimden çıkardım. Düğün için köye gittiğimizde çekilmişti. Fotoğraf siyah beyazdı. Benim babamla çekildiğim tek fotoğraftı. Ben o zamanlar on bir yaşında çocuktum. Babam olgunluk dönemlerindeydi. Saçlarında biraz kırlık vardı. Teni buğday beyazı, gözleri siyah, kaşları kalındı. Yüz hatları olarak yakışıklı, çapkınlığa eğilimli gülümserdi. Boyu 1.70 civarında olmasına rağmen, bana çok uzun gelirdi. Fotoğrafa uzun uzun baktım.

 

— Ne hale geldik baba? Sen şimdi mezardasın. Bense mezarının başında… Biliyor musun baba benim de saçlarım kırlaştı artık. Hatta kafamın arkasında kellik var. Birazda kilo aldım. Hani sen sıskasın, zayıfsın diye kızıyordun ya, şimdi çok iyiyim. Görsen tanıyamazsın. Kilo alınca uzaktan toplu görünüyorum. Kara gözlüklerimi de takınca dehşet oluyorum baba. Sana çekmişim. Baya da yakışıklıyım. Giydiğim yakışıyor Allah’a şükür. Sen bu gidişle adam olmazdın diyordun ya, şimdi işlerimi bilsen, büyük gördüğün, üstün gördüğün patronların bile bana yetişemez. Senin sayende baba… Senin sayende… Belki kovmasaydın bu kadar hırslanmazdım. Belki başarılı olmak için bu kadar çaba sarf etmezdim. İyi ki kovmuşsun baba… İyi ki kovmuşsun…

 

Fotoğrafa son kez baktım. Ortasına kadar aramızdan yırttım. Artık aramızda yırtık vardı. Baba ile oğul ayrılmıştı. Bazen baktığım fotoğraftan veda zamanı gelmişti. Yırtık resmi babamın mezarının başındaki duvara koydum. Uçmasın diye taşlarla sıkıştırdım. Biliyorum yağmur yağınca veya bir çocuk gelip alıncaya kadar orada duracaktı. Sonra kaybolup gidecekti. İçimden ben hasretle bu fotoğrafa çok baktım baba. Biraz da sen bak artık diye mırıldandım. Hasretimi de, sevgiden zannetme, hesaplaşma hasretiydi. Güneş batmıştı. Artık gitme vakti gelmişti. Ayağa kalktım. Mezarlara son bir kez bakarak,

 

— Halim vaktim yerinde. Ama şunu bilin ki, mezarlarınızı yaptırmayacağım. Zira mezar yaptırmaya inanmıyorum. Bir daha hiç gelmeyeceğim. Torunlarınıza aramızda geçen bütün olayları anlatacağım. Gerçeği duyduklarında gelirlerse ne ala. Gelmezlerse hiçbir şey diyemem. Hoşça kalın.

 

Mezarlığın çıkış kapısına yöneldiğimde kalbim sıkışmaya başladı. Hafif serinlik, biraz daha soğuyarak üşütüyordu. Rüzgâr da sertleşmişti. Korkusuzca içinde gezindiğim mezarlık şimdi bana korku veriyordu. Garip düşüncelerle yürümeye devam ettim. Mezarlığın kapısına doğru her adım atışımda sıkıntım artıyordu. Garip bir soluksuzluk, sırtımdan yakalıyor. Bütün ciğer kafesimi sıkıyordu. Nefes alamıyordum. Bir taşın üzerine oturdum. Ne yapacağımı bilmiyordum. Niyeydi şimdi bu? Niçin adımlarım mezarlıktan uzaklaştıkça, kalbim sıkışıyor? Nefes alamıyorum. Beynim zonkluyor. Düşünceler beni allak bullak ediyor. Beynimin karanlıklarında bir söz belirmeye başladı. Sanki gözlerimin önüne konmuş bir yazı gibi, ayan beyan okuyordum. Gözlerimi kapatıyorum değişmiyordu. Ha gözlerimi kapatmışım, ha açmışım yazı karşımda duruyordu. Şaşkındım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Beynimin halüsinasyonu bana oyun oynuyordu.

 

“Af etmesini bilmeyen af edilmez”

 

Nasıl olur? Ben babamı nasıl af ederim? Bana yaptıklarından sonra nasıl olur? Ellerim uyuşmaya başladı. Bacaklarımda derman kayboluyordu. Gözlerim sanki ileriyi göremez olmuştu. Bütün gücümü topladım. Bütün varlığımla haykırdım.

 

— Babam bana babalık yapmadı. Onu babam olarak af edemem. Ama insan olarak, onu insan bilerek, insanca haklarımdan vazgeçebilirim. Ama babalık, evlatlık gibi olgular bende yok. Babam benim için sadece bir insan. Anam benim için sadece bir insan. Af ediyorum onları. İnsanlığıma sığınarak, insanlıklarına vererek af ediyorum. Evlat olarak hiçbir hak talep etmiyorum. Etmeyeceğim. Rabbimin huzurunda benden evlatlık isterlerse, ancak babalar, analar evlatlık hakkı isteyebilirler. Sor onlara Rabbim, babalık, analık yaptılar mı? Yaptılarsa boynum kıldan incedir. Yapmadılarsa benden evlatlık istemeye hakları yoktur. Diyeceğim.

 

Birden ortalık aydınlanmaya başladı. Gittikçe koyulaşan karanlık normal gecenin rengine dönüştü. Biraz önce göremediğin sokak lambaları teker teker yerlerine geldi. Kaybolan dermanıma kavuşmaya başladım. Geriye dönüp, mezarlara doğru baktım. Hayret içimde hiçbir kin kalmamıştı. Herhangi bir sevgi de yoktu. Sanki toprağın insanın elektriğini aldığı gibi, insan olarak onları af etmem, bendeki bütün olumlu, olumsuz düşünceleri, duyguları alıp götürmüştü.

 

İnsanlığın temel kuralları belliydi. Evlatlık yapmayan babalık hakkından söz edemezdi. Babalık yapmayan evlatlık hakkından söz edemezdi. İnsanlık yapmayan insanlık haklarından söz edemezdi. Hataları af edemeyen, hatalarından af bekleyemezdi. Affetmesini bilmeyen, affedilmeyi bekleyemezdi.

 

Okuduğum bütün bilgiler. Hayat tecrübelerim. Düşüncelerim, inançlarım, insan olmanın tek yolu, insanları bütün zaaflarıyla kabul edip, af edebilmekti. Hızla mezarlıktan çıktım. Sanki koşar adımlarla şehre doğru yürüyordum. Çoğu zaman, yol ortasından giderek yolda kestirmeler yapıyordum. Bir yere yetişecekmişim gibi. Aslında hiçbir yere gitmiyordum. Beynimin hedeflediği hiçbir yer yoktu. Öylesine gidiyordum. Hem de koşar adımlarla. Kalbim normal seyrinde atıyordu. Ayaklarım bilinçsizce yürüyordu. Bilmediğim, yeni yapılmış birçok sokaktan caddeden geçtim. Bir yandan da düşünüyordum. Artık babamı öldürmüştüm. Artık annemi öldürmüştüm. Onlar belki de bir daha uğramayacağım mezarlıkta idiler. Ama insan olarak, insan olan annemi, babamı af etmiştim. Bana yaptıklarına karşılık, yılların bütün birikimlerini af ederek, mezarlığa boşaltmıştım. Onlar duydu mu, duymadı mı bilmiyorum? Duyarlar mı, duymazlar mı onu da bilmiyorum?

 

Gözüm yukarıdaki dolunayla karşılaştı. Ay her zamankinden daha çok parlaktı. Etrafında beyaz haleler vardı. Yakın çevresindeki bütün yıldızlar kayıptı. Gece ay aydınlığında karanlıkları öteliyordu. Sanki bulutlu havaların aydınlığı gibiydi. Havada tek bulut yoktu. Doğudan serin, sert bir rüzgâr esiyordu. Ceketimin iliklerini iyice çözdüm. Serinliği içime çekmek, hissetmek istiyordum.

 

Otuz yıl sonra geldiğim memleketimin dağları aynıydı. Hemen hiçbir şey değişmemişti. Sadece tepelere dikilen çamlar büyümüştü. Dağların eteklerine evler yapılmıştı. Ne olacağını bilmeden aya doğru yürüyordum. Sanki ayda yerim hazır gibiydi. Arkama bakmadan, dönmeyi düşünmeden yürüyordum.

 

İnsanlar, arkadaşlarım, çocuklarım gözlerimin önünden geçiyor. Çevremdeki birçok insanın, ailesiyle bağlarını düşünüyorum. Beni bir hayıflanma yakalıyor. Serzenişlerim rüzgâra doğru uçuşuyordu. “Keşke bende ebedi olarak babamı yaşatabilseydim” “Keşke, bende kalbimdeki bütün sevgiyle, anne diyebilseydim” ama onlar hayatımda yoktular. Şimdi ise cesetleri mezarlıkta çürümeye başladı. Şimdi ben çocuklarıma ne anlatacaktım?

— Baba bize babanı, dedemizi anlat…

 

Diyen çocuklarıma ne anlatacaktım?

 

Bir kuru resim ve bir isim… Resmi de yırtıp mezarlığa bırakmıştım.

 

Aya doğru yürüyüşüm uzun bir yürüyüş olmuş. Kendime gelince anladım. Memleketimin dağlarının eteklerinde bir yoldayım. Şehrin içinden baya uzaklaşmışım. Akşam bir hayli ilerlemiş. Sanıyorum yatsı vaktini iyice geçmişim. Saatime baktığımda gece 23’e doğru geliyordu. Buraya kadar nasıl geldiğimi bilmiyorum. Evlerin seyrek olduğu bir yerde, şehre doğru yol kenarına oturdum. Hey gidi hey! Ne kadar çok büyümüş şehir. Her yer ışık. Eskiden yeşillikler arasında evler vardı. Şimdi evlerin arasında yeşillik kalmamış. Bağlar, bahçeler, evlere, yollara dönüşmüş.

 

Oturunca yorulduğumu anladım. Karnımın açlığı da ortaya çıkmaya başladı. Ağzım kurumuş, dudaklarım sertleşmişti. Babamın bulunduğu mezara doğru baktım. Ne kadar uzaktı. Sanıyorum iki saat kadar yürümüşüm. Eskiden sigara içiyordum. Şimdi olsaydı ne güzel olurdu. İyi ki yoktu. Olsaydı hemen içecektim.

 

Uzaktan seyrettiğim evlerden köpek sesleri geliyordu. Şehrin kenarları hala bahçeliydi. Farkına varmadığım sokakları hatırlamıyorum. Şehrin güneyindeki dağların eteklerindeyim. Kuzeye doğru bakıyorum. Şehir bütünüyle gözlerimin önünde duruyor. Seyrettikçe eski anılarım canlanıyor. Birden kardeşimin bana uzattığı zarf aklıma geldi.

 

— Ağabey babam bunu sana vermemizi söyledi.

 

Babamdan bir şey beklemediğim için alıp cebime atmıştım. Almayarak kardeşimi kırmak istememiştim. Doğrusu babamdan hiçbir şey istemiyordum. Bu duygularla açıp bakmamıştım. Kardeşlerimin yanında zarfın içini açarak konuşma ortamı yaratmak istemiyordum. Zarfı cebimden çıkardım. Sarı mektup zarflarındandı. Belli ki eski hem de çok eskiydi.

 

Zarfı açıp açmamak arasında tereddütlüydüm. Gökyüzündeki ay batıya doğru iyice kaymıştı. Hatta biraz sonra dağların arkasından kaybolup gidecekti. Hava doğudan batıya doğru karanlığını dalgalandırıyordu. Gökyüzünün yarısında yıldızlar var yarısında yok gibiydi. Ayın halelerinin aydınlattığı yerlerde yıldızlar hala kayıptı. Biraz sonra onları da görecektim. Esinti biraz daha sertleşmiş artık üşütüyordu. Kim bilir belki, zarf beni üşütüyordu. Ellerimin titrediğini fark ettim. Zarfın kalınlığından içinde çok katlı bir mektup olduğu veya başka şeylerin olduğu belliydi.

 

Yırtıp atmalı mıydım? Yoksa açıp bakmalı mıydım? Kendime serinkanlı ol. Eminim yırtıp atsan sonra çok merak edersin. Ama iş işten geçmiş olur. En iyisi zarfı aç içindekilere bak diyordum. Bir başka his ise, ne yapacaksın bakıp da, bugüne kadar babandan ne bekledin ki? En iyisi açma, öylece kalsın. Belki içindekiler moralini bozacak diyordu. Karışık düşüncelerden telefonun sesi uyandırdı. Kardeşim arıyordu.

 

— Ağabey nerelerdesin? Gelmeyecek misin? Hepimiz seni bekliyoruz.

 

— Beni beklemeyin. Gelmeyebilirim. Sizinle konuşmaya kendimi hazır hissetmiyorum. Herkes evine gitsin. Hazır olunca ben sizi çağırırım.

 

— Olur, mu ağabey. Seninle görüşeceğimiz konu çok. Hepimiz toplanmışken ne olur gel konuşalım.

 

— Hazır değilim. Beni zorlamayın. Kalbinizi kırmak istemiyorum. Şu anda bütün dengelerim altüst, ne olur beni beklemeyin. Ben sizinle görüşmeden asla geri dönmeyeceğim. Acele etmeyin.

— Tamam, ağabey sen bilirsin.

 

Kardeşimin telefonu düşüncelerimi netleştirdi. Zarfı açmalıydım. İleride pişman olmaktansa, içindekilerini görmeliyim. Ne olacak ki? Gördükten sonra ne yapacağıma karar veririm.

 

Zarfı yavaşça açmaya başladım. Açarken göğüs kafesimin sıkıştığını fark ettim. Kalbimin atışları hızlanmıştı. Kafamdan geçen düşünceler kaybolup gitmişti. Sanki bütün köpekler de havlamayı bıraktılar. Ancak rüzgâr daha hızlı esmeye başladı. Aysa zarfın içini gördüğüm ana şahit olamamak için hızlıca batmıştı. Ayın batışıyla ortalık karardı. Gökyüzünde saklanan yıldızlar ortaya çıktı. Sanki yıldızların kimi bana sırıtıyordu. Halime gülüyor gibiydiler. Arkamdaki bahçelerden garip sesler duymaya başladım. Dibine oturduğum direğin lamba ışığı yeterli aydınlıkta değildi. Olsun. Ne fark ederdi ki? İşte şimdi bütün hayatımın gizemleri yerle bir olacaktı. Babamın bana bıraktığı zarf belki beni burada bitirecek, belki de yeni bir hayata kavuşturacaktı. Zarfı açtığımda üzerinde yazılar olan kâğıtlarla karşılaştım. Kâğıtların ortasında bir fotoğraf… Bendeki fotoğraf. Babamla ikimizin olduğu fotoğraf... Ortasından yırtıp babamın mezarına bıraktığım fotoğraf… Hayret içinde kaldım. Babam ikimizin bulunduğu fotoğrafı saklamıştı.

 

Kâğıtlara baktım. Üzerinde eskimiş yazılar vardı. Yazıların bazı bölümleri nemden veya yaştan dağılmıştı. Yazılar babama ait değildi. Yazıların sahibini tanımıyorum. Belli ki babam bir arkadaşına veya güvendiği birine yazdırmıştı. Kâğıtlar bana yazılmış bir mektuptan ibaretti. Oğlum diye başlayan ilk sahifesine gözlerim ilişti.

 

Gecenin karanlığında, loş sokak lambasının altında babamın bana bıraktığı mektubu okumaya başladım.

 

“Oğlum,

Biliyorum büyük bir ihtimalle bu mektubu ölümümden sonra okuyacaksın. Belki mektup eline geçmeyecek. Belki sana verilecek ama sen kabul etmeyeceksin. Belki de, mektup eline geçince okumayıp yırtıp atacaksın. Doğrusu ne yaparsan sana bir şey söyleyemem. Kesinlikle haklısın. Sana kızamam.

 

Beni bilirsin. Öyle akıllı, bilgili biri değilim. Cahil kalmayın diye sizleri okuttum. Benim gibi cahil kalmanızı istemedim. Benim bildiğim tek şey vardı. Cahillikle yapabildiğim babalık. Okumanız için verdiğim mücadele. Ben mücadele verirken sizleri unutmuştum. Duygularınızı, büyümenizi, kendi başına bir insan olmaya başladığınızı unutmuştum.

 

İlk zamanlar fark etmiştim ama asla anlayamamıştım. Ben seni çok dövmüştüm. Ama asla gözlerinde, ifadelerinde bana evlat olarak bakan gözlerdeki ışıltı kaybolmamıştı. Fakat sen yandığın zaman ikmale kaldığında sana söylediklerimden sonra, gözlerindeki ışıltı kaybolmuştu. Ben ilk zamanlar bunun ne anlama geldiğini anlamamıştım. Ta ki bizden ayrıldıktan yirmi yıl sonra, aramızdaki babalık evlatlık ilişkisinin, sevgisinin o gün bittiğini anladım. O gün senin gözlerinde artık ben baban değildim. Yirmi yıl boyunca hep seni suçladım. Babasını dinlemeyen. Annesini dinlemeyen. Bir kız uğruna ailesini terk eden. Vefasız, saygısız bir evlat olarak hep seni yargıladım. Kardeşlerine, annene seninle görüşmemeleri için her türlü baskıyı yaptım.

 

Ama yirmi yıl sonra bakışlarındaki evlatlık duygusunun kaybolduğunu anladığımda, sinirlerim ayyuka çıktı. Sana hıncım daha da arttı. Senin arkandan neler söyledim bilsen. Eğer bu mektubu okuyorsan eminim, biliyorum diye başını sallıyorsundur. Yaklaşık bir ay boyunca kendi kendime söylendim. Sana belalar okudum. Hatta o sıralar senin kardeşlerinle görüştüğünü duyunca, onları tehdit ettim. Hepsine babalık hakkımı helal etmeyeceğimi söyledim. Seninle görüşmelerini yasakladım.

 

Bir ay sonra sinirlerim geçti. İyice yatıştım. Evde yalnız kaldığım bir gün, sana ikmale kaldığın için olur olmaz sözler söylediğim, birlikte çalıştığımız yere geldim. Orada oturarak aramızdaki o günü hayal ettim. Kahrolsun sen haklıydın. Ben bir babanın asla yapmayacağı şeyleri sana yapmıştım. Senin kalbini tamir edemeyeceğim şekilde o gün kırmıştım. Kendi kendime kızdım. Kendime lanetler okudum. Yahu bir baba nasıl olur da, yanan, hastanede uzun dönem yatan çocuğuna böyle davranabilirdi? Ona kol kanat olacağına nasıl olur da böyle yapabilirdi?

 

Bunları sana beni affedesin diye anlatmıyorum. Bir insan olarak duygularımın, düşüncelerimin, hayatımın değişikliklerini anlatıyorum. Senden af dilemeye cesaretim mi var? Asla, hiçbir zaman bu cesareti kendimde bulamadım. Ben bu noktaya geldiğimde bile, annene, kardeşlerine seninle ilgili duygularımın değiştiğini, senin haklı olduğunu söyleyemedim. Sanki bunu söylersem onlar üzerindeki egemenliğimin biteceğine inanıyordum. Sanki bir babanın çocuklarından af dilemesinin veya çocuklarını haklı görmesinin babalığa yakışmayacağına inanıyordum.

 

Hani Hüseyin amcan vardı. Okumuş mürekkep yalamış adam. Bir gün ona seninle ilgili duygularımı açtım. Bana o kadar çok kızdı ki sorma. Sonra bana, seninle konuşmam için o kadar çok ısrar etti ki bilemezsin. Ama oğlum inan seninle konuşacak cesareti bulamadım. Sana karşı o kadar mahcubum ki seninle görüşmeye kendimi hiç hazır hissetmedim. Hüseyin amcan benimle ilgili duygularımı sana kendisinin anlatacağını, seni çağıracağını söyledi. Ona yemin verdirdim. Sakın böyle bir şey yapma. Beni güç durumda bırakma dedim. O da, ne olur ne olmaz. Duygularını anlatan bir şeyler bırak oğluna bilsin dedi. Ölüm var kalım var, senin durumunu oğlun bilsin dedi.

 

Oğlum ancak buna cesaret edebildim. Seni çağıramadım. Seninle yüzleşmeye korktum. Kardeşlerine bir şey diyemedim. İster gurur de, ister cahillik de. Ama işin gerçeği böyle… Şimdi Hüseyin amcanla bunları sana yazıyorum. Sakın senden helallik diliyor, beni affetmen için bunları yazdığımı sanma. Buna asla hakkımın olmadığını biliyorum.

 

Annen iyice yaşlanmıştı. Ben seninle ilgili bu duyguları taşımaya başladığımda artık hiçbir şeyi doğru dürüst anlayamıyordu. Biliyorum o da senin için çok üzülüyordu. Kaç defa çağır şu oğlanı, ölmeden görelim. Helalleşelim demişti. Ona kızıp bağırmıştım. Ama ben gerçekleri anladığımda annenin durumu o kadar kötüydü ki, seni çağırıp onun o halini görmeni asla istemedim. Öylece kalsın istedim. Zaten anneni görseydin konuşamazdın. Seni anlamazdı. Görmezdi. Duymazdı. Ama bil ki, benim senden helallik istemeye hakkım yok ama o seninle hep helalleşmek istedi. Ben mani oldum.

 

Kısacası oğlum. Ben seni çok özledim. Ama özlemeye hakkımın olmadığına inandım. Seni çok sevdiğimi fark ettim. Ama sevmeye hakkımın olmadığına inandım.

 

Küçüklüğünden beri sana yaptıklarımı hatırladıkça kendimden iğrendim. İnsanlığımdan utandım. Senin karşına geçip bunları söyleme cesaretini bulamayacak kadar aciz oluşuma lanet ettim. Beni böyle görüp bana acımanı, acıyan gözlerle bakmanı istemedim.

 

Ben sana çok haksızlık ettim oğlum. Attığım her dayakta sen çocuktun, ben babaydım. Seni haksızca dövdüm. Yandığında sana babalık yapamadım. İkmale kaldığında ne seni, ne etrafımdakileri dinlemedim. Bir gurur arkasına saklanarak, kendi başarısızlıklarımı, cahilliklerimi senden çıkardım. Annenden çıkardım. Kardeşlerinden çıkardım.

 

Ben çok pişmanım oğlum. Bunları sana söyleyemediğim için çok pişmanım. Sakın beni affetme. Bil ki sen beni affetsen bile ben kendimi affetmiyorum. Bana hakkını helal etme. Bil ki, ben sana bütün haklarımı helal ediyor. Senin hakların için Allah’a hesap vermek istiyorum. Sakın haklarını helal ederek. Beni af ederek benim hesap vermemi engelleme oğlum”.

 

Mektubu okumaya ara vererek,

 

— Ah baba ah... Bilsen Allah’ın huzurundaki hesap ne kadar zor... Ah bir bilsen...

 

Diye mırıldanarak okumaya devam ettim. Doğrusu altüst olmuştum. Sanki bütün hayat durmuştu. Esen rüzgârın farkında değildim. Duygularım büyük fırtınaların arkasından duran sessizliği andırıyordu. Gittikçe soğuyan havayı hissetmiyordum.

 

“Yalnız senden bir ricam var oğlum. Ben öldükten sonra kardeşlerini asla bırakma. Onlara babalık yap. Uzaktan senin hakkında bazı bilgiler edindim. Çok başarılı bir iş adamı olmuşsun. Mutlu bir ailen var. Gelinime, torunlarıma söyleyecek insanca hiçbir sözüm yok. Bunun mahcubiyetiyle, sorumluluğuyla ölüp gideceğim. Allah katındaki hesabımın zor olduğunu biliyorum. Sürekli Allah’tan af diliyorum ama af edileceğime inanmıyorum. Hiç olmazsa dürüstçe cezamı çekerim diye kendimi teselli ediyorum.

 

Biliyor musun oğlum? Bana en ağır gelecek şey, ben ölürken seni görememek olacak. Rabbimden dileğim hep mutlu olasın. Asla çocuklarına, karına benim davrandığım gibi davranma. Onların kıymetini bil. Ben senin, annenin, kardeşlerinin kıymetini bilemedim. Cahillik içinde, baba, koca oldum. Belki şimdi “baba hala öğüt mü veriyorsun” diyorsundur. Haklısın oğlum. Artık benim öğüt vermeye hakkım yok. Eminim sen benden daha iyi çocuklarına baba, eşine kocasındır.

 

Dünyada görüşmeye cesareti olmayan baban. Elveda oğlum.“

 

Ne söyleyeceğimi, ne düşüneceğimi bilmiyordum. Hava iyice kararmıştı. Sırtımı elektrik direğine iyice yapıştırdım. Mektubu zarfın içine katlayarak koydum. Fotoğraf elimdeydi. Uzun uzun fotoğrafa baktım. Sonra onu da zarfın içine koyarak, zarfı cebime koydum. İyice büzülerek elektrik direğinin dibine yerleştim. Gözlerim şehrin üzerinde geziniyordu. Geçirdiğim duygu anaforundan sonra iyice yorulmuştum. Kalbimde atışlar bitmiş. Sanki kalbim rölantide çalışan motor gibi çalışıyordu. Sessiz, sakin. Nefes alışım bile durmuş gibiydi. Bütün hareketsizliğimle gözlerimi kapadım. Hayallerimin, düşüncelerimin dinginliğindeydim.

 

Fotoğraftaki gibi babamın elini tutmuş şehre doğru yürüyordum. Ama ne ben bendim. Ne babam babamdı. İstem dışı, farkında olmadan dudaklarımdan bir fısıltı karanlıkları delip geçti.

 

— Seni affediyorum baba. Bütün haklarımı helal ediyorum. Umarım sende affetmişsindir. Sende hakkını helal etmişsindir.

 

Hayatımın tüm renklerinden, gecenin karanlıklarına yıldızlar dağıtmaya başladım. İçimi hafiften bir sıcaklık sarmaya başladı. Gözlerimi açamıyordum. Kulaklarım hiçbir şey duymuyordu.

 

— Beyefendi, beyefendi…

 

Diyerek birisi beni dürtüyordu. Kendime geldim. Sanıyorum yorgunluktan uyuyup kalmışım. Kaç saat uyuduğumu bilmiyorum. Henüz saatime bakmadım. Karşımda beni dürten, dürterken seslenen polis memuru vardı. Polis kendime geldiğimi anlayınca;

 

— Beyefendi ne yapıyorsunuz burada?

 

Hafifçe gülümseyerek polise baktım. Sanki bugün ilk defa karşımda bir insan görüyordum. Sanki geçmişten zaman makinesiyle şimdi gelmiştim. Olabildiğince nazik ve düzgün bir ifadeyle,

 

— Burada ne yaptığımı şu anda size anlatacak durumda değilim memur bey. Acaba rica etsem, beni şehrin en iyi oteline götürebilir misiniz? İnanıyorum ki oraya kadar iyice açılır, size burada ne yaptığımı anlatabilirim.

 

Bu sırada yanına gelen polise baktı beni uyandıran polis. Sanki aralarında göz göze konuşuyorlardı. Benim ricamı karara bağlayacaklardı. Bense hala büyük bir boşluk içindeydim. Sanki ne altımda yer vardı. Ne de üstümde gökyüzü.

 

— Tamam beyefendi. Haydi, buyurun arabaya…

 

Polis arabasında şehrin sokaklarında ilerlerken, kalbim, düşüncelerim huzur içindeydi. Geçmişimle alacak verecek hesabını elektrik direğinin altında kapatmıştım. Sokak lambalarının aydınlattığı yollar sanki başka bir aydınlıktaydı.

 

.

Son Güncelleme (Cumartesi, 14 Nisan 2012 21:51)

 
Author of this article: MEHMET ÇOBAN

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün934
Dün1626
Tüm Zamanlar4409132
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 72 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2925
İçerik : 1504
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?