Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon DUYGULARIMIZ SEYİR HALİNDEYKEN YAŞADIĞIMIZ HARMONİLER VE TÜRBÜLANSLAR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 10
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

              DUYGULARIMIZ SEYİR HALİNDEYKEN

                     YAŞADIĞIMIZ HARMONİLER VE  TÜRBÜLANSLAR

 

                                                               İnsanlar, salt aynı dili konuştuklarıyla değil; aynı                       

                                                                 duyguyu paylaştıklarıyla anlaşabilirler.” 

                                                                                            

      İnsan denen varlık duygular yumağının ağ gibi örgülediği çok yönlü ontolojik yetenekler ile sarmalanmış bir potansiyel aferide. Başka bir yönüyle de salt duygusal donanımlı varlık da denebilir.

     İnsan, duygularını hiç kullanmadan yaşayabilir mi? Ya da nasıl yaşayabilir bu mümkün mü? İnsan bir taş olmadığına göre zorunlu olarak var olan bu duygularıyla birlikte yaşayacaktır. Zaten insana insan olma özelliğini kazandıran da bu duygulardır.

     İnsana mahsus verilen her duygu kullanımdayken bir değildir.Duygular insanın yaşadığı an’a göre seyir ve vaziyet alır.İnsanın psiko-sosyal anları bu duyguların varoluşsallığı ile mümkündür.Duygularımız yaşamımızın ruhsal coğrafyasıdır. Yaşanıldıkça bu coğrafya da seyyahtır insan…

     Kimi zaman acılar, korkular, ve hüzünler kimi zaman mesrur, korkusuz ve refah içinde iklimler yaşanılır bu duyguların coğrafyasında. İncinmeler, kırılmalar, elemler ve sevinçlerimizin hepsi bu duygularımızın coğrafyasında var olur.

     Bazen renkli, coşkulu zamanlarda duygularımızın okyanusuna açılır haz ve tat alabilir. Bazen de fırtına ve kasırgaların hüküm sürdüğü devasa dalgaların kızgın kucağında buluveririz kendimizi…

     Kendimizi duygularımızın kontrolüne  terk edip onun kollarına  kontrolsüzce bırakıverdiğimizde  aklımızın nasıl devre dışı kaldığını, hiç kullanmadan işlevsizleştirdiğimizi işte o an farkına varabiliriz.

     Aklımızı bir yere koyup salt duygular harmonisine bırakıverdiğimizde yaşam trafiğinin nasıl kilitlendiğini, ruhumuzun rencide olup nasıl yara alıp çaresizliğe terk edildiğini, bir duygu seline kapılıp köpüren, coşan dalgaların kucağında heva ve heveslerimize  ram olup nasıl bir afat yaşadığımızı ortaya  çıkan felaketlerle sonuçlanmasından anlayabiliyoruz ancak.

     Tamamen körleştirdiğimiz duygularımıza yenik düşmek nasıl bir yanlışsa salt bir akılla duygularımızı devre dışı kılmakla yaşamın formunun bozulmasına seyirci ve bigane kalmak da ayrı bir yanlış değil mi?

     Acaba insan kendisine lütfedilmiş okyanus kadar bol bu duygu nimetinden yararlanmasının ne kadar şükründedir? Ölçüyü kaçırabilecek dozda kullanıyorsa bu bir ifrattır ya da hiç dokunulmadan kullanmıyorsa bu da hayatın lirik akışını durdurmak gibi çok yanlış bir eylemdir. Zira duygular doğru kullanıldığında hayatın kıvamını arttırır.Cana can katar. Fütursuzca kullanıldığında yol kazaları çok olur. Duygularımızı yönetmek itiyorsak; gerektiği zaman gerekli yerde aklımızı gerçekçi biçimde kullanmamız gerekir. Bir de yaşam yolculuğunun yön ve anlam haritası olan aşkın bilgiyi de buna  katabildiğimiz zaman bütünsel ahenk de tamamlanmış olacaktır.

     Bütünsel bir ahenk ancak duygular ile hareketlenir, akıl ile denetlenir ve aşkın bilgi ile de taçlanabilir.

     İnsan; yaşamında bedensel açlığını bir şekilde giderebilir belki. Ama ruhunun açlığını, ruhunun boşluğunu doldurabilmesi o kadar kolay olmasa gerek. Ruhsal açlığını tatmin etmek için yoğun emek vermek gerek…Tefekkür çilesini çekmek gerek…

     Kendine evet sadece kendine lütfedilen sayısı ve miktarı belli olmayan, ölçülemeyen ve hesapsızca kullanıma arz olunan bu duyguların bereketli bolluğu bir zenginlik alametidir insan için…

     İnsan dilediği zaman dilediği biçimde sadece beyni ile komutlayıp sahip olacağı bu kıymetli hazineyi kalbinde ne kadar stoklandığını anlamak için bir keşif  eylemi ile arayış içinde yola koyulabilse…O anki ruh haline uygun ne kadar gerekiyorsa o kadarını alabileceğini bir bilebilse … Hayatının sonuna kadar nasıl bitimsiz zengin bir hazine ile karşı karşıya bulunduğunu idrak edecek ve yaşamın son anına kadar kıymet bilir bir şükür içinde bulunacaktır.

     Her insanın yüreğinde var olan bu yaşatıcı duygular bir bilinçle belli bir uyumda kullanıldığında  ruhsal kaygılarını berhava  edebileceği gibi moral bakımından kendini zindeleştireceğinden ve yenileneceğinden zerre kadar bir kuşku olabilir mi?

     Duygularımızı akıl nimetiyle kontrol edebilirsek ne istediğimizi bilmişiz demektir.Şayet nefsimizin istek ve arzularıyla bir yoğun talep içindeysek sahip olduğumuz bu duygular dümensiz bir araç gibi nereye toslayabileceği de baştan bellidir. Duygularımızı kullanmayı ve yaşatmayı beceremiyorsak eğer hayatlarımız da nasıl ve ne şekil olacağı bilinmeyen savruluşlar içinde kalabilecektir. Yaşamın istikamet adresi de belli olmayacaktır. Belirsizlikler içinde yaşamak kuşku, endişe ve yeis duygularını karşımıza bir set gibi çıkarıverir.Bu durum da yaşamımızın kaosu olur.

     İşte bu anda insana düşen görev ise duygularını aklın kontrolünde nasıl, nerede, ne zaman ve ne kadar kullanabilmeyi hesap edecek bilme sorumluluğunu taşımaktır.

     Salt duygularımızla yaşadıkça belli bir ritimde sabit, monoton bir düzlemde  kullanmamıza da imkan yoktur. Çünkü salt duygularımızla yanılabileceğimiz yanılgı içinde  bulunabileceğimiz hatta hata yapabileceğimiz de pek ala mümkündür.

     Kuşkusuz salt duygularımızı kullanırken acı ve tatlı anlar yaşarız. Yaşadığımız bu duygularla ruhsal yapımızı doğru ya da yanlış olarak bir biçimde beslemiş oluruz. Ruhumuzun besin kaynağı olan duygularımız varlığımız ile birlikte bir hareket içinde olması ile kaimdir. Ama insan, yaşamında tek başına salt duygular hiyerarşisinde bulunamaz. Zira akıl ve aşkın bilgi de ontolojik yaşamın olmazsa olmazı kılınmıştır.İnsan söz konusu olan bu ontolojik bütünlük içinde yaşar. Yaradılış yeteneklerimizin biri diğeriyle bir bütünsellik düzeneği içinde bulunarak var olabilir.

     İnsan hayat içinde varlığını sürdürürken ontolojik olarak kodlanmış duygularını kendi içinde bir dilemma ile yaşaması da söz konusudur. Bu duygular olumlu ya da olumsuz halde kullanıma açık bırakılmış. İnsan tercihlerinde serbesttir. İstediğini seçme hakkına sahiptir.

    Duygularımız hakkında yaptığımız küçük bir araştırmada bine yakın duygu biçimi tespiti yaptık. Ancak binlerce belki de çok daha fazla olabileceğine dair bir kanaat oluşturduk. Ne kadar muazzam ne kadar muntazam bir yaradılış kodlaması bu… Ne harikulade bir donanım bu… Şaşırmamak elde değil.

    Bizler birer  insan olarak bu muhteşem ontolojik varsıllığın ve yaradılış hasletlerimizin mevcudiyetini idrak edemeden çoğu zaman meccanen  öylesine yaşıyoruz işte…

    Bir hikmet ya da ibret alabilmek için varlığımız ile kaim olan zengin duygular ambarına seyir almak için şöyle bir girelim.Ufacık bir araştırma turuna çıkalım.

    Yapacağımız araştırma basit sıradan olacak. Önce CESARET ve karşıtı KORKU duygularımıza bir bakalım.

    Cesaret duygusu, insana güveni ve güvenli olmayı öğütler.Kendine güvenerek bir yola çıkıldığında karşılaşılacak engeller bu duyguyla aşılmaya çalışılır. Ama hayatta her şeyin tek başına cesaret ile birlikte halledemeyeceği müşküller de vardır. Bu müşküller insanın bir an cesaretini kırabilir. Cesareti kıran şey karşılaşılan zorluktur. Karşılaşılan bu zorluk o işi göze almayı, risk taşımayı engeller.Peki bu zorluğu ikaz eden saik nedir? Pek tabi ki korku duygusudur.. Korku duvarıdır.Durduran tökezleten bir engel sanki.(Bazı anlarda korku duygusu insanı korumak için bir erken koruma sistemi olarak devreye girer).Sürekli cesaret duygusu ile yol almayı başarmış bir insan bir anda korku duygusu ile karşılaşıyor.Bir karar  verme tercihi ile baş başa kalan insan ya sonuna kadar cesaretini kullanıp bu korku duvarını aşacak ya da geri çekilecek.

    Hassas bir durum bu.Burada insana karar duygusu hakimdir.Kendinden emin olan bir karar duygusu bir bilinç ve basiret donanımındaysa tercihini pozitif anlamda yapacaktır. Böylelikle korku engeli suhuletle aşılabilecektir.Aksi bir durum engeli aşmaya mani olur.

    Psikoloji biliminde de korku ve cesaret duyguları üzerinde çalışmalar yoğun ve kapsamlıdır.

    Gerçek hayatta, siyasi, ekonomik, askeri alanlarda psikolojik harp adı altında  bir çok korku ve cesaret duyguları kullanılır. Kendinden emin donanımlı duruşlar sergilenir. Cesaretle atılan diplomatik söylemler blöf  dahi olsa değerlendirilir.  İki duygudan biri olan cesaretin  korkuyu nasıl yendiği ve  zaferle taçlandırılarak nasıl galip geldiği toplumun psikolojisini etkilemek adına yapılır. Burada kullanılan cesaret duygusu güçlü olmanın başarılı göstergesi durumundadır.

    Hz. Peygamber(s) Mekke dönemini yaşarken her türlü psikolojik baskı ve ambargoların uygulandığı zor günlerde Kabe’yi tavaf eder. Müşrikler karşısında cesaret ve yürekliliğini göstermek için kollarını omzuna kadar sıvayarak pazılarını göstererek cesaret ve kuvvet duygularını dillendirir. Tavaf  yaparken psikolojik olarak zayıf olmadıklarını haykırıyordu. Böylece cesaret duygusunu en emin şekilde kullanıyordu.

    Duygularımızı kullanırken , tercihlerimizi yaparken her zaman yenme ve galip gelmek için cesaret duygusu ile hareket edemeyebiliriz.Bazen mağlubiyet duygusunu da tadarız.Sonuçta Allah’ın bize verdiği nimet, lütuf ve ihsanların kıymetini kaybetmişlik ya da yenilmişlik duygusu ile anlayabiliyoruz. Yaşadığımız hayatta hiçbir duygunun ne tek düze ne de aynı trend  içinde  yaşanması mümkün değildir. Her insan canlı kaldığı oranda galibiyet ve mağlubiyet duygusunu mutlaka tadar.Galibiyet duygusu her  başarı ya da zaferden sonra bir prensip ilke her mağlubiyetten sonra da bir muzaffer olma kuramını çıkartır.

    Duygularımız bize hayatın içinde yaşarken hem acı hem de mutluluk veren kıymetli yeteneklerimizdir. Acı veren duygular acı verdirdikleri oranda mutluluk veren duygularımızın kıymetini ve şükrünü öğretir bize.

    Bugün post modern zamanda tüketim kültürü havzasında yaşayan insan mekanikleştirilerek ,nesnelleştirilme gerçeği ile yaşıyor. Düşünemiyor, duygularını yeterince olumlu yönde kullanamıyor.Ama olumsuz istikamette heva ve heveslerini tatmin etmek için hedonistçe pekala harcayabiliyor.Hayalleri çalınan bu insan ,duygularını insanca yaşayamıyor. Post modern seküler insan, çıkmazlarından kurtulabilmesi için ruhunu kuşatacak ve besleyecek  aşkın reçeteleri arayıp behemal bulmaya ihtiyacı var. Akordu bozulan yaşatıcı duyguların akort adresi  ise hiç şüphesiz aşkın bilginin merkezidir.

    Duygularımızla varız.Duygularımızla yaşarız. Hayat serencamımız üzerinde harmoniler ve türbülanslar vardır ve olacaktır.Bu olumlu/olumsuz zıtlık hali hakikatin özüne dairdir. Hayat yudum yudum yaşanır. Adım adım arşınlanır.Acı ve tat veren duygular çıkış ve inişleri yaşatacak bir biçimde bu hayata  konuşlandırılmıştır. Mutlak son ve hakikate köprüler kurabilerek ulaşmak için…

    Duygularımız, ruhumuzun kanaviçesi gibidir. İşlemek, örnek göstermek bütün yaradılış donanımıyla  insanın elindedir.Duygularımızı aklın ve aşkınlığın öğretici önderliği içinde zamanı  da en iyi şekilde değerlendirmek dileklerimle…  Haydi kolay gelsin.       

NACİ CEPE -  İZMİR    

 

Degerli Yazarimiz NACİ CEPE Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazar, 06 Aralık 2009.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün2189
Dün2500
Tüm Zamanlar4217644
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 88 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2413
İçerik : 1497
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?