Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon ÖNEMLİ OLMAK MI, ÖNEMİ OLMAK MI; ÖNEMLİ?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 10
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

                                 “Kendini beğenen başka bir puta gerek duymaz”  

 Önemli olan nedir?  

Öznellik mi nesnellik mi?

İnsan mı yoksa eşya mı?

İnsanlık tarihi boyunca insan neye göre ve ne ile önemsenmek ister?

Niçin, nasıl ve neden önemsenmek…

Neye göre ne ile ve nasıl bir şeyle önemli olunmak…

Peki, önemli olmak ne kadar önemli?

 

         Yazıya “Önemli olmak mı/Önemi olmak mı? =Hangisi önemli!” diye sorular sorup dikkat kesilip cevabını da hemen beraberinde düşünmeye başladık. Giriş yaparken konu üzerinde arka arkaya sorular sıraladık. Şimdi bu sorular üzerinden konuya ışık tutacak açıklamalara başlayalım.

         İnsanlık tarihine bakıldığında; yeryüzü zemininde insan yürümeye başlarken kendinin diğer canlılardan farklı olduğu kendisine bizzat aşkın öğretiyle fark ettirilmişti. Bu farklı oluşu, mübin olan aşkın öğretide yapılan duyuru ile tebyin olunmuştu. Bu yüzden Rabbimiz tarafından doğadaki bütün yaratılmışlar önemi olan insanın emrine sunulup verilmemiş miydi?

         Günümüze değin uzanan yaşanmışlıkların, insanın varlık olarak çıkışının, fark edilmesinin, önemsenmesinin, önemli kılınmasının ya da önemli olmasının serencamı aşkın öğretide anlatılarak geldiğini biliyoruz. Rabbimiz olan yüce ALLAH c.c yarattığı insanı severek ve değer vererek önemli kılmıştır. Peki, neden önemli kılmıştır? Çünkü insanın yeryüzünü imar edebilecek kadar ÖNEMİ olan bir görevi vardı.

         Bu bakımdan insanlığın evrende yaşadığı her zaman evresinde bütün insanlığın yaşadığı sürece yaşanmışlıkların bir hikayesi de vardır. Bu yaşanılmış hikâyeler metafizik dünyaya göç sırasının en son evresinde tek tek anlatılıp faş olacağı bize mübin olan yüce Kur’an ile ayrıca beyan edilmiştir.

         Önemli kılınmış ve değer verilmiş insan, işte bu sebeplerden dolayı yaşarken var olduğunu ispatlamak için bir mücadelenin de içinde bulunmaktadır. İniş ve çıkışlı olan bir hayat sürecinin içinde kendine verilen akıl ve yetenek gibi yaşama melekelerini kullanarak bir hayat sürdürmektedir. Kendine takdiren bahşedilen rızkı da kullanmaktadır. Ancak kendine verilen bu nimetleri kullanırken çoğu zaman bir şükürsüzlük ve nankörlüğün verdiği bir vurdumduymazlıkla onca nimetin sadece “Kendine verilmiş” olduğunu çoğu zaman idrak edememekte. Dahası kazandıklarıyla övünüp kendi kendini takdis edebilmektedir.

        Bir idrak çabasızlığının sonunda bencilce tutkuları yüzünden hesabi ve ölçülü olamamaktan dolayı bile bile yanlışlar yapmaktadır. Bu yüzden Allah’ın emir/yasak/ ve tavsiyelerini dikkate almadan görülmedik hatalar ve zaafların içinde bulunmaktadır. Aşırı hasislik yüzünden ve nankörce duruşundan dolayı “Sefillerin sefili (Esfel-i safilin)” daha da ilerisi “Hayvanlardan aşağı( Belhum eddal)” azarını Rabbimizden işitebilmekte ve önem verilmiş önemini ya anlayamamakta ya da bile bile anlamamaktadır.

         İnsanoğlu temel ihtiyaçlarını giderdikten sonra kendini aşmakta, kendini sevmekte daha da ilerisi kendine verilen “Kişiye özel “ yetenekleri bizzat istismar edip sahip olduğu kazançları / imkânları sanki kendininmiş gibi fütursuzca zaaf / düşkünlük gösterebilmektedir. Burada insanın fıtratına uymayan bir hata söz konusudur. Mütekebbir ruh halinde bulunmak.

         İnsanın çoğu zaman yaptığı bir hatadır nefsine yenik düşme halinde olmak. Hayat ve kâinatın içinde kendi varlık nedenini yeterince sorgulama yapamamasıdır. Hayat ve kâinatın sadece kendine mahsus kılındığını zannedip sorumsuzluk içinde sorumsuzca yaşamak istemesidir.

         Aciz olan insanın kendisini ontolojik bir fıtrata göre yaradılışını unutmasıdır. Hatta ve hatta Rabbimiz bizi tercihlerimizle baş başa bırakıp, düşünerek ya da düşünmeden verdiğimiz bir eylem / kararı sonuna kadar beklemektedir. Yani bizi ihtiyari bırakıp yine bizim dileğimiz /isteğimiz ve tercihimiz neyse ona göre bizi yönettiğinin pek bilincinde bile değil sözünü ettiğimiz garaip insan.

           Sadece kendi varlığıyla başıboş kalıp, heva ve heveslerine istediği gibi uyup, istediği biçimde sorumluluk bilincini çiğneyip reddedici halde olmak istemesidir.

           ”…Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”23/115

         Başıboş kalan, sorumluluk bilinci ile değil de salt istekleriyle ile hareket edebilen her insan, biraz imkânlara kavuştuğunda; kendini diğer insanlardan gerçekten YETERLİ / ÜSTÜN (80/5) görür. İnsanın kendisini üstün saydığı böylesine bir duygusal evre sonrasında FARKLILAŞIP futursuzca nasıl ÜSTÜNLÜK TASLAMAYA başladığını bir negatif değişim yaşadığını da pekâlâ görmek mümkün.

         Oysa insanın kendisinden başkalarına karşı üstünlük gösterişi gibi ontolojik bir duygu yüklemi verilmemiş olmasına rağmen.

        

         Hayat, farklılıklar üzerine kurulmuş. Bu farklılık yaşanırken farklı olmak yerine farkı paylaşabilmenin doğruluğu daha insani bir tavır olduğu biraz düşünen insanlar tarafından kolayca anlaşılarak benimsenir.

 

         İnsan doğuşundan beri kendinin fark edilmesini ister. Bu normal olabilen bir durum. Ancak bir de farkı fark ettirmek isteyen çoğunluğun özenti duyduğu bir başka konum daha var. Burada olgunca farkı fark ettirme ayrı bir şey FARK ATMA daha ayrı bir şey. Bugün post modern çağdaş insanın hız çağındaki temel argümanı bencilce fark atma, öne çıkma ve önemli olmak çizgisine eylemsel bir çıkışla varıp daha önde(popüler) olmak istemesidir. Burada fıtrata göre önemi olan insanın birdenbire fıtrat dışı önemli olmak eylemi üzerinden hareket etmesi önce fıtratın sonra inançlı ve erdemli bir toplumun kabul edeceği bir durum değildir.

 

           EGOSANTRİK İNSAN VE TOPLUM TARİHTEN GÜNÜMÜZE

 

       

           Ontolojik düzenin tam ortasına yani merkezinde bir rol almak isteyen insanın bizatihi merkezde bulunmayı arzulayan bu talebi modern zamanlarda pek revaçta olan bir durumu olsa gerektir. İnsanın sorumluluk bilincini içselleşerek, gerektiği gibi yaşaması normal bir durumken bunun tam aksine yaşadığımız kozmik düzende bencilce merkezde kalma talebi müteal sisteme bir baş kaldırı ya da bir isyan nedeni olabilir.

         Aslında insanın egosantrik olan bu isteği yeni değildir. Batıda materyalist temelli aydınlanma felsefesinin yolculuğuyla başlamış ve sanayi devriminden sonra da evrensel hinterlantta arzu ettiği yere sahip olmuştur. Batının “Tanrı’yı hayatın merkezinden çıkarma talebi ve söylemleri üzerine kurulmuş, aydınlanmayla başlatılan bu eylem, bugün, post modern seküler Dünyada da kabul edilmiş olarak gözükmektedir. Günümüzde insanlığa egemen olan beşer ideolojilerinin egemenliği ise seküler sistemlerin bünyesinde defakto bir durum olarak sürgit devam ettiği bile izlenebilmektedir.

         Dün soyculuk takipçiliğinden gelen dinastiler ya da saltanat monarşileri buyurganca egemenliklerini yaşarken günümüzde bile nostaljik de olsa sembolik olarak varlıklarını sürdürebiliyorlar.

        Bugün ise toplum mühendisliği yapan güç lobilerinin de dinastilerden pek farklı bir yönü ve duruşu yoktur. Gücün, post modern versiyonla yaptığı tepeden inmeci, buyurgan ve otoriter yapılanmaları oluşturulması da aynı olduğu söylenebilir. Bu yapılanmaların modern konumu; etkisi hissedilen fakat şiddeti görünmeyen insan bünyesinde maddi ve ruhsal açıdan çok daha başka acıları hissettirecek bir pozisyon alarak icrasını yürütmüş olduklarıdır. Bir anlamda güç lobilerinin kontrolünde adı konmadan yaşayan ya da yaşatılan demokratik diktatörlük düzenleri küresel anlamdaki yerini ve sahnedeki rolünü gülen yüzüyle vaziyet aldığı görünmektedir.

        

       Öyle ki tanımı halk idaresi anlamına gelen demokrasi teoride yazıldığı gibi konuşulduğu gibi bir sistem değil. Bu sistemin adı olsa olsa sözde demokrasi olabilir özde değil. Bir sistemimin en iyi kabul edilir yönü adaletli olması değil midir? Ama sistem herkese göre değil de göreceli sözde bir adalet uyguluyorsa bu sistemde bir arıza söz konusudur. Güçlünün yanında, güçsüzün uzağında kalan bir adalet, zaten adalet olması mümkün değildir. Sistem gösterim olarak çoğulculuk üzerine kurulmuş. Ancak görülen o ki içinde zulüm öğeleri barındırdığından uygulamada kendi insanını bile mutlu edebilmiş değildir.

        Emperyalist sıfatlaması ile ad verilen bir ülkeye / ülkelere karşı aktif direnişlerin sürdürüldüğü günümüzde bu ülkelerin adı maalesef “Özgürlükler ülkesi” , “Uygarlık ülkeleri” ya da “Batı uygarlığı” diye trajikomik bir biçimde anılabilmektedir.

         Yönetim anlayışı olarak demokrasiyi benimsemiş bu ülkeler nasıl oluyor da kendi ülkelerinde yaşayan vatandaşlarına açlığı, işsizliği, güvenliksizliği, korkuyu ve geleceksiz olmayı göz göre hiç de adil olmayan platformlarda yaşatabiliyorlar.

         Bir demokratik ülkenin sokaklarında yatan ve çöplerden nemalanan insanlar varsa eğer o sistem, S.O.S işareti veriyor demektir. Bu sistemler ayrıca bütün insanlığa da acı ve zulüm vermeleri de cabası sayılır. Mezkûr sistemler görünen sözde demokratik oligarşik yapılarıyla da ne yazık ki bir baskı sistemi olarak hala nasıl ayakta durabiliyorlar anlamak mümkün değil.

          Tarihe ve günümüze iyice bir bakın bakalım! Yaşanmış ve yaşayan otoriter sistemler arasında büyük bir fark bulabilecek misiniz? DÜN bu sistemlerin yapılarında ne tür hiyerarşik yapılanmalar vardı? Feodaller; dük, dukalar, senyörler, aristokratlar, burjuvalar, ağalar, beyler ve şeyhler olarak yer almışlar. Monarşiler; krallar, kraliçeler. Asiller. Mutlakıyetler; Padişahlar, sultanlar ve sadrazamlar var olmuş. BUGÜN ne var? Cumhuriyetçiler; Başkanlık sistemi, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakan, Milletvekilleri ve senatörler. Kapitalistler ise; Patron, komprador, monopol / tekel, oligopol, sermayedar ve kartel v.b başlıkları altında dünyada yaşamış ve yaşayan bütün sistemler bir sınıf hiyerarşi içinde kurulmuşlar. Kurdukları sistemlerin yapısında insanları sınıflara ve sınıf tabakalarına ayırmışlar.

         Peki, neden ayırmışlar? Birçok yönüyle onları daha kolay sevk ve idare etmek için belki. Ama konuya bir başka açıdan bakıldığında önemli olmak / önemli sayılmak/ kendilerini önemli saydırmak için olduğu da pekâlâ görülebilir.

         Bir yönetim örneği olarak Hindistan’a bakalım. Burada kurulu bir düzen olarak bir kast sistemi vardır. Üst sınıf, kurulu düzenin temsilcileridir. Alt sınıftaki insanların üst sınıfta yaşayan kesime ulaşmaları imkânsız gibidir. Çünkü onlar önemli. Önemli oldukları için onlara ulaşmak da asla mümkün değil. Ancak inandıkları akideye göre alt sınıftaki bir insanın üst sınıftaki insana örneğin bir evlilik münasebeti için ulaşabilmesi bir şarta bağlıdır. Reenkarnasyon geçirmek ve böylelikle ancak iki sınıf arasında ilgi kurarak yakın temas sağlamak mümkün olabiliyor. Böylelikle bir toplumsal beraberlik kurulabilir inancı açıkça dayatılmış bir şart oluyor. Böylesine bir münasebetle alt sınıftan atılacak bir adım üst sınıftakilere yakınlaşarak bir bağ kurmak neredeyse imkânsız gibidir. Dünyanın diğer ülkelerinin de pre-modern dönemlerde kurulu sınıfsal düzenlerinin de burada anlattığımızdan anlaşıldığı üzere bir farkı da yoktur.

       Batı toplumlarında da halkla yönetim arasında çok derin ÖNEMLİ OLMAK farkı yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Tarihten günümüze gelmiş, geçmiş ve şimdide yaşayan ne kadar sistem yapılanmaları varsa kuruluş konseptlerinin değişmediği gözlemlenebilmektedir.

       Özetle tarihten günümüze değin kurulmuş tüm seküler düzenler hiç değişmeyen bir güç odağı veya odakları tarafından kurulduğu anlaşılabiliyor. Bu güç eksenleri yerine göre sınıf, tabaka, soy, mezhep, meşrep, aşiret, kavmiyet, etnik unsurlar tarafından kurulduğu anlaşılabildiği gibi yerine göre sermaye ve paraya bağlı güç eksenli lobiler / odaklar ve mahfiller tarafından kurdurulduğu ya da kurulduğu da artık biraz düşünen insanların anlayabileceği mesabededir.

           

           GÜNÜMÜZDE ÖNEMLİ OLMAK / KALMAK NE DENLİ ÖNEMLİ?

      

         Yukarda yazdıklarımızla konuya ışık tutacak tanımlar yaptık. Ayrıca konumuzla ilgili konuya ışık tutabilecek soruları da sıralayıp biraz açıkladıktan sonra tarihten de biraz ufak kesitler vermeye çalıştık. Şimdi ise günümüze dönecek olursak; post modern insanı yakından ilgilendiren bazılarına göre her ne kadar basit görünse de biz konunun önemi üzerinde biraz daha durulur kanaatindeyiz.

         Günümüzün modern seküler insan önemli olmak için neler yapar?

Bir hız çağında yaşadığı için her işini hızla ulaşmaya çalışır.

Kendine o kadar çok sunum yapılmış ki etki altında kalıp gözüne kestirdiği her şeye koşar.

Muhteriz bir kimliğe büründüğünü kendi bile anlayamaz. Koştukça koşar. Amacı neyse?

Aslında amaçtan ziyade araçlara sahip olmayı yeğler.

Bu koşunun hedefsiz ve belirsiz bir koşu olduğunu bilemez.

Koştukça koşar ama nereye? Bu belli değil.

Kendini bir ihtiras fırtınasının önünde oradan oraya savurduğunu dahi anlayamaz.

Amaçsız koştuğundan doğru dürüst bir hedef de belirleyemez kendine?

Ama heyhat!

Tanımını dahi bilmediği araçsal istekleri onu nereden nereye, neden taşıdığından habersizdir.

Yeter ki o istediği şeye sahip olsun. Bu bakımdan kendisinden ödün vermeye çoktan hazır.

İşte onun için tuzak burada başlar.

Önündeki kışkırtıcı sunumdakilerle oyun oynadığını sanır.

Bu yüzden sınırsız harcamalar yapar.

Kredi kartlarını patlatır.

Ödeyemeyeceğini anlayınca da önce ödemeler için önceki kazanımlarını sıfırlar.

Yetmeyince ailesini, çevresini ve itibarını da bitirir.

Ödemeler bitmeyince çareyi siz düşünün? Neler olur… Neler..

Buradaki insan figürü kendini sıfırladıktan sonra(Belki de hayatını) her şeyin farkına varır.

Ama her şey artık çok geç.

İşte hayattaki rolünü hesap edemeyen

İşbu örnekteki insan figürü hız çağında nasıl gaza geldiğini

Sonuçta yenilmişliğini çok acı veren bir hayal kırıklığı, hüsran ve kayıpla anlıyor.

Kendisi için her şeyin bittiğini belki de hayatın….

Ne acı bir sonuç değil mi?

 

………………………………………………………………………………..

 

Kimi seküler insan da vardır.

Biraz para biraz da başarı kazandıktan sonra

İstikrar ekseninden ayrılır. Hesapsız, plansız dahaların peşine takılır.

Sonuç bellidir.

Mağlubiyet ve İflas.

Daha daha diye dahaları isteyen bu insan, nereye varacaktı?

Her şey belli olmasına rağmen.

Bu insan figürü neden daha çokların peşinde dolaşabilir sizce?

Neden?

Daha fazla para için. Daha fazla statü için. Daha fazla iktidar alanları oluşturabilmek için.

Değil mi?

Bir hız çağında hırslarına engel olamayanların

Tutkularına nasıl yenik düştüklerini görmek istiyorsanız.

Büyük kentlerde

Gidin köprü altlarına bakın.

Parklarda banklarda yatanlara bakın.

Metruk harabelerde yatanlara.

Ya da

İstanbul

Galata, Arnavut köy, Kalender, Tarabya, Sarıyer boğaz kıyıları ve koylarında

Balık tutanlara sorun bakalım.

Nerden nereye geldiklerini bir sorun kendilerine.

Hayatlarını ne için nasıl harcadıklarını bir sorun

Hepsi de hiç düşünmeden verecekleri cevap; önemli hatta daha önemli olmak için diyecekler.

Tutunamayacakları hayata hesapsızca sarılanlar

Hayatlarını bizzat kendilerinin nasıl harcadıklarını ancak farkında olurlar.

Bu insanlar

Hayatı değil.

Hayatın içindeki rolünün ÖNEM /GÖREV ve İYİLİK olduğunu pek istemediler.

Düşünmeden başlarına buyruk oldular.

Hak ve hakikat inancının onu sonsuz bir aydınlığa taşıyacak olduğunu bilemediler.

Belki de bilmek istemediler.

Onun için salt bir hayata değil.

Bilakis hayatı düzenleyen akideye TUTUNAMADILAR.

TUTUNAMAYANLAR

Sonunda mağlup oldular.

…………………………………………………………………………………………..

 

Şimdinin gündeminde kimi seküler insan da vardır.

Hayat biçimini şöyle belirler;

Ünlü bir okulu bitireyim. Önemli bir yerden mezun oldu desinler diye

Yurt dışına çıkıp hem master yapayım hem de birkaç dil öğreneyim. Çokbilmiş desinler diye

Artık yeterli donanımdayım. Güzel bir işe girdim bakın! Başarılı desinler diye

Bir karizma eş arayıp bulayım dedi. Şu ünlüyle evlendi desinler diye

Bir ayakkabı bir elbise alayım dedi. Ünlü markalardan giyiniyor desinler diye

Bir araba alayım dedi. Herkesten daha iyisine bindi desinler diye

Bir ev aldığında. Vay! Ne kadar lüks semtten ev almışsın desinler diye

Tatile çıkayım. Nereye gitti desinler diye

Benim çevrem var bakın dedi. Ne iyi bir çevren varmış desinler diye

Bu tür nitelemeleri burada uzatmak mümkün.

Bütün bunlar hayatın içinde fazlasıyla var zaten.

Bu seküler insan figüründe sonuçta görünen neler var?

Hayatta olan her tür statü/konum ve yaşantı bilgileri var.

Kullandığı eşyanın en güzel bilgisi de var. Sınır koymadan kullanıyor bu nesnellikleri.

İstediği unvanı alsın. İstediği statüye ulaşsın. Yesin, içsin, gezsin kime ne?

Kimse bunlara

Ne bir şey deme hakkı var ne kıskanma hakkı var.

Ne de kaprisle bir tepki verme.

Her insan istediğini yapar ve yapma hakkına sahip.

Bu tablonun psikanalizi, sosyal psikoloji boyutuyla önemlidir.

Bu tabloda tasvir ettiğimiz bizim insan profilimiz,

Batı dünyasındaki bir birey mesabesindedir

Yani yükselen bir imaj trendinde/eğiliminde

Demek ki bu kadar gelişmişiz!.

Bir post seküler insan örneğinde niye bu kadar dedirtecek ÖNEMLİ olmaklık var?

Yoğun bir imaj ile niye bu denli karizma taşıyıp ÖNEMLİ kalmak için yoğun emek var?

Hatta ÖNEMLİ olmak için gücünü ve statüsünü kaybetmek korkusu da var bu insanlarda?

Neden bu insanlar hız çağının dayattıklarını ve hayatlarını bir hiç uğruna örseletiyorlar?

Önemli olmak / kalmak neden bu kadar önemli?

Neden önemi olan bu hayatlar faniliğin hiçliğinde kaybedilmesine izin veriliyor?

Anlamak mümkün değil.

Yoksa buna çokluğun içinde kaybolmak mı diyeceğiz?

          

         SONUÇ YERİNE

 

         Önemli olmak /önemli kalmak bencilliği yüceleyen hatta ben’i ilahlaştırmaya kadar götürebilen bir anlayıştır. İlahlık taslamak ise bir insanın kendine yaptığı en büyük zülümdür. Ama ÖNEMİ olmak ÖNEME haiz olmak bir görev bilincinin olmasını bize salık verir. Görev bilincinde bir insan bir sosyal varlık olarak olduğunu idrakle önce kendini maruf bir insan sonrada toplumu inşa / mamur eden bir insan konumundadır.

         Nedense, insan / insanlık âleminin çoğunluğu haddini aşan bir varlık gösterisinden hoşlanıyor. Bunun için kişilik karakterini oluşturmaktan ziyade önemli kişi olma adına bir statü kazanma savaşını verebiliyor kendinle. Bu uğurda sınıfsal oluşumlar icat edebilmiş.

Bu mücadele BEN ve ÖTEKİ ayrışmasına kadar uzanarak taşınabiliyor.

         İşte böylesine bir garabet cenderesinde olan anlık zamanların insanı, hayatını ”Bir oyun ve oyalanmadan” ibaret olan zamanını yaşayacağı kadar bir yaşam alanını, günah bataklığındaki çoğunlukların arasında kendine yer arama seçiciliğine yönelip tüketebiliyor.

       Onun için ne kadar önemli ise, tercihlediği böylesine bir yaşam biçiminin alanında sürekli öne çıkmak ve etkili konumda bulunmak istemesidir. Bu uğurda kimliğinin önüne kendini saydıracak saygın kıldıracak unvanları alması çok önemlidir. Toplumun içinde önceliği olan bir statüde olması biricik emelidir.

         Ancak erdemli bir insan profilinin ise esasında önemli olmaktan ziyade bir öneminin olmasını talep edebilmesi bu insanın aynı zamanda sosyal bir varlık olmasının da tescilini sağlar. Sosyal varlık olan insan, beşer olma vasfıyla yaşadığı evrende bir görevi ve bir rolü olması dolayısıyla ÖNEMİ olan bir varlıktır.

         Bir önemi olduğunu idrak edebilmiş bir insanın kendinden önce toplumun en küçük birimi aileden başlayan ve giderek toplum zincirinin önemli halkalarındaki görevleri olduğunu da burada yadsımamak gerekir.

         Ama an’ı düşünen hep şimdide kalmak ve bulunmak isteyen çoğunluğun içinde yaşayan bir insan için yukarıda ifade ettiğimiz hususlar pek önemi olmasa gerek.

         Nedense insan / insanlık kendini anlamı olmayan tutkuların esiri olmakla ucuz kolaycılıkla haddini aşan bir varlık konumuna indirgeyebiliyor. Bu konumundan kurtulmak için de en ufak bir çaba içinde bulunmak istemiyor. Reşit kimlik olma yolunda en ufak bir etkinlik göstermek de istemiyor. Tamamen kendisini heva ve heveslere teslim olma ile karşı karşıya bırakıyor.

         Bu bakımdan hesap edemediği ve bilmek istemediği geleceğe değil şimdinin cazibesine ya da serap görüntüsündeki debdebeli geçiciliğe teslim olabiliyor.

         Sonuç olarak hayatın içinde “Önemli olmakla / Önemi kalmak” arasında bir insan vardır unutmayalım. Bu insan; hayatı imar edebilecek yetenekte önemi olan bir insan olmasına rağmen.

         BU İNSAN

         Post seküler çağdaş dünyada;

        

         Önceki nesillerden daha fazla başkalaşma geçiriyor.

         Daha fazla maniple ediliyor.

         Daha çok yanılsatılmanın içinde bulunuyor.

         Daha çok zihinsel çöküş ile bocalatılıyor.

         Daha çok zihinsel uyuşuklukla durağanlaştırılıyor.

         Daha çok ruhsal travmalar içinde bırakılıyor.

         Daha çok ahlaki değer kaybına uğruyor.

         Daha çok günah bataklığına itiliyor.

         Daha çok güdümleniyor.

         Daha çok gelecek endişesi yaşıyor.

         Daha çok yalnızlığa terk olunuyor.

         Daha çok düşünmekten men ediliyor.

         Aslında bunca konfor bunca rahatın içinde

         Farkında ya da değil.

         Ama en çok da maneviyatsızlığın ACISINI ÇEKİYOR.

         Sizce de öyle değil mi?

 

     SADECE

         Önemli olmak

       Önemli kalmak

        Karizmayı çizdirmeme, statüden ödün vermeme

        Ama her şeyden ödün verme hastalığından başka bir şey olunmamasına karşın.

 

        Değersiz tutkularımızla

        Aklımızı iptal ederek kendi kendimizi

         KENDİMİZE TUTUKLATMAYALIM!.

 

         Önemli olmak için değil.

         ÖNEMİ OLAN

         ANLAMI OLAN

         BİR HAYATI İMAR VE İNŞA ETME

       GÖREVİ / ÖDEVİ ADINA

         İNSANIN / İNSANLIĞIN

        KURTULUŞU İÇİN

         BİR DEĞERİ VE KIYMETİ OLAN

         BİR MÜJDESİ OLAN RAHMETİN

      RAHMET EYLEMCİSİ OLALIM

         YETER!.

         YETMEZ Mİ?

       NE DİYORSUNUZ?

         ACABA?

         DÜŞÜNÜN BİRAZ BAKALIM!.

         KUŞKUSUZ EN DOĞRU CEVABI ARAYIP BULACAK

         VE

         RAHMETİNİZ OLACAK BU EYLEME

         EMİNİM

         GÖNÜLDEN KATILACAKSINIZ.

        

         NACİ CEPE

           İZMİR

             

Son Güncelleme (Pazar, 10 Nisan 2011 18:10)

 

Degerli Yazarimiz NACİ CEPE Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazar, 06 Aralık 2009.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
0 #1 RE: ÖNEMLİ OLMAK MI, ÖNEMİ OLMAK MI; ÖNEMLİ? 2011-04-05 08:52
Sayın yazar,
İnternet ortamında bu kadar uzun bir yazıyı herhangi kimsenin tamamını okuyabileceğine inanıyor musunuz? Kimsenin buna zamanı da yok, kafası da kaldırmaz. Bence mühim olan az kelam, çok anlam..
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün2867
Dün2795
Tüm Zamanlar4207358
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 64 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2193
İçerik : 1497
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?